Ütopyaya Tarih Bilinciyle Bakmak

Ütopya - 2018

Özet

Bu makale, ütopyaların oluşma süreçlerini ve sebeplerini açıklamayı amaçlamaktadır. Yazının giriş kısmında, önce ütopyanın etimolojik anlamı ele alınmakta, akabinde ütopyaların kaynağı olan tahayyül gücünün işlevleri üzerinde durulmaktadır. Gelişme bölümünde, toplumda tarih bilinci inşa edilirse, daha nitelikli ütopyalar üretilebileceğine değinilmiştir. Neden böyle bir tespitte bulunduğumuz örneklerle serimlenmiş ve bu serimleme kavramsal çıkarsamalar eşliğinde ilerlemiştir. Sonuç bölümünde ise insanın, Tanrı’ya öykünerek kendi yazgısını belirleyecek ütopyalar geliştirmek istemesinin, onu özgürleştirmek yerine, hürriyetini ve hüviyetini yitirme raddesine getirebileceği gösterilmeye çalışılmıştır. Ayrıca insanın tahayyül gücü üzerinde durulmuş ve her şeyin yolunda olduğu cennet gibi bir ortamda dahi, ütopyaların üretilmesine devam edilebileceğine dair saptamalarda bulunulmuştur. Söz konusu yoruma, kutsal kitaplarda geçen ifadeler ölçüt alınarak varılmıştır.

Giriş

‘Utopia’, olumsuzluk bildiren ‘ou’ (ov) [sic] ile ‘yer’ anlamına gelen ‘topos’un More tarafından birleştirilmesinden oluşan, ‘olmayan ya da bulunmayan yer’ anlamına gelen ‘outopia’ kelimesinin ‘utopia’ olan telaffuzundan gelmiş gibi görünmektedir. Bununla birlikte, ‘iyi’ anlamına gelen ‘eu’ ile ‘yer’ anlamma gelen ‘topos’un birleştirilmesinden oluşup ‘iyi yer’ anlamma gelen ‘eutopia’ kelimesine de bir göndermede bulunulmaktadır. Böylece ilk kez More’un ortaya koyduğu ‘utopia’ kavramı, hem bulunmayan yer (outopia) hem de iyi yer (eutopia) anlamlarını kendinde barındırmış görünen bir kavram olarak tarih sahnesine çıkmış ve hızla birçok Avrupa diline yayılmıştır.[1]

Her ne kadar ilk “utopıa” kavramı, Thomas More’un 1516 yılında yazmış olduğu eserinde[2] geçmekteyse de, ondan önceki dönemlerde de bu kavramın birbirinden farklı içerikte, ideal devlet ve ideal toplum kurguları şeklinde var olduğu bilinmektedir. Bu kurguların her çağın gereksinimlerine göre yeni bir biçim altında evrilerek günümüze dek gelmesi, insanın tahayyül gücünün de evrildiğini göstermez mi?

Ütopyaların ortak noktası içerdiği idealdir. Üretilen kültür nesneleri, tahayyül gücü ile tasarlandıktan sonra realize edilir. Bu yüzden uygarlığın, imgeleme yetisinin ürünü olduğu söylenebilir. Tahayyül gücü kendini, sanat, din, bilim, devlet, ekonomi, hukuk ve felsefe gibi formlara bürünerek ifade eder. Fakat işlevleri içeriklerine uygun olmayan formlar, yetkinlikten uzaktır. Ütopyalar ise bu eksikliği gidererek, onları ideale taşır. Diğer bir deyişle ütopya, tahayyül gücünün kendi üzerine refleksiyonudur. Nasıl ki, ahlakın ve sanatın idealliğinin sorgulanmasından etik ve estetik doğuyorsa, tahayyül gücünden doğan ürünlerin idealliğinin sorgulanmasından da ütopyalar doğmuştur.

Fakat ütopyalar, insan doğasına aykırı düşecek denli mükemmeldir. Bu sebeple, kısmen uygulanabilse de, tam anlamıyla yaşama geçmeyebilir. Yine de ütopyalar, bizi bulunduğumuz durumdan daha ileriye devindiren ölçütler olarak kabul edebileceğimiz, bir işleve sahiptir. Çünkü insanın, ideal olana erişmesi için doğal çevresi ile birlikte kendi doğal bilincini de dönüştürmesi gerekecektir. Üstelik bu sorumluluğu yalnız belli kişilerin, gurupların ya da zümrelerin üstlenmesi yeterli değildir. Ütopyaların hayata geçebilmesi için ona toplumun da katkı vermesi gerekir. Bu ise, o toplumda ortak bir aklın ve vicdanın inşa edilmesiyle mümkün olabilir. Ütopyaların yürürlüğe girmesini sağlayan koşullar, aynı zamanda milli birliği ve beraberliği de sağlar. Bu yüzden, halkı aynı gaye etrafında toplamak isteyen siyasî erkler, kendi ideolojisini ütopya şeklinde sunar.

Kusursuz olarak tasvir edilen bir devlet, toplum, zaman ya da mekânda yaşama idealinin kaynağı, bugünün olumsuz koşullarıdır. Özetle, ütopyaları besleyen, içinde bulunduğumuz durumun bir dystopıa olmasıdır. Utopıa ile dystopıanın bu diyalektiği, hem tahayyül gücünü hem de uygarlığı devindirir. Siyasi baskılar, ahlâki sapmalar, ayrımcılıklar, savaşlar, ekolojik yıkımlar ve estetikten uzak imarlar gibi sorunlar, onları ortadan kaldırmaya yönelik çözümler sunan ütopyalara zemin hazırlar. Diğer bir deyişle ütopyalar, dert etmekten doğar. Dert kendi içinden dermanı ürettiği için diyalektiktir. Mısri Niyazi bu gerçeği “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş” sözleriyle, poetik biçimde ifade etmiştir. Dert etmek, ütopyaların olduğu kadar, tarihin ve usun da temelidir. Hegel, usun tarihe tutkuyla girdiğini söyler. Fakat us tarihe tutkuyla girmeden önce, onu dert ettiği bir gereksinim buna motive eder. Bu anlamda dert, tutkuyu önceler.

Fakat toplumun sorunlarını dert edecek aşamaya gelebilmek için, belli bir duyarlılığa da gelmiş olmak gerekir. Tarih bilinci, bize bu duyarlılığı verebilir. Unutmamak gerekir ki; tarih bilinci ortadan kalktığında, toplumsal bellek yitirildiği için geçmişten gelen kazanımların yanında, kaybedilmiş olanlarında izleri silinir. Ve dünü referans almadan bugünü analiz etmek, hatalı sonuçlar verir. Bu da geleceğe yanlış yön çizilmesine sebep olacağı için yeni nesle kaldırabileceğinden fazla sorumluluk yüklenir. Gençliğin başa çıkamadığı problemlerin altında ezilmesi, onların zaman içinde umudunu yitirmesiyle neticelenir. Böylece bireylerde mevcut durumu yadsıyıp değiştirmek yerine, olduğu gibi kabul etme eğilimi gelişir. Daha iyiye öykünmekten bu vazgeçiş, toplumda kendini ideadan yoksunluk olarak gösterir.

İdeası olmayan toplumların, varlığı tehdit altındadır. Gerçi kapitalizm, ideali olmayan insan bırakmamıştır. Bunun sebebi kapitalist sistemin, ürettiği maddi değerleri, ulaşılması elzem bir ideal gibi göstermesidir. Kitleleri dilediği gibi yönlendiren kapitalizm, reklam ve sinema sektörüyle, muhayyele yetimizi kullanmamıza fırsat vermeden, neleri hayal etmemiz gerektiğini, imgeleriyle birlikte bize sunuverir. Dışarıdan dayatılan bu hayallerin bedeli de, kişinin insiyatifi dışında belirlenir. Bireylerin, borçlanarak ekonomik bağımsızlığını yitirdiği, ülkelerin ise sömürgeleştiği kapitalist düzende, özgürlüğün ütopya haline geldiği söylenebilir.

Fakat bir toplumda, özgürlüğe dair ütopyaların olmasıyla, ütopyaların özgürce kurgulanıyor olması aynı şey midir? Doğal bilincin yani tekilleri ve tikelleri düşünen zihnin, kapsayıcılığı eksik olduğu için, tahayyül gücünün de yetkinlikten uzak olduğu söylenebilir. Bu yüzden özgürce (dilediğince) ütopyalar üretse bile, bunlar insanlığın tümü yerine bir bölümünü ihya etmeye yönelecektir. Oysa tümelleri düşünen usun, tahayyül gücü de bütünseldir. Bu yüzden özgürlüğün (insan hak ve hürriyetlerinin) kendisini idea edinerek, onu herkes için hayata geçirecek ütopyalar üretebilir. Tahayyül gücünün bu kemâle gelmesinde, tarih bilincinin oynadığı role, kısaca değinmek gerekirse, ütopyalara etki eden süreç, mitlerle başlatılabilir.

Mitlerin anlattığı olaylar, üzerimizde öfke, üzüntü ve sevinç gibi ruhsal etkiler bırakarak, bizi dirimli kılar. Farklı iradeler arasındaki çatışmaları temsil eden kahramanlar, bilinç dışı da olsa bize mücadele ruhu katar. Mitlerin içselleşmesi, muhayyele yetisini geliştirerek, olguları tutkuyla dönüştürecek ütopyaların üretilmesine yardım eder.

Tarihte ütopyaları besleyen kaynaklardan biri de dinlerdir. Dinler bize, ilkesiz edimlerin hesabının verileceğini bildirdiği için kendi eylemlerimizin sonuçlarına katlanmamız gerektiğini fark ettirir. Ütopyaların, dinlerden esinlenerek değerleri esas alması, materyalist dünyada kaybolan anlamı, yeniden bulmamızı sağlayabilir.

Tarihte ütopyaya etki eden unsurlardan biri de sanattır. Tinde gizli kalmış sırları, her devrin yazılmamış söylenmemiş korkularını ya da umutlarını, o zamana ait sanat yapıtları kulağımıza fısıldamaz mı? Ama bu ifşalar, açık seçik olmayan gizli kapaklı dışa vurmalardır. Bu yüzden sanat, duyguların ve düşüncelerin estetik formlarla ifade edilmesinin, tinde uyandırdığı sezgidir denebilir. Söz konusu sezgi, insan dehasını kışkırtarak ona ilhamlar verir. Tinsel esinlenmeler, dönüştürme yeteneğini harekete geçirir. Bu yüzden sanatın bir nevi, dünyayı değiştiren fikirlerin ve eylemlerin zemini olduğu söylenebilir. Tarihte bunun bilincine varmak, kendi potansiyelimizi uyandırarak, içinde bulunduğumuz koşulları farklılaştıracak ütopyalar tasarlamamıza yol açar.

Ütopyalara yön veren bir diğer unsur bilimdir. Fakat bilimsel keşiflerin ve teknolojinin, insanlığın hayrına kullanılabilmesi için usun tarihte devinerek ilerlemesi gerekir. Yani us, tarih bilinciyle mitlerden, dinlerden ve sanattan pay aldıktan sonra bilim yapacak yetkinliğe gelirse, insani değerlere hizmet edebilir. Bilimkurgu ütopyaların, bu etik zemin üzerine tasarlanması, barbarlığın yerini uygarlığın almasına yardım edebilir.

Kültür, ütopyalara etki eden öğelerin hepsini kapsamaktadır. Bir toplumun mitlerini, inançlarını, dinini, sanatını, bilimini ve teknolojisini bütünsel olarak görebilme imkânı, kültürde saklıdır. Toplumun umutları ve kaygıları nedir, hangi değerler için ölebilir, nelere yeteneklidir ya da nelere direnç gösterir, kültürde içerilir. Fakat kültürden doğan tine, tarih felsefesiyle bakmak gerekir. Çünkü kültürün içine doğan birey, onu akıl yürütmeden, şeksiz şüphesiz benimser. Dolayısıyla bu ortak tin, bireylere kolektif bilinç dışı olarak sirayet eder. Kültürün bilincine, sorgulama ve yargılama yetkisine iye olan felsefe ile varmak gerekir. Felsefe, toplumda benimsenen din ile dinin kendi hakikatinin birbiriyle çelişip çelişmediğini, geleneklerin akla ve vicdana aykırı düşüp düşmediğini irdeler. Aynı zamanda, eğitim sisteminin, hukukun ve siyasetin hangi ilkelerle hareket ettiğinin ya da onlardan ne kadar sapma gösterdiğinin anlaşılmasına hizmet eder.

Tarih felsefesi, bir nevi, kendimizi ifade ettiğimiz aidiyetlerin analiz edilerek hesabının verilmesi demektir. Nitekim, ancak hatalarımızı ve noksanlarımızı tespit eden bu çözümlemeden sonra, gelecek tasarımında neye ihtiyacımız olduğuna karar verilebilir. Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu’nun yapmış olduğu hataları eleştirmek, bugüne katkıdır. Fakat bu analizi yaparken, Osmanlı’nın dünyaya emsal teşkil eden yanlarını, yeniden yürürlüğe koyma sorumluluğunu da üstlenmek lâzımdır. Aynı şekilde, cumhuriyet tarihinin kazanımlarıda, yapılan hatalarla birlikte ele alınmalı ve düzeltilmeleri hususunda duyarlı olunmalıdır. Hangi ütopyanın bizi daha ileriye taşıyacağını keşfedebilmemiz, kendi kimliğimizi oluşturan öğelere eleştirel gözle bakabilmemizle mümkün olabilir.

Bu Kant’ın, “Aklını kullanma cesaretini göster” dediği yerdir. Aydınlar, bu cesareti gösterebilir. Entelektüeller ise, başkaları tarafından üretilen bilgileri sentezlerken, kendi tarihiyle uyum içinde olmasına önem vermeden, toplumu evriltmeyi hedefleyen ütopyalarla karşımıza gelir. Tarih bilincinden uzak, üstenci ve alaycı tutumlarla sunulan ütopyaların, içselleşmesi elbette mümkün değildir. Bu yüzden ütopyaların; kendi tarihi serüveninde aydınlanmış kişiler nezdinde oluşması gerekir. Böylece teklif edilen fikirler, toplumun hassasiyetleri ve beklentileriyle örtüştüğü için bireylerde içselleşebilir. Neticede, hem bireylere ideali talep ettirecek fikirler aşılamak, hem de onlarda buna uygun bir ruh ve karakter oluşturmak aydınlara düşer. Sonraki aşamada toplum zaten, kendi iradesiyle katıldığı ütopyayı destekler.

Atatürk, bir fikrin insanlara tesir edebilmesi için hangi özelliklere sahip olması gerektiğini irdelemiştir. Yapmış olduğu tespitler, ütopyanın oluşturulmasında kilometre taşları niteliğindedir:

[…] Hülâsa insanları istediği gibi kullanan kuvvet, fikirler ve bu fikirleri şekillendirip yayan kimselerdir. Fikrin hassâsı da hiçbir itirazın bozamayacağı mutlak bir şekilde kendini kabul ettirmektir; bu ise fikrin yavaş yavaş duygulara dönüşerek inanç haline gelmesiyle mümkündür ve böyle olduktan sonradır ki onu sarsmak için, bütün başka mantıkların, başka muhakemelerin hükmü kalmaz.

Şimdi, bizim sevk ve idâre edeceğimiz insanların emelleri, fikirleri ve ruhlarında saklı kuvvetler nedir? Bizim idare edeceğimiz insanların, hangi emellerini şahıslarımızda tecellî ve tecessüm ettirerek, onların kalblerini ve onların güvenlerini kazanacağız ve onlara mânevi kuvvetler ilham vasıtalarını tavsiye edeceğiz ve insanlarda ancak hayalinin, ülkünün merkezleştireceği, görünmez hassalar, görünür vasıtalarla mı hitab edeceğiz? Herhalde insanlarımızın rûhunu kazanmak bir vazife olduğu gibi, önce onlarda bir rûh, bir emel, bir karakter yaratmak da Tanrı’dan ve Medine’de yatan Cenab-ı Peygamberden sonra bize düşüyor. [3]

Dikkat edilirse Atatürk son cümlede, toplumda bir ruh, bir emel ve bir karakter yaratma sorumluluğunu önce Allah’a ve Cenab-ı Peygambere, sonra da kendine (devlete) yüklemiştir. Devlet kurumlar aracılığıyla bu görevi yerine getirdiğinde, artık insanlar, üst irade tarafından önceden belirlenmiş olan ideale, kendi kabiliyetleri ölçüsünde katkı vermeye hazır hale gelecektir. Önemli olan, devletin geleceğe dair tasarladığı ütopyayı, tarih bilinciyle bireylere aktarması ve onların iç gücünü harekete geçirecek tutkuyu uyandırmasıdır. Bundan sonraki süreçte, ütopya edimsel hâle gelir. Ütopyanın yaşama geçerken bırakacağı tesir ise kapsamı tarafından belirlenir. Bir memleketi mi, yoksa birden fazla ülkeyi mi etkileyeceği, evrenselliğine göre değişir.

Örneğin “Muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkmak” ideali, sadece bir milleti değil, dünya tinini dönüştürme gayretidir. Pekiyi, çağdaş medeniyetlerin seviyesi nedir? Göçmenlerin yaşadığı sorunlara bakılırsa, teoride uygar düzeyde, pratikte ise barbarlık seviyesinde oldukları söylenebilir.

Muasır medeniyetlerin, özellikle teoride hangi düzeyde olduğu merak edilirse, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”ne bakılabilir. O seviyenin üzerine çıkabilmek için, bildirgenin uygulanmayan maddelerini, yasalarla yürürlüğe koymak yeterlidir. Fakat daha yetkin bir tinin oluşması için buna denizlerin, madenlerin, bitkilerin, hayvanların kısacası doğanın tamamının haklarını dâhil etmek gerekir. Çünkü ancak bu değerlere iye olan bir tin; sanat, bilim, felsefe ve teknolojiyi bütünün hayrına olacak şekilde üretmeyi hedefleyebilir. Böyle bir çabanın neticesi dünya barışı olarak zuhur edeceği için savaşları da engelleyecektir.

Ne var ki; günümüzde barışa hizmet edebilecek tek ülke, “Yurtta sulh cihanda sulh” idealiyle, Türkiye gibi görünmektedir. Toplumun mensup olduğu dini değerlerinde, bu ideali beslediği düşünülebilir. Nitekim İslâm’ın amacı, beşerin insan haline gelmesidir. İnsan olma idealide, kişilerin husumet yerine, sulhe yönelmesine sebep olduğu için toplumu barışa sevk etmiştir. Bu çabanın giderek evrensel bir ülküye dönüşmesi, “Yurtta sulh cihanda sulh” istemiyle kendini göstermiştir. Böyle bir ütopya, savaşın ancak dünya barışı için yapılacağı anlamına gelir. Kaynağını ise İslâm’ın, hak için haksızlıkla savaşma ilkesinden alır. Böyle bir idealin realize olmasına çalışmak, dünyada var olan sorunların, neredeyse tamamını gidermeye adanmaktır.

Ama bir gün bu ütopya gerçekleşse bile, daha ideal şartların kurgulanması kaçınılmazdır. Çünkü Tanrı’ya öykünen insan, cenneti yeryüzüne indirmekte kararlıdır. Bu idealde, meydan okumayla birlikte gizli bir kibir sezilir. Sanki insan, Tanrı’dan daha iyisini yapabileceğini kanıtlamak istemektedir. Yapay zekâ çalışmalarının, böyle bir çabanın devamı olduğu söylenebilir. Bebeklere genetik müdahalede bulunulması ve onların iyilik yapmaya programlı olarak doğması veya önceden belirlenmiş yetilerle donatılarak dünyaya gözlerini açması, kulağa hoş gelen ütopyalardır. Ama bunların gerçekleşmesiyle iyi ve mükemmel insanların türemesi, bireyin kötülük yapma potansiyelini elinden alacağı için onu melek düzeyine taşıyacaktır. Fakat insan bu durumdan mutlu olsa bile acaba özgür olacak mıdır? Çünkü özgürlük, insanın kötülük yapma iradesine sahip olmasına rağmen, iyiliği seçmesinden kaynaklanır. Yani beşerin yeryüzünde bozgunculuk etme ve kan dökme potansiyeliyle doğmasında da bir hikmet vardır. Kurân’da bu şöyle anlatılır:

Bir zamanlar Rabb’in meleklere: “Ben, yeryüzünde bir halife atayacağım.” demişti de onlar şöyle konuşmuşlardı: “Orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın? Oysaki bizler, seni hamd ile tespih ediyoruz; seni kutsayıp yüceltiyoruz.” Allah şöyle dedi: “Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi de bilmekteyim.”[4]

İnsan bir yandan kendi fıtratına bahşedilmiş olan özgürlüğü yetkinliğe taşıyan ütopyalar geliştirirken, diğer yandan o özgürlüğü ortadan kaldıran kurgular üretebilir. Üstelik de bunu iyi niyetle (beşeri meleğe, dünyayı da cennete çevirme gayretiyle) yapabilir. Ne var ki; her şeyin yolunda olduğu cennet gibi bir ortamda dahi, ütopyaların köreleceğini düşünmemek gerekir.

Nitekim Tevrat bize, Âdem ve Havva’nın cennetteyken bile bir ideali olduğunu gösterir:

 “Ve RAB Tanrı, adama emredip dedi: Bahçenin her ağacından istediğin gibi ye; fakat iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemeyeceksin; çünkü ondan yediğin günde mutlaka ölürsün.” (Yaratılış 2: 8-14)

 “Yılan kadına dedi: “Kesinlikle ölmezsiniz. Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.” (Yaratılış 3: 4-5).

Tevrat’taki âyetlerden, Havva’nın, Tanrı gibi olma idealinden ötürü yasaklanmış ağaçtan yediği çıkarsanabilir. Aynı durum Âdem için de geçerlidir. Eğer cehennem gibi bir ortamda bulunsalardı, kendilerini o durumdan kurtaracak ütopyalar tasarlamaları şaşırtıcı olmazdı. Fakat burada ilgi çekici olan, Âdem ile Havva’nın cennette mutluyken bile Tanrı’ya öykünmesi ve onun gibi olmayı istemesidir.

Âyetlerden anlaşılan o ki; nefs daima elinde olanın daha fazlasını ve daha iyisini arzu etmektedir. Buradan yola çıktığımızda, tahayyül gücünün her koşulda dirimli kalacağı söylenebilir. Yani insan, Evrende var olduğu müddetçe ütopyalar üretmeye devam edecektir.

İslâm tasavvufunda yer alan bir hadis, her türlü eksiklikten münezzeh olan Allah’ın dahi, ütopyası olduğunu düşündürebilir. Nitekim “Gizli bir hazine idim, bilinmek istedim. Mahlûkatı halkettim” hadisi, Allah’ın insanı belli bir maksatla yarattığı izlenimini verir. Belki de; acaba, ütopyalar üreten insanın, kendisi de bir ütopya mıdır, diye sormak gerekir…


Dipnotlar:

[1] Arş. Gör. Murad OMAY. Ütopya Üzerine Genel Bir İnceleme. Sosyoloji Dergisi. 3. Dizi. 18. Sayı. 2009/1. 1-14.

[2] Thomas More. Libellus vere aureus nec minus salutaris quamfestivus de optimo reip(ublicae) statu, deq(ue) noua Insula Vtopia.

[3] Mustafa Kemal ATATÜRK: Zabit ve Kumandan ile Hasbihal. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. 14. Basım. Eylül 2017. İstanbul. S. 13-14.

[4] Kuran-ı Kerim, Bakara Sûresi 2/30