ütopya için deneme

Ütopya - 2018

öyle zannediyorum ki, bu seferki temaya, yapılabilecek
olan her türlü girizgahta dostlarımın bir çoğu konuya girmeden ya da girerken
önce kelimenin ehemmiyetine binaen etimolojik değerini (!) yazacaklardır.

yani grekçe οὐ à yok τόπος àyer olduğunun mutlaka altını çizeceklerdir.

(ben niye yazdım o halde!?)

daha sonra herhalde mutlaka politeia yazarı ve ütopya’nın babası sayılan
muhterem eflatun’u
anmadan geçmeyeceklerdir. ama tabii baş köşeye kelimenin mucidi ve kitabın
müellifi thomas more’u
koyacaklarından, hem kendisinden hem de kitabından birkaç nebze
bahsedeceklerinden eminim. belki de kimileri tommaso campanella’yı[1] hatırlayacaklardır.
yirmi yedi sene hapiste yatan bir adamın, güneşin ülkesini o dört duvar arasında bile yazabilmiş
olması.. ve böylece ütopya hakkında söylenmesi gerekenlerin büyük bir kısmı da
zaten söylenmiş olacaktır.

bir de bu arada söylenmesi gerekenlerin
parantezini kapatmadan, o dünya güzeli insanın mustafa kemal atatürk’ün cumhuriyet köyü projesi’ni de bir kenara koymak ve hatırlamak lazım..
bir ü-topya..

bir zamanlar; 1950’lerin ortalarına doğru,
üç arkadaş ege’de dolanırken, köyceğiz’de birkaç gece konakladığımız bir köy
kahvesinden fethiye’ye doğru yola çıktık.. o aralar oralarda bu menzilde hiçbir
vasıta bulmanın imkânı yoktu. ne otobüs, ne kamyon. hatta yaylı araba bile
yoktu.. bir tek eşyalarımızı yüklediğimiz bir sevimli merkep… dolayısıyla
piyadece yürüyüşümüz esnasında bir türlü bitmek bilmeyen tozlu yolda, yolun
kenarında, tarlada, rastladığımız her vatandaşa; meraktan çok yorgunluk saikası
ile fethiye’ye daha ne kadar olduğunu sorup durduk. aldığımız cevaplar hep aynıydı:

bi cuvara içimlik yol, aha şu dağın ardında…

inanın, yorgunluktan, ve çaresizlikten artık
bir taşın üstüne çöküp te bu işten vazgeçmemize işte bu cevaplar engel oldular.. ve yürüdük…

ve nihayet şu dağın ardındaki fethiye’ye
vardık..

belki de on iki saatten fazla aklımızda
olan tek şey fethiye’ydi.. fethiye’ye varmaktı…

fethiye o zamanlar, o bitmek bilmez tozlu
yolların nihayetinde bir ütopya mıydı bizim için.. ve varıldıktan sonra ütopya
olmaktan çıkıp alelade, varılması gereken bir yer mi oldu.. kim bilir…

düşünüyorum da, acaba bizim toprakların şu
dağın ardında deyimi 1516’dan önce de var mıydı? eminim vardı.. çünkü anadolu
insanının umudu hep o dağın ardında olmuştur. hanesinden tarlasından yerinden
yurdundan geçen onca gaddar müstevliye onca rezil mültezime onca doymak bilmez
ağa sultasına onca fukaralığa, onca…

hiçbir zaman o dağın ardına varamamıştır..
gidememiştir.. varamamıştır ama, hele du bakalım diyerekten yürümüştür.. yaşamıştır… ve
tek ümidi o dağın ardı olmuştur.. bence içinde her şey, ama her şey olan şu üç
kelime, her şeye karşın direnme, bu topraklarda ezelden beri var olan… yani
olan… ve bir türlü ulaşılamayan…

o ulaşılamayan bolluktu… ulaşılamayan
rahat ve huzurdu.. ulaşılamayan bir arada hırsız gürsüz yaşamaktı… buğdaydı,
arpaydı, ekmekti, balıktı, özgürlüktü, esenlikti…

canım gülüm bedreddin…

belki de bıraksalardı müşterek bir mülkiyetle yok bir yerlere varılırdı…

ama astılar…

varamadık…

ulaşılamayan, ulaşamadığımız hep
yüreklerde kaldı.. hep başka bir bahara…

bu bir yerlere varabilmenin umudunun o kadar çok çeşidi var ki…

mesela diğer taraftan dünyada anadolu halkından
daha varlıklı, belki de onların dertlerinin bir tekini bile dert edinmeyen ama
ütopyanın bir başka çeşidini de asırlardan beri kendilerine şiar edinmiş
milyonlarca üyesi bulunan çok saygın bir kuruluş vardır… üzerlerinde bir tek
pürüz kalmayıncaya kadar; hatta cilalıdan da öte yonttukları ham-taşlarını, üst
üste koyarak bir ülkü mabedi yapmanın gayreti içerisindedirler… üst üste
konduğunda birbirlerini tutsun için bir yapıştırıcı bir harç dahi istemeyen bu
taşlar fiziğin kohezyon kanunuyla birbirlerine kenetlenirler ve mabet adeta
sağlam ebedi ve her daim durmadan yükselir… ancak yine de ufkun ötesinde bir
yerlerdedir… uzaktır… varılması ancak düşlerdedir… belki de bütün hayallerin
ötesindedir… ama cemiyetin mensupları yonttukları ve yeniden üst üste
koydukları o taşlarla oraya varabilmek için asla vazgeçmezler…

öyle derler…

orası mıdır ütopya…

bir de tabii en eski türklerin bayrak ve
tuğlarının tepesinde ve başbuğunun otağının üstündeki muncuk denilen kırmızı bir top vardır... bu top bazen bir zaferin işareti, bazen bir
hakimiyetin sembolü, bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen yeri ifade etmiştir…

çok daha sonraları, ziya gökalp bu imgeyi
yani kızıl elma’
turan ülküsü ile birleştirmeden önce de türk milliyetçiliğinin önemli
sembollerinden birisi idi…

kızıl elma imgesi… türk devletleri için bir hedefi
ve amacı simgeleyen… ulaşılması gereken bir yeri.. fethedilmesi gereken bir
beldeyi… kimi zaman bir devlet kurma idealini.. kimi zaman cihan hakimiyeti
idealini… kimi zaman da türk birliği idealini…

fakat on kûsur devlet kurulup ta on kûsur
devlet yıkıldığına göre ve cihana da hâkim olmamız pek mümkün görünmediğine
göre ve son olarak ta bir birliğe varılamayacak kadar uzak durduğumuza göre…
kızıl elma yok-yer…

bu herhalde ütopya’dır…

susuzluktan çatlayan dudaklarınla,
çöllerin kumlarında sürünen bir zavallının en sonunda kurtuluş olarak ufukta
gördüğü iki palmiye ağacı ve şırıl şırıl akan bir su.. bir serap..

yoksa bu mu bir ütopya…

yoksa bin sene sonra gezginlerin kumlar
üzerinde tesadüfen buldukları bir insan iskeletinin, bir ütopya tarafından aldatılması mı...

bir nevi…

ya da insanların çoğu kez messina boğazında
denizin ve ufkun birleştikleri yerde gördükleri hayaller.. kuleler.. şatolar mı…

fata morganalar…

sen ona doğru gittikçe, o senden uzaklaşan
mı..

nafile…

ne, ölüme en yakın oluğunda ufukta
gördüğünü vehmettiği su, ne ufukta görüldüğü zannedilen sırça köşkler.. ne
zulüm ve baskıdan kurtulabilmek için rüyalarının camdan kentleri ve ne de bir
bataklık içerisinde taş taş üstüne koyarak kâmil insan olmak hevesiyle olmayan
bir yere varabilme çabası.. asla var değillerdir.. ama biz onlara yok ta
diyemiyoruz.. var olmaları herhalde, bir umudun, bir kaçış yolunun
hayalhanemizde bize oynadıkları bir oyun; onlarsız olmuyor zahir.. ve gözlerin
sabahın güneşine açıldığında düşlerle beraber yok olmaları ise hayalden başka
hiçbir yok-yer
değil hiçbir-yer olmamaların
azabı…

diğer taraftan…

tekerlekli bir arabaya koşulu olan, arabayı
çeken merkebin hevesle ileri atılmasına neden olan, herhalde gözlerinin önünde
sallanıp duran bir kocaman havuç parçasıdır.. merkep havucun bir ipe bağlı
olduğunu bilmez..

merkep o ipin bir sopanın ucuna bağlı
olduğunu bilmez..

merkep
o sopanın arabada oturan iri cüsseli gaddar bir yaratığın elinde tuttuğunu da
bilmez..

ve
o havucu o adamın o merkebe hiçbir zaman vermeyeceğini de bilmez…

özgürlüğün,
eşitliğin, insanca beraber yaşamanın ve paylaşmanın, huzurun ve mutluluğun ve
sevginin bir dolu olduğu ve fakat ne devletin ve ne de tanrının olmadığı hırssız,
telaşsız, egosuz yaşanabilecek bir ülke aranırken.. giderek şairin dediği gibi;
ezelden beri diş
problemleri olan bir medeniyetin ve o medeniyetin arkasındaki tiranların bin türlü fırıldakla bizi itelediği
bugünkü kaotik yaşam biçimine ulaştık…

yani
gaddar adam’ın havucu…

her ne kadar sokrates karşı
çıkmış olsa bile, belki de politeia’nın ilk kitabında thrasymachus’un
söyledikleri doğrudur.. ve halen geçerlidir.. “adalet yalnızca kuvvetlilerin çıkarları için
geçerlidir.”

ve bizleri kızıl-elma
ya da ü-topya peşinde sefilce, mutlu, naçar, ümit dolu, perişan, gülerek,
tükenmeyen heyecanlarla koşturan bu kuvvetlilerin bu tiranların buralara kadar nasıl geldiklerini yine eflatun politeia’nın VIII kitabının başında sokrates gayet açık bir şekilde anlatılıyor;
tekrarlamaya gerek yok…

işte
bu devletler, bu inançlar ve bu bir takım perde arkası kuvvetler, arkalarına aldıkları medya denen canavarın
ağızından her saat ürettikleri dezenformasyon
dalgalarıyla, depolitize
ettikleri ve farkına varmadan çarptırıp, deforme ettikleri büyük ekseriyeti bir hayat boyu
sahte mutlulukların peşinde koştururlar… havuç… ü-topya..

bir
de bu büyük ekseriyetin dışında kalan mutlu ve belki de ayrıcalıklı bir azınlık
vardır.. onlar ise dışarda kopan fırtınanın şiddetinden korundukları şemsiyeyi
ya da minnetle barındıkları sıcak, adeta huzurlu meskenlerinde, yalnız
kendilerine kurdukları bir dünyada kendilerini güvende hissetmeleri ve oraları
bir ü-topya olarak farz etmeleri de gayet mümkündür…

aslında
böyle güzel bir ortamda, bu kadar güzel yazı ve tasvirlerin içerisinde zift
karası bir halet-i ruhiyeyle şeytanı duvara resmetmek çok yakışıksız.. bunu
biliyorum ancak sonuç olarak, belki bilerek ve isteyerek belki de bilinçsizce
peşinde koşturulan havuç yarışımızda… sanırım bu havuç’un bizleri ü-topyadan daha çok bir dystopia’ya götüreceği endişesi ağır basıyor…


dipnot:

[1] campanella’nın yazdığı atheismus triumphatus, methaphysica, güneş ülkesi ve diğer eserleri; gioacchino da fiore’nin eskatolojisinden esinlenerek kurmak istediği müşterek mülkiyet fikrine bağlı; erken bir marksizm.. bütün yazdıklarına bir de galileo’ya gönderdiği mektubu da katarsak, tarih içinde bence erken bir marksisten çok erken bir anarşisti resmediyor…