Ütopya; Şimdi.

Ütopya - 2018

İnsana
dair her şey gibi ütopya da diyalektik bir formda ifşa eder kendini. Soru yalınca
kimin ütopyasının kimin distopyası olduğunu anlamaya dönüşür şuur için.
Dönüşmezse kuramaz kendi ütopyasını; birilerinin ütopyasının ya da distopyasının
şuursuz enerji kaynaklarından biri olur, ister istemez.

Yapay
zekâ eşliğinde, tekno-genetik ve robotik unsurlarla yeni erk alanlarını, yeni
kavram ve kurumlarını tanımlamaya çalışan ‘bugünün dünyasından’ bilmem kaç yıl
sonra bu gezegende ve/veya evrende bir başka yerde konumlanmış distopyalarla
giriş yaptık bu çağa.

İnsan
emeğinin sembolü olan paranın, insan emeği başına küresel dağılımının akıl ve
vicdan ile açıklanamayacak gerçekliği üzerine konumlandırılmış, küresel ısınma,
küresel donma, küresel susuzluk, küresel salgınlar ve fakat yerel çatışmalar
çağındayız.

Bu çağın
tehditleri alenen soykırımlar ve savaşlar olarak adlandırılmıyor; küresel
güçlerin taraf olduğu bölgesel çatışmalar, yeni referansları ile küresel ve
bölgesel terör, küresel ve bölgesel felaketler olarak adlandırılıyor. Sürekli
güncellenmekte olan teknolojik donanımlarıyla silah, insan, robot gücüne,
sektörlere ayrılmış bir sanayi yön veriyor; adı da savunma. Devletler de,
ülkesi olmayan ama mikro orduları olan küresel ve yerel terör örgütleri de aynı
sanayiden hizmet alıyorlar.

İrade,
devletlerin ve kurumsal dinlerin temsilcilerinin yer aldığı bir skalada dağılımda
değil artık; çokuluslu büyük şirketler de masada bu çağda.

Söz
konusu irade, kapılarını yalnızca yatırıma değer bulduğu azınlıklar için açan
üniversiteler, teknik enstitüler ve akademilerin çatıları altında savunma ve
tüm diğer yeni sürüm sanayiler için gereken insan gücünü organize ediyor.
Öğretim, sağlık, spor ve sanat da sektörlere ayrılmış birer sanayi bugün; tüm
yeni referansları ile silah ve insan ticareti de.

Filmi
biraz geri saralım, bir önceki çağın bu zamanlarından haber başlıklarına göz
atalım. 1. Dünya Savaşı son bulmuş gibi görünse de ikincisine doğru ivmeleniyordu.
İmparatorluklar ve ekonomik yapılar çöküyor, ideolojiler üzerine
temellendirilmiş ulus-devletler kuruluyordu. Einstein Genel Görelilik Teorisi
ile dünya turnesindeydi, Charlie Chaplin The Kid’i çekmiş, The Great Dictator’a
doğru yol alıyordu. Freud’un kuzeni “Amerikan Rüyası”nı reklam, TV ve sinema
üzerinden yeniden kurguluyordu. İnsana ve evrene dair her şey akıl tarafından
yeniden tanımlanıyordu; yanıtlanamayacak soru, erişilemeyecek sır kalmamıştı
adeta.

Dalgalar
halinde yayılan zafer sarhoşluğuna kapılan akıl, Avrupa’nın göbeğindeki birtakım
erklerin başlattığı bir işgal ve soykırım dalgasının, çağın tüm erklerinin katılımıyla
Nagazaki’de son buluşunu seyretti. Vicdanlar uyandı, akıl titredi ve kendine
geldi; çok kısa bir süre için de olsa.

İşte o
dönemde tüzel bir kişilik oldu Birleşmiş Milletler, işte o arada yazıldı İnsan
Hakları Evrensel Beyannamesi ve imzalar atıldı.

10 Aralık 1948

“İnsanlık
ailesinin bütün üyelerinin doğal yapısındaki onuru ile eşit ve devredilemez
haklarını tanımanın dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğunu,

İnsan
haklarını göz ardı etmenin ve hor görmenin, insanlığın vicdanında infial uyandıran
barbarca eylemlere yol açtığını ve insanların korku ve yoksunluktan kurtulması,
konuşma ve inanma özgürlüğüne sahip olacağı bir dünyanın ortaya çıkmasının sıradan
insanların en yüksek özlemi olarak ilan edilmiş bulunduğunu,..”

Madde
1

Bütün
insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla donatılmışlardır,
birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.

Madde
2

1.  Herkes ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal
ya da başka türden kanaat, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş veya
başka türden statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, bu Bildirgede
belirtilen bütün hak ve özgürlüklere sahiptir.

2.  Ayrıca, bağımsız, vesayet altında ya da kendi
kendini yönetemeyen ya da egemenliği başka yollardan sınırlanmış bir ülke olsun
ya da olmasın, bir kişinin uyruğu olduğu ülke ya da memleketin siyasal,
hukuksal ya da uluslararası statüsüne dayanarak hiçbir ayrım yapılamaz.

Madde
3

Herkesin
yaşama hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliğine hakkı vardır.

Madde
4

Hiç
kimse, kölelik ya da kulluk altında tutulamaz; her türden kölelik ve köle
ticareti yasaktır.

Madde
5

Hiç
kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele ya da
ceza uygulanamaz.

Madde
6

Herkesin,
nerede olursa olsun, yasa önünde bir kişi olarak tanınma hakkı vardır.

Madde
7

Herkes
yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasa tarafından eşit korunmaya
hakkı vardır. Herkes, bu Bildirgeye aykırı herhangi bir ayrımcılığa ve ayrımcı
kışkırtmalara karşı eşit korunma hakkına sahiptir.

*
* *

Anlaşmanın
7. maddesinden başladığımız yere, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin
imzalanmasından tam 70 yıl sonrasına, bugüne dönüyoruz.

Bildiğimiz
çağlar içinde ilk kez bugün, insanlık ailesine üye sıradan bireyler olarak,
temel var oluş ve dayanışma haklarımızı ifade eden ve yetmiş yıldır yürürlükte
olan bir anlaşma var elimizde; Birleşmiş Milletler adında muhatabımız olan bir
kurum var. Bildirge imzalandığı günden bugüne söz konusu haklar ne ölçüde
çiğnenmiş ve çiğnenmekte olursa olsun, bildirge halen yürürlükte.

Bildiğimiz
tüm çağlar içinde ilk kez bugün, sıradan insanların bireysel ve kitlesel
iletişim ve bildirişim imkânları, bin yıllardır ve bugün erkte olan güçlerin
manipüle ettiği sınırlardan hür.

Bildiğimiz
tüm çağlar içinde ilk kez bugün, dünyanın hemen her yerinde temel var oluş
haklarımızın bireysel ve kitlesel olarak çiğnenişine neredeyse eş zamanlı
olarak tanık olabiliyoruz. İster istemez şahidiyiz artık tüm olan bitenlerin.

Tam da bu yüzden, bildiğimiz tüm çağlar içinde ilk kez bugün, akıl ve vicdanla
donanmış insanlık ailesinin, birbirlerine kardeşlik anlayışı ile bağlı hisseden
sıradan üyeleri isek, kendimize evrensel bireyler diyebiliriz.

Ve
bildiğimiz çağlar içinde ilk kez bugün, tüm aidiyetlerimizi aşkın olarak, yalnızca
aynı gayeye adanmış sıradan evrensel bireyler olarak dünya çapında organize
olabilmemiz mümkün. Bugünün iletişim ve bildirişim imkânları, bildiğimiz çağlar
içinde ilk kez bu fırsatı barındırıyor.

Diyebiliriz
ki muhatabımıza:

Biz,
Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin hak sahipleri, akıl ve vicdanla donanmış
insanlık ailesinin bütün üyeleri olarak, özgür, onur ve haklar bakımından eşit
olarak doğarız.

Bağımsız,
vesayet altında ya da kendi kendini yönetemeyen ya da egemenliği başka
yollardan sınırlanmış bir ülke olsun ya da olmasın, herhangi birimizin uyruğu
olduğu ülke ya da memleketin siyasal, hukuksal ya da uluslararası statüsüne
dayanarak hakkımızda hiçbir ayrım yapılamaz. Her birimizin yaşama hakkı ile
bireysel özgürlük ve güvenlik hakkı vardır.

Diyebiliriz
ki:

Yaşayan
ve yaşayacak olan tüm nesiller adına, haklarımızı istiyoruz. Yeter.

Ütopya;
şimdi.