Türkçe Felsefe ve Kaynakları

Sayı 57 - Şubat-Mart 2015

“310. Bilgi, kimya gibi, her şeyi toplar,

Akıl konağıdır, her şeyi saklar.”

“288. Akıl bir meş’ale, kara gecede,

Aydınlatır seni, ışık bilgide.”

“265. Dünyada iki tip, saygın insan var,

Bir bilge, bir de Bey, sayar insanlar.”

“203. Bilgisiz benim, yok hiçbir sözüm,

Ey bilge, kölenim, senindir özüm.” 

Kutadgu Bilig1

 

Felsefe Kavramı Üzerine

Bir tanıma göre felsefe, “evrenselleri araştıran bilimdir”. Ereği arı düşüncedir2. Bilim olmasından kastettiğimiz yönteme bağlı olmasıdır. Evrensellerden kastettiğimiz ise zamana ve mekâna aşkın olan, diğer yandan fenomenler (görüngüler) biçiminde zaman ve mekânda açımlanan ve söz konusu fenomenlerin soyutlanmasıyla ulaşılabilen ve anlaşılabilen kavramlardır3. Düşünmek aklın devinimi ise, felsefî düşünmek, aklın evrensel ilkelere bağlı olarak “yürütülmesi” işidir.  Kısaca, felsefî düşünce evrensel ilkelere bağlı bir düşüncedir. Düşünsel hareketi gerektirecek olan çoğu zaman ortaya atılmış bir sorudur. Bu nedenle, felsefenin başka bir tanımı –kısaca– soru sormak, sorgulamaktır, deriz. Farklı bir şekilde ortaya koyarsak; felsefe soru sormayı, hatta düşüncenin ufkunu genişletici sorular üretebilmeyi araştırır.

Diğer yandan, hayallerin –hatta tarihte yaşanmış örneklerinden bildiğimiz üzere– rüyaların da düşüncenin ufkunu genişlettiği, olandan farklı düşünmeye sevk ettiği yadsınamaz bir gerçektir. Felsefî düşüncenin başka bir kaynağı insana özgü olan yaratıcı imgelem fakültesidir. O halde, başta verdiğimiz tanımda yer aldığı şekliyle, “felsefe sadece bir bilimdir,” dememiz onu anlamca indirgemek olacaktır. Oysa felsefe, bir bakıma, bilim ve sanat arasında kaynaşmayı sağlayan ve hatta onlardan beslenen, onları imleyen, besleyen ve araştırdığı nesnesi bakımından onlara aşkın bir uğraş olarak konumlandırılabilir. (Bobaroğlu) Bu yönüyle, felsefe kavramı, hem bilgi hem ilişkiyi, hem hikmet hem sevgiyi, hem mit hem dizgesel düşünceyi kendinde bir arada içerir.

Bir başka deyişle, felsefî etkinlik, bir bakıma, bir insanın kendi sorunlarını ve o sorunlarını soyutlamasıyla vardığı sorularını tüm insanlığın sorunsallarıyla ilişkilendirebildiği ve bu sorunsallara cevap aradığı, oluşturduğu cevaplarını diğerleriyle paylaşarak tartıştığı insancıl bir etkinliktir. Felsefî etkinliğin hayatiyeti ve samimiyeti bu noktada temellenir. Bu samimiyetten uzak her türlü düşünsel uğraş, söylem veya tartışma, nefsanî bir çarpışma,  literatür bilgisi düellosu, ideolojik bir çatışma veya retorik vb’ne dönüşecektir.

Evrenseller ve Kültür

Felsefenin yukarıda yer verdiğimiz tanımında onun günümüzde oldukça önem kazanmış bir misyonuna da gönderme yapmaktayız. Nitekim zamana ve mekâna aşkın evrenselleri araştıran felsefe, insanın uygarlaşma sürecinde olduğu gibi kültür ve uygarlık arasındaki bağlantıların kurulması sürecinde de doğrudan belirleyici bir role sahiptir.

Kültür, evrensel sorunsallara deneme-yanılma yoluyla zaman içinde edinilmiş tikel çözümlerin oluşturduğu bir birikimdir 4. Kısaca; yaşama biçimidir (modus vivendi). İnsan kültürün içine doğar. Bu nedenle verilidir ve bireyin davranışlarını daha çok bilinçdışı olarak belirler. Uygarlık ise, evrensel sorunsalların bilinçli, yöntemli ve yaratıcı şekillerde ele alınmasıyla elde edilen5 cevapların kazanılmış, yapılmış bir dağarcığıdır6. Bireyin davranışlarını daha çok bilinç açısından etkiler7. (Bobaroğlu)

Bildiğimiz gibi, geçmiş yüzyılın yarısından itibaren giderek daha belirgin bir şekilde kendini hissettiren “küreselleşme” olgusunun etkisiyle, kültür ve medeniyet arasındaki etkileşim daha belirgin bir hal almıştır. Küreselleşme ve beraberinde getirdiği kültürel karşılaşmalar, buluşmalar ve oluşumlar, yaşamlarımıza madden ve mânen bir çeşitlilik getirirken –ki çeşitliliği zenginlikle bağdaştırmak kolaydır– bu çeşitliliğin içinde barındırdığı karmaşayı da göz ardı edemeyiz. Karmaşanın bir kaynağı ise farklı kültürlere ve uygarlık projelerine ait değerler arasındaki çatışmalardır. Tam da bu noktada günümüz uygarlık projelerinin bir sonucu olarak küreselleşmenin kültürleri hareketlendirdiğini ve kültürlerin sancılı kaynaşma noktalarında değer çatışmalarının patlak verdiğini hatırlayabiliriz.

Çatışmaların gerçekliğini ve sıcaklığını kavramamız için günlük yaşamımızdaki izdüşümlerine göz atabiliriz: Psikolojide insanların bir çatışmaya verdiği üç tür tepki tespit edilmiştir. Söz konusu değerler çatışmasına bireylerin verdiği tepkileri de üç grup altında toplamak mümkündür: İlk grup tepkilerin içerdiği savunma mekanizmaları kaçınma, küçültme, inkâr ve regresyondur (gerileme). Örneğin; globalizasyona (küreselleşme) tepki olarak glokalizasyon (küyerelleşme8) ortaya çıkmıştır. Bu grupta ırksal, dinsel, coğrafî kimliklerin arkasına sığınıldığını gözlemleriz. İkinci grup tepkilerin içerdiği savunma mekanizmaları abartma ve büyütmedir. Bu grupta en sık karşılaştığımız davranışları, kendi kültüründen kopuk yaşamak, henüz içini kavramsal olarak dolduramadığımız bir “dünya vatandaşlığı” kimliğinin arkasına sığınmak, hatta giderek, aradaki yaşamsal aşamaları göz ardı edip kendine kozmik bir kimlik biçmeye çalışmak olarak sıralayabiliriz. Üçüncü grup tepkiler ise bir savunma mekanizması olarak yönlendirmeyi, çatışmayı başka bir alana aktarmayı ve çiftdeğerlikli (ambivalant) olmayı içerir. Bu grupta en sık gözlemlediğimiz davranışlara örnek olarak, yaşamın farklı alanlarında farklı davranmayı (kimi yerde uygarlığın kazandırdığı global bakış açıları, kimi yerde yerel alışkanlıklarla davranmak gibi) ve alt kültürler ve bu kültürlere ait diller9 oluşturmayı sıralayabiliriz.

Felsefede Ortak Bir Dil Arayışı

Fikrî çatışmaları çözmek değer çatışmalarını çözmekten daha kolaydır. Belirli yöntemleri vardır. Ancak bireylerin, grupların ve örgütlerin (organizasyonların) bilinçdışında gömülü olan değerlerin çatışmalarını çözümlemek için bu yöntemler yetersiz kalmaktadır. Şu an bilinen en etkili çözüm yolu diyalog gibi görünmektedir. Bir diyalogun amacına ulaşması ise öncelikle diyalog sonucu anlaşmaların üzerine inşa edilecekleri müşterek, sağlam kavramsal zeminlerin kurulmuş olmasına bağlıdır. Daha farklı ifade edersek; tartışmayı yapan tarafların öncelikle aynı sözcüklerden hiç olmazsa benzer anlamsal çıkarımlar yapabilmeleri gerekmektedir. Bu da ortak bir dilin oluşturulması demektir. Bugüne dek daha çok, dilin sadeleşmesi görevini üstlenmiş felsefenin günümüzdeki misyonu bir ortak dil, hatta bir “meta dil oluşturmak”tır diyebiliriz.  (Bobaroğlu)

Bu durumda iki soru sorulabilir: Bahsedilen meta dil neye benzeyecektir? Bu dil ne şekilde oluşturulacaktır? Günümüz düşünce dünyasındaki tartışmalar da bu eksen etrafında cereyan etmektedir.

Bu anlamda, kültürel çatışmalar, çok-kültürlü (multicultural; “multikulti”), kültürlerarası (intercultural; hatta bazen, “cross-cultural”) ve kültürlerüstü (transcultural) düzlemlerde akademik çalışma, sanatsal faaliyet ve felsefî sorgulamalar ile ele alınmaktadır veya alınmalıdır10. Sözgelimi, günümüzde iş yaşamında ve sosyal yaşamda ilk boyutun (multi-) baskın olduğunu, bu alandaki en güncel akademik tartışmaların “convivence” (bir arada yaşama) ve “coexistence” (bir arada varolma) olduğunu görüyoruz. Diğer yandan, bilim dünyasında disiplinlerarası (interdisciplinary) çalışmalarla bilimler arasındaki alışverişin daha yoğunlaştığını, yeni araştırma kollarının açıldığını görüyoruz11. Sanatsal ve manevî alanlarda ise daha çok trans- boyutun baskın olduğunu görüyoruz. Aşkınlık (Transcendence), Benötesi (Transpersonal) Psikoloji vb’de olduğu gibi. Sözgelimi, çağdaş sanat çevrelerinde son dönemde “trans-” temasının sıkça işlendiğini görmekteyiz. Ancak bunun “aşkınlık” gibi dikey (“ideal”) bir boyutta değil de “geçiş, geçicilik” gibi yatay (zamansal) bir boyutta ele alındığını da belirtmemiz gerekmektedir12.

Araştırmamıza konu olan felsefe hangi düzlemde faaliyet göstermektedir? Bugün yapılan çalışmalarda birkaç farklı kültüre ait felsefî sistemin, en fazla, karşılaştırılarak incelendiğini görüyoruz. Hatta bazen –evrensellerin zamana aşkın oldukları ancak kendilerini zaman içinde açtıkları yönünde araştırmamızın başında yaptığımız belirlemeye tamamen zıt bir görüş olarak, ardışık ve doğrusal düşünme fonksiyonunun bir sonucu olarak–kavramların bir kültürden diğerine aşırıldığını ima eden söylemlerle de karşılaşmak mümkün olmaktadır. Bu durumda da akla şu soru geliyor: “Kültürlerarası felsefe mümkün müdür?” (Bobaroğlu)

Akademik Literatürde Konuyla İlgili Bazı Bulgular

Dil-düşünce diyalektiğinin bir uzantısı olarak gramer (dilbilgisi) ve mantık arasında da bir ilişki mevcuttur. Kabaca gramer sözcüklerin, mantık ise düşüncelerin sıralanış dizgeleriyle ilgilenir13. Türkçenin gramer yapısı, farklı mantık türleri ile olan ilişkisi ve bilgisayar programlaması alanındaki elverişlilik derecesi üzerine akademik ortamda yapılmış çalışmaları incelemek yerinde olacaktır (Bazı örnekler: Şeker, 2010; Aslan, 2008. Bkz. Kaynaklar.). Diğer yandan, uygarlık projelerinin bir parçası olarak ikinci bir dil ediniminin de kaçınılmaz olduğu açıktır. Her dil kendi düşünce dizgesini gerektirdiğinden edinilen bir dilin anadilde düşünmeyi de etkileyebileceğinden bahsedebiliriz (Konuyla ilgili bilimsel bir çalışma için Bkz: “İngilizce Verilen Düşünce-Kompozisyon Yazma Eğitiminin Türkçe Düşünce-Fikir Yazımına Etkisi: Üniversite Hazırlık Öğrencileri ile Yapılan Bir Araştırma” , Kaya, 2013). Ayrıca, söz konusu; Türkçe felsefe yapmak ise çeviri sorunu ve felsefe sözlükleri tartışma konusu olmaktadır (Bir Örnek için bkz: “Çeviri Yoluyla Kavram Aktarımı Sürecinde Üniversitenin Rolü”, Durdağı, 2008).

Bir Yöntem Olarak: Dilin Sınırlarını Aşmak için Mitsel ve Dilsel Köklere Yaslanmak

“Kültürlerarası felsefe mümkün müdür?” demiştik. Araştırmamız da aslında bu amaca hizmet etmektedir. Nitekim bizce, kültürlerarası felsefenin ilk adımı kendi kültürünün mitosunun içine doğru yönelmek ve kendi dilinde düşünceyi devindirebilmektir. Mitos, Jung’un tabiriyle ortak görülen bir rûyâdır. Bir rûyâ olması veçhiyle öncelikle kültürün dil öncesi (pre-verbal) sahasında yer alır. O halde, belki de diller arası bir anlaşma arketiplerin ve arketipal ilişkilerin konu edildiği mitsel bir zeminde sağlanabilir. Bu bağlamda, bireyin, içine doğduğu kültürün derinlerine doğru hareket edip kültürel, tikel fenomenlerin arkasında yatan ve tümel olan hakikatleri keşfetmesi, söz konusu hakikatlerin çeşitli kültürlerde ve düşünce sistemlerinde farklı ses grupları ve farklı biçimler ile yapılmış teşbihlerini dostça seyredebilmesi için gereklidir. İnanıyoruz ki söz konusu bireysel uğraş, insanlığın ortak bir anlayış zemininin kurulması için önemli bir adım olacaktır.

Bu yönteme çeşitli kültürlerin mitsel anlatımlarında da yer verildiğini hatırlayalım: Söz gelimi; Eski Yunan’da tanrılar anlaşmazlığa düştüklerinde yer ve Hades diyarını ayıran, yer altı suyu Styx üzerine yemin ederlerdi. Tanrıların, ilkeleri, yemin etmenin referans göstermeyi, yeraltının bilinçdışını sembolize ettiğini14 hatırlarsak, Styx’in, belki de, kolektif bilinçdışında yer alan ve felsefenin ilkelerine enerjetik ve aklî birer dayanak teşkil eden arketipleri konu edinen mitler ve onların inisiyasyonla deneyime, deneyim aracılığıyla da akla taşınması demek olan kadim bilgeliği (philosophia perennis) işaret ettiğinden bahsedebiliriz.  Eski Yunan’dan başka bir örnek verecek olursak; Herkül ile Antaeus’un çarpışmasında Antaeus zayıfladığı her an toprağın üzerine uzanarak gücünü yeniden toplar. Bunu fark eden Herkül onu kaldırıp havada tutar, onun toprakla olan temasını engeller ve sağ eliyle rakibinin beynini çıkarıp dövüşten galip çıkar. Söz konusu mitik anlatım aslında ilerlemek için kültürüne yaslanmanın ne kadar önemli olduğunun da altını çizmektedir.

Türk Tamgaları ve AT Tamgası

Kadim kültürlerde Gök-Toprak ikiliği evrensel olanla tikel olanı anlatmaktadır (tüm insanlık, uygarlık ve kültür ikilemesinde olduğu gibi). Gök-Yer/Su şeklinde betimleyebileceğimiz Kadim Türk15 Kozmolojisi’nde de aynı durum geçerlidir. Yükselmek için toprağa yaslanmaktan da öte onun içine girmek gerektiği işaret edilir. Bu yolculuk Türkçe mitik anlatımda (AT) tamgası16 ile sembolize edilir. Önce aşağı sonra yukarı yönde olan bu harekete de AT-lamak denmiştir17. AT sembolü kültürel uygulamalarda da karşımıza çıkmaktadır. Proto-Türkler ve Hunlar, ölen kişilerin mezarlarını (kurganların) toprakla kapatmadan önce onu göklere taşıyacağına inandıkları atları mezarların içinde en üste dizerlerdi, Altaylılar kurban ettikleri atın başını ve derisini bir sırığa takar bir düzenekle sırığı göğe doğru uzatırlardı18  (Çoruhlu, 2013). Düşünsel bir yöntem olarak “at-lama”nın ise tam da yukarıda değindiğimiz kültürün içinden evrensellere yönelişi karşıladığını fark edebiliriz19.

AT tamgasında olduğu gibi, Türk Kozmolojisi’nde ve Türk tamgalarında, Çin Felsefe ve Kozmolojisi’nde gördüğümüz yin-yang diyalektiğine benzer bir diyalektik bir ilişki bulmak mümkündür. Örneğin: Ağmak: Ak olana (yüksekte olana –ki tersi, “kara” (yer)), göğe, ışığa yönelmek, yükselmektir. Aynı kökten: ağ-aç, ağ-armak vb. kelimeler gelir. Ağacın yükselmesi toprağa köklenmesiyle alakalıdır. Ak > Ağılı (Işıklı, beyazlamış olan) > Ay> Ayla da aynı kökten gelmektedir20. Bir başka örnek kök kelimesidir. Kök hem gök (yukarı yönü) kelimesini anlatır hem de kök-lenmek kelimesindeki kökü (aşağı yönü) anlatır21.

Felsefe22 Kelimesi ve Türkçe “Bilge”lik

Bilindiği üzere, felsefe kelimenin aslı Yunanca φιλοσοφία (Filosofia) olup philos (sevgi) ve sophia (hikmet, bilgelik) kelimelerinden oluşmuştur. En yaygın olarak bilinen şekli “bilgelik sevgisi”dir. Diogenes Laertius’a göre, bir gün öğrencilerinden biri Pyhtagoras’a, “Efendim, siz bir bilgesiniz”, dediğinde ünlü düşünür “Hayır, ben bir bilge (sophos) değil, bir bilge sevdalısıyım (bilgi sevdalısıyım),” diyerek öğrencisine karşılık vermiştir. Bu nedenle philosophia ve philosophos kelimelerinin babası olarak Pythagoras gösterilir23.

Eski Türkçede “bilgelik” kavramına göz atalım: “Türk mitolojisine göre bilgeliği tanımlayacak olursak en basit anlamıyla bilginin yararlı kullanılmasıdır. Bilgelik (hikmet), bilgi edinme, idrak, görgü, sağduyu ve sezgisel anlayış ile birlikte bu hususiyetleri özümseyebilme ve uygulayabilme kapasitesidir. Bilginin, sağgörülü ve muhakemeli mantık ile tatbiki bilgelik seviyesidir.” […] “Türklerde bilge kavramı; bilgi ve erdemin bir arada bulunduğu kişiyi ifade eder.” (Yılmaz, 2014) Yine Yılmaz (2014)’ın aktardıklarına göre; Türk mitolojisinde en büyük bilge tanrıdır (“Tengri24“ ve Gök Tengri).

Daha sonra bilgelik zincirinde Kağan ve onun yardımcıları gelirdi. (Yılmaz, 2014) Kağan, kut25 ve yarlık26 taşırdı. Kağanlarda bilgelik ve alp27lik özellikleri aranırdı. Köktürk kağanlarından Bilge Kağan’ın adında bu kelimeyi görürüz. Ayrıca bilge olan kağanlar “bögi” ve “bögü-kağan” olarak da anılmışlardı. Bögü, bugün kullandığımız “büyü” kelimesinin eski biçimidir. Kanımca, bogmak (boğmak) kelimesiyle de âlâkası vardır. Nitekim kan, kutun taşıyıcısıdır. Kan, kutsal sayıldığı için –sözgelimi, ölünün arkasından yapılan kurban törenlerinin bazılarında– kurbanların kanı akıtılmamaya çalışılırdı. Bunun için kurban edilecek hayvan boğularak öldürülüyordu (Boğaz kelimesinin de kökü bog-mak’tır.). Hazarlar, tahta çıkacak hükümdar için yaptıkları törenin bir yerinde hükümdarın “sıkıca boğazını sıkarlar ve tam boğulacağı sırada kendisinden hükümdarlık edeceği süreyi tahmin etmesini rica ederler”di. Boğulmak kansız ölüm olduğundan bu ritüel hükümdarın eski sıradan yaşamının bittiğini ve onun için yeni bir yaşamın başladığını anlatan bir semboldü (Roux). Bilgelikle ilgili olarak kullanılan bir başka kelime, bay (may veya bey) kelimesidir (Ör: Umay-Beg). Bu kelime, “big” (koruyan) kelimesiyle de alakalıdır.

Ayrıca, bozkurt28 birçok mitteki yol göstericiliği ile bilgelik anlatan bir kelimedir. (Yılmaz, 2014) “Dede Korkut Kitabı’nın Vatikan nüshasında, “Sırtı Yoluk Bozkurt” ibaresi vardır. Türk lehçelerinde “sırt” sözcüğünün “yüz, görünüş”, Karaimce “yol” (talih), “yolaylı” (mutlu), Karakalpakça “çollı” (kutsal,mutlu), Yakutça “collak-dyollok” (talihli, kutsal) vb. anlamları vardır. Burada geçen “yoluk” sözcüğünün talihlilik ve saadet anlamlarından yola çıkılarak “sırtı yoluk” terkibi de “yüzü nurlu” “kutsal yüzlü” şeklinde yorumlanmıştır. Türk mitolojisindeki “Bozkurt” ibaresi, Peçenek ve Kıpçaklardan Ruslara geçmiştir. Ulu ata, kurtana ve yol gösterici vasıflarıyla taşlara kazınan “Bozkurt” motifi, daha sonraları Türklüğün sembolü haline gelmiştir.” (Yılmaz, 2014)

Bir başka kelime saygı unvanı olarak kullanılan “aka” (Ağa) kelimesidir. (Aynı kelimeden; “ağabey”, aka, eke.) Söylemek, yemek gibi anlamları olan A tamgasıyla ilişkilidir. “Ak” kelimesi ışığı, “ay” kelimesi ışıklanmayı, uyanmayı anlatır. (Aydın kelimesi buradan türetilmiştir.) Bu kelimeler de bilgeliği anlatan kelimeler olarak karşımıza çıkmaktadır. Aslında, bilgelikle ilgili kelimelerin bir üçleme etrafında toplandığını görmek mümkündür: Göğüs-Boğaz-Ağız. Göğüs (Köğüs), gökle, tanrıyla kökremek (kükremek) ile, cesaret ile alakalıdır. Üstünde boğaz altında da böğür/bağır29 (genel olarak “iç organ”, özellikle de karaciğer, ilgili kelimeler böğür, böbrek, bağırsak) vardır. Boğaz, bogma, bögü, böge (şaman) ve bükmek kelimeleriyle alakalıdır30.  Ağız, Ak, aylamak (konuşmak), ay ve –bazen- oğuz kelimeleriyle de alakalandırılmıştır.

Bunlardan başka er ve türk kelimeleri de bilgelik ve olgunluk ifade ediyordu.

Son bir not olarak, bir sözlükçe ve etimoloji araştırmamızdan sonra fark ettiğimiz üzere, düşünme ve zekâ ile ilgili Eski Türkçede yer alan iki tamgadan bahsedebiliriz: Daha çok Doğu Lehçesinde gördüğümüz Ü ve daha çok Batı Lehçesinde gördüğümüz ANG Tamgaları. Ö/Ü Tamgası ile ilgili olan bazı kelimeler: Ög, Öğmek, Öğrenmek 31. ANG Tamgası ile ilgili bazı kelimeler: Angmak (Atalar kültüne ait; ölülerin ruhlarını davet etmek (Roux, 1999), anmak, anlamak.

Entelektüel Sezgi Kaynağı olarak Mitler ve Oğuz Kağan Destanı

Kişinin kendi kültürünü incelerken karşılaşabileceği en büyük engel kanıksamışlıktır ki coşkuyu engeller. Coşkunun olmadığı yerde de sezgi açığa çıkmaz. Sezgi ise düşüncemizin önünü açmamıza yardımcı olur. “Akıl bir şeyi dışarıdan, sezgi ise içeriden bilmeye çalışır.” (Bobaroğlu) Bahsedilen sezgi, düşüncenin ilerlemesi için onun önünü açacak entelektüel sezgidir.  Hakikatleri kavramak ve anlamak için hem sezgiye hem de akla ihtiyaç duyarız. Felsefî düşünce için gerekli coşkunun ve entelektüel sezginin bir kaynağı ise mitlerdir. Mitler, felsefî düşüncenin ilksel öğeleridir. Platon, Devlet Adamı’nda (277d) yüksek düşüncelerin misallere başvurulmaksızın açıklanmasının zor olacağından bahsetmektedir. Aristo ise Metafizik’inde mit ve felsefe arasındaki bağlantı konusuyla ilgili olarak şunları söylemektedir (A, 982 b, 11-20): “..şimdi olduğu gibi başlangıçta da insanları felsefe yapmaya iten şey hayret (Thaumazein32) olmuştur. Onlar başlangıçta açık güçlükler karşısında hayrete düşmüşlerdir. Daha sonra yavaş yavaş ilerlemişler ve ay, güneş ve yıldızlara ilişkin olayları, nihayet dünyanın oluşumu gibi daha büyük sorunları ele almışlardır. Şimdi bir sorunu fark etmek (Aporon33) ve hayret etmek, kendisinin bilgisiz olduğunu kabul etmektir. (Bundan dolayı efsaneyi seven (philomythos)  de bir anlamda bilgeliği sevendir (philosophos). Çünkü efsane, hayret verici şeylerden meydana gelir.) Şimdi bilgisizlikten kurtulmak için felsefe yapmaya giriştiklerine göre, onlar, kuşkusuz herhangi bir faydacı amaçla değil, sırf bilmek için bilimin peşine düşmüşlerdi.34 Demek ki felsefenin başlangıcı hayrettir. Mitler de hayreti besleyerek felsefe yapma şevkini besler. Mitten kopmuş felsefe coşkusuz olduğu, akıcı olmadığı gibi muhatabını fikren dölleyici de değildir. Hayret, arayışta olanın arayışına samimiyet de getirir. Nitekim hayret, insanın kendini “fırlatıldığı” bu dünyada bulmuşluğundan kaynaklanmaktadır. Kısacası, kanımca, hayretin de nedeni pathostur35.

Oğuz Kağan Destanı’nın36 başlangıç kısmına bir göz atalım37:

38Bundan sonra sevindiler.

Yine günlerden bir gün Ay Kağan’ın gözü parladı. Doğum ağrıları başladı ve bir erkek çocuk doğurdu. Bu çocuğun yüzü gök; ağzı ateş (gibi) kızıl; gözleri elâ; saçları ve kaşları kara idi. Perilerden daha güzeldi. (Orijinal nüshada bu ilk sözün altında bir boğa çizimi yer alır.)

Metinde ilk karşılaştığımız ifade; “sevindiler” (“sevinç tapdılar39“). Her ne kadar bir türeyiş miti olarak anlatılsa da Oğuz Kağan Destânı olarak adlandırdığımız bu betiğin (metin) aynı zamanda bir İnsandoğum (Anthropogoni) mitini aktardığını düşünmekteyim40. Yaradılışın bir sevinç ya da –Osiris mitinde Osiris’in kozmosu bir orgazm ile yaratmasında olduğu gibi– coşkunluk ile başlaması, biyolojik döllenmeyle ilişkisini kurduğumuzda anlamlı ve anlaşılır bir hâl alır. Söz konusu tanrısal sevinç kuttur.

Yazının devamında gün ve ay ikilemesi dikkatimizi çeker: “Kün” kelimesi hem bir zaman dilimini hem de güneşi anlatmak için kullanılmaktaydı. Proto-Türkler’de Güneş’in kutsal olduğunu, hatta bazı kaynaklarda onların Güneş’e taptıklarından bahsedildiğini görmekteyiz.

Hunlarda güneş doğar doğmaz, ona saygı göstererek selam verme geleneği vardı. Kağan’ın otağının girişi doğuya bakardı ve güneş yükselirken ışınları kağanın otağına buradan girerdi. Bugün Anadolu’da güneş doğarken uykuda bulunmamak eski zamanlardan kalan bir saygı ifadesi olabilir. (Çoruhlu, 2013) Ayrıca, Atatürk’ün Güneş-Dil Teorisi’ni de hatırlayalım. Kün (Güneş, gün) kö- tamgasıyla alakalı olabilir. Göktürkçe’de (ö) ve (ü) sesleri tek bir tamga ile belirtilmekteydi. Bu nedenle kö-/kü- tamgalarını bir arada düşünebiliriz41. Aynı zamanda “gökte güneş, yerde ateş [od/ot], evde ocak sha-man yaşamı için kutsal olmuştur.”42 (Bobaroğlu, 2003)

Felsefe Kaynağı olarak Poezi: Şamanlardan Âşıklara

Âşıklık mesleğinin kökenlerini Eski Türklerin Orta Asya’daki yaşantılarında önemli bir yer tutan Şamanizmde aramak gereklidir:

“Eski Türklerin (Proto-Türk) sahip olduğu inanç sistemi Gök Tanrı inancıdır. Bu bir din değil inanç sistemidir. Bu nedenle adına tapınaklar yapılmamış veya törenler düzenlenmemiştir. Gök Tanrı’nın Tengri olarak anılan adını Altaylarda bilinen en eski sözcüklerden biri olarak bize Hiung-Nu’lar aktarmaktadır.  Proto-Türkler için her şeyi kuşatan Tanrı evrensel ve soyuttur. Bu nedenle tüm dünyayı kaplayan Gök yakıştırması yapılır. Gök yanında Yer, Ay ve Güneş gibi doğa parçaları Tanrı’yla beraber anılırdı; Gök-Tanrı, Yer-Tanrı, Ay-Tanrı ve Güneş-Tanrı gibi… Bu yönüyle Eski Yunan’da karşılaştığımız doğa parçalarının tanrısallaştırılmasını Proto-Türklerde göremeyiz.” (Bobaroğlu, 2003)

İnsanın evren43 (evrilen, dönen ve dönüşen) ile kendi ruhsal evrimini tabiattaki ruhlarla iletişime geçerek sürdürmeye çalışması Orta ve Doğu Asya’da sıkça rastladığımız bir durumdur. Bu durumda Yin ve Yang, Şakti ve Şiva, Yer ve Gök arasında denge kurmaya çalışmak esastır. “Ruhsal evrim sürecini bilinçli bir şekilde yaşayan ve diğer insanların evrimlerinde onlara yardımcı olan din adamlarına Eski Türklerde ‘Kam’ denilirdi” (Bobaroğlu, 2003).

“Kamlar, şaman olma yolunda önce doğa parçalarıyla daha sonra hayvanlarla iletişime geçmeyi öğrenirlerdi. Bu aşamalardan sonra ateş (Khun, Hun) transına hak kazanırlardı. Eski Türklerde ateş karşısında dans etmek daha sonraki yüzyıllarda ocak kültüne dönüşmüştür. [Yukarıda da belirttiğimiz gibi] Gökte Güneş, yerde Ateş ve evde Ocak şaman yaşamı için kutsal olmuştur.” (Bobaroğlu, 2003)

“Bu aşamaların sonunda Kam kadın ve erkekle (insan ruhlarıyla) bağlantı kurmayı başarıp aşkın birliğe ulaşır ve Şaman olurdu:

Sha (She): Kadınlık

Man: Erkeklik

Sha-Man: Kadınlık ve Erkekliğin aşkın birliği” (Bobaroğlu, 2003)

“Şamanlar belirli bir ritm eşliğinde dans eder, şarkı söyler ve güçlü bir titreşime yükselerek [esrime, transandans] sağaltımda bulunurdu. Sanat, tıp ve inanç Şamanizm içinde bütünlüğe kavuşurdu. Şamanlar erkeklerden olduğu kadar kadınlar arasından da çıkabilirdi. (Kam-Hatun)” (Bobaroğlu, 2003)

Adaylar, istekleri olmadan, babadan oğula intikalle veya şahsi taleple şaman olurlardı. Her ne yolla olursa olsun estetik (rûyalar, hayal veya esrime; “kalbî kısım”) ve geleneksel usûl (şaman teknikleri, ruhların fonksiyon ve isimleri, mitoloji bilgisi; “aklî kısım”) olmak üzere iki talimat ile kişide şamanlık gerçekleşirdi. İki talimatlı şamanlığa geçiş ritüeli belirli bir tören veya bireysel bir deneyimle olabilirdi (Günay, 1993).

Şamanlığa giriş üç aşamalıydı. “İlk aşama olan hazırlık evresi sancılı geçerdi. Şaman olacak genç, ölü şaman ruh veya ruhları tarafından şamanlığa davet edildikten sonra psikolojik krize girer, yalnızlık arar, uykusunda şarkı söyler, sık sık şuurunu kaybederdi. Baygınlıkları veya uyku sırasında gördüğü rûyalarda kutsal ruhlar, yarı tanrı ve tanrılar ile karşılaşır onlar tarafından yerdeki görevi için eğitilirdi. Bunun yanında, bazı bitkilerin tütsü, yiyecek veya içecek olarak kullanılması, yıldırım çarpması, ağaçtan düşmek, dayak yemek ve aşırı yorgunluk da şamanlığa ulaşmaya aracı olabilirdi.” (Günay, 1993) Hazırlık aşamasının ortak paydası olarak; şamanın ruhunun (enerjisinin) yukarıda sayılan hallerin tamamında bedenin iç kesimlerinde teksif edilmesi ve duyu organlarının yorulması veya daha az uyarana maruz bırakılması ile bilincin kendi üzerine dönmesi (refleksiyon) esastı.

İkinci aşama özetle ölmeden ölmekti (Günay, 2003). Amaç bedenin ve onun getirdiği fiziksel, psikolojik ve psişik yüklerin üstüne çıkmaktı. “Şaman adayı kendini, ormana, ateş veya suya atabilirdi. Nefsini44 terbiye etmek için üç veya yedi gün onu aç bırakabilir ve esrik halde dolaşabilirdi. Hatta bir yerlerini kesebilirlerdi.” (Günay, 1993) Adayın rûyasında kan döktüğünü ve yeni kan aldığını görmesi de muhtemeldi (Günay, 1993). Her ne şekilde olursa olsun ikinci aşamadaki hadiseler bedeni kurban etmeye, dünyevi bağlardan feragat etmeye ve ruhsal ailenin arasına katılmaya işaret ederdi45.

Şamanlığa girişin sıkıntılı hazırlık süreci ve onu takiben önceki hayata ölmek aşamalarını –üçüncü ve son aşama olan– yeni bir hayata yeni bir kişi olarak devam etmek aşaması takip etmekteydi. Baygınlık geçiren, ölümden dönen, sınır deneyim yaşayan şaman, hayata müzikle tutunuyordu. Baygın olan şamanı uyandırmak için tambur sesi kullanılabiliyordu. Gök ve yeri birbirine bağlayan müzik şamanı etrafındaki insanlarla iletişime geçiren bir köprü oluyordu.

“Türkler, Şamanizm’den gelen geleneklerini daha sonraları benimsedikleri dinlerde devam ettirdiler. Şamanik uygulamaların kalıntıları dinlerin Ortodoks kısımlarından daha çok tasavvufi kısımlarında var olmaya devam etti: Uygurlar 1762 yılında Maniheizm’i resmi din olarak kabul ettiler ve bunlardan bir kısmı daha sonra Budizm’i benimsedi. Hazar Denizi etrafındaki Hazar Türkleri, VII. Yüzyılın başından itibaren Yahudi dinini kabul ettiler. Aynı çağlarda Bolkar (Bulgar) Hıristiyanlaşmış ve Kral Boris 864’te Hıristiyanlık’ı kabul etmiştir. Yine VII. Yüzyılda Türkler İslamiyet’le tanışmıştır. Tüm bu inançlar bu dönemlerden itibaren sentezlenmeye başlamıştır. Akdeniz, Orta Asya, Hindistan, İran, Kafkas ve diğer Ortadoğu düşünce akımlarının kavşağı Türkistan ve özellikle Horasan olmuştur. Türkler İranlıların sanatsal, soyut ve edilgen yaklaşımlarının tersine tasavvufu duyguya yer veren, aynı zamanda aklî, somut ve etken bir yaşam biçimi olarak algıladılar. Bu nedenle şamanlar bu dönemde Alp-Erenler oldu. [Ozanlık mesleği gündeme geldi46.] Alp-Erenler hem siyasi, hem psişik hem düşünsel hem de sosyal etkinlikler göstermişlerdir. Bundan sonra Şaman Ok-uzlar (Oğuzlar) 1071’de Selçuklularla beraber Anadolu’ya girmiş ve buradaki medeniyetlerin kültürleriyle kendi kültürlerini sentezlemeye başlamışlardır.” (Bobaroğlu, 2003)

“Bu dönemde Babalar ve Abdallar halk velileri oldular. Sufiler geleneğe uygun olarak ezoterik ve inisiyasyona dayalı bir çalışma takip ettiler. Sufi okulları bir toplumsal etkinlikle bulunmak yerine kişinin özgürce yaşaması için kendine bağlı olan insanları donatacak bilgi ve yaşam görüşünü aşılardı. Ancak toplumsal örgütlenmelere de zamanla rastlanmaya başlandı. Bu nedenle gerçek Sufi okulları daha da gizli olma yolunu benimsediler (Anlamları harflere saklamak vb.) Sufilerin eserlerinde açık saçık kavramlara rastlanmaz. Bunun birkaç nedeni vardır:

• Dış baskılardan korunma ve gizlenme.

• Düşünsel olanla sezgisel olanın birlikte anlatımında sözcüklerin yetersiz kalması.

• Kullanılan sembollerin tek bir anlamda kilitlenip kalması yerine her nefs basamağında farklı anlam ve duygulanıma yol açmasını sağlamak.” (Bobaroğlu, 2003)

• Ayrıca kullanılan metafor ve semboller zihin perdesini hızlıca geçip nakledildikleri kişilerde bilinçaltı dönüşümleri hızlı bir şekilde yapabilirlerdi.

“Bu simgesel sunuş biçimi, zihinsel felsefeden çok, kişinin keşf ve katılımına açık bırakılmış artistik bir felsefedir. Sufiler bu tür sunuşa “Edebiyat” adını vermişlerdir. Onlar için edebiyat kelimesi Türkçe “Edeb” kelimesinin çoğuludur. Sanatsal yazınsal ve sözlü yapıtların bütününü ifade etmekten çok bir yaşam tarzını anlatmak için kullanılmıştır. O dönemde Arapça harflerle yazılmıştır:

Elif: Eline

Dal: Diline

Be: Beline

sahip olmak anlamına gelmektedir. Bunlar “Edebli Olma”nın esaslarıydı. Sufi eğitimine katılanlara “Edebli”, katılmayanlara “Edebsiz”, katılıp dönenlere ise “İnkârcı” denilirdi. (Bobaroğlu, 2003)

“XVI. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu hilafeti devralıp merkezi bir Sunnî hükümet haline gelince batınî mezheplerin uygulamaları pek hoşgörüyle karşılanmamaya başladı. Özellikle Şamanik uygulamaları yoğun bir şekilde bünyesinde bulunduran Alevî ve Bektâşî tarikatleri dikkat çekici ve hükümet için rahatsız edici bir hal aldılar. Sultan Selim’in Anadolu Şîîleri’ne karşı takındığı baskıcı tutum dinî pratiklerin hayali motiflere dönüşmesine neden oldu.” (Günay, 1993) Uygulamalar toprağın altına, bu uygulamaların bilgileri ise bilinçten bilinçaltına itildi ve birer bilinçaltı motifi haline geldiler. “Âşık şiiri” denilen yeni şiir tipinin görülmesi, eski ozanların epik temalarının terkedilmesi, halk şairlerinin insan aşkına yönelmesi, destanlardan modern romanlara doğru olan evrimin ara basamağı olan halk hikâyelerinin oluşturulması bu devirde gerçekleşmiştir. Değişimin öncelikli sahası İran’la yakın coğrafî ve kültürel bağları olan Doğu Anadolu olmuştur.” (Günay, 1993) Bir dönemin İslâmî şamanları olan Ozanlar artık Âşıklar olmuşlardır47. Böylelikle Tanzimat’ta başlayarak Cumhuriyet Dönemi’nde de devam eden tasnife sadık kalarak; İslamiyet’in kabulünden sonraki dönemde Türk Halk Edebiyatı üç kolda gelişmeye devam etmiştir, diyebiliriz: Anonim, Âşık ve Tekke Edebiyatı48.

Böylelikle kadim bilgeliğin Orta Asya Şamanları, Horasan Ozanları ve Anadolu Âşıkları görünümünde yüzyıllar boyunca akıp geldiğini fark edebiliriz.

Felsefî Etkinliğin Başlangıcı olarak Soyutlama ve Sayılar

“… tüm diğer şeylerin doğaları bakımından sayılara benzer görünmesi, sayıların ise kendilerine doğanın bütününde ilk şeyler olarak görünmelerinden dolayı Pythagorasçılar sayıların öğelerinin, her şeyin öğeleri olduğunu ve bütün göğün bir ahenk ve sayı olduğunu düşünmüşlerdi.” (Aristo, Metafizik, I.5) Böylelikle, modern zamanlarda Hegel’in işaret ettiği gibi, Pythagorasçı okulun hazırlık aşamasından sonraki ilk aşama olan sayılar öğretisi ile özdeksel düşünceden tinsel düşünceye, doğa felsefesinden, düşünsel felsefeye geçilmiş oluyordu49. Kısaca, büyüklüklerden de önce geldikleri için, fizik’ten metafiziğe geçişin ilkin sayılar öğretisi ile olduğunu söyleyebiliriz. Burada kastettiğimiz “metafizik”, doğaya içkin olan bir dizgeyi araştıran felsefî düşünsel etkinliktir.

Pythagoras’ın, eğitim gördüğü Mısır’ın Hermes öğretisine göre ise, sayılar, doğa zarfının içinde bulunmaktadır. Bir başka deyişle, doğa zarfını aklın yetileriyle “yırtarsak” içinden sayılar çıkar. Yırtmaktan kastettiğimiz –sözgelimi- bilimsel anlamda ölçüm yapmaktır, daha ampirik bir düzeyde en yalın şekliyle saymaktır. Saymak, isimlendirmek gibi, soyutlamanın ilk şekillerinden biridir. Yunancada sayı anlamına gelen arüthmos50 kelimesi, Ön Hint-Avrupa dilinde düşünmek (rei: saymak, akıl yürütmek) fiilinden gelmektedir51.

Aynı şekilde Türkçede de sayı kelimesi düşünmek eylemiyle (sa- / say-) ilişkilidir52. Sayılar ve Türk Kozmolojisi arasında da önemli bir ilişki bulunmaktadır. Nitekim oldukça detaylı bir sayısal ifadeye sahip Çin Kozmolojisi ve Türk Kozmolojisi arasında –ikincisindeki sayısal sistem ilkindeki kadar detaylandırılmış olmasa da- önemli alışverişler ve benzerlikler tespit edilmiştir53. (Çoruhlu, 2013; Esin, 2001; Roux; 2012) Fizik sahaya içkin ve ona aşkın olan metafizik sahaya Türkler “süzük54“ âlem diyorlardı. Süzük âleme aşkın olan üçüncü saha ise “yok” idi.

Felsefî Etkinliğin Vazgeçilmez Aracı olarak Soru ve Türkçe Soru Kelimeleri:

Felsefenin en kısa tanımıyla soru sormak olduğunu belirtmiştik. Bu kısımda sadece modern Türkçedeki değil, Eski Türkçedeki (13.yy öncesi) soru kelimelerinin çeşitliliğini de ele almaktayız55. Soruları anlam bakımından iki başlıkta toplayabiliriz: Gerçek Sorular ve Sözde (Retorik) Sorular. Felsefî araştırma için gereken sorular kuşkusuz gerçek sorulardır. Bu nedenle bu soru tipini ele alacağız. Gerçek sorular ise kendi içlerinde kapalı uçlu sorular (evet-hayır cevabı gerektiren sorular) ve açık uçlu sorular (Bir açıklama gerektiren sorular) olarak ikiye ayrılmaktadır. Türkçede her tür soru bir soru sözcüğüyle oluşturulur:

1. Kapalı uçlu sorular bildiğimiz gibi “mu/mü” soru sözcüğü ile yapılır. Cümlede bulunduğu yer araştırmanın yönünü etkiler. Vurgulanmak, araştırılmak istenen sözcükten hemen sonra gelir.  Örneğin (Çetin, 2008): “Yedi yüz kişiyi sevk eden büyükleri şad idi. “Söyle!” dedi. Sözcüsü ben idim. Bilge Tunyukuk. ‘Kağan mı kılayım’, dedim. (yeti yüz kişig uduzugma ulugı şad erti aygıl tidi ayıgmasi ben ertim bilge tunyukuk kağan mu kıışayin tedim. Tunyukuk Yazıtı’ndan) Kuşkusuz aynı soruyu Kağan kılayım mı demek başka bir anlama gelecektir.

Bu kelimeden başka Orhun Türkçesinde yer alan, edebî metinlerde kullanılan, belagat amaçlı kullanılan ve bir ‘hayır’ cevabı beklenen sorularda yer alan gu/gü soru kelimesini de not edelim. (Gerçek sorular üretmese de.) (Çetin, 2008): “…Fakir halkı zengin patım, az halkı çok yaptım. Yoksa bu sözümde yalan var mı?” (“…az bodunug üküş kıtlım. azu bu sabımda igid bargu”Kül Tipin Yazıtı’ndan.)

Bugün bunlardan bildiğimiz gibi sadece mi/mı soru kelimesini kullanmaktayız.

2. Açık Uçlu Sorular:

a. Nicelik Sorusu: Kaç, kaçar ~kaçur, neçe.

b. Nitelik/Tarz Sorusu: Kalı, neçe, neçök/neçük, negü, nelek~nelük, neteg, netegn, netegleti.

c. Zaman Sorusu: Kaçan.

d. Yer Yön Sorusu: Kança, kanda~kanta56, kanı, kantaran~kantıran, kayda~kayuda, kayudın, kayun.

e. Gösterme Sorusu: Kayu, kayul, kim, ne, negü, negök/negük, negül, nü.

f. Sebep Sorusu: Neçekleti~neçükleti, neçök/neçük, neçökin/neçükin, negü, negül, negülük, negü üçün, neke, ne üçün.

Gördüğümüz gibi Eski Türkçe’deki soru sözcükleri oldukça zengindir.

Bugün kullandığımız soru kelimelerini ise araştırdıkları nesnelere göre aşağıdaki başlıklar halinde sıralayabiliriz:

• Dikkati57 insana yönelten soru: “Kim?” Aynı zamanda öz-ne (öz ne?), kimlik, hüviyet sorusudur. Öz-ne: İçeriden belirlenen, kendini dönüştürebilen.

• Dikkati nesne58ye yönelten soru: “Ne?” Aynı zamanda ne-lik sorusudur. Aynı zamanda sonuçları vurgular. Nesne (Ne-ise-Ne): Dışarıdan belirlenen, kendini dönüştüremeyen.

• Dikkati eyleme yönelten soru: Ne zaman? Nasıl? Öznenin işini yüklenen eylem “yüklem” olarak anılmaktadır. Nasıl sorusu aynı zamanda süreci vurgular. Felsefî düşünce, Politzer (1954)’in işaret ettiği gibi şeyleri süreçler olarak algılamamızı sağlar.

• Dikkati bir yere yönelten soru: Nerede?

• Dikkati sebebe yönelten soru: Neden? (Daha çok geçmiş odaklıdır. Ve daha çok bilimin doğaya sorduğu bir sorudur. Doğada neden olguyu öncüllerken, insan için olgu nedeni öncüller. Örneğin; bir çift ayakkabıyı neden aldığımızı o ayakkabıyı aldıktan sonra aklileştirmek bizim için daha kolaydır.)

• Dikkati amaca, ereğe, ideallere yönelten soru: Niçin? (Daha çok fütüristik bir sorudur.)

Elbette tüm bu soruların cevabının bir bilgi olmada birleştiğini söyleyebiliriz. Bilginin ise bir bağlam ile ilişkilendirilmesi ile (ekosistemde, kültürde, sistemde, ideolojide, deneyimde, varoluşta vb) anlamın açığa çıktığını hatırlayabiliriz.

 

Kaynakça:

– Aristoteles. Metafizik. Çeviren: Prof. Dr. Ahmet Arslan.

– Aslan, Özkan. 2008. Türkçe Kelimelerin Biçim Birimlerine Ayrılması İçin Kullanılacak Standart Biçimbirim Kümesinin Oluşturulması. Muğla Üni. Fen Bilimleri Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi

– Bilgili, Nuray. 2014. Türklerin Kozmik Sembolleri Tamgalar.

– Bobaroğlu, Metin. AAV Seminer Notları

– Cassirer, Ernst. 2005. Sembolik Formlar Felsefesi I, Dil.

– Çetin, Engin. “On Üçüncü Yüzyıl Öncesi Türkçesinde Soru”, Doktora Tezi, Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, 2008.

– Çoruhlu, Yaşar. 2011. Türk Mitolojisinin Ana Hatları

-Durbilmez, Bayram, Yrd. Doç. Dr., 2010. “Âşıklık Geleneklerinde Saz”. Milli Folklor. Yıl 22. Sayı 85. S.148-158

– Durdağı, Aysel Nursen. 2008. Çeviri Yoluyla Kavram Aktarımı Sürecinde Üniversitenin Rolü. İstanbul Üniversitesi. Sosyal Bilimler Enstitüsü

– Esin, Emel. 2001. Türk Kozmolojisine Giriş

– Günay, Umay, Prof.Dr., 1993. Türkiye’de Âşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rûya Motifi. İstanbul: Akçağ Yayınları.

– Karakurt, Deniz. 2011. Türk Söylence Sözlüğü.

– Kaşgarlı Mahmut. Divan-ı Lügat’it Türk

– Kaya, Seyithan. 2013. “İngilizce Verilen Düşünce-Kompozisyon Yazma Eğitiminin Türkçe Düşünce-Fikir Yazımına Etkisi: Üniversite Hazırlık Öğrencileri ile Yapılan Bir Araştırma” ODTÜ İngiliz Dili Eğitimi Bölümü. Yüksek Lisans Tezi

– Mirşan, Kâzım. 1978. Akınış Mekaniği Altı Yarıq Tigin.

– Politzer, Georges. 1954. Felsefenin Temel İlkeleri

– Roux, Jean-Paul. 1999. Eski Türk Mitolojisi.

– Şeker, Evren. Yüksek Mühendis. 2010. Basit Türkçe Metinlerde Olay Sıralaması. YTÜ Fen Bilimleri Enstitüsü. Doktora Tezi

-Yılmaz, Salih (2014). “Türk Mitolojisinde Bilgelik Kavramı”. Türk Dünyası Bilgeler Zirvesi: Gönül Sultanları Buluşması. 26-28 Mayıs 2014. Eskişehir 2013 Türk Dünyası Kültür Başkenti Ajansı (TDKB). Eskişehir, ss.233-251 

– nisanyansozluk.com


Dipnotlar:

1  11. yüzyıl Karahanlı Uygur Türklerinden Yusuf Has Hacib’in Doğu Karahanlı hükümdarı Tabgaç Uluğ Buğra Kara Han (Ebû Ali Hasan bin Süleyman Arslan)’a atfen yazdığı ve takdim ettiği Türkçe eserdir. Günümüz Türkçesi ile; “Mutluluk Veren Bilgi” veya “Kutlu Olma Bilgisi” veya “Devlet Olma Bilgisi” olarak çevrilmektedir. Aynı kitaptan yaygınca bilinen başka bir sözü hatırlayalım: “6610. Bilgi bil, adam ol, kendini yükselt, Ya da hayvan adını al, insanlardan ıraklaş.” (“6611. bilig bil kişi bol bedütgil özüñ, ya yılkı atanğıl kişide yıra”) Alıntılar:  “310. bilig kîmyâ teg ol neñ irklü-turur, ukuş ordusı ol neñ üglü-turur” “288. ukuş ol yula teg karañku tüni, bilig ol yarukluk yaruttı séni” “ 265. iki törlüg ol kör bu aslı kişi, biri beg biri bilge yalñuk başı” “203. biligsiz bile hîç sözüm yok meniñ, ay bilge özüm uş tapuğçı seniñ”

2  Arı düşünce, imgelerden ve duygulanımlardan tenzih edilmiş düşüncedir. (Bobaroğlu)

3  Evrenseller, külli akılda ilkeler, nefste (psişede) arkhelerdir. Kadim gelenekte ayan-ı sabiteler kavramından kastedilendir. Mitolojide ilahlar ve matematikte sabiteler ile de ifade edilir. (Bobaroğlu)

4  Örneğin, insanın zaman ile arasındaki ilişki nedir?, sorusuna verdiğimiz cevap, zamanla ilgili tutum ve davranışlarımızın kaynağıdır. Sorduğumuz soru tek bir cevabı olmayan, insana dair evrensel bir sorunsaldır. Bu soru için belirli bir kültürdeki insanların bilinçdışı sözel olmayan bir şekilde davranış ve söylemleriyle tekrar ettikleri belirli bir cevap kalıbı ise o kültüre özgü olup tikeldir (doğrusal olmalıdır, döngüsel olmalıdır, ardışıklık olmalıdır, eş zamanlılık olmalıdır, şimdi ön plandadır, geçmiş ön plandadır, gelecek ön plandadır gibi). Antropolojik yaklaşımlı kültürel çalışmalarda bu cevaba “kültürel varsayım”, evrensel olana “etik” unsur, tikel olana ise “emik” unsur denmektedir.

5  Kültürün verili olan, uygarlığın ise yapılacak olan bir şey olduğu yönündeki ayrım için bkz: Metin Bobaroğlu, “Kültür ve Uygarlık Üzerine”, www.anadoluaydinlanma.org/Yazilar/kultur_ve_uygarlik.pdf

6  Örnek olarak: Sanayileşmenin getirdiği stratejik planlama, zamanın ardışıklığı (fabrikadaki üretim bantlarında olduğu gibi), gelecek boyutunun oldukça önem kazandığı, doğrusal zaman kabulüne dayanan bir uygulamadır. Sanayileşme hamlesi yapan bir toplumun söz konusu uygarlık projesinin getirdiği kültürel varsayımları içselleştirmeye yöneldiğini söyleyebiliriz. Buradaki çatışma, yerel kültürde gömülü olan değerler ve uygarlık projesinin dayattığı değerler arasındaki uyuşmazlık ölçüsünce açığa çıkacaktır.

7  Örneğin, medenî kanunun bona fide (iyi niyet) kuralı kusurdan kaçınma sorumluluğunu öncelikle bireylere yükler. Bu sürekli bir çevresel farkındalığı gerektirir. Farkındalık, bilinç ve bilinçdışı arasındaki ince çizgidir. Eğitim yoluyla tekrar edinilegelmiş bilgiler bireylerin bilinçdışına ekilmiş olur. Ekilmiş bilgilerin bireylerin davranışlarını farkında olmaksızın etkiler. Bu nedenle uygarlığın bir de bilinçdışı bir boyutunun olduğundan söz etmek mümkündür.

8  Bazen bu terim global olan stratejinin uygulandığı yerel kültüre uyarlanması anlamında da kullanılır. Örneğin, uluslararası bir şirketin ürettiği bir yiyeceği bir ülkede pazarlarken o ülkenin damak tadına uygun hale getirmesi.

9  Örnek: Jugendsprache. Günlük dilde Almancada kullanılan bir terim olup genç kesimin kendi içinde kullandığı, kendine has kelimeleri –ki bir kısmı İngilizceden alınmıştır- ve söyleyiş tarzı olan bir dili ifade eder. Başka bir örnek olarak; “Plaza Türkçesi”.

10  Multi- : bir arada bulunmayı, Cross-: Karşılaştırmayı, Inter-: karşılıklı alışverişte olmayı, Trans-: daha üst bir ortak amaçta birleşmeyi imler.

11  B. Malinowski (Antropolog)’nin bir sözünü hatırlarsak: “Tek dalda uzmanlık, uzmanlık değildir, tek bilim, bilim değildir.”

12  Film sektöründen de örnek verebiliriz: Yakın zamanda yapılmış yerli bir filmin hikâyesi yolcu otobüsleri için düzenlenmiş bir dinlenme tesisi ve onun civar yerleşiminde geçmekteydi.

13  Türkçenin kelime dizimini mantığına verilebilecek en kolay örneklerden biri şudur: Türkçe ifadelerde kelimeler; “anne-baba ve çocuklar”, “ben ve arkadaşım”, “öğretmen ve öğrenciler” ifadelerinde olduğu gibi, varoluş sıralamasına göre dizilirler.    Sözgelimi, “ben ve arkadaşım” ifadesini İngilizceye çevirirsek, -bir açıklamaya göre- kibarlık gereği “I” (ben) sözcüğü ikinci sırada yer almalıdır: My friend and I.

14  Bobaroğlu, AAV toplantı notları.

15  Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügat’it Türk adlı eserinde Güneş’in en yüksek olduğu öğle saati için türk kelimesinin kullanıldığını aktarmaktadır. Türk: olgunluk, öğle vakti, Yafes’in oğlu Türk (Oğuz Destanı’nın Batı versiyonunda), türemekle alakalıdır. Tufan, devamlılık, bilinç durumu, ermek, er kavramlarını da çağrıştırmaktadır.

16  Tamga (Eski Türkçe; “Damga”; Yeni Türkçe): “Bir şeyin üzerine bir işaret basmaya yarayan alet, mühür demektir. Ayrıca herhangi bir şeyin üzerine bu aletle bırakılmış olan işaret, iz anlamına da gelir. Avrupa dillerinde, sonradan Türkçemize geçmiş sicil kelimesinin kökü olan “sigilla” (Latince) kelimesinden türetilmiş kelimelerle karşılanır. Tamga için bazen petroglif (kaya yazısı) kelimesi de kullanılır. Kaya üzerine yontulmuş, çizilmiş veya boyanarak yapılmış arkeolojik resim sanatına petrograf denmektedir. Kök Türkçe alfabedeki her bir harf tamgalarla ifade edilmektedir. Her birinin ayrı bir anlamı ve işaret ettiği bir kavram vardır. Bugün kullandığımız modern Türkçedeki öztürkçe kelimelerin bu tamgaların bileşiminden oluştuğunu düşünebiliriz.

17  Haluk Berkmen’in “Tasavvuf ve Şamanizm” adlı seminerinden (2008).

18  Sırığa takılmış atbaşı ve derisine “tayılga (baydara)” denmekteydi. Yakutlarda “tabık”. (Çoruhlu, 2013)

19  Yine Proto-Türkler atı ehlileştirerek ve demiri kullanarak uzak yerlere göç edebilmişlerdi. Bu nedenle tarımdan çok hayvancılığa önem vermişlerdi. At, mala mülke bağlanmamayı beraberinde getiriyordu.” (Bobaroğlu, 2003)

20  Ay “gezegen” demektir. Yer-Gök kozmolojisinde arada olan insanın –ki şaman yer ve göğü birleştiren bilge insandır- insan bedeninin sınırlayıcı iki ucunun dışa bakan kısımlarına bu ismi vermesi (ayak ve el için “aya”) tesadüf olmamalıdır.

21  Astroloji ve Tamgalar arasındaki ilişki için Bkz: “Türklerin Kozmik Sembolleri Tamgalar”, Nuray Bilgili, 2014

22  “Osmanlıca: Hikmet, Hubb-u Hikmet” (Hançerlioğlu, 2012)

23  Diğer yandan, Hançerlioğlu (2012) farklı bir tartışmaya dikkat çekmektedir: “…Ne var ki son araştırmalar bu deyimin ilkin Herakleitos tarafından kullanıldığını saptamıştır.”

24  Hava ve tanrı anlamına gelen bir kelimedir. Tengere, Tengir kelimelerine de rastlarız. “Tengir, aksın tekerleğe girdiği noktayı anlatır. Diğer tüm noktalar onun etrafında dönerler.” (Bobaroğlu)

25  Tanrısal merhamet, nur, sevinç.

26  Işık (yaruk) kelimesiyle âlâkalı; tanrısal irade ve kelâm (logos) anlamları vardır.

27  Yiğitlik; al-mak fiilinden, “fatih” mânâsında da kullanılıyordu.

28  Kurt (oğuzca) = Börü, Böri.

29  Bazı şamanların (böge) karaciğer (bögür) falına baktıklarını da hatırlayalım.

30  İngilizce “witch” sözcüğünün kökeninin de bükülme (wic: söğüt dalı, kırılmadan bükülebilen dal) ve bilgelik (wit) kelimelerine dayanması ilgi çekicidir.

31  Ü tamgası ile ilgili olarak insanların kaderini belirleyen (ül-eştiren) göksel tanrı Ülgen’i hatırlayabiliriz. Ülüg Eski Türkçede “kader” demektir. Ölç-mek kelimesi ile de alakalıdır. Kader, ölçü ve düşünme kavramları arasındaki akrabalığı (ratio ve nasip kelimelerinde olduğu gibi) Türkçede de buluruz.

32  θαυμάζειν < θαυμάζω (Thaumazein: Hayret Etmek) Bilimin başlangıcının hayret olduğu görüşü Platon’da geçmektedir. Theaitetos, 155d. (Arslan, 2010)

33  ἀπορῶν < ἄπορος (aporos): Sorun, çıkmaz. Aporein: Sorun olmak, güç olmak. Modern Yunancada, Aporia: Şaşkınlık ve Merak.

34  Arslan (2010) Aristo’nun akıl yürütmesini şu şekilde özetliyor: “Efsane, hayretlik verici olaylarla doludur: Hayret eden, bilgisiz olduğunu bilir: Bilgisiz olduğuna inanan, bilimi arzu eder: O halde efsaneyi seven, felsefeyi de sever (etimolojik anlamında “filozof”tur.) (Arslan’ın, “Hayran” kelimesini “Hayret” kelimesiyle değiştirdim. Çünkü: “Hayret doğaya karşı, hayranlık insana karşı duyulan bir şeydir.” (Bobaroğlu))

35  Pathos < “passein: maruz kalmak”, fiilinden. Bir görüş açısından bilincin bedene maruz kalması hayrete neden olur. Aslında hayreti bir çeşit manevî mânâda yaşanmış traumaya (yarılma, yara) verilen duygusal bir tepki olarak görebiliriz.

36  Destan ve mit aynı şey değildir. Destân, Türkçe bir kelime olup kaderini yazan bir insanın ilham verici öyküsüdür. (Bobaroğlu)

37  W. Bang ve G.R. Rahmetî’nin Oğuz Kağan Destanı (İstanbul 1936) adlı eserinden alınmıştır.

38  “… bolsungıl tep tediler, anung angagusu uşbu turur.” Uygurca yazılmış betik (metin, tekst) bu cümleyle başlamaktadır. Bang ve Rahmetî’nin “Oğuz Kağan Destanı” (İstanbul, 1936) adlı eserinde yer alan ve araştırmamızda başvurduğumuz çeviride yer almamaktadır. Biçimce eksik görünse de aslında araştırmacılar destanın anlamca tam olduğunda birleşmişlerdir.

39  Tab-mak: Hizmet etmek. Koşmak, seğirtmek. (Tabra-: Davranmak. Tabşkan: Tavşan) Buradaki Batı lehçesindeki “bulmak” anlamındadır. Türkiye Türkçesi’ndeki “tapmak” daha çok “yükünmek” fiiliyle karşılanıyordu. Her ne kadar araştırmada secde etmek, eğilip niyaz etmek gibi anlamlarla karşılaşmış olsak da kelime kökeni itibariyle yükünmek, yüklenmeyi, yokla bağlantı kurmayı da anlatmaktadır.

40  Başka bir çalışma gerektirecek kadar kapsamlı bir konudur.

41  Bu tamgayla alakalı kelimeler: Köymek: yanmak, köyünmek: yanmak, , körmek: görmek, köz: göz, kömür (<Köynür).

42  Od/Ot (ateş) kelimesiyle alakalı olan diğer kelimeler: Odcak: Ocak (ev) (Ev için ayrıca “öy” kelimesi kullanılırdı), Odag (Otağ) > Oda, Odak (Modern Türkçede Arapça mihrak (hark: ateş) kelimesinin karşılığı olarak türetilmiştir.): Merceğin ateş yaktığı yer. Odun. Ot (Bitki anlamındaki) < Odung: Yanmak. Ayrıca Eski Türkçede “odunlaşmak” deyimi “yanmış olmak ama ısının devam etmesi” anlamına gelir. Manevî bir semboldür.

43  Eski Türklerde “evren” dünyayı döndüren, eviren iki ejdere verilen isimdir. Bugün kullandığımız “ulu” kelimesinin kökü olan Çince Lu kelimesi de ejderi anlatmaktadır. Eski Türkler bugün anladığımız evren kavramı için “yer-gök” ifadesini kullanıyorlardı. Dört köşeli (köşe: “bulung”) bir evren tasarımları vardı. (Esin, 2001;  Çoruhlu, 2011)

44  Nefs: “et-öz” (Karahanlı Türkçesi)

45  Meselâ, bu kabul merasimi Hıristiyanlıkta beden ve kan yerine ekmek ve şarap ile yapılmaktadır (“Komünyon”).

46  Azerbaycan’da Ozan kelimesi kopuz için de kullanılırdı. Bu durumda kopuz çalan şairlere “Ozancı” denilirdi.(Durbilmez, 2010)

47  Sözü edilen dervişler âşık, baba ve abdal unvanlarıyla anılırlardı. Ozan-baksı geleneğinin özellikleri olan büyücülük, hekimlik, din adamlığı gibi roller İslâmiyet’in kabulünden sonra terkedilmiştir. Âşıklar eğitimcilik ve sanat eğitimciliği rollerini üstlenmişlerdir. Âşık edebiyatı bir zümre edebiyatı olmayıp ferdîdir. Ferdî olduğu kadar da gelenekseldir. Bu edebiyatın temsilcileri Dîvan Edebiyatı temsilcileri gibi toplumda ayrı bir zümre oluşturmamaktadırlar. Yapılan araştırmalar Alevî ve Bektaşî geleneğinde Eski Türk inanç ve uygulamalarının diğer tarikatlere nispetle daha fazla yer tuttuğunu göstermektedir. Bu durumda âşık edebiyatının Bektâşî tarikati mensupları arasında yayılıp gelişmesi anlamlı olmaktadır. Örneğin çoğunluğu Bektâşî olan yeniçeriler arasında Sultan Selim ve Sultan Süleyman dönemlerinde çok sayıda şair yetişmiştir. Aslında yeniçeri ve derebeylik dönemi geçtikten sonra saz şairlerinin sayısı da azalmaya başlamıştır.

48  Türk Edebiyatı kronolojik olarak üç dönemde incelenebilir: 1. İslamiyet’ten Önceki Türk Edebiyatı 2. İslamiyet’in Kabulünden Cumhuriyete kadar olan dönem: 1.1. Arap-Fars edebiyat geleneklerine bağlı olarak başlayan ve gelişip millileşen Divan Edebiyatı. 1.2. Türklerin ilk ananelerine bağlı gelişen Halk Edebiyatı. 3. Cumhuriyet Devri Türk Edebiyatı.

49  Aynı nedenle, modern dönemde metafizik, hareketin açıklanamamasından kaynaklandığı söylenerek, diyalektiğin karşısına konmuştu. Burada iki alıntıyı art arda yaparken elbette Aristo ve Hegel’in diyalektik ve metafizik kavramları ile işaret ettiklerinin ince ayrımlarla farklılaştığını burada not edelim.

50  Aritmetik kelimesinin kökeni.

51  Aynı kökten: ratio (rasyo), rit (ritüel), racon.

52  Aynı kökten (Nişanyan Sözlük): Saygı (itibar; [burada ölçmek, ölçüm ve ölçülülük ile sayı arasındaki ilişki imleniyor, diyebiliriz]), san (itibar, sayı. “adı sanı belli olmayan” da olduğu gibi), sanmak (bir şeyi bir şey saymak. [Felsefede sanmak daha çok inanmayla alakalı bir kelime olup içinde yanılma payını içerirken “kanı” bilmeye yönelmeyi içerir ve kanıta dayalı bir bilmeyi anlatır, kanılar doğru veya yanlış olabilirler. Sanı dogmaya, kanı ise pekine (kesin bilgi) dönüşebilir.]), satmak (saymak, değer biçmeyle alakalı olarak. “Nihai anlamı “bir şeyi bir şeye saymak, denk kıldırmak” gibidir. Aynı kökten sataş- (karşılaşmak, denk gelmek). Yine aynı kökten Moğolca sadağa (hasta bir kişiyi temsil eden ve kötü ruhları kovmakta kullanılan kâğıt bebek, bedel, satı), sadun (evlilik veya ant yoluyla akraba, kan kardeşi). Anadolu’da kullanılan Satılmış kişi adında “bedel etmek, bir şeyi bir şeyin yerine vermek” anlamı korunmuştur), sakınmak, saklamak, sağ (yaşayan; “sağ taraf” anlamı Oğuz diline özgüdür), sağlamak (teyit etmek, tedarik etmek), sağlam, Saylav (Modern Türkçede; seçim, mebus), Varsayım (Modern Türkçede; faraziye)

53  Daha detaylı bilgi için Bkz Emel Esin, Türk Kozmolojisine Giriş, 2001: Taoist “Yin-Yang” için Türkçe “Yaruk-Kararuk” ikilemesi. Her birinin çizgi ve noktadan oluşan yazılı ifadesi de vardı. Bunlara Çince Kua, Türkçe Irk deniyordu. Genelde bir fal kitabı olarak ele alınan “Irık Bitik” eserini hatırlayalım.

54  Süzük kelimesi, batın, süptil ve metafizik olanı karşılamakta kullanılmaktadır. (Dr.Kasım, Türk Kozmolojisi Semineri Notları, 2009)

55  Detaylı bir araştırma için başvurulabilecek oldukça değerli bir çalışma: Engin Çetin, “On Üçüncü Yüzyıl Öncesi Türkçesinde Soru”, Doktora Tezi, Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, 2008.

56  Bazı araştırmacılar bu sözcüğün Etrüskçe aracılığıyla İtalyancaya geçtiğinden bahsetmektedir. İtalyanca “Quando” kelimesi “Ne zaman” anlamına gelmektedir. Etrüskçe’nin Türkçe ile olan ilişkisi için bakınız: Adile Ayda, “Etrüskler Türk mü İdi”, 1974, Ankara.

57  Düşünsel aktivitemizin dikkatle başladığını hatırlayalım.

58  Buradaki nesne sözcüğü özne yüklem bağlamında eylemlerden etkilenen unsuru anlatmaktadır. Yoksa yukarıda sıralanan tüm sorulara verilen cevaplar zaten düşüncenin nesnelerini oluşturmaktadır.