Umudun Kanatlarında

Umut - Kış 2017

 İnsanın hayat ile ölüm sürecindeki dünyevî ve uhrevî yolculuğunun ferdi ve toplumsal varoluş ereğine bağlı, niyet, istek, hayal ve hedefleriyle kendini gerçekleştirmesinde kendisine kamçı görevi gören en büyük yardımcı itici gücüdür umut.

Umut, insanın içine ekilmiş zamanı gelince çiçek açacak olan bir tohum gibidir. Bu tohum, içinde istek, niyet, iman, özgüven, hayata güven, emek, azim, cesaret, çaba, dirilik, canlılık, aktif bir teslimiyet, sabır barındırarak filizlenir, büyür, olgunlaşır. İnsan da umudunu kendisine dayanak yaparak geliştirdiği melekeleri ve istidatları ile hedef, hayal ve isteklerini gerçekleştirmek için çaba gösterirken, farkında olsa da olmasa da bütün evren ona yardım eder. Evren çift kutupluluk ilkesi üzerine yaratılmış olup varlığın dinamiği ve devinimi bu karşıt kutuplarla ortaya çıktığından, insan, içinde ve dışında devamlı yaşadığı değişimi, çelişkiyi, çatışkıyı aynı potada eriterek dengeyi bulmaya çalışır. Kendini olgunlaştırır ve dönüştürür. Umudun olduğu yerde umutsuzluk ve umutsuzluğun olduğu yerde kaygı da vardır.

Zıt tecelliler olan umut ve umutsuzluk kavramı tasavvufta müminin sıfatları olan Havf ve Recâ’ (korku ve ümit) kavramları ile ilişkilendirilir.

Recâ’: Ümit, umut, Allah’a yalvarma, onun lütuf, ihsan ve kereminden daima ümit içinde olmak.

Havf: Allah’ın azamet ve büyüklüğünden, celâlî isimlerinin tecellisinden tatlı bir korku duymak.

Müminler bilirler ki Allah’ın isim, sıfat ve fiilleri kendilerinde de tecelli eder.

Allah’ın Celil ve Kahhar gibi celâlî isimleri gönüllerinde ürküntü ve korku yaratırken, Cemâl, Gaffar, Kerim, Selâm gibi Cemâlî isimleri gönüllerine umut, sevinç, huzur verir. Allah zıtlıkların birliğinde var olduğuna göre âlemde ne varsa insanın içinde de olduğundan yaşamın her safhasında ve insanda bazen beraber bazen sırayla görünüşe gelirler. Bazen Cemâl görünen Celâl olur, bazen de Celâl görünen Cemâl’e döner. “Hayr ve şer Allah’tandır” hitabı sebep sonuç dairesinde nedenini, niçinini bilemediğimiz olumsuzluklar şer olarak görülürken, zamanı aşkın zamansızlıkta sebep ve sonucun ahretinde hiçbir şeyin boş yere olmadığı bütün oluşların nihayetinin hayr ve iyiliğe dönüşeceğinin şuurunda, olan bitene hayrıhî ve hayrıhî denilerek zevk edilir. Geçmişten aldığımız deneyimlerle geleceği şimdiki zamandaki anda yaratmaya başladığımızdan, anın içindeki halimiz duygu, düşünce ve niyetlerimiz çok önemlidir. İslâm kelime anlamı olarak barışta ve esenlikte olup kurtuluşa ermek ise umudumuzu hep diri tutarak tam bir iman ile bağlandığımız bizi biz yapan ve yetkin kılan özümüzle daim namazda kalarak, kulluğumuz ve acziyetimizle münacatta bulunarak, bizi bütünlüğe getiren salih ameller ile yaptıklarımız sonucunda olur.

“Umutsuz durum yoktur, umutsuz insanlar vardır, Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim” diyen Atatürk gibi kendi kahramanlık destanlarını, öykülerini yaratan önderler, liderler, filozoflar, peygamberler, veliler, bilim adamları, âlimler, sanatçılar ve niceleri… Mucizelerin sırrının her şeyi harekete geçiren umutta olduğunu keşfetmişler bunu yazılı, sözlü dile getirerek yaşadıkları ve söylemleri ile bizlere ışık olmuşlardır. İnsanın yaratılışından bu güne gelene kadar kazanılan zaferler, bulunan keşifler, yapılan icatlar, bilimde, sanatta bu denli mükemmel seviyeye gelip hayatımızı kolaylaştırması, güzelleştirmesi, insanlığı ilerletmesi hep bir umudun peşinden gidilmenin meyveleridir.

Umut ile umutsuzluğu en güzel şekilde anımsatan en etkileyici ve düşündürücü yaşanmışlıklardan birisi Hz. İbrahim’in Allah’a olan güveni ve teslimiyetiyle çölün ortasına bıraktığı oğlu Hz. İsmail ile Hz. Hacer’in öyküsüdür.

Hz. Hacer, eşi Hz. İbrahim’den ve her türlü güvenden uzak, küçücük bebeği Hz. İsmail ile kaderine razı bir şekilde aç, susuz, tek başına kaldığı çölde yaşadığı çaresizlikle ne yapacağını bilemeden Merve ile Safa tepeleri arasında gidip gelir. Arketipler, dinsel meseller, yaşanılanlar, kişiler sembolik olup isimler de manalarıyla olgu ve olaylara anlam yüklerler. Hacer, hicr kökünden türemiş olup bir yerden bir yere göç eden, gezgin, muhacir, semah, dönen etek gibi dönüşümü simgeleyen anlamlar içerir. Hz Hacer yaşadığı durumdan ötürü Allah’a güvenin, huzur içinde olmanın anlamına gelen Safa Tepesi ile Allah’tan ayrı düşmenin ümitsizliği olan Merve arasında acizlik ve çaresizlikle “su, su” diye inleyip umut ile umutsuzluk arasında nasıl gidip geldi ise Allah da onun bu çaresizliğine karşı kayıtsız kalmamış, Hz. Hacer’in ayaklarını yere vurmasıyla çölün ortasında Zemzem denilen öyle bir su çıkarmış ki bu su dünyanın hiçbir yerinde eşi benzeri olmayan niteliklere sahip, her derde deva ve dünyada herkese yetecek miktardadır. Su da semboliktir. Su hayattır, ilimdir, şifadır, Allah’ın yeryüzündeki yeşillenmesidir. Su olmazsa yaşam olmaz, su olmazsa hiçbir şey olmaz. Damla deryanın bütün özelliklerini barındırdığına göre damlası bile kuvvet, kudrettir. Umre ve Hac yapmanın şartlarından biri olan Safa ile Merve arasında ritüel olarak yedi kere say yapmak, annelik sevgisine ve şefkatine İslâm’ın verdiği değeri simgeleyen Hz Hacer’i anmak ve ona lütfedilen ilâhî rahmetten bir nebze olsa nasiplenmek içindir. Milyonlarca insanın Kabe’nin etrafında saat yönünün ters istikametinde dönerek ana rahminden de öteye zaman dışı zamansızlığa gittikleri, arındıkları ve sıfırlandıkları ritüelde Hz Hacer’in mezarının Kabe’nin hemen dibinde bulunan üç dinin atası sayılan Hz İbrahim’in makamının altında olması, başlangıcı ve sonu belirleyen, selâm verilerek tavafa başlanılan, her şeyi içine çeken uzaydan düştüğü düşünülen siyah renkli Hacerü’l-Esved taşının Kabe duvarının üzerinde bulunması, ilâhî cezbe içinde olan hacıların ona yüz sürmek, onu öpmek istemeleri; ana kaynağa olan özlemin, O’na dönüşün, O’na varma isteğinin, içten gelen bütün yalvarış ve yakarışlara bir umut olması için olsa gerek.

Umutlarımızın hep filizlenmesi, daha da güzeli insan olarak yaratılmanın lütfu ve şükrüyle Allah’ın güzel isim ve sıfatlarının kendimizde görünüşe ve yaşamımıza geçirmeyle sevgide, merhamette, iyilikte, güzellikte Rahman ve Rahim olarak çocuk, yaşlı, hasta, aciz, muhtaç, ihtiyaç sahibi ve zor durumda olanlara elimizden geldiğince ne yapabilirsek, kendimizin, “umut” olmamız niyâzıyla…