Ütopya: Ayakları Yerde, Başı Gökte

Ütopya - 2018

 Bu yazı 26.09.2018 tarihinde Gazete Duvar’da yayımlanmıştır

Kelime anlamı “hiçbir yer” anlamına gelen ütopya gelecekle bağlantılı, varolan gerçekliği aşma tutkusudur. Özlemi duyulan bir yaşam biçimi hayalidir; dilenilen ve özlenen yaşam kurgusu, içinde bulunulan koşulların istenmeyen yanlarının, hatta tam tersinin talep edilmesidir. Ütopya, tasarımlarının ve içerdiği hayali düşüncelerin gerçekte karşılığını bulunması talebidir. Ayakları yerde, başı göklerde, gözü ufuklarda olan bir tutkudur: Ayaklarıyla yerden beslenir, göklerden enerjisini, ufuklardan umudunu alır.

Ütopyada özlenen yaşam biçimine erişmenin somut yollarını
göstermek yoktur; insanın özsel özlemleri bir dilek, tasarımsal bir hayal
olarak ortaya konur. Her türlü nesnellikten, tarihsel süreçten ve onların
zorunluluklarından soyutlanmış bir yaşam tasarımı. Öyle bir yaşam özlemi ki,
her sorun tam da her bireyin gönüllüce katıldığı, ortak çıkar ve sorunların
neredeyse kendiliğinden çözüldüğü, herkesin mutlu, huzurlu olduğu ebedi bir
cennet tasarımı…

Oysa gerçek olan sonlu ve sınırlı olandır, ama halden
hale geçmek zorunluluğu olduğu için sonsuzdur da… Sonlu şeyler içerdikleri
birden çok nitelikleri yoluyla karşılıklı etkileşimde bulunurlar. Bu durum Varlığın
sonsuzca akışının ve kendi içinden taşarak sonsuzca suretlere bürünmesinin
temelini oluşturur.

Ütopya tinsel alana ait bir kavramdır; insanla ve
toplumsal yaşamla ilgilidir. Bilincin bir tavrı olarak gerçeği kavramakla
ilgilenmez; ama gerçekliğin kendisini de olduğu gibi kabul etmez. Dahası ütopya
varolan gerçeklikle, ortaya çıktığı tarihsel-toplumsal durumla uyumlu olmayan
bir bilinç tavrıdır. Bu haliyle ütopik bilinçten ve onun biçim kazanmış, tasarımsal
beklentiler ve umutlarla bezeli içeriğinden bir kavramsallık beklenemez. Öte
yandan belirli bir gerçek durumdan kaynaklandığı için gerçeğin zorunlu bağlantılarını
kullanarak kendine bir biçim kazandırır. Ancak var edeceğini düşündüğü dünyanın,
eğer gerçekleşirse bu yeni gerçekliğin de kendi zorunlu-ussal bir yapısı
olacaktır.

İnsan da dâhil tüm canlıların temel itkisi türlerinin
sürekliliğini sağlamak, yaşamsal güvenliklerini oluşturmaktır. Ancak insan
bunun daha ötesidir. O, bir yanıyla biyolojik-doğal, bir yanıyla da buna aşkın
tinsel bir varlıktır. Aşkınlıktan kasıt insanın kendi doğal-biyolojik varlığından
daha fazlası olduğudur; o, bir bilinç varlığıdır: Bu niteliği ile insan doğaya
aşkın ve kendi sınırının ötesine geçmeye yazgılıdır.

Bilinçten anlaşılması gereken kendisiyle kendisi olmayan
arasında bir ayrım koyabilmektir; bilmek bunun yetisi, bilgi ise malzemesidir.
Bilgi öncelikle nesnelerin bilgisidir: İnsan nesneleri bilir, ama bildiğini de
bilir. Bildiğini bilmek kendini bilmenin ilk aşamasıdır, böylece kendinin
bilincinin kapısı aralanmış olur. “Bilmek yapabilmektir” denir, yani bir şeyi
bulunduğu durumdan ona müdahale ile dönüştürmekle olur. Nesneyi bilen insan onu
dönüştürme gücünü ele geçirirken, kendini bilmekle de kendini dönüştürmenin
kudretini de kendinde bulur.

“Bildiğini bilen” olarak insan, sadece biyolojik yanının dürtüleri
ve yönlendirmeleri ile yaşamaz. Kendisiyle dış dünya arasındaki ayrımı ve
ilişkiyi deneyimledikçe, bu sonsuz çeşitlilik ve akış içerisinde kim olduğunu,
varlığının anlamını, kim olduğu, nereye ne için yönelmesi gerektiğine dair
soruları da kendi içinde hazır bulur.

Bu noktada insan kendine dönmek sorunuyla yüz yüze gelir.
Onu doğaya aşkın kılan; kendi sınırının ötesine geçmeye yönelten bu ‘kendine
dönmek’ten kaynaklı sorunlar yaşamasıdır. İnsanın doğasından kaynaklanan bu
yaşamsal enerji aklın faaliyetleri ile gerçeklik kazanır, farklı biçimler altında
kendini nesnel kılar.

Varlık akılsaldır; var olan her şey, onun var-kalmasını
ayakta tutan doğal-içsel yasaların hükmü altındadır. Doğanın yasaları onun aklıdır.
Bu hakikat kendini hayvanlarda içgüdü, bitkilerde de biyolojik süreçler
biçiminde gerçekleştirir. Akıl insanda bir cevherdir; bundan kasıt onun kendi
kudretiyle kendinden “mücevher” yaratması anlamında…

İnsan bu cevherle, düşünsel üretimleriyle ve pratik
eylemleriyle tasarımlarını gerçekleştirerek sonsuzca yaratımlarda bulunabilir;
bilim, sanat, din, ideoloji, ütopya vd. Bunların hepsi faal aklın Varlığı
anlamasının, yaşam üretmesinin, amaçlar oluşturup geleceği tasarlayıp inşa
etmesinin biçimleridir. Bu biçimlerin kendilerine özgü yönelimleri, nesneleri
ve yöntemleri vardır. Her ne kadar sınırları ve içsel enerjileri ile farklı da
olsa onlar özünde bir tek şeyin, cevher olarak aklın kendi faaliyetine bağlı
olarak almış olduğu biçimlerdir; başka bir ifadeyle tinsel olgulardır.

Canlılık, organizmanın öncelikle kendisi ile dış dünya
arasına bir sınır koymasını gerektirir. Bu sınır kendisiyle dış dünyanın sonsuz
etkileri arasında bir ilişki kuşağıdır; içsel düzen ile dış dünyanın kaosu arasında
kurduğu savunmasıdır. Öte yandan bu dışsal dünya onun varlığını koruyup
sürdürebilmesinin de olanaklarıdır. Canlılık yaşamsal bir faaliyetler
sürecidir; içerik olarak ayırt etme, öğrenme ve seçmeden oluşur. Tek hücreli
bir organizmadan biyolojik olarak evrimin en ileri aşaması olan insana kadar bu
süreç hükmünü sürdürür.

Biyolojik dünyanın bu yasalılığı insanda niteliksel bir sıçrama
yapar. İnsan dışındaki tüm canlılarda ayırt etme, öğrenme ve seçim yapma yalnızca
canlılığı koruma, neslin devamını sağlamaya yöneliktir; yani içgüdüseldir.
Koşullara bağlı olarak zorunlu süreç ve sonuç birliğinden oluşur.

Sebep-sonuç bağlamında akan-dönüşen, determine olan
yaşamsal enerjiler değişik canlı formlar altında ortaya çıkarlar. Doğal dünyada
döngüsel olan determinasyonda tekrar vardır, farklı oluşumlar ortaya çıksa da
içerik olarak yasalılık aynıdır; doğanın zorunlu yasalarının hükmü egemendir.

Bir diğeri ise gelişen determinasyondur ki burada doğa
tekrarı aşar ve bu kendini insanda gösterir; çünkü insan tekrar değil bir
süreçtir; bu anlamda o sadece doğanın bir parçası değil doğaya aşkın bir varlıktır
da. Peki, neye aşkın? Duyularına ve doğanın zorunlu yasalarına… Doğa yasalarına
aşkınlık onlara boyun eğmediği anlamında değil, bu yasaların bilincine vararak
bizzat bu yasalar aracılığıyla doğayı ve kendini dönüştürebilir olması anlamındadır.
Böylece doğaya rağmen insanda istekte bulunma, hayaller kurma, ‘şimdinin’
gerçekliğine alternatif dileklerde bulunmanın, tasarımlar kurgulamanın,
geleceği inşa etmenin olanaklarını araştırmanın yolu açılmış olur.

İstekler sonsuzdur. Dünyanın sonlu gerçeklerinin sınırını
fark eden insan bu sonluluğun ötesinin de var olduğunu anladıkça onu da ele
geçirmenin umudunu besler. Gerçeğe ermek ve onu dönüştürüp yeni bir yaşam kurma
girişimi kaçınılmaz olarak dış dünyanın dirençleri, başka bir ifadeyle sınırlamalarıyla
karşılaşır.

İsteklerin sonsuzluğu ile gerçeğin sınırlayıcı
dirençlerinin karşıtlığından Hak ortaya çıkar. Bu olgusal bir durumdur; yani
irademiz, hayalimiz, amacımız ne olursa olsun o kendini dayatır. Hakka uygun
olarak düşünüp davranmak insanın istekleri ile istenilir olanın dirençlerini
uyuma getirmek demektir. Zorunlu olanın, gerçekliğin dirençlerini göz ardı
etmek, bilinci ayağı yere basmayan, öznel, hayali cennet varsayımları
kurgulamaya götürebilir. Ütopyalar, kör inançlar ve ideolojiler bu noktada
ortaya çıkarlar.

İdeolojiler de ütopik içerik taşıyabilirler; ancak aralarında
belirgin farklar da bulunur. Ütopyanın temel özelliği yaşanan gerçekliğin
zorunluluğundan kurtulmak, aynı zorunluluğun varoluş biçiminin hayali karşıtlarını
dilemektir. İdeolojiler de farklı bir yaşam biçimi önerirler; ancak onlar
kendilerine, alt edilmesi gereken karşıt bir güç belirlerler. Güce dayalı
dönüşümü ilke edinerek tasarladıkları yaşam biçiminin hangi güçlerle ve
yöntemlerle yapılacağını düşünsel ve örgütsel çerçeveye oturturlar. Herkesi
buna uymaya zorlar, kendince belirlemiş olduğu düşünsel ilkeleri ve yaşam
projesini zorla topluma dayatırlar. Kendilerini her alanda en gerçek, her şeyin
çözüm yollarının garantisini verip bu konuda en yetkin otoritenin kendileri
olduğu iddiasında bulunurlar. Kendisine kesinlik atfeden her düşünsel anlayış
ve pratik tavır gibi, herhangi bir eleştiriye, sorgulamaya katlanamazlar. Nihai
hedefleri iktidardır; yaşam tasarımlarını da devlet ve başka otorite organları
aracılığıyla topluma dayatırlar. İdeolojiyi ütopyadan ayıran temel
özelliklerden birisi budur.

Ütopya iddia taşımaz, ama öneri ortaya koyup dilek
düzeyinde bunu dile getirir; kendisini karşıt bir düşmana göre konumlandırmaz,
gerçek kılmanın maddi güçlerini belirlemez. Katılaşmış, uyulmasını kabule
zorladığı, mutlaklaşmış düşünsel, politik, eylemsel ilke ve kuralları yoktur;
eğer böyle yaparsa ideolojiye dönüşmüş olur.

İster ideoloji, ister hayal, ister ütopya olsun hepsi de
bulutsu bir yan taşır; ancak içinde yağmur, dolu, kar olup yağacak hayat
zerreciklerine dönüşecek enerjiyle de yüklüdür. Bulutsu ortam bereket olup
toprağa can vereceği gibi, hiçbir forma giremeden seyyalleşip dağılabilir de.

Gerçekliğin donukluğu hayallerin, ütopyaların ateşiyle
eriyerek yeni suretler kazanabilir. Ütopik düşüncelerin tarih içinde ifade
edilmiş biçimlerine baktığımızda bunların insanlığın bilicindeki etkilerini ve
cazibesini görebiliriz. Zorunluluğun ağırlığından boğulan insani yaşam nefes
alabilmek için çıkış yolları arar: İnsanlar günübirlik ilişkilerini daha adil,
şefkatli, anlayışlı ve dayanışmalı kılabilmek için “olmayan yer”
tasavvur eder, ütopyalar oluştururlar; çünkü ütopyalar insanların zorunluluktan kurtulmuş dilekleridir”.

Ütopik düşünceler ve sınırlı dilekler insanın evrensel
özlemlerine erişmelerine olan umutlarını da ifade eder. Bu umutlar evrensel
içerikle yüklü olduğu sürece insanlığın yaşamının farklı bütün tarihsel
koşullarına hitap etme kudretine sahip olacaktır. Böylece katlanılan
zorunluluğun sınırlarını aşmada, varolan gerçekliği dönüştürmeye yönelik tüm
arayışlarda canlandırıcı tinsel enerji olarak bulunur.

İnsansal tüm edimler tinsel olanın kendini
gerçekleştirmesi, örtükten açığa çıkmasıdır. Bu, bize her şeyin her şeyle
ilişkili olduğunu gösterir; açılacak olan örtük olanda saklıdır, gizli olan ise
gelecekte ortaya çıkacaktır. “Gelecek” kavramının olduğu yerde ütopya kendine
nesnel bir zemin bulmuş olur.

Thomas More’un “Ütopya” adlı eserinde, Marks’ın
komünizmin ikinci aşaması olarak hayal ettiği dünya tasarımında, Sokrates’in
Devlet’inde onların ütopyalarını okuyabiliriz. 

“Ütopyalar erken doğmuş hakikatlerdir.” Hakikatleri erken dile getiren nice tinsel kahraman
bunun bedelini canlarıyla ödemiştir. Ancak ödedikleri can kendilerinden sonraki
canlara umut veren, inanç doğuran hayat enerjisi biçiminde katılmaya devam
edegelmiştir. Ütopya insanın kendiyle barışıklığın ve kendini aşması gerektiği,
sınırlarının ötesine geçme itkisinin doğurduğu bir özlem ve arayıştır.

“Size şimdiden bunlar olmadan önce söylüyorum ki, bunlar
olunca benim O olduğuma inanasınız” (Yuhanna: 13/19)