Umut

Umut - Kış 2017

 

Baylar! Umutsuz, düzensiz ve biletsiz böyle nereye?

Edip Cansever

 

Hakikaten nereye? Ben neşesizliği de eklemek isterdim doğrusu! Duygusal durumdalığımızın etkileyemediği bir nihayeti, yaşayan olarak ölüme doğru gidişi ve bunun kendimizdeki algılanışını, ona yüklediğimiz, kaçındığımız ya da düpedüz ilgilenmediğimiz gibi şeyleri bir kenara bırakırsak, elimizde ortak payda olarak zamanla sınırlanmış ömrümüz kalıyor. Aynı çağın çocuklarıyız. Zamanımız olduğunu varsayabiliyoruz, şu anda nefesteysek, bu kabuldür. Elimizde ‘zamanımız’ var ve kendimize ilişkin yüklediğimiz her şey bedenimiz dâhil, onun içinde. Bir başı ve bir de sonu var. Nereye sorusunu ölümlülük anlamsızlaştırıyor temelde ama bunu bir yanıyla göz ardı edelim, tamamını göz ardı edebilmek mümkünsüz, çünkü tüm referansları bundan alıyoruz ister istemez. Ben bu ‘zamana’ ve ‘nereye?’ sorusuna, bu sorgulamaların entelektüel lüksler olarak algılandığı zeminden kaydırarak, elimden geldiğince güncelden, bizi çeviren ortak şartlardan, kendime önerdiğim çıkar yollardan yola çıkarak, düzlemi buraya kurarak bakmak istiyorum yazıda. Bir tür dertleşme gibi bile algılanabilir, kaldı ki neredeyse öyledir.

Zaman içinde bulduk kendimizi, kaçınılmaz yörüngenin içinde kimseyle aynılaşmayan kişisel bir rotamız var, aynı zamanda içinde olduğumuz çağın bize dayattığı ortak bir rota da var. Tüm bunları algılamak bir yaş alıyor ister istemez. Üzerine düşünebilmek için, giydirilen her elbiseyle (çağ, aile, toplum, gelenek, inanç, beklenti, zorunluluk vs.) ufak ufak itişip kakışmaya başlamak gerekiyor. O ana kadar biraz mecburi ve toplu hareketler içinde, içimizdeki bireysel dansını özleyen dansçı, çok ayrıksılarımız dışında emiliyor. (Üstelik Rollo May der ki: “Hiçbir yetenek inkârı cezasız kalmaz ve yeteneğin inkârına teşebbüsün adı nörozdur”.) Pek çoğumuz uzlaştık bununla, anne-babalarımızın hayatı karşılayışlarına, kendi kuşağımızın mecburi edinimleriyle, az biraz değiştirerek oldukça paralel bir rota çizdik. Bu hep böyle akarak geldi belki insanlık kurulalı beri, çember kendini böyle böyle ileriye atıyor olmalı zira insanlığın da elinde kendi zamanı var. Belki Jung haklıdır: “Öyle görülüyor ki dünyanın gerçek tarihi, tanrısalın ilerleyen beden bulmasıdır” demekle ve çemberin spirale döndüğü aralıklar var insanlık yürüyüşünde, bunlara çağlar denilmekte. Biz modern çağlardayız diyoruz kendimize, ismini böyle koyduk. Ama görünen o ki, bir vakit gelecek şimdi içinde olduğumuz çağa da bir isim verilecek, zira bir spiral daha atmaya hazırlanıyor gibi görünüyor insanlık tarihi. Hatta Rollo May gibi psikiyatristler bu çağa Ben Çağı demekteler, egosantrik anlamda bir ‘Ben’ çağı…

Bizler kendi geçmiş ve geleceğimiz arasında dikine duran organizmalar gibiyiz, bizim kişisel tarihimiz içimizde spirallenirken, dünyanın spirali de kendinde oluşmakta.

Çağımıza baktığımızda bir yanıyla bilimsel alandaki yükselmeler; maddenin derinlerindeki latif enerjilere, çöpsüz dönüştürmelere doğru yol alıp müthiş bir evrimleşmeyle ve hızla gelmekte. Gaz lambasını ve hologramı aynı ömürde görebilmek bence çok çarpıcı bir şey. Bir yanıyla da açlıktan ölen ve ölesiye çalıştırılan çocuklar, bombalanan coğrafyalar ve birbirine efelenen devletler ve aç gözlülükle dönen tekerleklerine kendilerinin bile müdahale edemeyecekleri, sistemin kendisinin patron haline dönüştüğü şirket blokları var. Makas o denli açıldı ki sert bir evrilme görünüyor ufukta zira diyalektik bir sistemi var, bu kendimize verilmiş bir zamanla içinde bulunduğumuz evrenin.

Bu zamanın tanıklığını yapan bizler kanımca çok ilginç bir aralıkta buradayız, fakat kendimizi hem kendimize, hem de dünyaya karşı konumlandırmada müthiş bir şaşkınlık ve karmaşa içindeyiz. Babalarımızdan ödü patlayan çocuklardan, çocuklarımızdan azar işitip emir alan anne babalara, yeri incitmeden yürüyen ataların hatıralarından, topuk seslerinin iktidarına sıçrayışımız, içimizde yerçekimine yazgılı bir eğri atışa dönüştü, belki dışımızda da öyle olması muhtemel. Bu arayı öyle rasyonelce doldurduk ki sezgilerimizin sesi kısıldı ve pusulasız kaldık, gelenekten koptuk ama yerine de aşkın bir şey oturtamadık. Çağ ve coğrafya hızla yukarıya ittirirken, köklerimiz açıkta kaldı ve kök açıktaysa yükselenemeyeceğini az çok anladık. Kaldı ki varsayılan yüksekliğin kendisi, kötü bir şaka yapmış gibi sorgulanmaya açık, bize gülümsemekte. İnsan varlığı için tüm ilerlemiş görüntüsüne rağmen delimsirek bir çağ bu ve biz bir de ülke içinde, doğuydu batıydı derken komplekslerimizin kırma kusurlarıyla ve ciddi kararlı, yılları alan dışarlak ve içerlek manüplasyonlarla kendi içimizde ve dışımızda parçalandık. Gerçi bu parçalanma bu coğrafyaya ait bir olgu değil, dünyanın tümünü kapsıyor. Niyetim iç dinamiklerinin bu coğrafyada böyle çalıştığını anlatmaya çalışmaktır.

Jung, insanoğlunun yarısının hatalı olması durumunda herkesin yarı yarıya hatalı olacağını söyler. Topu dışarı atmadan bir de kendimiz üzerine mi döneceğiz? Bundan kaçınabiliriz belki, ama bu kritik çağın bizi mecbur ettiği yer burası. Çoğumuzun hınçla ya da hırsla bile şekillenmemiş, iddiasız kendince hakkaniyetli gelecek tasarımlarımızın ya da beklentilerimizin, emeklerimizin, ‘bu da böyle gider’ dediklerimizin altından halı kilim çekiliverdi ve sanki biri geleceği ve neşemizi çaldı. Çocuklarımızı nasıl bir geleceğe hazırlayabileceğimizi bile kestiremiyoruz. Bir yanımız kısıtlı makûl bir aklın yürüyüşünde öyle ya da böyle normalleştirilmiş dünya halinin dinamiklerine endeksli ve bu tehdit altında gittikçe küçülüyor, diğer yanımız ise kolektif bir bilinç dışının fokurdamalarıyla burun buruna ve ona inanamayarak, şaşkınlıkla bakıyor ve üstelik kolektifse içinde bizim bilinç dışımız da fokurduyor demektir.

Aralık 1916’da Bilinçdışı Süreçlerin Psikolojisi’nde yazdığı önsözde Jung şöyle der: “Mevcut savaşa, kamuoyunun inanılmaz bir şekilde gaddarlaştırılmasına, karşılıklı kara çalmalara, eşi benzeri görülmemiş yıkıma, her yanı saran yalanlara ve insanların kanlı şeytana dur diyememesine eşlik eden psikolojik süreçler, düzenli bilinç dünyasının altında uyuklayan kaotik bilinç dışını hiç olmadığı gibi ortaya koyuyor. Savaş uygar insana halâ barbar olduğunu gösterdi… Oysa birey psikolojisi ulus psikolojisinin karşılığıdır. Ulusun yaptığını aynı zamanda her bir birey yapmaktadır, birey yaptığı sürece ulus da yapar. Ancak bireyin tutumundaki değişiklik ulusun psikolojisinde değişikliği başlatabilir.”

Biz bilindik anlamda bir savaşın tam olarak içine düşmüş değiliz bu aralıkta ama bambaşka bir tanımlamayla, kendi ülkemizde herkes birbirine tehdit olarak görünüşe çıkmış gibi, hatta savaşıyor. Dünyada da başka kılıflarla yaklaşık duygulanımlar ve olaylar hüküm sürüyor. Tek bir organizma olarak bakarsak dünyaya, bağışıklık sistemi çökmek üzere gibi. Bu savunma ve dirimlenme sistemine, (yıkımına katılımcı değilse), bir bilinç nasıl entegre olabilir? Hangi ümide, umuda davet edebilir kendini ve diğerlerini? Ben bunun önce kendi düşüncelerimizin yürüdüğü kulvarları tek tek sorgulayarak varılabileceğini düşünüyorum. Kendimizdeki iç sorgulama, yanılsamaları bertaraf etmekle, bizi diğerlerinden ayıran şeylere iyice bakma, aynı zamanda birleştirici olanları da ayıklayıp bunu olanaklı kılmaya yürütebilir. Eğer kendimize izole bir kaçkınlığa sürmemiş, insanlıktan ümidi kesmemiş, kendimizden de ümidi kesmemiş isek, çağın bizi içine sıkıştırarak boğuntulandırdığı bu aralığı kendimize bir daha bakmak fırsatı olarak görüp, belki de içinden yeni bir bilinç, bambaşka bir ‘kendimiz’, değişmiş bir algı, başkaları için de çarpabilen bir kâlb ve anlayış çıkarabiliriz. Bunu kendi büyümemize vesile kılabiliriz. Bu uzak bir hedef olabilir, ama bir yerlerden başlayabiliriz.

illüstrasyon: Suzan Çal

 

Erich Fromm, Yeni Bir İnsan, Yeni Bir Toplum adlı kitabında şöyle demekte;

“Freud düşüncesinin odağında, insanın öznelliğinin gerçekte nesnel etkenlerce belirlendiği görüşü vardır. İnsanın kendi bilinçliliği söz konusu olduğu sürece nesnel olan bu etkenler, onun düşünce ve duygularını, dolaylı bir şekilde de eylemlerini gizlice belirlerler. Düşünce ve seçme özgürlüğüyle böylesine övünen insan, gerçekte iplerini göremediği ve anlayamadığı güçlerin çekip yönettiği bir kukladan başka bir şey değildir. İnsan, kendi özgür istencine göre eylemde bulunduğu yanılsamasını (illision) gerçekmiş gibi görebilmek ya da göstermek için ussal nedenler bulur. Bu ussal nedenler, yanılsamasının onun yapmak zorunda olduğu şey olarak görülmesini sağlar. Çünkü o, bu eylem biçimini ussal ya da ahlâksal nedenlere dayanarak seçmiştir. Ama Freud, insanın kendisini belirleyen güçlere karşı kesinlikle çaresiz olduğunu pekiştiren bir yazgıcılığa varmıyor. İnsanın kendisinde gizli iş gören asıl güçlerin bilincine varabileceğini, onların bilincine varmakla özgürlük alanını genişlettiğini, bilinçdışı güçlerin yönettiği çaresiz bir kukla olmaktan çıkıp, kendi yazgısını belirleyen bilinçli ve özgür bir insana dönüşebileceğini öne sürüyor. Nitekim o bu amacı ‘Nerede ilkel-benlik varsa, orada mutlaka benlik de olacaktır’ tümcesiyle dile getirmiştir.

İnsanın bilinçliliğini ve yaptığı seçimleri bilinçdışı güçler belirler görüşünün batı düşüncesinde 17. Yüzyıla kadar geri götürülebilen bir geleneği vardır. Bilinçdışına ilişkin açık seçik bir görüşü olan ilk düşünür Spinoza idi. O, insanların ‘kendi isteklerinin bilincinde olduklarını, ama bu istekleri belirleyen nedenleri bilemediklerini’ öne sürmüştü. Başka bir deyişle, sıradan insanın, özgür olmadığı halde bilinç-dışı bazı etkenlerce güdümlenmiş olduğu için özgür olduğu yanılsaması içinde yaşar. Spinoza’ya göre, bu bilinçdışı güdümlenmenin varlığı, insanın özgür olmayışının gerçek nedenidir. Eğer insan, içindeki ve dışındaki gerçekliğin bilincine varır ve bu bilincini sürekli olarak geliştirirse özgürlüğe erişebilir.
Ekonomik insanın ‘Kendi niyetiyle ilgisi olmayan bir ereğe ulaşmak üzere görünmez bir el tarafından yönlendirildiğini’ yazan A. Smith, bilinçdışı güdümlenme düşününü çok değişik bir bağlam içinde dile getirmişti.’’

Rosa Luxemburg ise “Bilinçdışı bilinçten; tarihsel sürecin mantığı, bu sürece katılan insanların öznel mantığından önce gelir” der.

Bulunduğumuz duruma bu perspektiften baktığımızda, bilincimizin, kendimizin, düşüncelerimizin ne kadarının hakiki sahibi olduğumuzu, kendi özgünlüğümüzün imzasını taşıdığını iddia edebiliriz? Kendi coğrafyamızdan apaçık kopukluğumuzu neye bağlıyoruz meselâ? Çağın yükselen değerleri içinde kayda değer olabilmek için bütün kök değerlerimize yüz mü çevirdik acaba? Bunu bilincimizle, inceleye ayıklaya, üstüne düşüne düşüne, içine girip bakıp içselleştirip mi yaptık, yoksa rasyonel dünyanın ispatlı dünyasının diktasında kendi kültürümüzün ilkelliğine inanıp, yükselttiğimizin taklitçisi mi olduk? İlkelliği ve gelişmişliği rakamlara indirgeyen dünyanın akıllı savunucuları mı olduk? Hâce Bektaş Velî’yi, Yunus’u, Mevlânâ’yı, İbn Arabî’yi, Gazalî’yi ve daha nicelerini tanımadık, akıldan uzak geri eski bir şeyleri çağrıştırıyordu içine lütfedip bakmadığımız gibi kendimiz de bir değer üretemedik. Batı dünyasının aklının içinde eğitildik ama onun da hakkını veremedik, eleştirisini yapamadık, yararlanmayı da tam bilemedik. Ve zaten birilerince gereken kadar ve belirlenmiş tedrisatlarla eğitildik. Eğer doğru bir eğitim olsaydı tarafgirlik dokusu kalkar, bizi ne kendi kültürümüze, ne de dışımızdakilere ‘öteki’ ederdi. Şimdiyse ortada tedrisat bile kalmadığı gibi, eğitimin değil köreltimin niyet edildiği, havsala almaz bir girdap içine düştü bu ülke çocukları. Gerçi insanlığın geliştirdiği bütün kültür ve bilim insanlığın malıdır, ama içine doğulanın fonksiyonu farklıdır, onun hakkını verememek, diğerlerininkini de verdirmiyor. İpin ucu nerede kaçtı, herkes geriye dönüp baktığında bir mihenk taşı bulabilir kendine ama bizler bunlar olup biterken kendimizde de bir sürü ipi kaçırmış bulduk kendimizi.

illüstrasyon: Suzan Çal

Kolay değil durumumuz ama buradaysak bu dert bizimse, muhatabı da biziz demek ki. Bir kardeşimin dediği gibi ‘kayıp kuşak’ mıyız? Nerelerde kaybolduk? Tanpınar; “Biz şimdi bir aksülâmel (tepki) devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayese ile dolu. Dede Efendi’yi Wagner olmadığı için, Yunus Emre’yi Verlaine, Bâkî’yi Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya’nın, Türkistan’ın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti bulunduğumuz halde çırılçıplak yaşıyoruz. Coğrafya, kültür, her şey bizden yeni bir sentez bekliyor; biz görevimizin farkında değiliz. Boşu boşuna başka milletlerin tecrübesini yaşıyoruz.derken, bir-iki kuşak öncesinden sesleniyor, ama hiç eskimeyip daha da altı çizilir bir eleştiriye dönüşmüş olarak okuyoruz.

Ben dünyayı dönüştürme değiştirme arzusunun, ilkin kendi ezberlerimizi kırmakla kendi yolunu bulabileceğini düşünenlerdenim. Şu bulunduğumuz ortamda biraz sağduyu ve akıl, bize tonlarca eleştiri gerekçesi sunuyor, karşılıklı konuşup tespit ediyoruz çoğu kez ama gerekçelerin haklılığı biçimlerin ve tutuculuğun altında eriyor. Tutuculuğun elbiselerini tanıyabilseydik tek bir elbiseye indirgeyemezdik ve üstümüzde de bir tane bulurduk tahminen. Bunun bir tür savunma olduğunu da düşünüyorum, yıkılıp yapılmak korkutucu bir iş. Ama korku en büyük katalizördür de, yol onsuz yürünmez. Ümitle dengelenebildiğinde, savuşturulmadığında insanı büyüten bir şeydir. Rollo May: “Dogmatizm özgürlük korkusudur” der, dogmatizme yaklaşmıyorsak bile, kendi aklımızı kutsadığımız, sorusuz ve dinlemeden yoksun bildirgeli tespitler yaptığımız, kendimizi karşımızdakine dayattığımız, diyaloğa ve meraka kapalı kaldığımız her zaman, o elbiselerden birine büründüğümüz kesin. O yüzden yazıdaki izleğim kendimize doğru bakmakla, ümidi nerelerde yeşertebileceğimizle ilgili.

Proust: “Tabiatın, toplumun, aşkın, hattâ sanatın en tarafsız seyircileri olduğumuz anlarda bile, her izlenimin ikili bir yapısı bulunduğu için ve yarısı nesnenin içinde gömülüyken, sadece bizim bilebileceğimiz diğer yarısı da, izlenimin benliğimizdeki uzantısı olduğu için, aslında sadece ona sarılmamız gerekirken, ikinci yarıyı derhal göz ardı eder, dışımızda olduğundan derinine inmesi imkânsız, dolayısıyla bize zahmet vermeyecek birinci yarıya yoğunlaşırız; bir akdiken veya kilise görüntüsünün içimizde açtığı ince çizgiyi anlamaya çalışmak bize fazlasıyla zor gelir. Ama senfoniyi tekrar çalar, kiliseye tekrar tekrar gidip görür, bakma cesareti bulamadığımız kendi hayatımızdan uzaklaşarak, bilgilenme adı verilen kaçışa başvurarak, sonunda onları en bilgili müzik veya arkeoloji meraklısı kadar iyi ve aynı şekilde tanırız” derken, kendi derinliklerimizden kaçışımızı, modelleyerek aynılaşma, benzerleşme kolaylığına kaçışımıza ironik bir dille işaret eder. Düşünmeden aynılaşma ile düşündüğünü zannederek aynılaşma, tutum ve yutulma açısından nerdeyse denk işlevdeler.

Kendimize dikkatle, yargısız ve korkmadan nötr bir gözle bakabilir miyiz? Ben eksiklere ve yanılgılara olan dikkatin, yapabildiklerimizi parlatmaktan çok daha kıymetli olduğunu düşünürüm, çünkü o potansiyelleri tetikler ve ufuk çizgisini başka bir yere taşır, eksikliklerimize o anlamda muhtacız, kendimiz kendimize savunmayla kapanmazsak, o eksiklikler aşkınlıklara taşınabilir ve elimizdeki ömrü bilinmedik deneyimlere çekiştire çekiştire uzatabiliriz ve anlar, bilir, öğreniriz. Buna herkes talip olmayabilir ama bu kendini tanıma-bilme işinin fıtratta, yazılımda çekirdek sebep olduğunu düşünüyorum ömrümüze, buna birçok kadim bilgi de işaret eder. İçerden bir tepikleme duyanların doğal yürüyüşleri oluyor bu, zamanı gelen yola çıkıyor. Burada işi ilginç kılan şey; önümüzde iç yüzü yavaş yavaş açılan çağımızın, yürüyüşe isteksizleri bile olduğu yerlerde sıkıştırıp buna zorlayıcı çok büyük bir güç olması. Herkesi kendi potansiyellerini dürtüklemeye davet etmiyor da, sanki cebr ediyor. Biz kitap okumaya dalmışken yerimizden kaldıran eli süpürgeli bir anneye benziyor, biraz huysuzlanıyoruz ama o süpürmeye katılmaya çağırıyor, büyü ve sorumluluğunu al der gibi.

Luc Besson’un yönettiği Lucy[1] filminde Morgan Freeman beyin kapasitesi konusunda uzman bir nöroloğu canlandırmaktaydı ve bir amfide sunumda şu konuşmayı yapıyordu: Hayat yaklaşık 1 milyar yıl önce başladıysa, ilk sinir hücrelerinin görülmesi için 400.000 yıl beklememiz gerekecekti. Burası bildiğimiz hayatın başladığı yer, beyinler sadece birkaç miligramlık yapıda. Henüz burada bir düşünebilme yeteneğinden bahsetmek mümkün değil. Daha çok refleks denebilir, bir nöronla yaşam olur, iki nöronla hareket edersiniz ve hareketle ilginç şeyler olmaya başlar. Dünyadaki hayvan hayatı milyonlarca yıl eskiye dayalı ama çoğu tür beyin kapasitelerinin sadece %3 ile%5 oranında bir kısmını kullanır, hayvan zincirinin tepesinde insana ulaştığımızdaysa nihayet beyin kapasitesinin daha çok kullanıldığını görürüz. %10 fazla görünmeyebilir ama onunla yaptıklarımıza bakarsanız çoktur. Şimdi özel bir vakadan bahsedelim; beynini bizden daha iyi kullanan tek canlı yunus. Bu inanılmaz hayvanın beyninin % 20 sini kullanıyor ve bu ona insanların icat ettiği en gelişmiş sonarlardan daha iyi ekolokasyon ile iletişim yapmasını sağlıyor. Ama yunuslar sonarı icat etmemiş. Doğal olarak gelişmiştir. Bu da bugün üzerinde çalıştığımız felsefenin hayatî bir bölümünü oluşturur. Buradan yola çıkarak insanların da icat etmekten çok, doğal olarak sahip olduğu sonucuna ulaşabilir miyiz? Hadi şimdi beyin kapasitemizin %20 sini kullandığımızı düşünelim, hayatımız nasıl olurdu? Bizim gibi ilkel varlıklar için hayatın sadece tek bir amacı vardır; zaman kazanmak ve yaşam. Vücudumuzda tüm hücrelerin gerçek amacı da budur. Buna yapabilmek için solucandan insana her tür hücre kitlelerinin sadece iki seçeneği vardır; ölümsüz olmak ya da çoğalmak. Ortam gelişimine yeterince uygun değilse hücre ölümsüzlüğü seçer yani kendi kendine yeterliliği ve kendini idare edebilmeyi. Ancak ortam gerçekten uygunsa çoğalmayı seçerler, böylece öldüklerinde önemli bilgileri ve bilinci sonraki bireye aktarırlar o da bir diğerine aktarır. Bundan dolayı ilim ve irfan zamanla aktarılır. Beyin kapasitemizin %20 kullansaydık hayatımız nasıl olurdu diye bir düşünelim; ilk olarak kendi vücudumuza erişim ve kontrol imkânı sağlardı. (dinleyicilerden biri sorar; bu bilimsel olarak kanıtlanmış mı?) Şu an sadece varsayım olduğunu itiraf etmeliyim ama bir düşünürseniz Yunanlılar, mısırlılar ve Kızılderililerin mikroskobun keşfinden yüzyıllar önce hücre konseptini bilmeleri şaşırtıcıdır. Ya Darvin’e ne diyorsunuz? Evrim teorisini ortaya attığında alay konusu olmuştu. Evrimden devrime ulaşmak için kuralları zorlamak bize kalmış bir şey. Her insanda 100 milyar nöron vardır ve sadece % 15 i aktiftir, insan vücudunda galaksideki yıldızlardan çok bağlantı vardır devasa bir enformasyon ağının sahibiyiz ama neredeyse hiç erişimimiz yok.”

Etkili bir filmdi, senaryonun da bilimsel içeriğine güvenim var. Etkilenme sebebim şu; çevre koşulları ve ortam uygunsa tür devamlılığını üremeye yönlendiriyor, ama değilse kendini aşabilmeye konsantre oluyor, evrimin devrimleştiği kıstakların tanımı bu. Ve kendimize dönüyor düşünüyorum; biz kendimizi nasıl aşarız? Güvenli gelecek tasarımı kendimizde ya da çocuğumuzda yıkılmışken yapılabilecek olan nedir? Kavrayışımızı, algımızı, kendimizi tam güç dönüştürmeye yola çıkmak, şu cebimizde bulduğumuz kendimize, karşımızda duran bir tuval gibi girişmek mümkün müdür? Konfor alanları ve alışkanlıklar sıkışıyor; bize şikâyet ve umutsuzluğu, sık sık kibri ve öfkeyi sunuyor. Haksızlığa uğramış gibiyiz, uğradık hatta görünürde, ama Jung’un dediği gibi “Sana yeni bir şeyler, kutsal bir dert eklendi” diyebilir miyiz?

Yanılmıyorsam Spinoza söylemişti; “Alıştığın, yeterli, denenmiş ve güvenli bir durumdan, kişi her şeyini riske atmayı göze alarak kendi için denenmemiş, bilinmeyen ama kendisine kendisini tanıtacak bir duruma; açma, gitme, deneme cesareti gösterebilmeli.”… Kaldı ki bu ‘bilinmedik’ biz istesek de istemesek de burnumuza dayandı, buna bilincimizi eşlikçi kılarak yapabilmek maruz kalmayı kırar, tesadüflerin kapılarını da açar bize, kendimizin başka yüzlerini görür şaşırırız, bu iyidir, sadece içsel omurganın ilkeli oturması ve kendine bağlılık gerekiyor. Anestezi altında değildim ve farkındaydım diyebilmek ömre bedel olan şey olabilir. Bilinçli bulduğumuz kendimizin, kendimize yükledikleri duygulanımlardan sıyrılıp, hakikatine sahip olmak merakı, yaşanılır kılabilir tüm olup biteni ve belki de tüm olan bitenin amacının da tam da bu olduğunu da bir yerlerde anlamak yakınsak bir olasılık.
Erich Fromm’dan devam edersek: “Freud içimizde çoğu gerçek olan şeylerin bilinçli olmadıklarını, bilinçli olan şeylerin çoğunun da gerçek olmadıklarını kabul etmişti. İşte, içsel gerçekliğin araştırılmasına bu adanış, yeni bir doğruluk boyutunu tartışmaya açtı. Bilinçdışı olgusunu bilmeyen biri, bildiklerini dile getirdiği zaman, doğruyu söylediğine inanmaktadır. Freud, hepimizin az ya da çok kendimizi doğruluk konusunda aldattığımızı göstermiştir. Bilincinde olduğumuz şey konusunda içten bile olsak, bilinçliliğimiz ‘yanlış’ olduğu ve içimizdeki temeli oluşturan gerçek yaşantıyı temsil etmediği için, büyük olasılıkla yalan söylüyoruzdur…

Ferud’a göre sağlıklı insan, üretken düzeye erişmiş, ana babasından bağımsız olarak kendi kendisinin efendisi olmuş, yalnız kendi usuna ve gücüne güvenen kimsedir. Ama Freud’un ansal sağlık kavramının ana çizgileri açık seçik oldukları halde, bu kavram ansal hastalık kavramıyla karşılaştırıldığında, yine biraz belirsiz ve ansal hastalık kavramının kesinlik ve kuşatıcılığından yoksun kalmaktadır. Freud’un sağlıklı insan kavramı gerçekte, yirminci yüzyılın başlangıcındaki orta sınıfın, işlevini iyi sürdüren, yani cinsel ve ekonomik bakımdan güçlü olan sınıfın kavramıdır.

Marks’ın sağlıklı insan tanımının kökleri ise, Spinoza, Goethe ve Hegel tarafından geliştirilmiş olan bağımsız, etkin üretici insan kavramını dışlaştıran sürecin (hümanist) bir tasarımına dayanmaktadır. Marks ve Freud’un sağlıklı insan tasarımlarında uzlaşan yan, bağımsızlıktır. Ama Marks’ın bağımsızlık anlayışı Freud’u aşar…

Tam anlamında gelişmiş, bundan ötürü de sağlıklı insan, üretici olandır. Dünyayla büyük ölçüde ilgilenen, ona yanıt veren insandır. Böyle biri, zengin insandır. Marks kapitalist dizgedeki insanı tam anlamıyla gelişmiş insana karşıt olarak resmediyor. Çok fazla yararlı şeyin üretimi, çok sayıda yararsız insanın ortaya çıkışı sonucunu verir” Bu günkü dizgede insan pek çok şeye sahiptir ama kendisi bir şey olamamıştır.

Gerçekten gelişmiş insan, kendisi pek çok şey olan, zengin insandır. Marks’a göre, toplumculuk, özel iyeliğin, insansal kendine yabancılaşmanın olumlu bir şekilde ortadan kalkmasını ve böylece gerçek insan doğasının, insan aracılığıyla ve insan için yeniden doğmasıdır. Bu nedenle toplumculuk, insanın toplumsal ve gerçekten insansal bir varlık olarak kendine dönüşüdür. Bu tam ve bilinçli kendine geri dönüş, daha önceki gelişmelerin tüm zenginliğini özümser. Toplumculuk tam anlamıyla gelişmiş doğalcılık olarak hümanizmdir. Tam anlamıyla gelişmiş bir hümanizm olarak da doğalcılıktır. O insanla doğa ve insanla insan arasındaki karşıtlığın kesin çözümlenme yeridir. Varoluş ve öz, dışlaşma (objektifikasyon) ve kendini olumlama (self affirmation), özgürlük ve zorunluluk, bireysel ve türsel olan arasındaki çatışmanın gerçek çözümüdür. Kısacası tarih bilmecesinin çözümüdür ve kendisinin bu çözüm olduğunu bilir.

Eric Fromm’un yaklaşımındaki bütünsellik Freud ve Marks üstünden bir okumaya oturuyor ve insana bir yol yordam anlayış sunuyor kendi bağımsızlığı için. Şartların üstüne çıkabilmiş bağımsızlığını kendi kendisinden ve toplumdan kazanmış bir insan için. Bunun birçok yaklaşımı, başka bakışmaları, önerileri değillemeleri, olumlamaları vs. gelebilir, bu hoş da olur ama niyet konusu ve kendimize önerdiğimiz ümidimizi nereye oturtacağız konusuna ‘kendimize ve potansiyellerimizin bu sıkışmışlıkta dürtüklenmesine’ şeklinde bir yanıtta uzlaşabildiklerimize doğru bir yöneliş konunun içeriği aslında. Ve ben doğrusu Kundera’nın ‘olmasını beklediğimiz gün be gün yinelenen her şey dilsizdir’ cümlesini çok severim, beklemediklerimizin hoşumuza gitmeyişleri, beklenilenlerin dilsizliğini değiştirmiyor ve işin doğrusu çok şeyi hoşumuza gitmeyerek öğreniyoruz. Sanki başka türlü öğrenmeyi bilmeyen bir türmüşüz gibi. Belki çağ öğrenmenin zevkini, her şeyin üstüne çıkarmayı öğretmek üzere dalgalanıyordur. Ben insanlık deneyimindeki her varlığı biraz cengâver buluyorum, kısa bir zamana sıkışmış zor bir deneyim, umutsuzluğun, küskünlüğün, vaz geçmişliğin, kuyularının ardı arkası kesilmese de, her yükselişte ne müthiş bir macera dedirtebilen de bir deneyim. ‘hııı’ ya da ‘vay be!’ dediğin anda, kendinde keşfettiğin her anda, acısını silip süpüren bir deneyim. Başımıza geleni içimizde döndürmezsek, onu imbiklemezsek o ‘hıı’ damlası damlamıyor ve biz başımıza gelenin dalgalarında serseme dönüyoruz, her başımıza gelen örgüle bunu diyen bir ipin ucu gibi aslında. Örgüleme isteğinden kastım, ömür yürüyüşünün anlamını dert edinebilenlere ilişkin. Başa gelenleri, seçimleri, karşılaşmaları, yapılabilinenleri ya da yapamayışları yorumlama, birbirine bağlama isteği. Ancak bu tutum örüldükçe bize büyük resmi sunar ve birbirimize anlayışla yaklaşmayı mümkün kılar. Bu da hakkaniyetli, çok da kendine göre eğip bükmeyen bir bellek gerektirir. Belleğin kırma kusurları neredeyse ona içkindir ama ilkesi olan bir amaçla yürürse, bu kusurlar, benlikten uzaklaşır ve azalır. Oysa günümüzde çoğumuz kendimizi memnun eden bir belleği besliyoruz ya da tümüyle belleksiz olmayı uzak açıyla benimseyerek, bizi sabahtan akşama bağlayan, yuvarlayarak götüren günlere bırakıyoruz.

illüstrasyon: Suzan Çal

Tüm macera, ipi eğiren büyük annenin elinde mi ki? Biz gerçekliği hangi renge boyuyoruz tüm renkler beyazdan gelip siyahta emilirken?

Rollo May, Özgürlük ve Kader isimli kitabında, yazgının, kaderin, müdahale edemeyeceğimiz değiştiremeyeceğimiz, bizi aşan, mecbur bırakan şeylerin, kısaca acziyetin kıymeti üzerine çok durur. Bu yaklaşımında Eric Fromm ve Freud’u, ölümü neredeyse yok saydıkları için eleştirir. Acziyetin mucize kelimesiyle aynı kökten geldiğine işaret eder gibi, bu sınırlanmaların potansiyel tetikleyiciler de olabileceğini söyler: “Kaderi, yaşamda verilmiş olanların tarzı ve sınırları olarak tanımlıyorum. Bunlar, ölüm gibi geniş ölçekte ya da benzin kısıntısı gibi küçük ölçekte olabilir. Aşağıda görebileceğimiz gibi, yaratıcılığımızı ortaya çıkaran şey bu sınırlarla karşılaşmaktır. Kaderimiz yok edilemez; onu silemez, onun yerine başka bir şey koyamayız. Ama nasıl tepki vereceğimizi, karşılaştığımız yetilerimizi nasıl yaşayacağımızı seçebiliriz. Kader, sosyolojik ve ahlâkî yargılardan önceki durumumuzu tanımlayan bir terimdir. Bizim kaderimiz arketipik ve ontolojiktir, kelime, kişinin her anındaki özgün yaşantı ve deneyimleri anlatmaktadır. Evrenin, her birimizin oluşumuzda kendini gösteren varoluşudur.’

Kadere insanın içinden bakarak Ortega y Gassey, her birimizin kaderine ‘yaşamsal taslak’ adını veriyor. Bu kader üzerindeki vurguyu, hedef şekline, ya da belirgin bir yöne, ya da her birimizin kendi içinde hissettiğimiz yönler çatışması şekline sokuyor. ‘İstencimiz; olan ama değiştiremediğimiz, kısaltamadığımız ya da yerine başka bir şey koyamadığımız yaşamsal taslağı gerçekleştirmek ya da gerçekleştirmemekte özgürdür. İçinde yaşadığımız çevre, karşımızda duran dış dünya ve şu ana kadar geliştiği şekliyle kendi öz karakterimiz bunu kolaylaştırır ya da zorlaştırır. ‘Yaşam’ diye devam ediyor Ortega, ‘Her birimizin yaşadığı varoluş için bu taslağı gerçekleştirmenin acımasız gerekliliği anlamına gelir… Yaşam duygusu… Bu acımasız koşulları her birimizin kabulünden ve onu kabul ederken kendi eserimiz haline dönüştürmekten başka bir şey değildir.’

Kader bu bağlamda; bulabilmek için yıllarımızı harcadığımız, aradığımız, el yordamıyla araştırdığımız, bazen başarı, bazen hatayla şu veya bu işleri denediğimiz, şu kadını ya da erkeği ya da öbürünü sevdiğimiz, şu veya bu terapistin muayenehanesine sendeleyerek girdiğimiz bir yaşam taslağıdır. Özellikle şu aralar Amerika’da var olan, her şeyi istediğimiz her hangi bir zamanda değiştirebileceğimize inanma eğilimi, hiç bir şeyin (Los Angeles’ta ölümün bile) karakterce veya varlıkça sabit ya da verilmiş olmadığına, psikoterapiyle ya da tarikatlarla yaşamlarımızı ve kişiliklerimizi bir hafta sonunda yeniden yapabileceğimize inanma eğilimi, yalnızca yaşamın yanlış kavranması değil aynı zamanda ona karşı yapılan bir saygısızlıktır.

Kader ve özgürlük bir paradoks, bir diyalektik ilişki oluştururlar. Onların, geceyle gündüz, yazla kış, Tanrı’yla şeytan gibi, birbirini gereksinen zıtlar olduğunu anlatmak istiyorum. Kaderin güçleriyle karşılaşmaktan bizim olanaklarımız ve fırsatlarımız meydana gelir. Kadere bağlanmakla, ışığın gelmesiyle, gündüzün geceyi yenmesi gibi özgürlüğümüz doğar. Dediğimiz gibi kader insanları bir pranga gibi kısıtlayan bir şey olarak düşünülmemelidir…

Özgürlük hiç bir zaman kaderin olmaması demek değildir. Karşılaşılacak kader olmasa, ölüm, hastalık, bitkinlik olmasa, herhangi bir sınırlama olmasa ve bu sınırlamalara karşı yetiler olmasa, biz hiç bir zaman herhangi bir özgürlük geliştiremezdik.

…Özgürlük kaderle mücadelede bilenir.

Özgürlüğü hep duyarız, acaba gerçekten karşılaştık mı? Özümüzün gürleştiğini ansal çakımlarla da olsa kaç kez yaşadık ve nerede oldu bu? Patlatamadığımız bir sakıza dönüşmüş, hatta tam tersini taşıyan durumlara indirgenmiş. En büyük yanılgı onu ‘keyfiyet’ ile karıştırmak. İstediğin gibi özgür olsan ne yapardın diye sorulduğunda genellikle ‘yerdim, içerdim, gezerdim ‘türü betimlemelere denk geldiğimde, kutsal kitaplarda vaat edilen cenneti şuraya kurabilseydim gibi bir şey çıkıyor, oysa çocukları kandırmak içindi onlar değil mi? Bir yerden tartıldığında ikisi de aynı şeyleşir, birileri daha sabırsız ve şımarık çıkar çocuksulukta.

Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sında, çok güvenlik, mükemmel bir denetim, en az risk ve bol miktarda denetlenmemişliği denetim altında olan hazlar dünyasına düşen vahşi “Hepsi çok korkunç görünüyor bana” der ve müdür onu yanıtlar: “Elbette görünecek. Izdırap karşılığında kazanılan şeylerle kıyaslandığında, şu andaki mutluluk çok sefil kalır.Ve tabii ki istikrar, istikrarsızlık kadar gösterişli değildir. Mutlulukta, şansızlığa karşı verilen mücadelenin ihitşamlarından hiç biri yoktur. Günahla mücadelenin, ihitiras ya da şüphe nedeniyle ölümüne alt üst oluşların görkemini bulamazsınız mutlulukta. Mutluluğun yüce bir yanı yoktur.”

Huxley’in kurduğu dünyadaki ‘mutluluk’ tanımı, tabiatın ve insanın ritmik dalgalarının emildiği, inişi çıkışı olmayan, düzlüğün garantisindeki bir donmuşluğu sunuyor bir bakıma, ıstırabın sürüldüğü bir dünya, yaşamın da en can alıcı yerlerini sönümlüyor. Ben herkese istedikleri gibi bir dünya tasavvur etmesini isterdim ve bunu dünyadaki her düzlemdeki bilinçlerin sahibi insanları da barındıran bir kurgu olmasını isterdim. Bu ilginç ve zorlayıcı bir deneyim oluyor, Huxley kitabında bunu denemiş, hepimiz kafamızın içinde denesek, işlerliğini nelerin üstüne kurduğumuza baksak şaşırabiliriz.

Rollo May özgürlüğün sorumluluğuna davet ederken şöyle der: “Serbestlik; hedefsiz özgürlüktür; otantik özgürlüğün temelinde olduğu gibi, sınırların olmayışıdır. Göreceğimiz gibi özgürlük, sınırlarınızla nasıl karşılaşacağınızı, günden güne yaşamda kendi hedefinize kendinizi nasıl hasredeceğinizi de içermektedir. Mecbur tutulmaktan kaçmak için sürekli yollar bulan Yunan Tanrısı Proteus günümüzde tarafsızlık için bir simge olabilir, ama hiç bir zaman özgürlük simgesi olarak ileri sürülemez…

 Bir zamanların parıltılı kavramı olan özgürlük kavramının neredeyse iflas etmesinin ana nedeni bizim onu kabaca ve aşırı basitleştirmemiz değil mi? Onun, özgürlerin ülkesinde doğmuş olmakla sadece miras alıverdiğimiz kolay bir kazanım olduğunu sandık. Özgürlüğün, ırklar arası çatışmada beyazlarla ya da Protestanlarla ya da kapitalizmle ve sonuç olarak kişinin kendi özel duyarlılıkları ile eş anlamlı oluncaya kadar kabuk tutmasına izin vermemiz, özgürlüğün paradoksu değil mi? Büyük bir kavramın çöküşü ve yıkılışı böyledir!

Bizler, özgürlüğü doğuştan gelen hak olarak çok kolay elde etmedik mi ve onu kendimiz için yeniden bulmak zorunda olduğumuzu unutmadık mı? Goethe’nin sözlerini unuttuk mu? ‘‘ O sadece özgürlüğünü ve varoluşunu kazanıyor/ Bunları her gün kim yeniden fethediyor?’’ Gene de kader biz onun farkına varmadıkça geri dönüp bizi yakalayacaktır. Kader, bizim toplumun parçası olarak var olduğumuzu bize hatırlatmak için her zaman buradadır”.

Ben tüm bu ahvâlde en çok kaçabilmek üzerine refleks tutumlarla, kendimizi savunmaya aldığımızı düşünüyorum, bu tam tersi görünse bile, çok fazla haberdar, çok fazla anında tespitçi, çok fazla uyanık göründüğümüz, çok neşeli, çok dinamik göründüğümüz zamanlarda bile, kendi zekâmız tarafından iyi plânlanmış bir kaçış içinde olduğumuzu düşünüyorum. ‘Dertli dertli’ görünmekten, başarısız algılanmaktan, yalnız bilinmekten, edindiğimiz zırhlarla görünerek kaçıyoruz. Samimiyetin ölümünü, kendimizi kollayarak kutsar gibiyiz. Oysa samimiyet, o çok istediğimiz hümanizmanın temel direği değil mi?

Dünya sinema ve dizi dünyasında bol miktarda zombi ve vampir temalı ürünler var ve müthiş rağbet görüyor, ben bunun zamanın tininin de dışavurumu olarak algılıyorum. Sembolizmaları filmlerde, yaşayanları içimizde olarak, yakında dünya iki türe kendini indirgeyecek gibi sarhoş bir hızla ilerliyor. İçgüdüler hırslar ve hazlar dünyasının içinde kâlbi unutabilmek, ya da unutturabilmek için şık tezgâhlar her yerden göz kırpıyor. Büyük bir oyun bu, yeknesaklığın ardışıklığında, ince ince her yere sızan, büyük bir oyun. Portakallaşma pek de otomatik olmuyor, ama hız teknolojisiyle otomatikleşebilir de. Düşüncelerin gasp edilmesi, eğilimlerin kurgulanması, istenildiği gibi sömürülebilecek insan biçimlendirilmesi apaçık gözlerimizin önünde oluyor, hatta kendimizi de içimize sızılmış buluvermişliğimiz ender değildir. Zalim bir tutum bu, düşünceye öyle ya da böyle gasp etmeye kast, zalimliktir ve tüm dünyada hükümrandır. Böyle hükümranlıklar da kendi asilerini kendi içlerinden zaten doğururlar. Kâlbimizi taşlaştırmadan, biricikliğimizi bu dünyadan çıkarmak inadına kendimizi ittirebilir miyiz?. Kendisinin beton ile taşlaştığı bu dünyada bir kâlb nasıl taşlaşmamayı becerebilir acaba? İbn Arabî ‘‘Hiç kuşkusuz düşünce daha çok kâlbe bakar, ilim ve fazilet gibi kâlbî mutlulukların elde edilmesine yönelik eğilimi daha şiddetli ve geniştir’’ derken, ‘düşünceye’ sahipliğin zaten diğerini de çağıracağına işaret etmektedir.

Bir gayeyi, bir ‘anlam’ı sezmek, kurcalamak ve çıkarmak zorundayız. Buradan bir başka ‘ben’ çıkabilir, yoksa karşılıklı yankılanmaların sönümlenmesine evrilmek kaçınılmaz görünüyor.

Ferîdüddin Attâr, Mantık Al-Tayr’da İsteksiz kişi şaşkındır… Haşâ onun canı yoktur, cansız bir suretten ibarettir’ der. İsteği ise maddeden ayırır, manâya işaret eder.

Jung: “Bu çağın tini bizi telâşa mahkûm etmiş. Bu çağın tinine hizmet ettiğin sürece artık bir geleceğin ya da bir geçmişin yok demektir. Biz sonsuzluğun yaşamına gereksinim duyuyoruz. Derinliklerde geleceği ve geçmişi taşıyoruz. Gelecek yaşlı ve geçmiş genç. Bu çağın tinine hizmet ediyorsun ve derinliklerin tininden kaçabileceğini düşünüyorsun. Oysa derinlikler duraksamıyor ve seni İsa’nın gizemlerine zorluyor. İnsanın kahraman yoluyla değil, bizzat İsa olarak kurtulması bu gizemin içinde…

“Cehennemin özü üzerine ne düşünüyorsunuz? Cehennem, derinliklerin artık ya da henüz yeterli olmadığınız her şeyle size gelmesidir. Cehennem elde edeceğinizi artık elde edememenizdir. Cehennem istemediğinizi bildiğiniz bir şeyi düşünmek ve duyumsamak ve yapmak zorunda olduğunuz zamandır. Cehennem yapmak zorunda olmanın aynı zamanda istemek olduğunu ve bundan bizzat sorumlu olduğunu bilmektir. Cehennem insanın kendisiyle ilgili tasarladığı her ciddi şeyin aynı zamanda gülünç, her ince şeyin aynı zamanda kaba, her iyinin kötü, her yükseğin alçak ve her hoşluğun aynı zamanda utanç verici olduğunu bilmektir.

Yine de en derin Cehennem Cehennem’in aynı zamanda cehennem değil, neşeli bir Cennet, kendi içinde bir Cennet olmasa da bu bakımdan bir Cennet ve bu bakımdan bir Cehennem olduğunu fark etmektir.

İşte Tanrı’nın çift anlamlılığı; karanlık bir çift anlamlılıktan doğmuş ve parlak bir çift anlamlılığa yükseliyor. Açık anlamlılık basitlik ve ölüme yol açar. Oysa çift anlamlılık yaşamın yoludur

Yine der ki: “Yeryüzünü seversen asılırsın, gökyüzünü seversen salınırsın… Kendi çölünde keşiş olana ne mutlu. O kurtulur.”

Bizler sonluluğumuzu, ölümlülüğümüzü, kısıtlılığımızı yadsıyabilmenin çözümünü kibirli benlik modelleriyle bulmuş gibiyiz, kibir çocuksudur aslen, henüz dolmamış bir başak gibi. Başın doldukça eğilir, bu büyümek anlamına geliyor. Boynumuz büküktür, en başta ölüme, eprimeye, zamana, hastalığa, çaresizliğe boynumuz büküktür. Bunun tevekkülle kabulü, bir tür hâd bilinmesidir, hâd ancak bilinebildiğinde aşılabilen bir şey olmalı, eğer aşkınlık diye bir şey varsa bu hâddi bilebilmenin bedeli olabilir. O yüzden kibir çocuksulukla boyalı bir tutum, azıcık korkan, kaçtığı şeyi görmemek için burnunu havaya kaldıran bir çocuk gibi. Bu anlaşılabilir, hepimiz kendimizde yakalarız hayatımızın bir yerlerinde, ama yaşamak dediğin hâd bilmek değil mi zaten? Öğreniyor ve büyüyoruz; Ölümsüzlüğü canlandırabilmek için ölümlülük sağlanmalıdır, der Rollo May. Bunu zorunluluk bize dayamadan, duygulanım dünyasına boğulmadan, çok bilmelerin iddialarına gömülmeden, aklımızı, ruhumuzun ve aklımızın yattığı bir yörüngede devindirerek yapabilmeliyiz.

Eric Fromm’da: “Bizi kendimizi yok etmekten kurtarabilecek biricik gücün us, yani insanın inandığı düşünlerin çoğunun gerçek olmadığını anlama yeteneği, aldanış ve ideoloji tabakaları ile örtülmüş gerçekliğin içine girebilme gücü olduğuna inanıyorum. Bu us, bir bilgiler kümesi değil, ama ‘bir tür enerji, yalnızca etkinliği ve etkileri aracılığıyla tam olarak kavranabilen bir güç’. Öyle bir güç ki ‘ en önemli işlevi, birleştirme ya da çözme işinde dışlaşıyor’. İşte bizi şiddet ve silahlar değil, belki sağlam düşünce ve us kurtarabilir. İnsanda umut ve inanç olmadığı sürece usun da etkili olamayacağına inanıyorumder.

Bizi nihilizmin ağır çekiminden her şeyin altını boşaltmak değil, kendimizi her şeyin altını boşaltan savunmadan korkmadan çıkabilmek kurtarabilir. Değerler vardır ve biz ve herkes bir şeylere ‘değer’, eğer bir çocuğa gülümseyebiliyorsanız, herhangi bir şey sizde şefkât uyandırıyorsa, biri için bir şeyden vazgeçebiliyorsanız halâ umut var demektir. Çünkü tümüyle boşluğa, yokluğa, anlamsızlığa inansanız bile, bunları içinizden söküp atamazsınız, içinizde bir yerlerde iyiye, güzele, doğruya doğru bir titreşim yankılanmaktadır, biri bunlar iyidir, doğrudur, güzeldir dediği, ezberlettiği için değil, iyi doğru ve güzel İYİ geldiği için, bizzat hissedene. Ve ‘Sorunlar kullanılmamış iç olanakların dışarıdan görünüşüdür.’ der Rollo May ve yine der ki; “Spinoza, özgürlüğü, bizim pasiften çok, aktif olma kapasitemize bağlıyor. Bu bağlamda soralım: Kaderimizi biçimlendirmede aktif olma yerimiz hangi olanakları sunar? Kaderimizdeki hangi yönelişleri benimsemek üzere seçeriz ve hangilerinden kaçınırız? Kaderimiz önünde kendimize acıyarak, sadece şöyle böyle olsaydım diye ağlayarak diz mi çöküyoruz? Eğer böyleyse, ödlekler gibi, daha doğrusu robotlar, evrenin sildiği mekanik insanlar gibi aşağı doğru gideriz. Ya da kaderle doğrudan doğruya yüzleşiyor, onu en iyi çabamızı, en büyük duyarlılığımızı, en keskin yaratıcı vizyonumuzu ortaya çıkarmak için bir uyaran olarak mı kullanıyoruz? Eğer böyleyse, bizler geleceğin çağırdığı erkekler ve kadınlarız.

İnsan sadece bir kamıştır, doğadaki en güçsüz kamış. Bütün evrenin onu imha etmek üzere silahlanmasına gerek yoktur: Bir duman, bir su damlası onu öldürmeye yeter. Ama eğer evren onu çok ezmek isterse, insan kendisini öldürenden daha soylu olmalıdır, çünkü öldüğünü bilir ve evren onun üstünde olmasının avantajına rağmen hiç bir şey bilmez. Böylece bütün değerimiz ancak düşüncededir. dolduramayacağımız mekân ve zamanca değil, düşünce yoluyla yükselmeliyiz. O halde iyi düşünmeye çalışalım-ahlâkın ilkesi burada yatar.” Blaise Pascal

Kültürümüzde “Allah’tan ümit kesilmez” denir, bu bence de böyledir, ama bunu biz, bir düzlemde de ‘İnsandan ümit kesilmez’ olarak da düşünelim, çünkü o da öyledir.

Rivayet odur ki Edip Cansever’in babası şöyle dermiş: “Sandal ağacı gibi olacaksın, üzerine düşen baltayı kendi kokuna boğacaksın”. Ve yine büyük ustanın, tam da çağımıza yakışan dizeleriyle bitirelim yazıyı…

“Ellerin ve bütün eylemlerin biraz olsun sarktığı

Sizi yoksaymaya geldiklerinin anlamıyla

Şimdi bir anlama geldiğigiller çağı.”

 


Kaynakça:

Eric Fromm, Yeni Bir İnsan Yeni bir Toplum (Yanılsama Zincirlerinin Ötesinde- Beyond the Chains of İllision)

Carl Gustav Jung, Kırmızı Kitap, Rüyalar

Rollo May, Özgürlük ve Kader

Edip Cansever, Sonrası Kalır, Bütün Şiirleri (1)

Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde

Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya

Ferîdüddin Attâr, Mantık Al-Tayr


Dipnot:

[1] Luc Besson, 2014