Ütopya’dan Distopya’ya Dönüşürken…

Ütopya - 2018

(Bu yazı 29.12.2017 tarihinde mevzuedebiyat.com adlı sitede yayımlanmıştır.)

“Dünya
üzerindeki cennet vizyonu ne zaman cehennem öngörüsüne dönüştü?”

Yirminci
yüzyıldan başlayıp günümüze kadar uzanan ve gittikçe de yaygınlaşan bir tür
olarak karşımıza çıkan “distopya” hem edebiyatta hem de sinemada kendine sıkı
bir yer edinmiş ve hiçbir yere gideceğe de benzemiyor. “Ütopya” imgesiyle
başlayan ve yüzyıllar içerisinde “distopya”ya evrilen bu tür kimi zaman bir
hiciv kimi zaman ağır bir eleştiri kimi zaman da içinde bulunduğumuz dünyaya
karşı bir nevi küskünlük edebiyatı olarak karşımıza çıkabiliyor. Distopik
dünyaların sergilendiği bu eserlerin bir eve dönüş mü yoksa yeni bir başlangıç
mı olduğunu tartışmadan önce onu var eden karşıt terime, yani Ütopyaya bakmakta
fayda var. Gelin kısa bir yolculuk yapalım ve evrimi beraber izleyelim.

Ütopya
kelimesinin Yunanca köklerine baktığımızda “her şeyin iyi olduğu yer” ve yahut
“olmayan yer” anlamlarıyla karşılaşıyoruz. Pek çoğumuzun bildiği üzere Ütopya
terimini literatüre ilk kazandıran kişi, daha sonra dostum dediği Kral 8. Henry
tarafından kafası kesilmek suretiyle idama mahkûm edilecek olan Thomas More.
1516 senesinde “Ütopya” isimli eserini kaleme aldığında ortaya attığı bir
“mükemmelik” düşüncesi yoktu. O sadece gerçekte var olan toplumdan daha iyi
olanı ve hatta var olmayan bir sistemi anlattığı spekülatif bir söylemdi. Onun
için bu toplumu var eden insanın ta kendisiydi ve bu yarattığı var olmayan
toplum da insanlar içindi. More burada ne edebi bir tür yaratma gayesinde ne de
bilimkurgunun icadına destek olma derdindeydi. Toplum nasıl farklı
örgütlenebilir sorusunun cevabını ararken yaptığı gözlemleri yazmış ve
değiştirilebilecek  yönlerini hayal etmişti. Toplumu hayal ürünü bir esere
konu ederken onun tüm gerçekliğini alaşağı etmiş ve bir imge yaratmıştı. Thomas
More’un başlattığı bu oyunda aslında gerçekten uzak bir toplum imgelendiği için
ortada eleştirileceği bir durum da kalmıyordu. Ütopya aslında var olmayanı
anlatıyor bu yüzden de gerçeklik sınırlarımızı pek fazla ihlal etmiyordu. Peki
okurunu bu gerçekte olmayan ama hayal edilen yere davet ediyor muydu? Evet. Bu
davet okurun gerçeklikle olan bağını zedeliyor muydu? Ona da evet. Aslında
Ütopya yazarının yegâne amacı bir hiciv yazmak ve içinde bulunduğu toplumu
eleştirmek iken, farkına varmadan okuru geleceğe davet ediyordu. Francis Bacon
1627’de yazdığı “Yeni Atlantis” isimli eserinde ilk hakiki bilimsel ütopyayı
yazmıştı. Kitabındaki kurgusal “Ben Salem” ise onun toplumu mükemmelleştirmek
için kullandığı hem de düzenin nasıl olması gerektiğini örneklediği bir bilim
adasıydı. Aradan yüzyıllar geçti, ne yazın ne de felsefe bu ütopyacı umudu
unutmadı. Locke, Hume ve sonrasında ise Pope, Swift gibi aydınlar yazılarını
hiciv üzerine temellendirmeye devam ettiler ve böylece ortaya bir tür hicvi
ütopya çıktı. Tarih Marx ve Engels’e kadar vardığında her ikisinin de geleceği
işaret eden düşünceleri, özgürlüğe dair umut vaat etmeleri onları da birer
Ütopyacı olarak adlandırmamız için yeterliydi. Kavramlar tartışmaya sunuldu,
kimileri onları anti-ütopyacı olarak değerlendirdi oysa onların yaptığı ütopik
bir gelecek sunarken aynı zamanda buna ulaşabileceğimiz yolları da tarif
etmekti. Ütopya bir kez daha evrime girmişti çünkü tarih sadece insanların
değil, kavramların da büyüme ve gelişme süreciydi. Peki ütopya dediğimiz şey
bize geleceği gösteren toz pembe bir inanç mıydı? Tabii ki hayır. On sekizinci
yüzyılla birlikte, icatlar da art arda gelmeye başlamıştı. Ütopyalar ise
geleceği gösterirken bilimsel ve teknolojik ilerlemeyi de göz önünde bulunduruyor
ve ortaya spekülatif metinler çıkıyordu. Toplumu yeniden örgütlemeyi önerirken,
içine teknolojik ve biyolojik gelişmeler de serpiştiriyordu. Ne var ki romanların
çoğunda yazar tüm bunları gösterip daha sonra da bunların gereksiz olduğunu
savunuyor ve gerçekliğe dönüyordu. Swift’in 1726’da yazdığı Güliver’in Gezileri
isimli romanı bu reddedişe örnek teşkil eder. Böylece Ütopya kavramı,
anti-ütopyaya evrildi ve olumlu dinamiğini kaybetti. Metinler, bu dünyaların
insanı mahvedeceğini anlatmaya başlamıştı.

1868’e
geldiğimizde ise John Stuart Mill, “ütopya yaşama geçirilemeyecek kadar iyiyse
demek ki tersi de distopyadır, yani yaşama geçirilemeyecek kadar kötü” diyerek
ilk kez distopya terimini kullanır. Şimdiye kadar “kakatopya” sözcüğü kullanılırken
Yunanca “kötü” anlamına gelen “dys” takısı eklenerek, Distopya sözcüğü
literatüre dâhil edilir. Distopya ise gerçek görevinin başına geçer, insanın
ideal bir toplum kurması olanaksızdır, bu yüzden iyi bir toplumun inşası için
çalışmalıdır. Distopik metinlerin ortak misyonu totaliter hükümetleri
eleştirmek, bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin zararlarını gösterebilmek,
iyilik ve insaniyet kaybolduğunda ne kadar çirkin bir dünyaya dönüştüğümüzü kanıtlamaktır.

Rus yazar
Yevgeni Zamyatin 1921’de “Biz” isimli eserini yazar, insanların şeffaf camlar
ardında yaşadığı, kendilerine ait bir isimleri bile olmayan sadece numaralarla
adlandırılan bireylerden bahseder. Daha sonra 1932’de Aldous Huxley bizi “Cesur
Yeni Dünya”sı ile tanıştırır. Embriyoların cam fanuslarda yetiştirildiği,
şartlandırma tekniği ile eğitildiği ve Soma içip kendilerini mutlu
hissettikleri bu toplumda mutsuzluk yazar tarafından kasıtlı olarak tamamen
elimine edilmiştir. 1949’da yazdığı “1984” romanıyla da George Orwell distopik
kanona görkemli bir giriş yapar. Her şey kurallar dâhilindedir, birileri bizi
devamlı izliyordur.

İşte
yirminci yüzyılın ortalarında yüzyıllar boyu beri gelen ve zıddıyla var olan
ütopya kaybolur ve cennet vizyonu cehenneme dönüşür. Peki gerçekten dönüşür mü?
Biz Thomas More’un ve Francis Bacon’ın ütopyası değil miyiz? Eğer onların
geleceği bizsek bahsettikleri tüm “ideal” toplum çeşitlemeleri de “totaliter”
ve “distopyacı” mıdır? Gregory Claeys bir makalesinde bu konuya şöyle açıklık
getirir:

Tıpkı bir kişinin terörist dediğine öbürünün özgürlük savaşçısı demesi
gibi, bu argümanın içinde de bir kişinin ütopyası bir diğerinin distopyası
olduğunu düşündüren bir şey var kuşkusuz
” (Cambridge Edebiyat Araştırmaları,
Claeys, 157).

Burada
gerçekten de bahsettiğimiz “dönüş” gerçekleşmiş midir bunu okura bırakıp biz
Distopya edebiyatı üzerine konuşmaya devam edelim.

Tıpkı yıllar
önce Mary Shelley’nin Frankenstein ile yeni bir “insan” yaratması gibi,
yazarlar yeni ırklar ve insanlar yaratmaya ve insanın ne olduğunu sorgulamaya
başlamıştır –hatta belki de yeniden tanımlamaya…

Örneklemek
gerekirse, “Cesur Yeni Dünya” romanında cam fanuslarda yetiştirilen embriyolara
Alpha, Epsilon, Delta gibi isimler verilir. Oksijenleri az tutulan Epsilonlar
entelektüel zekâları olmayan ve sadece fiziksel işlerde çalışmak için
yetiştirilen bir ırktır. Alphalar ise yönetici statüsünde yetiştirilen kalifiye
insanlardır. Uykuda hipnoz ve koşullandırma metotlarıyla yetiştirilen bu
insanlarda aile bağı, evlilik, hamilelik, aşk ve din gibi kavramlar tamamen yok
edilmiş ve seri üretimin eseri olmuşlardır. Geniş bir çerçeveden baktığınızda
insanlar mutludur ama kamerayı biraz yaklaştırdığınızda “mutluluk nedir?”
sorusunun spekülatif cevaplarından başlayarak kaçınılmaz kaderin ve baskıcılığın
şiddetinden de bahsedilebilir.

Margaret
Atwood da önemli Distopya yazarlarından biridir. Her ne kadar kendisine
bahşedilen “Bilim Kurgu” ödülünü alırken yazdığı eserlerin “spekülatif
kurmaca” olduğunu söylese de yarattığı alternatif dünyalarda kullandığı şiddet
içeren baskıcı yönetim biçimleri onu Distopya yazarı yaftasından kurtaramaz.

“Damızlık
Kızın Öyküsü” isimli kitabında doğurgan kadınların toplatılıp, doğurganlıklarını
yitirmiş kadınların yaşadığı evlerde damızlık olarak kullanılmalarını konu alır.
Her yerde gözlemciler ve ispiyoncular kol gezer, sokaklar silahlı askerlerle
doludur ve her an siyah bir kamyon tarafından götürülme riskiniz vardır.

Yine
Margaret Atwood’un “Antilop Ve Flurya” olarak dilimize çevrilmiş olan “Oryx and
Crake” romanında da ölümcül bir virüsün yayılması sonucu soyu tükenen insanlığı
ve dünya üzerinde şans eseri kalan tek insan olan Jimmy’nin hikâyesini anlatır.
Jimmy laboratuvar ortamında üretilmiş bir grup insanımsı yaratıkla yaşamaya
mahkûmdur ve hafızası, elinde kalan tek umududur. Roman distopyadan sıyrılıp
insanlığın soyu tükendikten sonraki dünyayı anlatan “Post-apokaliptik” türe
yaklaşır.

George
Orwell’in ünlü romanı “1984”te ise gerçeğin saklandığı bir korku imparatorluğu
hâkimdir. Orwell; geleceğin kötü olacağını düşünerek kendi geleceğini tasarlamış,
tasarlarken de tarihin yeniden yazılması, dilin öldürülüp yeniden kurulması,
belleğin silinip yeniden inşa edilmesi, kolonileştirme gibi mevzulara değinir.
Herkesi bir yalana inandırırsan artık o yalan olmaktan çıkıp yeni gerçek olur.
Birisi tarafından izlenme, hakikatin değiştirilmesi, güce tapma ve bireyselliği
silmek romanın temel izleklerindendir.

Anthony
Burgess’in “Otomatik Portakal” isimli romanı da gelecekteki totaliter bir
devlette geçer. Bireye ait her şeyin yok edildiği bir yerde ortaya çıkan en
ufak bir düşünce pırıltısı kirli bile olsa özgür iradeyi temsil eder.
Sadistliğin haz öğesi olarak kullanıldığı romanda Ludovico tekniğiyle suç
refleksi öldürülmeye çalışılır. Suçlu toplum mu yoksa birey mi sorusunu bize
sorduran romanda yüksek kültüre sahip olanın zayıf ve değersiz olanı ezmesi
gibi temel izlekler de kullanılmıştır.

Tüm bu
romanları göz önünde bulundurduğumuzda her bir yazarın kucağımıza birer soru bıraktığını
ve soruların da kesin cevaplara sahip olmadığını göreceksiniz. Huxley, bilimi
yerden yere vurup, soylu vahşiyi göklere mi çıkarıyordu? Maddiyatçı hedonizmi
eleştiriyor mu yoksa övüyor muydu? Tektipleştirmek bilim adına olumlu bir
gelişme miydi? Istırap çekme sonunda kazanılanın önemini mi yoksa kimyasal
uyuşturmanın önemini mi vurguluyordu? Aşkı, tekeşliliği ve evliliği mi yoksa
cinselliğin özgürce yaşandığı bir toplumu mu arıyordu? Din dogmalarından sıyrılmanın
insanı özgürleştirdiğini mi yoksa boşlukta sallandırdığını mı düşünüyordu?

Moderniteyi
eleştiriyor mu yoksa sahip mi çıkıyordu? Orwell ise Huxley’den daha kaba, acımasız
ve şiddet dolu bir dünya portresi çizerken Hitler’i ve benzer totaliter
hükümetleri mi eleştiriyor yoksa sadece yirminci yüzyıl dehşetini mi gözler
önüne seriyordu?

Hafızaların
silindiği, insana dair tüm duyguların elimine edildiği, bilimin dünyayı ele
geçirdiği, insanların tüm insan özelliklerinden sıyrılıp robotlarla bile aşk
yaşadığı, mutluluğun, ahlakın ve etiğin ne olduğunun sorgulandığı bu romanlarda
artık 1800’lerde yazılmış Ütopik kavramlardan en ufak bir kırıntı bile
görünmüyor. Sadece dinin, toplumun ve yönetim biçimlerinin sorgulandığı ilk
dönem romanlarından farklı olarak artık teknolojinin yok ettiği insanlık
üzerinde duruluyor. Yazarların bizim için öngördüğü distopik gelecek gerçekten
de bizi bekleyen gelecek mi bunu uzun bir süre daha düşünmeye devam edeceğiz
gibi duruyor.