Tinsel Yaşam ve Batı Psikolojisi

Sayı 8 - Tarih Bilinci ve Kimlik Sorunu

Oluş zamansızdır, yalnızca etkin şimdidir, ama bu şimdiki zamana bağlı değildir. Bu, düşüncenin ve duygunun sınırlamaları olmaksızın dikkattir. Sözcükler, ‘iletişim kurmak’ için kullanılır ve sözcükler, simgeler kendi içlerinde herhangi bir anlam taşımazlar. Yaşam her zaman etkin şimdidir. Zaman ise hep geçmişe ve dolayısıyla geleceğe aittir. Zamanın ölümü şimdide yaşamdır. Ölümsüz olan ise ‘bilincinizdeki yaşam’ değil, ‘şimdide yaşam’dır.
J. Krishnamıırti /Zihin ve Düşünce Üzerine

TİNSELLİK VE BATI PSİKOLOJİSİ

Öteki bilimlerdeki meslektaşları gibi, önemli psikologların çoğu, ‘ölçemedikleri’ ve ‘denetleyemedikleri’ her şeyi reddetmekte, tanımamaktadırlar. Dolayısıyla doğanın tinsel yanı, öncelik verilen büyük bir araştırma alanı değildir. Birçok psikoterapist ve psikyatristin bu şeylere ilgi duymaya başlamaları bize umut ışığı sağlamıştır. Kişilikötesi Psikoloji (Transpersonal Psychology) ve İnsancıl Psikoloji (Humanistic Psychology) yardım uygulamalarının bir parçası olarak insanın tinsel deneyimleriyle ilgilenmeyi açıkça içeren meşru bilim dallarıdır. Bunun ötesinde Bilişsel bilim adamlarının (cognitive scientists) beynin yapısı ve işlevleriyle ilgili araştırmaları, tinsel deneyimlerin bazı alanlarına çağdaş anlayışının yayılmasına yardımcı olabilir.

İNSANCIL VE KİŞİLİKÖTESİ PSİKOLOJİ

Psikoloji geleneksel olarak zihinsel işlev dengesizliklerinin daha normal bir hale getirilmesi ile ilgilenmektedir. Geleneksel psikoloji insan potansiyeli ideasıyla çok az ilgilenmişti. Son birkaç on yıl içinde geleneksel psikolojinin dar odağı değişti ve temel olarak dengeli bir yapıya sahip insanların psikolojik gelişimlerine de önem verildi ve desteklendi. Özellikle, İnsancıl Psikoloji olarak bilinen alan, insan potansiyelinin gerçekleştirilmesi tutumunu kendi uygulama alanı içine almıştır. Bu ideaların klasik bir sunumu, hümanistik psikolog Abraham Maslow tarafından, ‘Gereksinimler Hiyerarşisi’ adı altında toplanmıştır.

Fizyolojik gereksinimleri karşılamak. (Physiological)
Güven duygusu duymak. (Safety)
Ait olmak. (Belonging)
Kendine saygı duymak. (Self-esteem)
Kendini gerçekleştirmek. (Self-actualization, self-realization)
Kendini aşmak.(Self transcendence)

Bunlardan her biri, öncekinin üzerine temellenmektedir. Dolayısıyla, ‘Güven Duygusu’ gereksinimi yeterli olarak ancak bir insanın, ‘yiyecek’ ve ‘uyku’ gibi fizyolojik gereksinimlerinin karşılanmasından sonra ortaya çıkmaktadır. Bir ilişkiye, bir aileye, bir organizasyona, bir kültüre, bir topluma ‘Ait Olmak’ bir Güven Duygusu seviyesinin gerçekleştirilmiş olmasına zorunlu olarak ihtiyaç duymaktadır. Bir seviyenin taleplerinin yeterli ölçüde tatmin edilmiş olmasıyla biz ‘Kendini İfade Etme’ ve ‘İletişim Kurma’nın daha üst seviyelerini izlemek için bütünüyle özgür oluyoruz. ‘Kendine Saygı Duymak’, “bir insanın kendisini kendisi olarak beğenmesi ve kabul etmesi”, insanın farkındalığının gelişmesinde, bir tekerleğin mili gibi rol oynamaktadır. Kendimize saygı duyuyorsak, gündelik yaşamın fırtınalı dönemlerinde karşımıza çıkan olaylarla başa çıkabiliriz. Kendimize saygı duymuyorsak, gündelik hayatın fırtınalarında gemimiz kaybolur. Temelde iyi bir insan olduğumuza inanıyorsak, kendimizin büyüyüp çiçek açmasına izin verebiliriz. Temelde kendi tinimizi kabul etmiyorsak, bize yardımcı olacak destek faaliyetleri için çok az nedenimiz olacaktır. Kendini Kabul Etme duygusu bir nirengi noktası olarak güvenli ve sağlam bir şekilde kurulduktan sonra, kişi, ilginç ve anlamlı amaçlara erişmek için çalışabilir hale gelecektir. Zaman içinde bu amaçlı ve tutarlı çaba başarılı olacak ve ‘Kendini Gerçekleştirme’ ile, insanın yaşamı en yüksek Değerler ve Amaçlarla uyumlu hale gelecektir.

İnsancıl Psikoloji, ‘Kendini Gerçekleştirme’nin üst seviyelerinde sona erer. En üst seviye, birçok kültürde, kişisel gelişimin zirve noktası olarak kabul edilir. Bu noktanın ötesinde, bu toplumsal olarak kurulu sınırların ötesinde Kişilikötesi Psikoloji devam eder ve keşiflerle ilgilenir. ‘Kendini Aşma’nın yeterli seviyeleri, dünyanın bütün tinsel yollarının ortak mistik deneyimlerini kuşatır. Dolayısıyla bu bağlantılı Yeni Disiplinler (İnsancıl Psikoloji ve Kişilikötesi Psikoloji), insan destanını, doğal açılımın bir yanı olarak görürler. Bu insan destanında “yalnız ve kişisel çabayla refah ve başarı kazanımları”ndan “evrensel hikmet, şefkat, tinsel sezgi ve aydınlanmanın kişilikötesi erişimlerine” doğru bir insanın yaşadığı serüvenler vardır.

TİNSEL GERÇEKLİK ÜZERİNE PSİKOLOJİK METAFORLAR

Beyin işlevleriyle ilgili araştırmaların zenginliği, geniş anlamda insanın tinsel deneyimlerini açıklamaya yardımcı olabilir. Tinsellik üç farklı görüş alanı ile incelenebilir:

Kişisel Öznel Deneyimler.
Olayların Kişisel Yorumlanmasını Boyayan Toplumsal Güçler ve Beklentiler.
Zihinsel ve Tinsel Süreçlerin Altında Yatan Beynin Yapısı ve İşlevleri.

A. KİŞİSEL ÖZNEL DENEYİMLER

Bilişsel Psikolojinin anahtar kavramlarından, sonuçlarından birisi, ‘Yaşam Algımızın’ öznel oluşudur. Deneyimlerimizi, ‘İçinde Olduğumuz Hal ve Duygularla’ boyamaktayız. Bu kavram ya da sonuç, metafizik alanlara kadar uzatılabilir. Genellikle “öznel” dendiğinde kendi zihnimizde ve bedenimizde düşündüklerimizi ve hissettiklerimizi anlarız. “Nesnel” dendiğinde de bedenimizin sınırlarının dışında olan bitenleri ve zihnimiz içinde deneyimleyemediğimiz şeyleri anlarız. Bir tinsel öğrenci, tinsel gerçekleştirmenin ileri seviyelerine ulaştığında, genellikle “öznel’in bazı “nesnel” yanları kapsayacak şekilde genişlediğini keşfeder. Telepati, durugörü, psikokinesis ve imanla tedavi gibi birçok psişik olgu, bunların arasındadır.

Yetişmeleri sırasında derin konsantrasyon çalışmaları yapan Tinsel Ustaların eriştiği ileri seviyelerde, “öznel”, uygulamada “nesnel” ile aynı anlama gelmektedir. Böyle Ustalar, “nesnel” bilgi ve kontrole erişmeleri sırasında küçük bir engele katlanmaktadırlar. Dinlerin ve folklorun “tanrılar” olarak tanıdığı güçlere sahip olmaktadırlar. Bu Ustalar, kendi içkin insani doğalarının özel bir yanını geliştirmiş basit insanlardır. Ve bütün o hayranlık uyandıran becerileri sırasında, onlar halen öznel ve nesnel arasındaki normal ayrımın farkındadırlar ve halen “nesnel” olanı kendilerinin dışında olarak gören insanlara karşı saygı duymaktadırlar.

B. OLAYLARIN KİŞİSEL YORUMLANMASINI BOYAYAN TOPLUMSAL GÜÇLER VE BEKLENTİLER

Ciddi uygulayıcıların mistik deneyimlerinin, kendi tinsel pratiklerine kattıkları dinsel ve toplumsal koşullanmalarla tatlandırıldığını söyleyebiliriz. Örneğin, bir Hindu münzevi derin meditasyon içindeyken Krishna ya da Shiva’nın vizyonunu görecektir. Bir Hıristiyan rahip derin dua içindeyken İsa ya da Meryem’in varlığını deneyimleyecektir. Uygulama seviyelerinin başlangıcında “normal”, öznelliğin genişlemesi olarak anlaşılabilir. Fakat hayli ilerlemiş öğrenciler için “öznel”olan “nesnel” olmaya başlamaktadır, “çokluk” etkisini sürdürmektedir. Bu, varoluşun daha derin ve birleşik seviyelerini içine alabilecek ve “çokluk”, üst üste katlanacaktır. Örneğin, tek bir gök/cennet ve tek bir doğru din olması yerine, daha sübtil/latif seviyede “zanlar/sanılar” değil, “bilincin yoğunlaşma seviyeleri” temel alınacaktır. Ve bu seviye, ‘gelişmiş bir tinin zihni’ üzerine ya da ‘bir halkın inançlarının grup zihni’ üzerine yazılabilir. O, bir ressamın üzerine resim yaptığı bir beze benzer. Bu yolda, bu dünyasal seviyeden bir sonraki daha sübtil seviyede bir ‘cennetler / gökler ve başka alanlar çokluğu’ vardır.

C. ZİHİNSEL VE TİNSEL SÜREÇLERİN ALTINDA YATAN BEYNİN YAPISI VE İŞLEVLERİ

Beyin ile tinsel deneyimler arasındaki karşılıklı etkileşimleri anlamaya yardımcı olacak çeşitli dar sokaklar / geçitler vardır. Bunların bazıları şunlardır:

Sol-sağ beyin ikiliği,
Beynin işlevsel tabakaları,
Beynin iki yarımküresini birleştiren visual/görsel sistem,
Bilincin Evrimi / Algının eşzamanlı süreci,
Farkındalığın evrimi / Budist Psikolojinin Beş Skandha’sı.

1. SOL-SAĞ BEYİN İKİLİĞİ

Beyin, sağ yan ve sol yan olarak, iki yarım küreye sahip olarak ele alınabilir. Birçok insanın ortak görüşüne göre, “sol yan” dil ile “sağ yan” ise görsel algı, imgelem ve duygularla bağlantılıdır. Beynin sol yanı, milyonlarca yıllık evrim sırasında “dil” üzerinde uzmanlaşmıştır ve başlangıçtaki bazı işlevleri şimdi sağ yanın işlevleri olmuştur. Beynin sağ yanının ya da “ilk zamanlardaki yanı”nın başlıca özellikleri “holistik süreçler” üzerindeki vurgulamasıdır. Yani, birçok deneyin ortaya koyduğu gibi, ‘sol yan’ın ayrıntılarla ilgilenmesine bir üstünlük olarak ‘sağ yanı’, bağlam/context ile ilgilenir. Öz olarak, sağ beyin “büyük resim” ile ilgilenir. Buna karşıt bir şekilde, sol beyin “ayrıntılarla” ilgilenir. Resimlerin/imgelerin parçalarının bulunması çalışmalarında “sol yan” resim detaylarının ölçüldüğü testlerde her zaman “sağ yan”dan daha başarılı olur.

Beynin sol ve sağ yarımküreleri arasında birçok başka farklılıklar da vardır. Örneğin, sol yan, geçici/dünyevi süreçlerde hakim olan yandır. Bizim edimlerimizi/fiillerimizi zaman içinde yönlendirir ve düzenler. Sol yan, olumlu duygular ve ritm algısı ile daha fazla işbirliği yapar. Sağ yan, ‘bir an içindeki dikkat’ ile, imgelerin görsel rotasyonuyla ve müziğin tanınmasını sağlayan melodi, ses perdesi, ses tonu ve armoninin algılanmasında söz sahibidir. Sağ yan olumsuz duygularla daha fazla ilgili olduğu gibi duyguların denetlenmesinde de yönetici konumundadır.

2. BEYNİN İŞLEVSEL TABAKALARI: ÜÇ KATLI BEYİN

Beyin, üç katlı olarak da ele alınabilir.

1) En ilkel seviye alttadır ve saldırganlık, sürü içgüdüsü, yeniden üretim ve temel metabolik süreçlerle ilgilidir. Evrim içinde bu bölüm, “sürüngen, yılan” gelişim seviyesidir.

2) Sonraki alan, orta tabakadır. Orta kat aile içgüdüsü, oyun becerisi, acı ve haz yargısı ve duygular alanıdır. Evrim içinde bu bölüm, “memeli hayvanların”gelişim seviyesidir.

3) Son tabaka, en üst kat, dil, kendilik duygusu (ego), başkalarının bakış açılarından bakabilme becerisi, başkalarının deneyimlerini anlama becerisi, düşünme ve plan yapma becerisi alanıdır. Evrim içinde bu bölüm, primatların yüksek seviyeleri olan şempanzelerden insan düzeyine kadar ki gelişim seviyesidir.

3. BEYNİN İKİ YARIMKÜRESİNİ BİRLEŞTİREN VİSUAL / GÖRSEL SİSTEM

Üçüncü bir sistem, beynin sağ (eski) ve sol (yeni) yarım kürelerin ilişkisiyle, iki yanlı işlev gören bir görsel sistem olarak ele alınmasıdır.

1) Eski döneme ait görsel yan, hareketi tanır, renkleri iyi tanıyamaz ve görsel alanın periferisinden gelen dataları alır. Bazı tinsel pratikler (Dzogchen’in “Büyük Gök” meditasyonu gibi) bu sistemi, zihnin birincil alanlarına derin bir şekilde inmekte kullanır.

2) Daha yakın zamana ait görsel işlev, ayrıntıların çözümlenmesidir. Gölge ve renklerin ince farklılıkların çözümlenmesidir. Gölge ve renklerin ince farklılıkları tanınır ve bir nesneye yönelerek üzerinde birden bire odaklanmaya hazırdır. Görsel meditasyonlar Yantra ya da Mandala olarak kullanılan bir sembol üzerine odaklanırken, doğrudan bu Yeni Sistemi temel alarak kullanırlar.

Çünkü Görsel Sistem iki yarımküreyi bir köprü gibi birleştirmeye yönelir. Bu, Tantrik pratiklerde kullanılır ve Hikmet (sağ beyinin boşluk deneyimi, sol beyinin egosu ile kendini kimliklendirmeyen) ve Kutsamayı (bliss) (sol beyinin derin yoğunlaşma/konsantrasyon deneyimi) bütünleştirmeye (integration) yöneliktir.

4. FARKINDALIĞIN EVRİMİ: BUDİST PSİKOLOJİSİNİN BEŞ SKANDHA’SI

Binlerce yıl önce Budist öğretmenler farkındalığı, birbirini takip eden beş zihinsel işlemin terimleriyle açıklamışlardır. Çağdaş araştırmalar şimdilerde bu binlerce yıl önceki buluşları onaylama eğilimindedir.

İlk adım, tat ve ses gibi basit duyum nesneleriyle ilişkiye girmektir.

İkinci adım, bu başlangıç izlerinin, beynin orta katındaki ‘duygusal merkez’de kaydedilmesidir. Bu merkez, bir duyumsamanın haz verici ya da acı verici olduğuna karar verir.

Üçüncü adım, beynin en üst katında, temel duygusal sinyallerin üzerinde çağrışımsal düşünme edimidir. Duygusal sinyalleri kimliklendirir, tanımayı sağlar. Örneğin, şefkat dolu bir dokunuş, bir başka anı ile birleşir ve şu düşünce ortaya çıkar:
“Oh, ne güzel bir his bu. Bana çocukluğumda evimizin kapısında oturduğum günleri anımsattı.”

Dördüncü adım, kimliği belirlenen olgu üzerine zihinsel olarak özenli, dolu dolu düşünmektir. Bu düzey zihinsel refleksiyonu, planlamayı ve kişiliğin ifadesini içerir. Bu seviyede düşünceler duygularla birleşir, bir demet oluşturur ve kişisel kimlik damgasını belirler. Çoğumuz bu düzeyin, insan olmaktan ne anlaşılıyorsa onun iletişimini ve ifadesini sağladığına inanırız.

Beşinci adım, doğrudan farkındalıktır. Düşünceyle ilgili kendini düşünmeyi (self-reflection) içermez. Bu düzey, Vipassana meditasyon geleneğinde Açık Farkındalık olarak isimlendirilen olguya benzerdir. İnsanın deneyim alanına giren her şeye yönelik bir farkındalıktır. Bu farkındalığın kendisini bildiği sübtil/latif bir duyum vardır. Bu ise egonun kendini bilme yolu olan düşünceler, duygular ve duyumlar demetinden farklıdır. Dahası, bu farkındalık kendisini sübtil enerjiler ve gerçekliğin daha derin seviyelerinin doğasının işbirliğiyle bilir.

5. BİLİNCİN EVRİMİ: ALGININ EŞ ZAMANLI SÜRECİ

Beynin işlevsel tabakalarının ve sol-sağ modellerinin birlikte alınması, bizi şimdi ele alacağımız taslağa ulaştırır. Bizim uzak atalarımız genellikle ‘kesin bilme biçimlerini’ kullanıyorlardı. Hayatta kalma şanslarını arttırmak için içgüdüsel ve alışkanlığa dönüştürülmüş edim kalıplarını, davranış kalıplarını kullanıyorlardı. Edimler ve taklitçilik bu görevin başarısını sağlıyordu, hareketler tekrarlanıyor ve vurgulanıyordu. Bundan sonra, insanlar tedricen hayatta kalma temel konusundan, soyut toplumsal sorunlarla ilgilenebilecek aşamaya geçtiler. Bu geçiş, sol beyinin öne çıkmasına yol açtı. Sol beyinin becerileri dil ve uygarlığın gelişmesi için gerekli olan yakıtı sağladı. Olaylar ve sahneler temsil edilebiliyor, dil olarak ifade edilebiliyordu. İnsan türü olarak bugün bizler, düşüncelerimizin esiriyiz. Kültürlerimiz ve değerlerimiz, sol beyinin işlevlerinin bir yan ürünü olan kendi/self ya da ben/ego çevresinde dönüyor. Ve sol beyin, düşüncelerin gürültüsüyle işliyor. İstenen ve istenmeyen düşünceleri ve fikirleri sürekli yaratıyor ve bunlarda kendilerine karşılık gelen duygulara ve duyumlara yol açıyor. İnsanın evriminin önceki safhalarında belki bu, hayatta kalmak için yararlı bir hüner olarak görülebilir. Bir kaplanın yaklaşması gibi çevre koşullarındaki değişikliklere karşı alarmda kalmayı kolaylaştırıyor olabilirdi.

Kendi (self) ya da ego, bu sonsuz düşünceler selinin “kendini temsil etmesinin” sonucudur. Kendilik duygumuz (sense of self) için yapılacak araştırmalar bizi ‘düşünce, duygu ve duyum demetlerine, gruplarına’ götürecektir. Yani, ego, sol beyinin kendisi üzerine düşünme kabiliyetinin geçici bir etkisidir. Herhangi bir anda, ego, kendisiyle ilgili şimdiki ve önceki zihinsel, duygusal ve duyumsal verilerin bir birikimidir. Metaforik olaraksa herşeyin yolunda gittiğini bilme gereksinimi ile ego her zaman kendisine “Bununla ilgili olarak ben şunu düşünüyorum ve hissediyorum” demekte ve kendi sesini dinlemektedir. Sonraki an ise belirli duyguların ve düşüncelerin, bu söze karşılık vermek için doğallıkla ortaya çıkmasıdır. Ego bunları işitir ve hisseder, sonra şöyle der: “— Oh, güzel, güzel, Ben halen buradayım ve herşey bir an öncesinin aynı.”

Düşünce, duygu ve duyum demetinin egoya geri dönüşü, bir grup deneyimle karışır. “- Tamam, ben halen düşünüyorum, hissediyorum ve hareket ediyorum”sinyalleri egoyu sürdürür. Ego gerçekte sol beyinin suni bir ürünüdür.

Özetlersek, zihinsel işlev düşünceler üzerinde sürer gider. Normal olarak, bu düşünceler selinin kaotik doğası üzerinde çok az kontrolümüz vardır. Bununla ilgili olarak bizim öznel deneyimimiz filtrelenmiş ya da pürüzlerden temizlenmiş bir şeydir, dolayısıyla daha durağan bir zihinsel hal deneyimleriz. Fakat belirli bir seviyede bu gürültüler, bizim zihnimize dolar. Bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğu, açık bir sorudur. Fakat insan kültürünün tarih boyunca kayıtlanmış izleri bize kişisel bilincin bu seviyenin üzerine çıkamadığını, ortalama olarak, kararsız ve zarar verici bir toplumsal seviye oluştuğunu gösteriyor. Bitmeyen savaşlar, cinayetler, sefalet ve yanlış anlamalar, bu olguya şahit olma mirasımızdır.

Beyin araştırmaları bize beynin iki yanının, ayrı bilinçlere sahip olduğunu gösterdi. İnsan evriminde bir sonraki adım, eski sağ beyin hikmetlerinin, ‘bizim bütünüyle sol beyin doygunu toplumumuz’la bütünleştirilmesidir (reintegration). Sol ve sağ beyin edimleri arasında gerçekleştirilecek böyle bir uyum, birey ve grup olarak gereksinimlerin karşılanmasına yönelik insan bakış açısını dengeleyecektir. Metafizik çalışmalarda bundan bir sonraki adım ‘tinin, beden, kalp ve zihin ile yeniden bütünlenmesidir’.

Bir olgu olarak Budizm, normal yetişkin psikolojisinin ve davranışlarının, insan potansiyellerinin yalnızca bir kısmını gerçekleştirebildiğini göstermiştir. Kişilik ve egonun sınırlılıklarının ötesine hareket etme kabiliyetine çok az rastlanmaktadır. Ortalama insanlar buna çok az teşebbüs etmektedirler. Yalnızca kısmen doyurulmuş bir yaşam sürmek yerine, kendini daha fazla gerçekleştirmiş bir yaşam için zorluklara katlanmak gerekir. Bu olağanüstü olgu, bilinçdışı koşulların gücü sayesinde ortaya çıkmaktadır. Bilinçdışı bizim bütün edimlerimiz için yön veren bir güçtür.

4. BİLİNÇDIŞI ZİHİN

Çağdaş akademik psikoloji iki farklı bellek ve edim tipi tanır:
açık ve kesin,
dolaylı ve örtülü.

Açık ve kesin olan etkinlikler bizim bilinçli olarak doğrudan deneyimlerimizdir. Buna karşıt olarak, dolaylı ve örtülü etkinlikler daha çok ‘otomatik’ yaptığımız ve “sıradan uyanık zihinle” yapmadığımız etkinliklerimizdir.

Popüler psikoloji bunu bir adım öne çıkartır ve ‘yarı-otonom bilinçdışı zihnin’, dolaylı ve örtülü insan davranışlarının çoğununun sorumlusu olduğunu söyler. Bu popüler kavramla uygunluk içindeki mistik öğretiler, bilinçdışı zihnin otonomisi üzerinde daha fazla vurgu yaptıkları için, onlardan ayrılırlar. Bununla birlikte her ikisi de bilinçdışı güçlerin denetlenmesini öğrenmenin büyük öneminin altını çizerler. Alışkanlıklar (habits), dolaylı ve örtülü etkinlikler için en güzel örnektir. Alışkanlıkların, bir kişinin bu dünyadaki mutluluk şansını kolaylıkla yokedebileceklerini söylemek, abartı olmaz. Dolayısıyla, mistik öğretiler, pop psikoloji ile uyum içinde şunu söylerler: “- Bir insanın yaşamındaki sonuçlarla ilgili sorumluluk, insanın kendi omuzlarındadır.” Düşüncelerimiz, sözlerimiz ve inançlarımız yaşamlarımızı biçimlendirir.

Bütün tinsel geleneklerin başlangıç düzeyleri, öğrencinin düşünceleri ve inançları üzerinde yeniden çalışmaya yöneliktir. Kısacası, onların amacı ‘kötü zihinsel alışkanlıkları’ örneğin öfke, korku, hırs ve sıkıntıyı kaldırmak, iyi zihinsel alışkanlıkları örneğin saygı, cesaret, denge ve kararlılığı yerleştirmektir. Bütün bu zihin halleri, tekrar tekrar yapılmanın gücüyle ‘dolaylı ve örtülü zihne’ kazınmış alışkanlıklardır. Yani, bir şey tekrar tekrar ortaya çıkarsa, bizim doğamıza bir tohum gibi ekilir. Hepimizin bildiği gibi, bir kere alışkanlık oluştuğunda, onu değiştirmek için çok çalışmanız gerekir. Böyle bir değişimin anahtarı, alışkanlıkların, ‘kişiliksiz’ (impersonal) olduklarını bilmektir. Yani, mekanik bir süreçle geliştirildikleri için, yine mekanik bir süreçle ortadan kaldırılabilir ya da yeniden yazılabilirler.

“Bilinçdışı zihin” ya da gerçekliğin en derin düzeyleri, seçim ya da tercih yapmazlar. Bu şu anlama gelir: “Bizler, bireyler olarak, kendi mutluluğumuzdan ve başkalarının mutluluğundan sorumluyuz.” Bütün mistik öğretiler bu olguya dikkatleri çeker. Hindu geleneği şöyle der: “ – Sizin çabalarınız %25, tinsel öğretmeninizin sizin için gösterdiği çabalar %25 ve Tanrının lütfu (prasad) sizin için %50 oranında etki eder.” Bu klasik bir tinsel tutumdur.

Tanrısalın lütfu olmadan hiçbir şeyin olamayacağı kabul edilse de, olgun bir insan olarak sorumluluklarımızı üstlenmeliyiz.

KAYNAK

[1]  Gregory A. Curtis, Spiritııality and Western Psychology, New Zealand, 2002,
http://homepages.ihug.co.nz/-greg.c/.science.html.