Theaitetos Üzerine İrdelemeler

Sayı 87 - Temmuz - Ağustos 2019

“…Platon’un diyaloglarının kronolojisinde
dördüncü sırayı, Platon’un filozof ve yazar kariyerinde olgunluktan yaşlılığa geçişi
temsil eden ara diyaloglar oluşturur. Söz konusu diyaloglar Parmenides,
Theaitetos ve Phaedros’tan meydana gelir. Bu dönemi tanımlayan, hatta dönemin
diyaloglarını birleştiren en önemli husus, onlarda Platon’un ilk kez sistemine,
özellikle de İdealar Kuramı’na
eleştirel bir gözle bakmaya başlamış olmasıdır. Nitekim Parmenides’te idealar kuramının
yol açtığı güçlük ve zorluklar üzerinde yoğunlaşılır. Theaitetos’ta
ise, algının bilgi olma iddiasını tartışırken, öyle sanılır ki, Platon bir
yandan da kendine idealar kuramı olmadan bilgi problemine bir çözüm getirip
getiremeyeceğini sorar.”

Ayakkabıcılık
sözü ile anlatılmak istenen şey, herhalde ayakkabı yapmak bilgisi, marangozluk
sözü ile anlatılmak istenen de, tahtadan şeyler yapmak bilgisidir. Ama “Bilgi nedir?” diye sorulduğu zaman ne
denecektir? Bu soruya “öğrenilen bütün şeyler” demenin yetmeyeceği, bununla
konunun açığa çıkmayacağı bellidir. Çünkü “Balçığın
özü nedir?”
sorusuna karşı “testi balçığı”, “tuğlacı balçığı” diyerek işin
sonu gelmeyecektir. Doğru olan, “Balçık,
su ile karışmış topraktır,”
şeklinde karşılık vermektir. “Bilgi nedir?” sorusuna da, böyle açık
bir karşılık bulunması, bilginin ne olduğu bilinmedikçe, “kundura bilgisi” sözü
de bir anlam taşımayacaktır. Bilgi hakkında fikri olmayan kimse, herhangi bir
sanatın ne olduğunu anlamayacaktır.

Bir şey
bilen insanın bildiği şeyi algıladığını, bilginin bir algı olduğunu söyleyenler
vardır. Söyleyiş şekli başka olmakla beraber, Protogoras’ın tanımı da budur. O
da, “her şeyin ölçüsünün insan olduğu” düşüncesindedir. İnsanı, var olan
şeylerin varlıklarının, yok olan şeylerin yokluklarının ölçüsü kabul etmiştir.
Bununla, “Nesneler bize nasıl görünüyorsa
öyledir,”
demek istemiştir. Bilge bir adam anlamsız söz etmeyeceğine göre,
bilginin ne olduğunu ararken, onun düşüncesini izlemek yerinde olacaktır.

Esen bir
rüzgârın bazı kimseleri üşüttüğü bazı kimseleri üşütmediği, kiminin onu sert
kiminin hafif bulduğu çok olur. O zaman rüzgâra, soğuk mu, değil mi denecektir?
Onun üşüyenlere göre soğuk olduğunu, ötekilere göre soğuk olmadığını söylemek
daha doğru olmayacak mıdır? Hem bu yalnız sıcak ve soğukta mı böyledir? Çok
zaman görünüş ile algı aynı şeydir. Bir şey, biz onu nasıl algılıyorsak
öyledir. “Bir şey” veya “herhangi bir nitelik” ifadeleri hiçbir şey için doğru
değildir. Büyük dediğimiz küçük, ağır dediğimiz hafif görünebilir. Acaba her
şey, yer değiştirmekle, birbiri ile karışmakla mı meydana geliyor? Bir şey var
mıdır? Yoksa her şey oluş halinde midir?

Parmenides
bir yana konursa, bütün bilgeler her şeyin akış halinde olduğu düşüncesindedir.
Hiçbir şeyin kendiliğinden bir şey olmadığı ilkesini elde tutarsak diyeceğiz
ki, siyah, beyaz ve bütün renkler, gözlerin uygun bir hareket (yer değiştirme)
üzerine dikkatini toplamasıdır. Şu veya bu renk denilen, ne dikkat eden organ
ne dikkat edilen nesnedir. O, herkesin kendisine özgü olan, ikisinin ortası bir
şeydir. Bir rengin, bir köpeğe, herhangi bir varlığa, bize göründüğü gibi
göründüğünü düşünemeyiz. Bir şey, başkasına bize göründüğü gibi görünmemekle de
kalmaz; kendimiz aynı kalmadığımız için, bize de her zaman aynı görünmez.

Ölçtüğümüz
veya dokunduğumuz şey, büyük veya beyaz yahut sıcak olsa, kendisi değişmedikçe,
ona rastlayan bir kimseye başka türlü görünemez. Öte yandan, bu nitelikler
ölçende veya dokunanda olsa, bu şeye yaklaşan başka bir şey, kendisine bir şey
olmadıkça değişemez. Biz altı zarın dört zardan fazla, hem de bir buçuk defa
fazla olduğunu söyleriz. Fakat altıyı on iki ile karşılaştırdığımız zaman, daha
az buluruz. Bize “Bir şey çoğalmadan daha
büyük, azalmadan daha küçük olur mu?”
dense, nasıl karşılık veririz?
Öyleyse işi dikkatle ele almalı; bu çeşit olayların ne olabileceğini
araştırmalıyız.

Kendi
kendisinin aynı kaldıkça, herhangi bir şeyin nicelik ve hacim bakımından daha
çok veya daha az olacağını, kendisine bir şey katılmadan veya kendisinden bir
şey alınmadan bir şeyin çoğalacağını veya azalacağını aklımız almaz. Var
olmayan bir şeyin oluş yolundan geçmeden, var olacağını kabul etmeyiz. Ama bir
çocukla yetişkin bir insanın durumuna bakınca, iş değişir. Yetişkin adam,
çocuktan büyüktür. Hiç uzamadığı ve kısalmadığı halde, bir zaman sonra çocuktan
küçük olur ve bu, çocuğun büyümesi ile olur. Yetişkin adam, küçük değilken
nasıl küçük olmuştur? Bir oluştan geçmeden, nasıl önce olmadığı bir şey
olmuştur? Buna benzer daha binlerce örnek gösterilebilir. Güç olan, soruya
karşılık vermektir.

Bazı
kimseler varlığı yalnız elle tutulabilene dayandırırlar, gözle görülmeyeni
varlık saymazlar. Bazı kimseler de, evreni bir hareket olarak görmektedir.
Onlara göre, hiçbir şey kendiliğinden var olmaz. Her şey ve her şeyin
nitelikleri, hareket sonunda meydana gelir. Bu düşüncede olanlar, edenle
edileni birer varlık olarak kabul etmezler. Ne eden edilenle birleşmeden önce,
ne edilen edene rastlamadan önce bir şeydir. Bundan başka, bir şey karşısında
eden olan, bir başka şeye rastladığında edilen olarak görülebilir. Bütün bunlardan
çıkan sonuç şudur ki, hiçbir şey kendinden ve kendiliğinden bir şey değildir.
Her şey bir başka şeye göre sürekli olmaktadır. Daha çok alışkanlıkla
kullandığımız “varlık” sözü, kökünden kazınmalıdır. Bilgeler gibi konuşmak
isteniyorsa, “bir şey”, “herhangi bir şey”, “bu”, “şu”gibi hareketsiz bir şey
gösteren sözleri bırakmalı; “olmakta bulunmak”, “değişmekte bulunmak”demelidir.

Fakat bu söylenenlerde
eksik olan bir taraf vardır. Rüyalarla hastalık halleri, özellikle delilik ve
duyumsal yanılmalar olarak işaret edilen görme, işitme yanılmalarından söz
edilmesidir.