Uygarlıkta Akıl, Vicdan ve Cesaret

Sayı 29 - Ekim 2012

Dünyada ortaya çıkan iki temel dünya görüşü, iki temel dil vardır: biri Sanskrit temelli Doğu uygarlığının, diğeri Antik Mısır temelli Batı uygarlığının dili. Bunların çeşitlenmeleri kendi içindedir. Hint-Avrupa dilleri terimi hem İskender’in seferlerinden, ipek yolundan dolayı iki uygarlık arasındaki ilişkiyi hem de bunların birbirlerinden farklılıklarını gösterir.

Mısır’da Hermetik-ezoterik, kapalı, sadece inisiyasyon yoluyla bilgiyi, tutumu, hâli, deneyimleri taliplerine, öğrencilerine açan ama kendi dışına kapatan bir sistem vardı. Buradan ya oradaki gücün zayıflaması ve göçlerin ortaya çıkması ya da belki belirli bir yetkinliğe gelmeleri nedeniyle dünyayı irşat etmek üzere gönderilmiş insanlar olduğunu düşünebiliriz. Her ikisi de bize bir olguyu açıklar. Mısır kökenli düşünce içerisinde iki yönde açılım olmuştur: birisi Yunan, diğeri Kenan.

Yunan yönündeki açılım “görsel” uygarlıktır. Bu nedenle bu görsel uygarlığın simgesi de “üçgen içinde göz”dür: aklın uygarlığı, akıl gözünün uygarlığı.

Kenan diyarına giden uygarlık ise, “semitik”, işitsel ya da “söz-uygarlığı”dır.

Tora(Tevrat)da: “İşit ey İsrail! Tanrı birdir ve O rabbimizdir” ayetine baktığımız zaman, onun “işitmek” ile ilgili olduğunu, işitmenin de “şema” olduğunu görürüz: “Şema İsrael Adonay Eloyenu Adonay Ahad.” Buna bağlı olarak, Nuh’un oğlu Sam (İbranicesi Şem) “sözü işiten” anlamına gelir. “Şem” Arap dilinde “sem”, “şema” sözcüğü de “semi” demektir. Bu nedenle, bu kavim Rabbin sözünü işiten bir kavim olarak anlaşılmalıdır. Kuşkusuz, sözü işitmek başka tutmak ise başkadır. Söz vermek “ahit”, sözünde durmak ise “ahde vefa”dır.

Akıl duyular yoluyla dışa açılır ve dış dünyayı düzenler. Akıl kavram ve kurum olarak “mekân” ve “zaman”a bağlıdır ve zaman içinde mekânda çalışır. Mekân bedenin ortamı olarak son kertede “kent” olarak ortaya çıkar. Batı uygarlığının, Yunan akılcılığı ve Roma hukuku ile Greko-Romen uygarlık olarak, dış dünyayı ne güzel ve ne akılcı çözümlere ulaştırdığı bellidir.

İşitsel uygarlık ise mekân üzerine değil mahâl üzerine kurulur.

İşitsel uygarlığa, Hermes Thot’a bağlı olarak “söz-uygarlığı” da denir; insan söz ile terbiye edilen bir canlıdır.

İşitsel uygarlıkta mekân yerine “mahâl” söz konusudur; çünkü insanın iç dünyasında “mekân” yoktur, “mahâl” vardır. İnsan bedeniyle mekânda ruhu ile mahâlde yaşar. Mekân aklın, Mahâl ise ruhun yeridir.

Hâl Türkçe’ye “durum” olarak çevrilmektedir, ancak durum dışsal bir terimdir, hâl ise öyle değildir. Örneğin, sevinç bir hâldir; mahâl yoksa hâl yerleşemez. Mahâl oluştuğunda bir cazibe ortaya çıkar; mahâli oluşturan “mayalanma”dır; bu maya “muhabbet-mayası”dır ve sohbetle oluşur. Bundan doğan insana “veled-i kalb” denir, yani kalbin çocuğu. Akıldan doğana ise “akıl-çocuğu” denmiştir.

Söz konusu bu iki uygarlık birbirini anlamadığında ve birbirini dışladığında dünyada dirlik düzen olmaz; huzursuzluk devam eder. Barıştıklarında, hangisinin egemen olacağına bağlı olarak barıştıklarından dolayı, genellikle sorun çıkar. Mahâl meselesinin tam olarak nitelendirileceği daha anlaşılır bir terim bize “vicdân”ı verir. Vicdan uygarlığı! O zaman birine akıl uygarlığı, diğerine vicdan uygarlığı da diyebiliriz. Burada vicdanı mı aklın emrine vereceğiz, aklı mı vicdanın emrine vereceğiz sorunsalı vardır. Tevrat’ta bir ayet Nuh’un oğulları Sam ve Yafet için şöyle demektedir: “Yafet, Sam’ın çadırlarında otursun!” (Tekvin 9/27) Kabalistler Yafet’in çocuklarını Yunan uygarlığı olarak, Sam’ın çocuklarını da Kenan diyarı yani İbrani kültürü veya dini olarak yorumlarlar. Bu, aklı vicdanın emrine verin demektir ve üzerine düşünülecek bir meseledir.

Dil aklın dili olduğunda akıl “illet” üzerinden düşünür; eğer vicdana yönelirse “hikmet” üzerinden düşünür. Bilim hem illet (neden) hem illiyet (nedensellik) ile çalışır. Başka bir deyişle, bilim etker nedenlere, yani etkiyi belirleyen nedenlere bakar ve bunlarla çalışır. Dış dünyayı ancak böyle düzenleyebiliriz; etker nedenleri göz ardı edersek dış dünyada hiçbir iş yapamayız. Ama vicdan etker nedenlerle belirlenmez, erek-nedenlerle belirlenir; gayemize göre belirlenir, dolayısıyla vicdanı belirleyecek olan gayeler niyete bağlıdır (intentional) ve “hikmet” ile nitelendirilmiştir. Bu bağlamda kadim felsefeyi kastederek felsefe “Ne için?” sorusunu sorar, bilim ise “Nasıl?” sorusunu sorar. Cevap nereden gelecektir? Doğadan buna cevap gelmez. Reason (nedene bağlı akıl) buna cevap veremez, ratio (kıyaslamalı akıl) da cevap veremez. Buna cevap verecek olan akıl intellect, yani gayeye bağlanan, amaçları olan akıldır. Bu bakımdan dil, gelecek tasarımlarını, gelecek üzerine tasarımları içerdiği ölçüde, onu kullanan bilinçler ve toplum dinamiktir ve o toplumun tarih bilincine ihtiyacı vardır.

Gelecek tasarımı olmayan, günlük yaşayan toplumların tarih bilinci yoktur. Tarihten hamaset devşirirler –hamaset övünme demektir– tarihten sürekli övünmeler devşirir, onlarla böbürlenir, kendilerini güçlü hissetmeye çalışırlar. Kof bir güçtür bu! Gelecek tasarımı olan insanlar, geleceğe ulaşmak için tasarımlarına, isteklerine, gayelerine ulaşmak için hareket etmeye niyet ettiklerinde engelleri hemen görürler. Engelleri gördükleri için bugünün sorunları olan engellerden kalkarak tarihe bakarlar. Tarihten iki şey tahsil edilir: kuvvet ve ibret. Nasıl başarılmış, birtakım engeller nasıl aşılmış, birtakım hatalar nasıl yapılmıştır? Sorunlarla karşılaşıldığı zaman, geleceğe yatırım yaparken oradaki engelleri ortadan kaldırabilmek için, gelecek dinamizmi için ancak tarihe başvurulur. O zaman da tarihten ibret ve kuvvet devşirir insan, hamaset devşirmez ve tarihî tecrübeyi yaşamına katar.

İşte burada semitik kavmin, işitsel kavmin dehası (ökesi) –dünyaya getirdiği, sunduğu, diğer toplumların önüne koyduğu deha– başından itibaren tarihini yazan ve onu kutsal bir kitap haline getirip sürekli zikreden, tarih bilincini sürekli diri tutan ve bundan sürekli ders çıkartan bir tecrübenin dehasıdır. Yahudi töresi iki bin yıl tüm toplumların içinde, “diaspora”da, vatansız olarak yaşadığı halde iki bin yıl sonra devlet kurabilmiştir. Kurduğu devletin haklılığı haksızlığı ayrı konudur. Burada dikkate değer olan nasıl ayakta kalmayı başardıklarıdır. Bunun nedeni, tecrübeyi, tecrübî bilgiyi vatan edinmeleridir. “Arz-ı Mevut’tan ne anlamalı?” sorusuna bir Zohar öğretmeninin –bir Yahudi sufisinin– yanıtı, “Bize vaat edilen ve terk etmemiz istenmeyen toprak, üzerinde kültürümüzü inşa ettiğimiz toprak, bizim töremizdir; kutsal kitabımızın adı ‘töre’dir (Tora) zaten!” olmuştur.

Yunan uygarlığında ise akıl dehasını, felsefe dehasını görürüz. Bu “teoriya”dır (nazariye, theory). Nazar teorik bilginin üzerine çıktığı zaman evrenselleşir ve bir kavmin değil insanlığın malı haline gelir; istimlâk edilebilir, evrenselleşir. O zaman dilin diğer toplumlar tarafından istimlâk edilebilmesi, dilde üretilen değerlerin evrenselliğine bağlıdır. Roma dehasına baktığımız zaman, Roma, devlet kurma ve sürdürme gücünü; Pax Romana denen farklı kültürlerdeki barışı sağlama gücünü adalet, yani hukuk dehasından alır. O zaman tarihe hukuk dehasını vermiş bir toplum devlet biçimi olarak ortadan kalksa bile, biz bugün tüm dünyada onun hukuk anlayışının geliştirilmiş biçimiyle dünyayı düzenlemeye yönelik çalışıyoruz. Demek ki, bir hukuk dehası evrenselleşirse, evrenselcilik değil ama evrensellik ile dünyaya düzen verebilir. Keza felsefe dehası da öyledir.

Peki, Türk dehası nasıl bir dehadır ki binlerce yıl tüm kavimlerle karşılaşıyor, çatışıyor fakat köle olmuyor? Bu deha özgürlük tutkusu, “cesaret” ve kahramanlık dehasıdır.

Bir toplumu bir arada tutan onların adanmış oldukları ülküleridir, idealleridir. Cesaret ve kahramanlıkla bir ülküye tutkuyla bağlanan toplumlar zafere ulaşırlar. Ona öyle bağlanırlar ki o bağlandıkları ideal onları ayakta tutar. Ancak egemenliğin ve refahın getirdiği rahatlık giderek gevşemeye neden olur; insanlar ideallerini ve yaşam coşkularını yitirirler. Daha yüksek bir ideale bağlanmayan toplumlar kendilerini yenileyemezler ve giderek tarih sahnesinden silinirler. Ülküsüz cesaret ve kahramanlık gücün boşa harcanmasıdır.