Ütopya

Ütopya - 2018

Ütopya
TDK’da “gerçekleştirilmesi imkânsız tasarı veya düşünce” olarak tanımlanmaktadır.
Yunanca “Utopia” Eu-iyi ve Topos-Yer kelimelerinin birleştirilmesinden
oluşmuştur. İdeal, hayali bir ülkedir.

İdeal
olan ve olması gereken yer kavramının kökü nereye dayanır diye bakmaya çalıştığımız
zaman, her zaman karşımıza kutsal kitaplar ve kutsal yazıtlar çıkmaktadır.
Kutsal kitaplardaki cennet kavramı yaşanılması gereken barış ve bolluk diyarının
bize ilk tasarımını verir.

Bundan
sonraki tasarılara şöyle kısaca bir göz atacak olursak:


Bilinen ilk ütopya (ideal devlet tasarımı) Platon’un (M.Ö. 380) Devlet adlı eseridir. Diyalog ve kurgunun iç içe
olduğu bu eserde katı sosyal sınıflar bulunur.


Panchaea (M.Ö. 3. yy), Euhemerus Arap yarımadasında bir devlet düşlemektedir.

– Tanrıkent
Augustinus (M.Ö. 413-426) Kudüs’te bir sonsuz şehir düşler. Hristiyan ütopyalarının
fikir babasıdır.

– Tao
Hua Yuan (MS. 421), Çin entelektüelleri için düşünülmüştür.


El-Medine El Fazıla (874-950) Farabi: Platon benzeri bir ideal devlet kurar.
Filozof devlete kılavuzluk eder.


Ütopya (1516) Thomas More: More eserinde Atlantik Okyanusu’ndaki kurgusal ada
toplumundan bahseder.


Gargantua (1532), François Rabelais: Thélème adlı bir topluluk düşlemektedir.
Sevgi ve eğlencenin dönüşümüne odaklı edebi bir eserdir.

– La
Città Felice (1553), Francesco Patrizi


Güneş Şehri (1623), Tommaso Campanella

– Yeni
Atlantis (1627), Francis Bacon


Erewhon (1872) Samuel Butler

– News
from Nowhere (1892), William Morris, “Hiçbir Yer” adlı politika olmayan yerdir.
Ortak mülkiyet ve üretimin demokratik kontrolü vardır.

Ayrıca
Sosyolog Ömer Yıldırım’ın derlemesine göre, A. Smith ve J.S. Mill ekonomik
liberalizmi, Saint Simon, Karl Marx ve Robert Owen ise sosyalizmi (eşitlik),
Edward Bernstein ve John Rawls ise sosyal devleti (adalet) temel alan bir
düzeni savunmuşlardır.

İnsanlığın
gelişiminde geriye doğru bir göz atacak olursak, pek çok şehir devlet/krallık’ın
gelişiminde o zamanın şartlarına göre daha iyi bir güvence ve daha iyi
imkânlara kavuşma ihtiyaçları ve yönelimlerinin bir uzantısı ve elbette
inançlarındaki ortak birlik rol oynamıştır.

Daha
ileri dönemlerde farklı kabilelerden ve inancalardan insanların daha ileri bir
uygarlık ve idealler için ortak hareket ve birliktelikleri ile millet/ulusların,
sonraki süreçte de imparatorlukların oluştuğunu gözlemledik. Bu gelişim
sürecinde adalet, ekonomi ve güvence bu yapıları ideallere bağlılıkları
ölçüsünde pekiştirirken, ideallerden uzaklaşmanın sonucunda yozlaştıkça da
çözülme ve dağılmalarına neden olmuştur.

Pek
çok imparatorluğun başlangıcında büyük idealler ve bu ideallere adanmış
önderler ile oluştuğunu ve geliştiğini, bu ideallere adanmayan kendi
menfaatlerine göre hareket eden yöneticiler ile de bu koca imparatorlukların
dağılmaya mahkûm olduğunu gözlemlemişizdir.

Peki,
ütopyanın gerçekleşmesi gerçekten de imkânsız mı?

Kanımca
Gazi Mustafa Kemal gerçekleşemeyeceğini düşünmüyordu. Bu idealin
gerçekleşebileceğine olan inancını da söylem ve eylemlerinde rahatlıkla
bulabiliyoruz. En somut örneklerini kurulmasında fikir önderliğinde bulunduğu
“Halk Evleri” ve “Köy Enstitüleri” projelerinde görmek mümkündür. Önerileri
fikir düzeyinde kalmış filozof, önder ve aydınlara göre bu projelerin çok
önemli başarılar olduklarına kuşku yoktur. Bu projelerin başarısı öncelikle
toplumun aydınlanmasına yönelik olarak eğitime öncelik vermesiydi. Burada da
bilimsel düşünmeye verilen önemi görebiliriz.

Eğer
hakikate yönelik ilminiz eksik ise, adil olmak isteseniz dahi yanılıp
olamayabilir, ekonomik refaha ulaştıracak bilgi ve ilimden mahrumsanız, iyi
niyetli dahi olsanız yetersiz bilgi ile bunu başarmanız mümkün olmayabilir. Ayrıca
ideal yönetimi yansıtmak için ne kadar üst ideallere de sahip olsanız, bunu
yapacak yeterli donanım ve liyakate sahip değilseniz, bunu nasıl başarıp
uygulayabileceksiniz?

Ütopya
ile ideoloji arasındaki ilişkiye gelecek olursak:

Doğru
eğitim ve liyakate ulaşma ile gerçekleştirmek istenilenlere karşı daha donanımlı
ve alt yapı olarak hazırlıklı olunacağından, bir de eğitimin pratik tarafı ile
de eksiklikler bir taraftan giderilme imkânı bulunabileceğinden, ideal olanın
gerçekleşmesi için hiçbir engel kalmayacaktır.

Özgürlük;
önce de değinildiği gibi “eşitlik”, ekonomik refah ve adil bir yönetim ile de
oluşabileceği ön savı ile mümkün olabileceği öngörülür. Ama hakikatte ise
özgürlük kişi/toplumun kendisini tutsak eden tutkularından tam anlamı ile azat
olmadıkça nasıl mümkün olabilir?

Bir
toplum/milletin özgürleşmesi ve aydınlanması öncelikle lider/önderlerinin özgür
ve aydın olmaları ile mümkün olabilir. Kendi tutkularını tatmin etmeye çalışan
liderler ile o toplumun ideal olana doğru kendini devindirmesi ve aydınlanıp o
yola baş koyması nasıl mümkün olabilir?

Bir
toplumun aydınlanıp özgürleşmesi ve ana gayesi doğrultusunda harekete geçmesi,
o yolda önder/liderlerinin kendilerini ikna ve eyleme geçirmesi ile mümkün
olur. “Baş nereye yönelirse gövde de oraya doğru
gider”
misali önder/liderlerin aydın/özgür oluşlarının
ve temel amaca/ülküye ne kadar adanmış oldukları temel belirleyici olur.

Özgürleşmede
veya aydınlanmada “emek” niye çok önem kazanıyor?

Bir
konuda emek harcamak, Yaradan’ın o konudaki isminin açılmasına ve haliyle
bilinmesine vesile olmada temel belirleyicidir. İnsanın dışında da eylemi ile
Yaradan’ın isimlerinin ortaya çıkmasına, Yaradan’ın bilinmesine vesile
olabilecek bildiğimiz kadarı ile başka bir varlık yoktur. O yüzden insanın
eylemi ayni zamanda “ibadettir”.

Hem
onu Yaradan’a yöneltir ve yaklaştırır hem de bu yolda mesafe kat edip yakınlaştıkça
da arınıp aydınlanarak özgürleşir. “Allah’a nafile
ibadetler ile yakınlaşılır.”

Yaşadığımız
bu çağda dünyanın pek çok yerinde yeterli liyakate sahip olamayan kişilerin
yönetimde söz sahibi olması için yoğun bir hummalı çalışmanın olduğu görülüyor.

İnsanın
aklına liyakat sahibi olmayan kişilerin dünyanın dört bir tarafında söz sahibi
yapılarak ne elde etmeye çalışıldığı sorularını akla getiriyor.

Bu
kişilerin sorunları çözmede liyakat olarak yetersizliklerine bağlı olarak aciz
kalacakları aşikârdır. Bu da bu ülkelerde karmaşa ve zayıflığa yol açacaktır.
Bu şekilde bir yapılanma ise ne için yapılır? Ve buna araç olan kişiler buna
nasıl razı olur?

Biz
yine konumuza dönecek olursak, liyakat sahibi lider/önderler kendi nefslerini
yenmiş ve aydınlanmış olacakları için Yaradan’ın o toplum için biçtiği role
göre o toplum/milleti yönlendirip o toplumun yaradılış amacını ortaya koymalarında
onlara önayak olacaktır.

Bunun
nasıl olması gerektiği ise Anadolu geleneğinde “Ahilik”, günümüz Türkiye’sinin
kuruluş aşamasında ise Gazi M. Kemal tarafından kurdurulan Halk Evleri ve Köy
Enstitüleri’nde görebiliyoruz. Zihnin uzantısı el anlatımı olan dil (Kant)
doğrultusunda bir eğitim ile toplum/millet aydınlanma/özgürleşmesi ve kendi yaradılış
gereğini yerine getirmesi mümkün olacaktır kanaatindeyim.

Kaynakça:

http://www.dmy.info/utopya-nedir-utopyalar-nasil-olur/

http://www.felsefe.gen.tr/siyaset_felsefesi/ideal_bir_duzenin_olabilecegini_kabul_edenler.asp


Bauman , Zygmunt, Sosyalizm Aktif Ütopya.


Mennheim, Karl, İdeoloji ve Ütopya.