Uygar İnsan Olmak

20 Kasım 2016

Uygar insan olmak bir diploma sahibi olmak ve bilgi biriktirmiş olmaktan öte bir yaşam tarzıdır. Bu açış konuş- masında uygar insan olmanın ölçütlerinden söz edeceğim. Zira uygar insan, insanca ya- şamanın ne demek olduğunu bilir ve o yönde ilerleme sağlamanın yöntemlerini hem araştırır hem de uygular.

Uygar insan her şeyden önce düşünen, sorgulayan ve doğru olanı yapmaya çalışarak yaşamında gelişme sağlayan insandır. Sorgulamanın ise iki boyutu vardır. Birincisi, aktarılan bilgileri ezberleyip nakletmek yerine, onların nedenini ve amacını soruşturmaktır. Yani, nakilci değil, akılcı olmaktır. İkincisi, karşımızdakini değil kendimizi sorgulamaktır. Zira her davranışımızın ve ağzımızdan çıkan her sözün sorumlusu biziz. Başımıza gelen nahoş ve üzücü olaylarda da kendi payımız vardır. Bu pay az veya çok olabilir ama her olayda payımızın olduğunu ve bir miktar sorumlu olduğumuzu asla unutmayalım ve daima davranışlarımızı sorgulayalım.

Kendini sorgulayan insan kendini kontrol etmeyi de başarır. Kendini kontrol etmeyi başaran insan ise çevresiyle bütünleşir. Çevreden kasıt hem sosyal çevre hem de doğal çevredir. İnsan sosyal bir varlıktır. Bir aile sahibidir ve sosyal bir çevre içinde yaşar. Okul, iş ve arkadaş çevresi vardır. Kendini sorgulayan ve kendini kontrol etmesini bilen insan sosyal çevrede faydalı ve aranan bir insan olur. Uygar insan hem faydalı hem de paylaşımcı- dır. Uygar insan kıskanç olmaz, aksine başarılı olanları destekler ve onların başarılarına katkıda bulunur. Uygar insan şiddetten hoşlanmaz. Karşı cinse saygılıdır ve asla şiddete başvurmaz. Bugün ülkemizde, maalesef, kadınlara karşı uygulanan şiddet kabul edilmez boyutlara ulaşmıştır. Bu durum insanlarımızın ve özellikle erkeklerin henüz uygarlıktan pek fazla pay almadıklarının göstergesidir. BM kadın-erkek eşitliğine önem vermektedir.

Uygar insan doğaya da saygılıdır. Doğa deyince gündelik yaşamımızı sürdürdüğümüz ortamı kastediyorum. Yani evimiz, okulumuz, iş yerimiz ve sokaklarımız. Çevremizi kirletmemek bir uygarlık göstergesidir. Yere çöp atan kişi kendinden başkasını düşünmeyen, çıkarcı ve bencil bir insandır. Hatta ona insan bile denemez. Beşer denir. “Beşer şaşar” diye bir atasözü vardır. Yani beşer, uzun vadeli düşünmeyen ve eylemlerinin sorumluluğunu almadığı için yanılan ve hata yapan kişidir. Amaç, beşer olmak değil insan olmak üstelik uygar insan olmaktır.

Doğaya saygıdan söz etmişken doğal kaynakların tüketilmesinden de söz etmek gerekir. Doğal kaynakları büyük çapta tüketen zengin ve ekonomik olarak gelişmiş ülkelerdir. Göğe salınan karbondioksit gazı hem sera etkisi yaratarak iklim değişikliğine neden olmakta hem de asit yağmurları oluşturarak ormanların ölümüne yol açmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler de doğanın yeraltı kaynaklarını tüketmeyi bir başarı ve gelişmişlik ölçütü saymaktadırlar. Oysaki bu tüketim yarışı kazanılması mümkün olmayan ve sonu hüsranla bitecek olan bir ego mücadelesidir. Bu ego, yani bencillik mücadelesi sadece insanlar arasında olmayıp, toplumlar, uluslar ve hatta uluslararası şirketler düzeyinde sürüp gitmektedir. Zira dünyada enerjiye olan bağımlılık artmakta ve enerji kaynaklarını düşüncesizce tüketmek kalkınmış olmanın ölçütü kabul edilmektedir. Örneğin, enerjide büyük oranda dışa bağımlı olan Afrika ülkeleri çareyi yeraltı kaynaklarını tüketmekte arıyor. Afrika’da enerji sorununun son yıllarda hızla artmasının nedeni hızlı şehirleşmedir. Senegal, Kenya, Nijerya, Güney Afrika, Etiyopya, Tanzanya en fazla enerji tüketimi olan ülkelerdir. 20 yıl önce Afrika’da şehirleşme oranı yüzde 37 iken şimdilerde bu oran yüzde 56’ya yükseldi. 2030’da yüzde 64’e, 2050’de ise yüzde 81’e ulaşacağı tahmin ediliyor. Dünyada insan nü- fusunun % 29’u şehirlerde yaşarken bu oran günümüzde % 55’e ve 2050’de % 70’e ulaşacaktır. Şehirlerde oturanların sayısı arttıkça daha çok enerji tüketilecek ve daha çok çöp üretilecektir.

Gerçekten de çöp sorunu ciddi olarak ele alınması gereken bir uygarlık problemidir. Batı ülkeleri çöpleri organik ve inorganik olarak ayrı çöp bidonlarında ayırmakta ve ayrı fabrikalarda dönüştürmektedir. Zira çöpleri dönüştürerek yeniden kullanılır hale getirmek mümkündür. Bu konuda maalesef Türkiye gereken özeni gösterebilmiş ve altyapı çalış- malarını tamamlayabilmiş değildir. Bu doğrultudaki altyapı çalışmalarına hız vermek ve insanlarda çöpleri ayrıştırarak biriktirme bilincini uyandırmak devlete düşen önemli bir görevdir.

Fakat siz gençler devletin önderliğini beklemeden şimdiden çevreyi kirletmekten ve doğaya zarar vermekten kaçının. Çöpleri dönüştürmek için dahi elektrik enerjisine gerek vardır. Önemli olan daha çok çöp üreterek daha çok enerji tüketmek değil, aksine daha az çöp üreterek daha az enerji tüketmektir.

Dünyada elektrik enerjisine duyulan gereksinim gittikçe artmaktadır. Örneğin, Afrika ülkeleri elektrik ihtiyaçlarını yer altı kaynakları olan kömür, petrol ve doğalgaz yerine, yenilenebilir, akarsu, rüzgâr ve güneş enerjisinden sağlamaya yönelirlerse hem daha ucuza elektrik elde edebilirler hem de doğaya daha az zarar vermiş olurlar. Enerjiyi yenilenebilir kaynaklardan elde etmek artık gelişmekte olan ülkelerin sorunu olmaktan çıkmış, tüm dünya ülkelerinin sorunu haline gelmiştir. Zira yer altı kaynakları sınırlıdır ve pek uzak olmayan bir gelecekte tü- keneceklerdir. Bu bakımdan sürekli gelişim peşinde koşmak ve enerji kaynaklarını tüketmekle insanlık çıkmaz bir sokağa dalmış durumdadır.

Gelişmek ve fakirliği azaltmak önemli olsa da bunun yöntemi nasıl olmalıdır? Örneğin, Türkiye doğalgaz ve petrol ithalatı yerine güneş ve rüzgâr enerjisine yönelse hem dışa olan bağımlılığını azaltır, hem de yeraltı kaynaklarının tüketilmesine daha az katkıda bulunmuş olur. Dolayısıyla doğaya daha saygılı davranmış olur.

Günümüzde dünyada elektrik enerjisi tüketiminde nükleer enerjinin payı sadece % 4,4’dür. Buna karşılık su, güneş ve rüzgâr enerjilerin toplam payı %9 ‘dur. Geriye kalan % 86,6 oranı kömür, petrol ve doğalgaz oluşturmaktadır.

Dünyadaki su, güneş ve rüzgâr enerjileri sürekli ve bol miktarda elde edilemediklerinden nükleer enerji tercih edilir olmuştur. Bütün mesele bir tercih konusudur. Eğer bir ülke endüstri alanında ilerleyecekse nükleer enerji santralleri kurması şarttır. Yok, eğer tarım, hayvancılık alanlarına önem verip fazla enerji gerektirmeyen teknolojilere yönelecekse nükleer enerji santralleri kurmasına gerek yoktur. Türkiye seçimini yapmış ve nükleer santral inşaatına başlamıştır. Nükleer sahada 22 yıl çalışmış bir uzman olarak, nükleer santral konusunun çok ciddi bir konu olduğunu ve devlet denetiminin şart olduğunu belirtmek isterim. Umarım ki devletimiz bu konuda gerekli adımları atmış ve tedbirleri almıştır. Nükleer santrallerden elde edilen bol ve sürekli elektriğin elbette ki ekonomik kalkınmaya büyük katkısı vardır. Ancak, kalkınalım derken tökezleyip düşmemeye de özellikle dikkat etmek zorundayız.

Uygar insan alacağı kararların uzun vadeli etkilerini hesaplayabilen ve doğru karar almak için uzmanlara danışan kişidir. Uzman görüşü bilgi temeline oturan bir yorumdan ibarettir. Önemli olan bilgi ile bilgeliği birleştirerek uzun vadeli riskleri öngörüp doğru sonuçlara ulaşabilmektir. Bu bakımdan eğitime de önem vermek ve belli bir konuda eğitilip uzmanlaşmış insanların görüşlerini almak şarttır.

Günümüzün eğitimi hem yerel hem de evrensel olabilmelidir. Zira evrensel değerlere yönelirken geleneksel ve yerel değerlerin yitirilmemesi gerekir. Bu bağlamda anadilimiz olan Türkçenin korunması önemlidir. Dilimizi korumanın yolu da mümkün olduğu kadar yabancı sözcüklere Türkçe karşılıklar bulmaktır.

Bunun için de istek ve çaba gerekir. Öncelikle dilimizi sevmeli ve onu yabancı sözcüklerin saldırısından kurtarmayı arzulamalıyız. Bu isteğe sahipsek, yabancı sözcüklere Türkçe karşılıklar bulmaya ve mümkün olduğu kadar yabancı sözcükleri kullanmaktan kaçınmaya çaba sarf etmeliyiz. Uygar insan kolaya kaçmaz zor da olsa doğru olanı yapmaya çalışır.

Yabancı dil öğrenmek faydalı hatta gereklidir. Ama yabancı dili öğrenirken kendi anadilimizi yozlaştırmaktan da kaçınmalıyız. Amaç dengeli bir eğitim sistemi geliştirmek ve geleneksel yerel kültürle evrensel kültürü bağdaştırmaktır. Bu bağdaşma da okullarda gençlere sadece bilgi aktarmakla sağlanamaz. Öğretim ile eğitimi birlikte götürebilmek önemlidir. Günümüzde maalesef dünyanın birçok okulunda sadece öğretim yapılmakta eğitim ihmal edilmektedir.

Eğitim sözü eğmek, bükmek ve şekle sokmakla ilgili iken, öğretim belli bir konunun kitaba bağlı kalarak aktarılmasıdır. Amaç, gençlere sadece bilgi aktarmak değil, aynı zamanda onların topluma yararlı, kültürlerine saygılı birer uygar insan olarak yetişmelerini sağlamaktır. Zira uygar insan kendi kültürü- nü tanıyan ve bilgi sahibi olmaktan öte bilgelik yolunda ilerleyen insandır. Bilge kişi sadece gündelik sorunları çözmeye çalışan ve olaylara kısa vadeli bakan bir insan olmayıp, üreteceği çözümün uzun vadeli etkilerini de hesaplayan ve hem doğal çevresine hem de insanlara bütünsel bakabilen insandır.

Eğer dünya okullarında öğretim ile yetinilmeyip eğitime de önem verilirse dünya daha yaşanılır, daha adaletli ve insanların daha mutlu olacakları bir yere dönüşür. Bunun için ilkokuldan itibaren çevreye ve diğer insanlara saygı ve sevgi aşılanmalıdır. Zira tek başına saygı korku ile yakından ilişkili iken, sevgi ile bütünleşmiş saygıda hoşgörü, anlayış ve duygu vardır. Duygulu olmak duygusal olmak demek değildir. Duygulu insan olaylara ve karşısındakinin durumuna katılarak faydalı olmaya çalışan insandır. Duygusal insan ise sadece kendi ile ilgilidir, duygusallığa kapılarak karşısındakine faydalı olmayı unutabilir.

Öğretmenlerin de hem duygulu hem de bilge olmalarında büyük fayda vardır. Zira sevgi içermeyen kuru ve yavan bilgi faydalı da olamaz. Bilge insan gücünü ve kudretini sevgi ile yönlendiren insandır. Sevgi ve anlayışın her düzeyde olmasından yanayım. Sevgi ve saygı okulda olduğu kadar, ailede ve hatta devletin yönetim kadrolarında da olmalıdır. Yani, sevgi ve saygı tek yönlü değil, karşılıklı olmalıdır. Bunun sağlanması da aile büyüklerine, ana-babalara ve öğretmenlere düşen önemli bir görevdir. Uygar insan gücünü sevgi ile yönlendirebilen insandır.

Eğitimde sorgulamayı ve araştırmayı desteklemek gerekir. Araştırmayan bir ülke ne bilimde ne de teknolojide ilerleyebilir. Fakat araştırmak internette dolanmak değildir. Araştırmak her şeyden önce cesaret ve özgü- ven ister. En büyük buluşlar zorluklara cesaret ve özgüvenle yaklaşanlar sayesinde ortaya çıkmışlardır. Bu bakımdan düşünce özgürlüğüne destek olmak ve sorgulayan gençleri desteklemek öğretmenlere düşen önemli bir görevdir

Atatürk “Öğün, çalış, güven” demiştir. Bu sözler gençliğe cesaret aşılamak ve özgüveni arttırmak amaçlı olup, asla karşısındakini küçümsemeyi veya gereksiz bir şekilde boşuna övünmeyi içermez. Öğünmek sözünün kökü “öğ” sözcüğü olup yükselmek anlamını taşır. Atatürk öğün derken insanlara “yüksel” demek istemiştir. Örneğin, öğrenmek de bir tür yükselmektir. Öğretmen yükselten ve öğrenen yükselendir. Güneşin en yüksek noktada bulunduğu zamana da öğlen vakti denir.

Atatürk’ün gençliğe yönelik birçok sözü vardır. Örneğin, “Ey yükselen yeni nesil, istikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, O’nu yükseltecek ve sürdürecek olan sizlersiniz” demiştir. Onun beklediği istikbal, yani gelecek, yarın değil bugündür. Gençlik Atatürk’ün şu sözlerine kulak vermeli ve gerekeni yapmalıdır: “Herkes ulusal görevini ve sorumluluğunu bilmeli, memleket meseleleri üzerinde o düşünceyle düşünüp çalışmayı görev edinmelidir.”.

Demek ki her görevin bir sorumluluğu vardır. Atatürk öğretmenlere de sorumluluk yüklemiştir ve “Öğretmenler! Cumhuriyet sizden düşünceleri hür, irfanı hür nesiller ister” demiştir. Demek ki yetki sahibi olan öğretmenlerin sorumluluğu da vardır. Yetki sahibi insan sorumluluğunu bilmez veya ret ederse topluma faydalı olmak yerine zararlı da olabilir. Sorumluluk her düzeyde vardır. Okuldaki öğrenciden öğretmene, evdeki çocuktan ana ve babaya kadar.

Sadece okulda değil, aile içinde de sorumlu davranmak önemlidir. Aile içindeki şiddet öncelikle sorumsuzluktan türer. Ana ve baba yetkisini sorumsuzca kullanırsa, şiddet ve aşağılanma ile büyüyen çocuk aile sahibi olduğunda eşine ve çocuklarına da sorumsuzca davranır. Sorumlu insan özü sözü bir olan, hoşgörü ve anlayışla davranan, kısaca uygar olan insandır. Hoşgörü ve anlayış sadece aile ortamında olmamalı, uluslararası ilişkilerde de yer almalıdır. Zira günümüzde ulusların dış politikalarını maddi çıkarlar ve pratik faydalar yönlendirmektedir. Kısa vadeli sonuçlara odaklı dış politikaya “reel politik”, yani gerçekçi politika denmektedir. Birçok ülkede dünya gerçeklerini kendi çıkarı açısından değerlendiren bir dış politika geçerli ve doğru kabul edilmektedir. Bu tür çıkarcı ve dar görüşlü bir dış politika toplumları ve genel olarak insanlığı çatışmaya ve güç mücadelesine sürüklemektedir.

Eğer gerçek anlamda barış ve uyum sağlanacaksa, kendi çıkarını gözeten bir reel politik yerine karşılıklı diyaloga, anlayışa ve hoşgörüye açık dış politikaların şekillenmesi önemlidir. Yani, dünyanın gelişmiş ülkeleri yerel sorunlara sırt çevirmemeli ve sorunlu bölgelerde yaşayan insanların isteklerini ciddiye alıp onları dinlemelidir. Yerel sorunlara çözüm üretmeden ve halkların mutluluğunu gözetmeden tümel ve evrensel bir refah düzeyi sağlanamaz. Nasıl ki bedenimizde beliren en ufak bir sorundan tüm beden etkilenirse aynı şekilde dünyanın herhangi bir bölgesindeki yerel sorunlardan tüm dünya toplumları etkilenir. Yerel sorunların etkisi anında belli olmasa da kaçınılmaz şekilde belli bir süre sonra tüm insanlığın sorunu haline dönüşecektir.

Demek ki uygar insan olmanın ölçütlerinden biri, daha çok üretip daha çok tüketmek değil, daha dengeli yaşayarak elde ettiğimiz bilgiyi dünyanın ve çevrenin korunmasına harcamaktır. Zira en ufak katkı bile önemli olabilmektedir.

İki genç deniz kıyısında yürürken sahile vurmuş pek çok denizyıldızı görmüşler. Gençlerden biri eğilip bir denizyıldızını yerden almış ve denize doğru fırlatıp atmış. Diğeri: “Sen bir denizyıldızını kurtardın ama burada yüzlercesi var. Senin bir tanesini kurtarmış olman önemli mi?” diye sormuş. Denizyıldızını denize geri atarak yaşamını kurtaran genç “Onun için önemli” diye yanıt vermiş.

Evet, her birimizin ufak bir gayreti önemsiz gibi görülebilir ama küçük gayretler birleştiğinde ortaya çok büyük bir sonuç çıkabilir. Uygar insan olmak istiyorsak, tüketimi azaltmak ve çevreyi korumak ile ilgili atacağımız her adımın, her davranışın ve her seçeneğin önemli olduğunu hatırlamamızda yarar vardır.