Varlığın Evi

9 Kasım 2016
Sayı 57 - Şubat-Mart 2015

Bir söylemi tarih içinde diri tutan birçok faktör saymamız mümkün. Fakat belki de en önemlisi, söylemin ekildiği toprakta bir dil uygunluğunu yakalayabilmiş olmasıdır. Bu kıymetlidir. Tarihte her toplum kendi akacağı nehri kendi belirler. Bu toplumun dili için de böyledir.

Dilin inşası toplumda dolaşımda tutulan kavramlar aracılığıyla olur ve bir kavramın dolaşımda tutulması, yaşama kök salması, gündelik hayatın içinde yaşamda bir karşılığının bulunmasıyla mümkündür. Bu nedenle toplumlar kendi toprağına ekilen söylemleri yaşamın bilgeliğine dayalı bir önseziyle gizil bir elekten geçirir ve gerekmedikçe dillerine katmazlar. Bu vakti gelmemiş bir hakikat dahi olsa böyledir. Gerekli görülen ise aynı önseziyle dile katılır.

İnsan dil varlığıdır. “Dil, bütün insan dillerinde ortak olan ses-işaretlerinin ve onların kullanılmasındaki kuralların bir sistemidir. İnsanların bütün bu birbirleriyle olan ilişkisi ve birbirine karşı davranışı, dil bakımından olan bir anlaşma ile yönetilir ve gerçekleştirilir.”[1] İnsanın dil üretmesi, gerçeğin değişen şimdi ve buradaki kabalığını yüksüz bir varlık düzeyine taşımasıdır. Tüm işaret ve sembollerin bütünü olarak dil, insanı toplumsallık içerisinde insan yapan antropogenetik bir unsurdur. İnsan onun içinde düşünür, onun içinde kavrar, onun içinde algılar. Onun sınırları, Wittgenstein’n da dediği üzere, dünyasının sınırlarıdır. İnsan dil/kültür dünyasında tensel olandan tinsel olana yükseltgenir. Tüm bu bakımlardan dil, toplumsal tecrübenin saklandığı ve her bireye pay edilmiş tinin mahzenidir.

Arı edimselliğin alanı olarak duran felsefenin de varlık bulması dil üzerinden mümkün olur. Felsefe aklın işleri olduğu kadar aklın inşa süreçlerinin de toplamıdır. Düşüncenin refleksiyonu olarak kendi üzerine kıvrılan bu bakış, kendi hesabını kendine dil üzerinden verir. Bu bakımdan dilin yetkinliği düşüncenin yetkinliğidir. Dil düşünce arasındaki bu eyitişimde kurulan aklın kendisidir. Akıl, varlığın kendini ifade etmesi, onun dile gelmesidir. Dil, felsefe olmaklığı ile bir bakıma varlığın özüdür, Heidegger’in ifadesiyle “varlığın evidir”.

Dilin yükseltgenmiş özü olarak felsefenin varlık bulması birkaç yaratıcı çabanın sınırlı katkısı ile açıklanamaz. O kendisine, kendisi için yaşanabilir bir dünya ister. Bu dünyanın sokaklarında kendini tanıyabilecek yüzleri olsun ister. Aklın arı-duru göğünde ilkelerin izlerini sürecek kalabalıkları olsun ister. Bu habitus sağlanmadığında[2], filozofun yalnız kalmış çabası başka uygarlıkların felsefi çabasına bir kıpı[3] olarak katılır gider.

Bir şehrin sokaklarında gezinen felsefenin en tipik örneği Antik Yunan felsefe geleneğidir. Hemen hemen her köşe başında bir filozofu bulabileceğiniz bu geleneği anılmaya değer ve güçlü kılan felsefenin bir kültür olarak yaşama katılmış olmasıdır. Bu Yunan’ın kendi dili üzerinden böyle olabilmiştir. Önemli bir çaba olarak gündeliğin dili arıtılmış, yükünden arındırılmış, sonsal soyutlamalara kadar vardırılmıştır. Dilin bu kendi metafiziği, kendi fiziği üzerinden, imgeselliği üzerinden mümkün olmuştur. Bu çabanın kendisi felsefedir, felsefe yapmaktır; başkalarının arıtılmış kavramları üzerine konmak değil.

Dilin kendisi, düşüncenin kendisidir. Bir dilde olanaklı olmayan, o dilin sahipleri için hiçbir dilde olanaklı değildir. Her ne şekilde olursa olsun, hangi dilin kavramlarını kullanırsak kullanalım, toplum olarak ithal edilen bu kavramları önüne koyacağımız kendi dilimizdir, yani düşüncemiz. Bu sebeple bir tolum için felsefe, ana dilin, toplumsal düşüncenin kendi olanaklarıyla yükseltgenmesidir.

Toplumların varlığa gelmesi, kendi evini, mabedini kurması onun dili üzerinden olur. Bu sebeple dil varlığın yalnızca evi değil aynı zamanda onun yapıcısıdır. Bir toplumu Tinsel varlığının ifadeleri olan bilim, sanat ve felsefe için o toplumun ana dili, ana sütü kadar helaldir, verimlidir, olanaklıdır.

Kaynakça:

Metin Bobaroğlu, Anadolu Aydınlanma Vakfı Seminerleri.

Hermann Wein, Tarih, İnsan ve Dil Felsefesi Üzerine Altı Konferans


Dipnotlar:

[1] Hermann Wein, Tarih, İnsan ve Dil Felsefesi Üzerine Altı Konferans, Çev:İsmail Tunalı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No:831, İstanbul 1959, sf:24

[2]  İlk olarak Aristoteles’in eserlerinde rastlanan habitus kavramını modern dönemde Marcel Mauss sosyal bilimlere taşımış, Maurice Merleau-Ponty felsefesinde işlemiştir. Bourdieu sosyolojisinin temel kavramlardan biri olan habitus, toplumsal faillerin algılama, hissetme, düşünme ve davranma şemaları olarak içselleştirdikleri toplumsallık anlamına gelir. Buna göre habitus, toplumsal faillerin günlük hayattan siyaset alanına, kültürel beğenilerden konuşma tarzına kadar bütün toplumsal pratiklerini yapılandıran içsel yapıdır.

[3]  Kıpı; gelişim basamağı, aşama.