Turner: Tutkunun Tini

Sayı 9 - Estetik Sorunu

Batı Resim referans noktaları üzerinde iz sürdüğümüzde, nitelikli işler üreten sanatçılarda ortak bir noktayı saptamak mümkündür. Bu da, hep peşinde oldukları bir tür duyarlılık ya da bilinç düzeyidir. Bu sadece teknik değildir, sadece içerik de değildir; fakat ikisinin bir arada varolduğu özel bir uzlaşma alanıdır; fırçaları duyarlılıklarının bir uzantısı olduğu anda ortaya çıkan olağanüstü bireşimdir. İcradaki nitelik, asıl içeriktir. Karşılaştığınızda içinizdeki derin bir yerlere ulaşır. İçerik kendi biçimini doğurur, fakat bu, mutlak doğru tanım değildir; aklın ve sezginin ortak çalışma alanları olan sanatta, süreç içersinde ikisi de birbirini sürekli oluşturur. Yani ikisinin özel bir ortak birlikteliği, daha üst düzey bir bütünü ya da “geştalt”ı vareder. Artık resim, bir doğa betim ya da durumu değildir; bir leke ve renk yumağı da değildir; bunların toplamından fazla, fizikselliği olduğu kadar tinselliği de olan yeni bir varlıktır.

Gelmiş geçmiş en büyük İngiliz sanatçılardan biri olan Turner (d.1776), 1852 yılında 76 yaşında öldüğünde binlerce yağlıboya ve on binlerce desen ve suluboya eserin vücudunda İzlenimcilik’ten Soyut Dışavurumculuğa geniş bir aralıkta kendinden sonraki sanat yolculuğunu ivmelendirecek zengin bir miras bırakmıştı.


Resim 1- J. M. William Turner, A Landscape with a River and Bay in the Distance, 1835.

Turner’de iki temel yaklaşımdan ya da dünya algılayışı/yorumlayışından sözedebiliriz: Bunlardan bir tanesi, insan tininin mistik sükunetine, sessizlik ve hareketsizliğine vurgu yaparken;   diğeri tam tersine onun dinmek bilmeyen huzursuzluğuna ya da öfkesine, daha genel bir ifadeyle devinimine öncelik tanır. İkisinin bir aradalığından doğan gerilim Turner’in kişiliğini ve sanatını dikkate değer kılmaktadır. (Resim 1 ve 2)


Resim 2 – J. M. William Turner, Shade and Darkness: The Evening of the Deluge, 1843

Turner’in yapıtlarında ortak olan, insan tininin uç noktalarına ulaşmayı hedefleyen tutkulu bir arayıştır. Bu aslında ortak bir tözün ya da bir gerçekliğin farklı görünüşleridir. Sürekli bir devinim içersinde birbirlerine dönüşürken, birbirlerini dönüştürürler ya da hep diğerinin varlığını imlerler. Sükun dolu manzarada devinimi ya da fırtınanın ortasında sessizliği bulabiliriz. Resimdeki kaotik sarmal, annenin cenini kuşatması gibi kişiyi kuşatır.

Turner resimlerinde bizi gerçekliğin ötesine ya da farklı gerçekliklere taşır. Artık bize sunulan dış dünya betimlemeleri değil fakat farklı ruh hali olasılıkları ya da düşsel yolculuklardır. Dış dünya bir hareket noktası, daha çok da bir bahanedir. Zaten resimleri zaman zaman tamamen soyut bir kimliğe bürünürler.

İşte bu gelgitler kendilerinin toplamından fazla bir şey yapar Turner’i… Bir olduğu yerin sıcak hayalini arayan şaşkın ama inatçı bir ruh. Resimlerinde kendini şablonlarla kuşatılmış kısıtlı yaşantısında olamadığı kadar gerçek kılar. Özünde birbirlerinden hiç te ayrı olmayan hisleri ve aklı arasındaki anlamsız yapay ayrımı kendine tamamladığı mutlak özgürlük alanıdır burası. Bu ikilem hiyerarşik olarak daha üst bir platformda resim yaptığı ve yapmadığı anlar olarak kendini ortaya koyar. Yani varlık ve yokluk anları. Resim kendini varetme aracıdır. “Gerçek” gerçek yaşantısına ulaşma. İcra anında devinir, öfkesini kusar, güneşin göz kamaştıran sıcaklığında eriyip kaybolur. Bazen Alp’lerde korkunç bir çığ olur, bazen de çığın altında ölümün ezici ağırlığı altında yokoluşun dehşetiyle yüzleşen bir insancık.

Doğa onun için vazgeçilmezdir. Hayatın tüm komedisi ve dramı, binbir yüzüyle saydamlaşır önünde çünkü. Dışımızdaki ve içimizdeki doğa, yani yaşamın makro ve mikro ölçekteki görünüşleri arasındaki varsayılan ayrım onun için önemini çoktan yitirmiştir. Dolayısıyla, doğanın farklı görünümleri, onun için iç dünyasını ifade etme aracıdır..

Turner için nesneler, dış görünüşlerinin ötesinde derinlemesine anlam katmanları taşırlar. Bu, çoklukla kişisel algılama sürecimizin – ki bu süreç kültürel, sosyal vs. deneyimlerimizle belirlenip çeşitlenir ve zaman içersinde devinir/değişir – bir sonucudur. Algılayışımızdaki dokusal zenginlik arttıkça, nesneler için daha kapsamlı psikolojik tanımlamalar yapmaya başlarız. Sanatta anlatım biçimlerinin betimleyiciden ifadeciye geçişi süreci içersinde, sanat tarihi içersinde ve günümüzde çoklukla üzerinde durulan şey, nesnelerin ve nesneler arası ilişki ya da etkileşimlerin bu kavramsal ya da mistik özünü yakalamaya ilişkindir. Nesnelerin etkileşiminin en genel alanı olarak doğayı ele alacak olursak, Turner onunla karşılaşır ve algı sistemi içersinde onu çoğaltır ya da onun içinde kaybolur. Resmini yapabilmek için kendini iskeledeki bir direğe bağlatıp fırtınayı gözlemleyecek kadar (diğer bir deyişle onun içinde kaybolacak kadar) ileri gitmesi, buna  bir örnektir. Sonrasında orada yaşadığı ya da deneyimlediği şeyi çağırır ve resmeder. Diğer bir deyişle duygusal izlerin kaydını tutar ve aktarır. Amaç, betimlemeden çok uzak, ifadeye ya da dışavuruma çok yakındır. Ya da başka bir açıdan bakarsak betimlediği şey, duygusal bir durumdur.

Kavrayış, bambaşka bir zihinsel algı düzeyinde gerçekleşir ve bu, ifade şeklini biçimlendirir. Bu noktada ifadenin ve dolayısıyla icranın tazeliği önem taşır. Deneyim bellekten çağırıldığında ve ifadeye yönlendirildiğinde arada hiçbir zihinsel boşluk bulunmamalıdır. Zihin, el ve fırça bir bütün olmalıdır; ki bu Turner’inki gibi bir virtüoziteyi gerekli kılar. Tinsel bilgi hemen tual üzerinde şekillenir; artık sanatçı eseri ve eser sanatçıyı eşzamanlı olarak dönüştürmektedir; arada kelimenin hiçbir anlamıyla açıklık yoktur. Ortada sadece ruhsal bir vorteks vardır ve bu belki de, sükunetin devinimi gibi paradoksal bir ifadeyle aynı şeydir; Turner’in resimlerindeki ham güç, ancak mantıksal tutarlılığın hükümranlığının bittiği bu tür bir paradoksal durumun ötesinde açıklanabilir.

Burada önemli noktalardan birisi de etkileşimlilik ya da süreklilik meselesidir. Turner için yaşam organik bir bütünlük taşır ve elemanlar birbirleri ile ilişkileri içerisinde anlamlıdır. Su havaya, ateş toprağa sürekli karışır ve son tahlilde birbirlerinden ayırdedilemez hale gelirler. Hangisinin nerede bitip diğerinin başladığı kestirilemez ve tam da bu durum, onun için doğanın gerçek ifadesidir. Yaşam sürekli bir devinim içerisindedir ve bu durum, onun canlılığının en somut ifadesidir.

Gerçeklikten kopuşu hedefleyen bu tür bir çalışma, yöntem olarak konunun önünde gerçekleştirilmeye uygun değildir. Çünkü elde edilmeye çalışılan, bir tür tözdür ve bu, sanatçının dışındakinin ve içindekinin bileşimidir. Başka bir deyişle, bu tür bir ayrımın ortadan kalkması durumudur.

Bu nitelikleriyle Turner, sonrasındaki pek çok temel kavramı öncelemiş ve bu kavramların kombinasyonlarıyla ortaya çıkan çeşitli sanat akımlarının arkasındaki temel itkilerden biri olmuştur. İzlenimciler, Lekeciler, Soyut Dışavurumcular ve daha birçokları Turner’in kendine dert edindiği kavramların bir ya da birkaçından hareket etmişlerdir.

Turner, plastik anlamda ifadeci biçim kavramını ya da plastik dilin kendi başına anlam ifade etmeye yeterli bir dil olması anlamına gelen bağımsızlığı fikrini önemli bir noktaya kadar ileriye götürmüştür. Bu da, soyutlama fikrinin gelişmesinde ve son noktada soyut sanatın çeşitli formlarının oluşmasında belirleyici olmuştur.

 

 

Resim 3 – Mark Rothko, Orange and Tan, 1954

 

 

Resim 4 – William Turner, Norham Castle, Sunrise, 1835-40 Resim 5 – Jackson Pollock, Lavendar Mist, Number one, 1950

 

İzlenimciler, Turner’in Batı Resmine getirdiği taze yaklaşımdan büyük ölçüde etkilenmişlerdir. Hayatın betimlenmesinden çok oluşturduğu (duygusal) izleniminin saptanması olarak genellenebilecek amaçlılıkları, büyük oranda bu noktayı dayanak almaktadır. Soyutlama ve ifade ya da dışavurum fikirleri, sonraki dönemlerde gelişim süreci içerisinde Fovizm, Kübizm, Futurizm, Dadaizm, Tachism (Lekecilik), Art Informel, Soyut Dışavurumculuğun türlü biçimleri vs. gibi çeşitli sanat ve düşünce akımlarında türlü şekillerde ifadesini bulmuştur. Sözgelimi Rothko’nun resminde (Resim 3), Turner’in resminin (Resim 4) izlerini açıkça sürebilmekteyiz: Rothko’nun yapıtları sonunda izleyiciyi kavrayan ve kendi içine çeken mistik bir gücün çağrışımlarını taşır. Doğanın yumuşak, okşayıcı ve kavrayıcı niteliği, izleyiciyi sarıp sarmalar. Bu metafizik güç alanı, bir tür karadelik gibidir. Boyutlarının büyüklüğü de, İnsanın fiziksel algı sınırını zorlarlar; göz tarafından bir kerede kavranamazlar ve bu durum sınırsızlık, içinde kaybolma gibi duygularını pekiştirir.

Ya da sözgelimi Pollock’un resmi (Resim 5), Turner’in resmiyle (Resim 6) önemli koşutluklar taşır: Pollock’un özünde yaptığı şey, icra sürecinin ya da zihinsel hareketliliğinin görsel kaydını tutmaktır. Yapış esnasında bir tür organik makinaya dönüşür; beden ve zihin arasında açıklık kalmaksızın tek bir sistem eylemi gerçekleştirir. Yaklaşım ve tavır ifadecidir; zaten amaçlılığının kendi ifade şekline gereksinim duyması ya da kendi ifade şeklini ortaya çıkartması doğal sonuçtur…


Resim 6 – William Turner, Snow Storm, 1842

KAYNAKLAR:

TATE GALLERY, Simon Wilson, Tate Gallery Publications 1997, London
THE LIFE AND WORKS OF TURNER, Clarence Jones, Parragon Book Service Limited, 1994, Great Britain.
THE TURNER COLLECTION IN THE CLORE GALLERY, Tate Gallery Publication, 1987, London
TURNER, John Walker, Thames and Hudson, 1989, London
TURNER, William Gaunt, Phaidon Press Limited, 1971, London