Temel İnsan Hakk’ı: Yaşam, Yaşabilmek…

İnsan Hakları - 2019

“Bir Kum Tanesinde bir Dünya görmek

Ve bir Kır Çiçeğinde bir Gökyüzü

Sonsuzluğu avucunun içinde tutmak

Ve Öncesizliği Sonrasızlığı bir saate sığdırmak.”

“To see a World in a n of Sand

And a Heaven in a Wild Flower,

Hold Infinity in the palm of your hand

And Eternity in an hour.”

William Blake[1]

“Yaşam Hakkı” bir temel özgürlüktür, haktır. “Yaşam Hakkı” “Birinci Hak”tır demek istiyorum.

Gerçekten de önce “yaşam” vardır. Önce, insansal varlığın kendisi vardır: Onun bu yeryüzü yuvarlağında fiziksel olarak var oluşu ve bir fiziksel varlık olarak kendini idame edişi vardır. İnsansal varlık olarak yeryüzüne gelmek ve orada, kendini idame etmek “yaşam”dır, ilk özgürlüktür; hiç kimsenin, başka herhangi bir varlığın önleyemeyeceği, engel olamayacağı, sınırlayamayacağı bir özgürlüktür bu.

Bu yeryüzü yuvarlağında, bir insansal varlık var olmak, ilk özgürlüğü oluşturur. Bu ilk özgürlüğün somutlaşması da ilk hakkı, temeldeki ilk hakkı oluşturur. Ve buna biz “yaşam hakkı” deriz.

Bir başka deyimle; evren vardır. Yeryüzü yuvarlağı vardır. –Buna isterseniz doğa diyebilirsiniz– insansal varlık vardır. Yani, ilk olgu olarak bir “Evren-doğa-insan” üçlüsü vardır. Bunların üçünü birden bir tek sözcük deyimler. Bu üçlüyü bir tek sözcük ile mükemmel olarak anlatabiliriz:

Özgürlük…  

Ve ilk olarak, özgürlüğün var oluşu vardır.

Bu özgürlük; evrenin ve doğanın, kendi iç yasasından başkasına tabi olmamaktır. Yani kendi Doğal/tanrısal yasasından başka bir dış etkene, bir dış etkiye, bir dış güce bağlı olmamaktır, özgürlük.

İnsana gelince, bu özgürlük, insanın, doğa ve evren bütünü içinde kendi içgüdüsünden başkası ile bağlı olamamasıdır. Ama insan, hemen toplumsallaşmıştır. Öyle ise onun için söz konusu özgürlük, toplumsallaşma süreci içinde saf usun gerçekleşmesidir, insanın bu saf ustan başkasına bağlı kalmamasıdır.

Özgürlük evren-doğa-insan üçlüsü için budur. Yani özgürlük evren-doğa-insan üçlüsünün, kendilerine özgü, kendilerine ait olan yasalardan başkasına bağlı olmamalarıdır. Burada, özgürlüğü, insan için vurgulamak gerekirse, Hegel’den esinlenerek şunu söyleyebilirim: Özgürlük saf ustur, onun gerçekleşmesidir.

Buraya kadar söylediklerimi, daha çok, kuramsal bir anlayışla belirttim. Özgürlüğü somutlaştırınca, ondan ne çıkacağını ne doğacağını bilmemiz, görmemiz gerekir.

Evrenin bir duruşa doğru gittiği fikri, makinelere ilişkin basit bir gözlemden gelir. İngiliz bilim felsefecisi Karl Raimund Popper’in metodolojisi olan, ‘eleştirel akılcılık’ı, sorun çözmek için varsayım önermek ve önerilen varsayımları gözlem raporlarıyla kontrol ederek, gözlemle çelişenleri (yanlışlanmış olanları) elemek olarak ifade edilebilir. Karl R. Popper, 1935’te yayımlanmış olan “Bilimsel Araştırmanın Mantığı” adlı eserinde bilimi şu şekilde tanımlar: “Bilim, içerdiği ifadeler, gözlem raporlarını oluşturan ifadelerle yanlışlanabilecek düşünce sistemlerinin tamamına verilen addır.” Bu nedenle, genel ifadelerin doğrulanması veya yanlışlanması arasındaki asimetrinin çok önemli olduğu görülmektedir. Karl R. Popper’a göre gerçekçi bilgi kavramı şöyledir: “Bilgi, herhangi bir nesne veya sürecin, gözlemcinin ilgisini çeken özellikleri arasında ulaşılabilir olanlardan kodlanabilenlerin tamamıdır.”

Eleştirel akılcılığı da yedi maddede özetlemektedir:

  1. Problemin saptanması (Bu gözlemler veya mevcut varsayımlar ışığında yapılır).
  2. Problem çözümü için bir varsayımın uydurulması.
  3. Varsayım çıkarımlarının gözlemle denetlenmesi.,
  4. Gözlemlerle çelişiyorsa varsayımın terk edilmesi.
  5. Genişletilmiş gözlem temeliyle uyumlu yeni bir varsayım oluşumu.
  6. Yeni varsayım çıkarımlarının gözlemle denetlenmesi.
  7. Dördüncü ve sonraki aşamaların (sağlama yapılması açısından) sırasıyla tekrarı.

Her makine ortaya koyduğundan daha çok enerji tüketir. Enerjinin bir bölümü sürtünmelerde, bir bölümü aşınmalarda boşa gider. 1850’de Rudolf Clausius bu düşünceyi basit bir ilke haline getirdi. Ona göre, bir, yararlanabilir enerji vardı, bir de yararlanılması mümkün olmayan bir enerji artığı vardı. Clausius bu yararlanılmaz olan enerjiye entropi adını verdi ve Termodinamiğin ünlü İkinci Yasası’nı formüle etti: Entropi daima artıyor. Evrende ısı, artık yararlanılması mümkün olmayan bir eşitlik gölüne sızıp gidiyor.

Bir yüzyıl önce bu güzel bir fikirdi; çünkü o zamanlar ısı, hâlâ bir akışkan olarak düşünülüyordu. Ama ısı, alev ya da hayatın olduğundan daha çok maddesel değildir. Isı, atomların rastgele bir hareketidir. Bu fikri çok zekice kavrayan, Avusturyalı Ludwig Boltzmann oldu ve bir makinede, ya da bir buhar makinesinde veya evrende olanlara yeni bir yorum getirdi.[i]

Boltzmann, enerjinin alçalması, atomların çok daha düzensiz bir durum olmaları demektir, diyordu. İşte entropi bu düzensizliğin bir ölçüsüdür ve bu, Boltzmann’ın yeni yorumundan çıkan derin bir kavramdır. Oldukça tuhaf ama bir düzensizlik ölçüsü konabilir; belli, özel bir durumun ortaya çıkma ihtimali ölçü olarak alınabilir –burada da ölçü, atomların belli bir durumda bir araya gelmeleri ihtimali olarak tanımlandı. Boltzmann bunu tamamen doğru olarak, “s = k log(W)” biçiminde formüle etmişti. Burada s; entropiyi, W; verili durumun ihtimalini, k; şimdi Boltzmann sabiti diye anılan bir katsayıyı gösteriyordu ve demek ki entropi, söz konusu ihtimal sayısının logaritmasıyla doğru orantılıydı.[2]

Elbette, düzensiz durumlar düzenli durumlardan çok daha muhtemeldir; çünkü atomların rastgele her biraya gelişi düzensiz olacaktır; demek ki genellikle, herhangi bir düzenli tertip kalmayacaktır. Ama “genellikle” demek, “her zaman” anlamına gelmez. Düzenli durumların sürekli olarak düzensizlikte son bulduğu doğru değildir. Burada söz konusu olan, istatistiksel bir yasadır; bu yasa, düzenin yokolma eğilimini gösterir. Ama istatistik, evrenin bazı adalarında düzensizlik egemen olurken, bazılarında da düzenin yeniden kazanılmasına izin verir.

Bu güzel bir kavrayıştır. Ama hâlâ sorulacak bir soru var. Eğer, bizim buraya gelmemizin bir olasılık sonucu olduğu doğruysa, bu olasılık, burada olmaya hakkımız bulunmayacak kadar düşük değil midir?

Bu soruyu soran insanlar, bütün atomların bir anda bedenimizi meydana getiriverdiğini düşünürler; kafalarında canlandırdıkları her zaman böyle bir tablodur. Atomların bir anda burada bir araya gelerek ‘BEN’i oluşturuvermeleri tamamen olasılık dışıdır. Oluşumun yolu bu olsaydı, BEN’im varolmam yalnızca olasılık dışı değil, fiilen olanak dışı olurdu.

Elbette, doğanın tuttuğu yol bu değildir. Doğa aşamalı olarak çalışır. Atomlar molekülleri oluşturur, moleküller bazları oluşturur, bazlar amino asitlerin oluşumunu yönlendirir, amino asitler proteinleri oluşturur ve proteinler hücreler içinde çalışır. Hücreler ortaya çıkar. Bir düzeyi ya da bir kademeyi oluşturan, kararlı bir yapıya sahip birimler, daha yüksek oluşumları ortaya çıkaracak olan rastlantısal karşılaşmalar için birer hammaddedirler; yeni oluşumlardan da bazılarının kararlı bir yapı kazanma şansları olacaktır. Kararlılık, gerçekleşmeyen bir potansiyel olarak kaldığı sürece daha ileriye gitme şansı yoktur. Evrim, basitten karmaşığa doğru, bir merdivene basamak basamak tırmanmak demektir ve o basamakların her biri kendi içinde kararlı bir yapıya sahiptir. Yavaş adımlarla, ama giderek bir karmaşıklığa doğru yükselen bir merdivene sürekli tırmanma; işte yaşamın doğuşu budur –evrimdeki ana ilerleme doğrultusu ve ana problem budur. Ve biz şimdi bunun yalnızca yaşam için değil, madde için de doğru olduğunu biliyoruz. Eğer yıldızlarda, demir gibi ağır bir elementin ya da uranyum gibi süper-ağır bir elementin, bütün parçaların bir anda bir araya gelivermesi ile oluşması zorunluluğu olsaydı; böylesi bir durumun ortaya çıkması fiilen olanaksız olurdu. Bir yıldız önce hidrojen helyum yapar; sonra, bir diğer aşamada, bir farklı yıldızda, helyumdan karbona, oksijene, ağır elementlere doğru bir dönüşüm olur; doğadaki doksan iki elementi yapmak için merdiven adım adım çıkılır.

Yıldızlardaki süreçleri (process) bir bütün olarak yineleyemeyiz; çünkü çoğu elementin kaynaşması için gerekli olan muazzam sıcaklıklara egemen olamayız. Ama merdivenin ilk basamağına ayağımızı basmak, ilk aşamayı, hidrojenden helyuma geçiş aşamasını yinelemek üzereyiz.[3]

Güneşin içlerindeki sıcaklığı –on milyon santigrat derecesinin üzerinde– yeniden yaratmak zordur. Ve bu sıcaklığı sürdürebilecek ve hatta bu sıcaklığı saniyenin bir kesri kadarlık bir sürede tutabilecek herhangi bir tür kap yapmak daha da zordur. Buna dayanacak hiçbir malzeme yok; böylesine azgın bir durumda bulunan bir gaz için, ancak, manyetik tutucu biçimindeki bir kap kullanılabilir. Bu yeni tür bir fiziktir: plazma-fiziği. Yarattığı heyecan ve önemi, doğanın fiziği olmasından kaynaklanıyor. Bir kere, insanın işlerliğe koyduğu bu yeni düzenlemeler, doğanın yöneliminin tersine değil; doğanın kendisinin güneşte ve yıldızlarda attığı adımlarla aynı doğrultuda.

Ölümsüzlük ve ölümlülük arasındaki karşıtlık üzerinde durarak, metafizik düşünsel platform oluşturmak zorundayız. Yirminci yüzyıl fiziği ölümsüz eserdir.

Ortak olarak işleyen insan imgelemi (muhayyilesi) şimdiye dek buna eşit başka herhangi bir eser yaratabilmiş değil ne piramitler ne İlyada & Odysseus, ne külliyeler, ne katedraller bu esere eş tutulabilir. Yirminci yüzyıl fiziğini oluşturan kavramları birbiri ardından ortaya koyan insanlar, ağımızın öncüsü olan kahramanlardır. Kartlarını karan Mendeleyev; atomların bölünemez olduğu yolundaki Yunan inancını yıkan J.J. Thomson; atomu bir gezegen sistemine dönüştüren Rutherford ve her modele işlerlik kazandıran Niels Bohr. Nötronu keşfeden Chadwick ve nötronu, çekirdeği kırmak ve onu dönüştürmek için kullanan Enrico Fermi. Ve hepsinin başında, put kırıcılar, yeni kavramların ilk kurucuları: enerjiye, maddede olduğu gibi atomsal bir karakter veren Max Planck ve atomun bizim kendi dünyamız kadar gerçek –dünya içinde bir dünya- olduğunu kavramamızı herkesten çok kendisine borçlu olduğumuz Ludwig Boltzmann.[4]

İnsanların daha dün denecek kadar yakın zamanda, 1900’de, atomlar gerçek mi, değil mi, diye birbirlerini yedikleri kimin aklına gelir. Fizikçi_filozof Ernist Mach, Viyana’da, “Hayır!”, demişti, gerçek değil. Büyük kimyacı Wilhelm Ostwald, “Hayır!”, demişti. Ama ne var ki bir adam, çağın kritik dönüm noktasında, temel kuramsal gerekçelere dayanarak, atom gerçeği üzerinde direnmişti. Bu adam, anısına saygı duyduğu Ludwig Boltzmann’dı.

Boltzmann, Darwin’in ilk izleyicilerindendi, çabuk kızan, kavgacı, neşeli ve olağanüstü güç bir insandı; yani bir insanın olması gereken her şeydi. O çatışma sırasında, insanın yükselişi, ince bir entelektüel denge üzerinde inip çıkıyordu; çünkü eğer o zamanlar, “anti-atom” doktrinler gerçekten kazanmış olsaydı, ilerlememiz kesinlikle onlarca yıl, belki de yüzyıl geri kalırdı. Geri kalan yalnızca fizik olmazdı, fiziğe can alıcı bir noktadan bağımlı biyolojinin de başına aynı şey gelirdi.

Boltzmann ikna edici oldu mu? Hayır. Bu ihtirasla yaşadı ve öldü. 1906’da altmış iki yaşındayken, tam atom doktrininin kazanmak üzere olduğu bir sırada, kendisini yalnız kalmış ve yenilmiş hissederek, her şeyini kaybettiğini düşündü ve intihar etti. Ondan geriye, anısını yaşatacak, mezar taşında kazılı ölümsüz formülü kaldı: s=k log(W).[5]

Boltzmann’ın sağlam, insanın içine işleyen güzelliğini anlatacak sözcükler boğazımda düğümleniyor.

Ressam-Şair William Blake’ten girişte sağ üst köşeye aldığım, Auguries of Innocence (Masumiyetin Belirtileri)’tan alıntı bu duyguyu betimleyebilir:

“Bir Kum Tanesinde bir Dünya görmek

Ve bir Kır Çiçeğinde bir Gökyüzü

Sonsuzluğu avucunun içinde tutmak

Ve Öncesizliği Sonrasızlığı bir saate sığdırmak.”

Fizik bilimlerinin bir amacı maddesel dünyanın tam bir resmini vermekti. Fiziğin yirminci yüzyıldaki bir başarısı ise bu amacın ulaşılamazlığını ispat etmek olmuştur. Yüksek somut bir nesneyi, örneğin insan yüzünü ele alalım. Gözleri görmeyen bir kadın, varlığını ilk kez algıladığı bir erkeğin yüzünü parmaklarıyla yoklayarak tanımaya çalışıyor olsun ve o arada yüksek sesle düşündüklerini biz de izleyelim: “Yaşlıca olduğunu söyleyecektim. Sanırım, Türk olmadığı açıkça belli. Çoğu Türk’ten daha köşeli bir yüzü var. Ama muhtemelen Avrupalı olduğunu söylemeliyim, belki de Doğu Avrupalı. Yüz hatlarının bir ıstırabı ifade etmesi mümkün. İlkin bu hatları yüzündeki kırışıklıklar olarak düşünmüştüm. Mutlu bir yüz değil.”

Fiziğin şimdi yapmış olduğu şey, bu yöntemin, bilginin tek yöntemi olduğunu göstermiştir. Mutlak bilgi yoktur. İster bilim adamı olsun ister dogmatist olsun, bunun aksini iddia edenler, olsa olsa, bir trajediye yol açarlar. Enformasyon/malumat olarak her ne elde edilirse edilsin mükemmel olamaz. Bunu kullanırken tevazulu olmak zorundayız. İşte insanın içinde bulunduğu şartlar budur ve kuantum fiziğinin söylediği de budur. Aslında anlatmak istediğim de bu.[6]

Yüze ilişkin enformasyon/malumat elde etmek için, bütün bir elektromanyetik tayfı, boydan boya kullanarak bakalım. Dünyanın en iyi ölçüm aletleriyle –hatta mükemmel bir aletle, öyle bir alet düşünebiliyorsak eğer- baktığımızda, ince ayrıntıları hangi noktaya kadar tam olarak görebiliriz?

Ve ayrıntıyı görmek, gözle görülebilir ışığı kullanarak görmeye sınırlı kalmamayı gerektirir. James Clerk Maxwell 1867’de ışığın elektromanyetik dalga olduğunu ileri sürdü; ortaya koyduğu eşitlikler başka elektromanyetik dalgaların da varlığına işaret ediyordu.

Gözle görülemeyen dalgaların en uzunu radyo dalgalarıdır; bunların varlığını Heinrich Hertz neredeyse yüzyıl önce, 1888’de, ispatlamış ve böylece Maxwell’in kuramını doğrulamıştı. En uzun oldukları için, en kaba olanları da bunlardır. Birkaç metrelik dalga boylarıyla iş gören radar tarayıcısı, insan yüzünü, taştan oyulmuş Paskalya Adası Yontuları gibi birkaç metre getirmediğimiz sürece göremez. Bu dev kafalarda da ancak, dalga boyunu kısaltırsak ayrıntı görülür; örneğin bir metrenin altına düşülürse kulaklar görülür. Radyo dalgalarının pratikteki sınır birkaç santimetreye indirildiğinde, bu heykellerin yanında duran insan, ancak fark edilir.

Burada bilginin can alıcı paradoksuyla yüz yüzeyizdir. Yıllardır, doğayı daha ince ayrıntılarıyla gözlemek için daha hassas aletler geliştiriyoruz. Ama yapılan gözlemlerle baktığımız zaman, bunların hâlâ bulanık, şimdiye kadarkiler gibi belirsiz olduğunu görünce insanı sıkıntı basıyor. Görüş alanımıza her girişinde sonsuza dek sıçrayarak bizden uzaklaşan bir hedefin peşinden koşar gibiyiz.

Bilginin paradoksu ufak atom çekirdeğiyle sınırlı değildir; tersine, hatta yıldızlar ölçeğinde de geçerlidir.

Gözlemci, bir yıldıza baktığında, hata için birçok neden olduğunu bilir. Dolayısıyla çeşitli okumalarda bulunur ve doğal olarak, yıldızın konumuna ilişkin en iyi tahminin okuna değerlerin ortalaması –değer dağılımın merkezi- olduğunu düşünür.

İnsanlığı çıkmaza sokan iki şey var. Birisi, “Amacın her türlü aracı meşru kıldığı inancıdır.” Bu basma-kalıp felsefe, bu çekilen acılara karşı kulakları bilerek tıkayış… Diğeri, “İnsan ruhunun ihanetidir; aklı ortadan kaldıran ve bir milleti, bir uygarlığı bir hayaletler –boyun eğen ya da işkence gören hayaletler– kitlesine döndüren dogmanın savunulmasıdır, ihanet.”

Bilim, bilginin çok insansal biçimidir. Her zaman bilinenin sınırındayız ve her zaman, geleceğin umut edileni getireceği duygusu içindeyizdir. Bilimdeki her hüküm hatanın kenarında dikili durur ve kişiseldir. Bilim, yanılabilir olmamıza rağmen bilebildiklerimiz için ödediğimiz bir şükran borcudur.[7]

Kendimizi mutlak bilgi ve kudret illetinden kurtarmak zorunda olduğumuzu; uzaktan kumanda ile insan davranışı arasındaki mesafeyi kapatmak zorunda olduğumuzu; insanlara dokunmak zorunda olduğumuzu…

Buraya kadar bilimin kısacık bir yolculuğundan, eğer bu yolculuğu yapan “biz”lere nasıl sembolik eylemler, var olan işaretleriyle birlikte eğer manalarını korurlarsa ve eylemleri yapan kimse bilinçli ve bilerek yaparsa ve çok asil eylemlerden daha üstündür. Çünkü asılla ilgili olan doğrudan eylemlerin doğrudan belirli ve sınırlı sonucu vardır. Anlatımsal ve simgesel eylemlerin ise insanın anlaması, hissetmesi ve güç yetirmesi ölçüsünde manası ve etkisi vardır ve belli bir mana ile sınırlı değildir. Çünkü onun eylemleri semboliktir. Bu eylemler kendi renk ve anlamlarından ayrıldıklarında bir dönmeler, koşmalar ve insanın hiçbir anlam veremediği ve kendi kendine yaptığına güldüğü birtakım işler yığını haline gelirler.

Nerde?

Neyin etrafında dönüyoruz?

Sembolik, dolaylı ve anlatım aracı olan eylemin de bizzat eylemin yerine getirilmesinde değeri yoktur; aksine bu eylemin şifreli manalar, tin ve bu eylemler bütününün hatırlatıcısı olduğu amaç ile ilişkisinde değeri vardır. Yoksa kendi kendine ne bir şey üretilir ne kendisine ve bir kimseye bir fikir ve duygu aktarılabilir ne de bundan kendisi ve başkaları bir pay alabilir. Hukuksal bakış açısından ilkelerin kendisi böyledir.

Birey ve toplum ilişkisini birinin ötekine zarar vermeyeceği ve her ikisinin de haklarının korunacağı biçimde düzenlenip uyulması zorunlu kılınan yasaların bütününe, hukuk denir. Hukukun amacı toplumsal harmoniyi sağlamak; işlevi doğru olanı, yanlış olandan ayırmaktır. Mantığı kurumsal uygunluk, yaptırım gücü maddi cezalara dayanır. Ahlâk/Etik, toplumsal değerleri zamanla oluşan gelenek, görenek ve ortak kültüre göre düzenleyen kurallıklar bütünüdür. Amacı, tıpkı hukuk gibi toplumsal uyumu sağlamak; ama işlevi iyi olanı, kötü olandan vicdani edinimlerle ayırmaktır. Hukuk zorunlu etiksel ve etiksel olan da zorunlu hukuksal değildir. Her iki düzeneğin birbiriyle çeliştiği, hatta çatıştığı güncelde yaygındır. Bu çatışmayı Immanuel Kant, “Yakalanırım korkusuyla hırsızlık yapmıyorsam, davranışım yasalara uygundur, ama etiksel/ahlâkî sayılmaz,” der.[8] Gerçek adalet ancak etiksel uygun bir hukukla sağlanır. Etiği göz ardı eden bir yargı kararı ya da hukukçu, haklarını korumak iddiasında olduğu toplum vicdanında onaylanmaz ve adalete güvensizlik yaratır.

İranlı düşünür Ali Şeriati; “Her kelime, bir kavramın aktarımı için bir işaret ve araçtır,” der ‘Dine Karşı Din’ yapıtında. Bu anlatım bazen baş ve el işaretleri şeklinde, bazen işaretler, bazen şiir, ritim ve ses, bazen renk, devinim ve tavır değişikliği şeklinde, bazen de ortaklaşa kabul ettiğimiz kelimeler veya simgeler aracılığı ile olur. Nitekim trafikte kavşaktaki bir kırmızı, sarı veya yeşil ışık da bir anlatım işaretidir, yani bir düşünce veya emir o ışığa bakanlara bu yöntemle iletilmiş olur.

Düşünce ve duygu aktarımının yaygın aracı olan sözlü anlatım iki türlüdür.

Birisi, doğrudan ve açık anlatımdır.

Doğrudan ve açık anlatım, düşük, tek boyutlu ve anlam ve geçişim içselliğinde, belirli bir anlam veya bilinen, somut bir duygu ile sınırlı olan anlatımdır. Bizim diyalog(os) ve bilim dilimiz doğrudan dildir, yani okuyucu ve dinleyicilere nesnelerden, niteliklerden, hâllerden ve düşüncelerden bahsetmektir. Bu, doğrudan ve tek boyutlu saf anlatımdır. Gündelik konuştuğumuz sözler, bir olay, bir durum, tarihsel bir gerçek, bir fizik veya kimya yasası, günlük meseleler veya düşünce ve kavramlarla ilgili olarak verdiğimiz enformasyon böyledir. Bilimsel anlatım ve insan ve doğayla ilgili bilimsel meselelerden bahseden kitapların anlatımı da doğrudan anlatımdır.

Diğeri ise, sembolik anlatımdır.

Sembolik eylem, bir anlatım eylemidir. Eylemin bizzat bir etkinliği görecelidir. Anlatım ve aktarma aracı anlamdadır. Kime? Kendine ve başkalarına…

Anlatım aracı olan şifreli, sembolik ve dolaylı eylemlerdir.

Anlatım aracı ne demektir?

Şu an söylediğim kelimeler birlikteliği anlatım aracıdır. Eğer bu kelimelerin anlamı yoksa yahut bizzat ben şu an söylediğim bu kelimelerin anlamından haberdar değilsem bu bir saçmalamadır; hiçbir eylem yerine getirilmemiş ne kendim ne de başkaları için hiçbir sonuç alınamamıştır. Anlatımla ilgili eylem, eğer bir sonucu yoksa eğer anlatımın anlamlarından haberdar değilsek, bizzat anlatım yerindelik bulmuyorsa saçmalamadır. Saçmalama nedir? Saçmalama bizzat yerindelik bulan bir konuşmadır. Niçin konuşur? Konuşmak için konuşur. Ne söyler? “Ne söyler?” sorusu yoktur. Konuşmaktadır sadece. Yani saçmalama! Yerindelik duyguları ve anlamları aktarma aracı olabilen bu konuşma, insanlığın hizmetinde olan ve ‘Kutsal’ı tarafından kendisine ant içme ritüeli yapılan bu en kutsal araç, bir saçmalama düzeyinde inebilir. Ne zaman? Bizzat yerindelik bulduğu zaman. Yani anlamlardan ayrı kalır, aktarılacak amaçtan ayrılır.

Hangi anlam? Şimdiye kadar hakkında tam bir ön bilgiye sahip olmadığımız bir anlam! Benim anlatım üslubum, konuşma kokum, etkilenme alanı ve düşüncemle tanışıklığı konusunda her zaman normal anlamda kullanılan bir kelime ile ilgili olarak belirlediğim ve gönderim konumu okuması gerekir. Mesnevî hikâyesinde duyduğum gibi bir ney veya su sesinden bahsedersem, bir ağacın büyümesinden veya bir denizin, çölün suskunluğundan söz edersem bu, ne ney, ne deniz, ne çöl, ne suskunluk, ne de bir ağacın büyümesi anlamındadır; özellikle tohum ve çiçeğin aniden benim düşünceme saçtığı bir anlamın gelişimidir. O ağacın ismi olmadığı, ilgili bir tasavvuru bulunmadığı ve ben de ona anlatmak istediğim için ağacın büyümesini bunun gelişimini taşımak yoluyla kendi içimde hissediyorum. Yani bu kelime aracıyla diğer örtük anlamdan bahsediyorum. Bazen biz bir manzarayı tasavvur etmek, bir gün doğumunu seyretmek ve bir ritmi dinlemek suretiyle güneşin doğuşuna, o sesin güzelliğine ve o rengin keyfiyetine katılımda bulunamayız; daha doğrusu düşüncemiz ve imgelememiz derinleşir ve yükselir, sanki dünyaya gelmeden önceki yaşamın anısını içimizde canlandırıyormuş gibi belirsiz ve çok uzak manzaralara ve ufuklara doğru gider. Bu duygu içimizde açık ve belirgin değildir. Bu duyguyu sahilde aktarmak isterse ne yapar? Böyle bir duygu hangi araçla ile aktarılır? Bu duygunun ne tür bir kelimesi, nasıl bir anlatım ve kavramı vardır? Güneşin doğuşundan insanın hayatta edindiği bir arzuya geçişin, gün batımından insanın yeryüzündeki yalnızlığına ve yabancılığına geçişin, bu duygunun nasıl bir kelimesi ve değişimi vardır? Hiçbir tane! Ama nasıl anlatayım?

Yazar, halkın bildiği gündelik yaygın kelimeler içinden seçer. Nasıl?  “Bir gece sahilde şezlong üzerinde yatar; hava karanlık ve nemlidir. Susuzdur, gözü uyku tutmaz. Susuzluğun şiddeti uykusunu kaçırır. Ses gelir, denizin sesi kesilir, dalgalar yoktur. Ama gecenin derinliğinden, uzaklardan, ‘Bilmiyorum orası nerededir?’ den kulağına bir teknenin deniz suyunu yarışının geçiş sesi, bir suyun şırıltısı gibi gelir.” Susuz birinin öylesine karanlık bir gecede suya erişememesi ve ümitsizlik, karanlık ve susuzluk içinde iken kulağına su şırıltısı sesinin gelmesi, görünürde güneşin doğuşundan veya batışından, sabahtan ve akşamdan, yaşamdaki bir renk, ses, şekil veya olaydan, gizem ve sonsuzlukla uzaklara düşünce ve duygusundaki geçmiş, anlam ve metafizik yayılan çekici ve düşünce dolu bir düşünürün haline benzeyen bir hâldir. Başka bir susuzluk, başka bir ses, başka bir su, başka bir ısılımdır. Bu, sembolik anlatımdır. Doğrudan anlatım yerine sembolik, şifreli ve dolaylı anlatımı seçer.

Niçin?

Çünkü herkesin anlama düzeyinin aynı olmadığını, olamayacağını biliyorum. Bildiğim için sözümü özgürce, doğrudan ve herkesin anlamaya açık olmasını umuyorum. Bu şekilde insanların düşünce düzeyi farklılaşıyor; değişik dönemlerdeki bütün bu farklı ve gelişmiş insanlar sözümün kendisiyle iletimde bulunanlar oluyorlar. Bir Türk bir türlü düşünür, Yunanlı da bir türlü düşünür, Hintli de başka türlü düşünür. Bir anlamı her üçü de doğru anlar ama bir türlü anladığını görürüz. Bu nedenle “benim” kendisiyle iletimde bulunanlarla ilgili değişik sosyokültürel görüşleridir. Eğer burada ben doğruda ‘tek boyutlu’, bir düzeyli söz anlatırsam “benim” sözüm o ortamdan çıktığında değersizdir. Niçin? Çünkü sözün değerinin o zaman yazıya gelmediği, aksine düşünceye girdiği anlaşılır. Söz eğer düşünceye girmezse tıpkı hiçbir zaman devinime dönüşmeyen enerji gibi değersizdir. Eğer sözümü uygarlık, ekin ve bilimin tarihsel bir zaman ve aşamalı düzleminde anlatırsam bilimsel görüşün, düşünsel gelişimin, düşünce ve duygu düzeyinin yüksek tarihsel aşamalarda değiştiği bir sonraki aşamada sözüm kendisiyle iletimde bulunanlarla karşılıksız, aforizmatik söylem olarak kalacaktır.

Günümüz insanının tragedyası, yalnızlığını ve “ben”ini meydana getiren ve “biz”i zayıflatan bireyselliğini geliştirmiş olmasıdır. Öte yandan bu, insanın gelişiminde bir sıçrama aşaması olmasıdır. Öyle bir dönüşüm aşamasıdır ki eğer kalırsa başına gelen bu tragedyadan ve insanî benin ve insanî bireyin bu aşamada sadece korunmasından başka bir sonucu olmaz. Nasıl bir sonucu vardır?

Doğada, tarihselliğin zorlayıcılığına, zamanın mevcut durumuna, toplumun işlevsel dinamiklerine, halkın geleneğine ve sosyal ilişkilere isyan eden; her şeyden haberdar olan ve kendisini tanıyan; kendi huyunun zorlayıcılığına, doğa, tarih, toplum ve insanın kendisinden oluşan dört zorlamaya genel olarak başkaldıran ve bilgili bir asiye dönüşen bu “ben”, iradeli ve geçmişine karşı mutlak bilinçli bir insan olduğunda zirveye çıkan bir fıskiyenin ters dönmesi gibi bir aşamaya ulaşır, tepetakla olur.[9]

Ne tarafa doğru?

Özgürleştikten, kurtuluş için çalıştıktan sonra işte o zaman, Erich Fromm’un deyişiyle “Özgürlükten Kaçış”.

Kurtuluş şeklindeki ‘Özgürlükten Kaçış’, doğayla ilişkisiz ve bağlantısız, yabancılaşmış olarak kalmaktır. İnsan yalnızlığı işte bu şekilde hisseder ve teslimiyeti bu şekilde seçer. Teslimiyet, ancak kişi onu seçerse nefret uyandıran bir şeydir. Kim? Köle, dalkavuk ve kompleksli kimse değil, isyankâr. Bütün bu bilinçsizlik olanaklarına, onu bitki veya hayvan gibi bir doğa varlığı haline getirmek için bilinçsizce baskı yapan olanaklara başkaldıran bir kahraman! İsyankâr, bu isyandan sonra bağlanmak/birleşmek için geri döner. Bu, başkasının onun için seçtiği bir bağlanma değil, bizzat seçtiği bir bağlanmadır.

Peki, neye bağlanma?

Burada Budizm, Doğu dinleri ve felsefeler, kurtuluş için ve aynı şekilde kavuşma/birleşme için çeşitli yollar önermiştir. Bizim tanıdığımız ve ahlâkî ilklerimizde çokça anılan meşhur yollardan biri, benlik ile mücadeledir. Benlik ile mücadeleden anladığımız anlam, bir bireyin bir köşede oturması, dış dünya ile bütün ilgisini keserek, sadece içrekliğine yönelmesi, orada kendisinde hissettiği her arzuyu, eğilimi, çekimi ve aşkı bastırması, bir düşünce, inanç ve totemle daima ilişki halinde olması demektir. Bu, bireyi, onu zorla bağlayan zincirlerden kurtulmaya sürükler ve kavuşturabilir.

Bu, Lacan’a göre ‘Sapkın bir bireysel özgürlük’tür. İnsanın özgürlüğü, bireyin bilinçli ve bilinçsiz olarak kendisine yönelen bütün baskılardan kurtulması demektir.[10]

Ortaya çıkan çelişkilerden birini rastgele irdelersek: bir yanda oyun alanındaki bozulma, gündelik olanın programlanmasındaki, örgütleyici akılcılıktaki sıkıcı zihniyet; öte yanda doğa güçlerinin ve toplumsal etkinliklerin bağrında rastlantının, riskin, oyunun, stratejinin bilim tarafından keşfi.

Şu halde, bu temel düzeyin –gündelik yaşamın- incelenmesi, farklı önem derecelerine sahip olan fakat küresel ölçekte işleyen yeni çelişkileri ortaya çıkarıyor. Bunların en önemlilerinden biri, tekniklik ideolojisi ve teknokrasinin mitosları ile gündelik olanın gerçekliği arasındaki çelişkidir. Bu çelişkilerin en ciddisi, bir toplumsal düzen ve bir planı, yani gündelik yaşamı oluşturdukları kabul edilen zorlamalar kümesi ile; çok daha temel bir yolun ve bir projenin açımlayıcısı olan, zulümlere ve baskılara karşın bir dış görünüş olarak korunan Özgürlük İdeolojisi arasındaki çelişkidir.[11]

Toplum, kendi eleştirisini içinde taşır. Onu anlamak için kaçınılmaz olan eleştirel mesafeyi, gerekli eleştirel kavramları, onları eleştiri olarak biçimlendirmeksizin ya da dile getirmeksizin gösterir. Bunları algılamak için, toplumsal pratiğin boşluklarını saptamak; bu çatlaklarda veya uçurumlarda yüzen sözel belirsizlikleri maddesel “gerçeklik” diye alıp boşlukları doldurmaktan kaçınmak yeterlidir.

Toplumun amacı, hedefi, resmi vizyon ve misyonu, doyumsal mutluluktur. Bilinen, tasarlanan gereksinimlerimiz doyuma kavuşturulmaktadır ya da kavuşturulacaktır. Karşılanabilir gereksinimler söz konusu olduğunda, bu doyum olabildiğince tez bir doygunluğa dayanır. Gereksinim bir boşluğa, fakat iyi tanımlanmış bir boşluğa, sınırları belirlenmiş bir çukura benzer. Bu boşluk tüketim ve tüketici tarafından kapatılır, doldurulur. Doygunluk budur. Doyum elde edilir edilmez, tüketici doygunluğa yol açan aynı düzeneklerce kışkırtılır. Yeniden verimli hale gelmesi için gereksinim, öncekinden biraz farklı bir biçimde yeniden uyarılır. Gereksinimler, aynı manipülasyonlarla kışkırtılan doyum ve doyumsuzluk arasında salınırlar. Böylece örgütlenmiş tüketim sadece nesneleri değil, bu nesneler tarafından doğurulan doyumu da böler. Motivasyonlar üzerinde oynanan oyun, onlar üzerinde etkide bulunabildiği ölçüde, onları yalanlar veya çürütür. Üstelik bu oyunun kuralını hiçbir zaman itiraf etmez.[12]

Gerçek ve hakikatte bir hoşnutsuzluk hüküm sürüyor. İlkesel olarak genelleşen doyuma “değerler”in, fikirlerin, felsefenin, sanatın, kültürün genelleşmiş bir kriz eşlik ediyor. Anlam kayboluyor, fakat başka bir biçimde yeniden ortaya çıkıyor: Devir boşluk, retoriğin haricinde hiçbir şeyin dolduramadığı bir anlam boşluğu beliriyor, fakat bu durumun bir ya da birden fazla anlamı var yine de. Bu anlamlardan biri, “doygunluğun”, “gereksinimlerin” bir hedef sunamayacağı, bir erekliliğe sahip olamadığı, anlamdan yoksun olduğudur. Doyumu, zevki, mutluluğu birbirinden açıkça ayırmak gerekiyor. Aristokrasi, zevke ulaşmış ve onu tarif edebilmişti… Burjuvazi en iyi olasılıkla doyuma ulaşıyor.

Peki, mutluluğu kim anlatacak, kim tarif edecek?

Gündelik yaşamdaki bu rahatsızlık duygusu, pek çok modern edebiyat yapıtının temasını oluşturuyor. Onlarca yıldan beri, önem taşıyan bütün yapıtlar bunu açıkça ve dolaylı olarak dile getiriyorlar. Tiyatronun, sinemanın, felsefenin neredeyse sürekli “bunalımı” içinde, diğerlerinin başarısı ne olursa olsun, sadece bu yapıtlar kalımlı bir ilgi topluyorlar. Bazıları sadist veya mazoşist bir titizlikle gündelikliği betimliyorlar veya karalıyorlar. Diğerleri, bu bariz doyumu kışkırtan ve resmen onaylayan düzenekleri sökerek, doyumun içinde kaybolan trajiği yeniden oluşturmaya yöneliyorlar. Resmî “kültür”ün dışında bulunan bu kültür kalıntısının içinde, bu toplumun özünde bulunan rahatsızlık toplumsal ve kültürel bir olgu haline geliyor.

Toplumu bir sınıfa bağımlı kılan yapıcı (yapılandırılan- yapılandıran) toplumsal ilişkiler, yani üretim ve mülkiyet ilişkilerinde, yalnızca sınıf stratejisi (yani gündelik yaşamın sağlamlaştırılması) açısından bir değişiklik yaşandı. Sınıf stratejisinin hedeflediği olgu gelişme değil, bu biçimiyle büyümenin “dengesi” ve “uyumu”dur. Kentsel yaşam da dahil olmak üzere toplumsal ilişkilerin gelişmesi, karmaşıklaşması ve zenginleşmesi “kültürel” olan bırakılır ve sıfatla kurumlaşır. Bu andan itibaren, maddi doğa üzerindeki teknik egemenliğe, insanın kendi doğasıyla (beden, arzu, zaman, mekân) uyum sağlaması gerekmez. Bu durumda, büyüme ve gelişme arasındaki çelişkiye, (teknik) egemenlik ve uyum sağlama arasındaki daha önemli ve daha temel bir çelişki eklenir. Önceden bildiğimiz bu önermeler, tam anlamlarına, ancak bu terimlerini açıkça belirtirsek kavuşurlar. Büyüme, sanayileşme süreciyle; gelişme ise kentleşmeyle ilgilidir. Kentleşme, onu sanayileşmeye bağımlı kılan uzun bir dönemin ardından esas hale gelir; böylece baştaki konum tersine döner, ancak sınıf stratejisi bu bağımlılığı korumayı sürdürerek, diğer sürekli bunalımlara eklenen bir kent bunalımı yaratır.[13]

Toplum kendi sınırlarını; kapitalizmin, var olduğu biçimiyle kapitalist üretimin sınırlarından farklı olan sınırlarını kendinde taşır. Ekonomizmi hiçbir sıfatla, hiçbir düzeyde kabul edemeyiz ve onaylayamayız. Ekonomizm yanlıştır, çünkü bu toplumu oluşturan şeyi küçümser. Yine de bu onu, eşit derecede dar görüşlü bir felsefecilikle veya bir sosyolojicilikle tamamlamak için bir neden değildir.[14]

“Modern zihniyet” içinde esas olduğu söylenen sürekli değişme iddiasıyla ters düşen değişimleriyle birlikte bu toplum nereye doğru gittiğini bilmemektedir. Toplum yerinde sayar; labirentten çıkma umuduyla tünelin içinde, karanlığın içinde, gözü kapalı, körlemesine ileriye doğru kaçar. Dahası, bu sadece bir yerinde sayma değil, olduğu yerde dururken kendi kendini yok etmedir.

Eserlerin, üslupların, sanatın, geçmiş ekinin, kitlesel tüketim tarafından yenilip yutulması ve yıkılması üzerinde durmayıp, bu tüketimin özünde bulunan düzeneği daha yakından incelemeliyiz.

‘Kullanımdan düşme’, bir tekniğe dönüşmeden önce, çeşitli incelemelere konu olmuştu. Konunun uzmanları, nesnelerin kullanım sürelerini iyi bilirler: bir banyo, üç yıl; bir oturma odası, beş yıl; bir yatak odası takımı, sekiz yıl; bir dükkân, bir otomobil, üç yıl. Bu istatistiksel ortalamalar, üretim maliyetleri ve kârlarla karşılıklı bağıntı içinde, nesnelerin demografisi içinde yer alırlar. Üretimi örgütleyen bürolar, kullanım süresini kısaltmak, ürünlerin ve sermayenin dolaşımını hızlandırmak için bu istatistiksel ortalamaları dikkate alırlar. Otomobil konusunda yaşanan skandal ise küresel boyutlardadır.

Ereklilik “değerleri”ni en öne koyar. Akılcı olduğunu ileri sürer ve kendini böyle tanımlar. Bütün gücüyle hiç durmaksızın örgütlenir, bir şeyleri yapılandırır, planlar, programlar. Bilimsellik bu topluma gereken makinaları sağlar. Düzeysiz entrikalar, bilimin son buluşları olarak görülür; kendisinin “uzman” olduğunu ileri sürerek çıkıp gelen her aptal sınırsız bir prestijden faydalanır. Oysa akıldışılık her geçen gün daha da kötüye gitmektedir. İnsanların, gündelik yaşamlarına bir anlam vermek, yollarını bulmak ve yaşamlarını yönlendirmek için reklamdan başka hiçbir şeyleri yokmuş gibidir. Kuşkusuz bu yönelişleriyle, dolambaçlı bir yoldan arzularını uyumlu kılmaya çalışırlar.

Gündelik yaşamda ve onun haber kaynakları içinde psikolojimizin ve “Kimsiniz? Kendinizi tanımayı öğrenin” tarzındaki testlerin hızla çoğaldığı görülmektedir. Psikoloji ve psikanaliz, klinik ve terapötik bilgi olmaktan çıkıp ideolojiye dönüşmektedir. Doyum, ısrarla aranan S. Freud’un “Haz ilkesi” durumu, doyumsuzluk ve rahatsızlık, birbirlerine ters düşerek, karşı karşıya gelerek, birbirlerini kapsayarak birbirlerine karışıyorlar. Gösterinin tüketimi, bir tüketim gösterisine dönüşüyor. Geçmişin (sanat yapıtları, üsluplar, kentler) doymak bilmeden tüketilmesiyle hızlı bir doygunluk ve sıkıntı birbirini izliyor. Bu andan itibaren kopmayı yürekten istememek, gündelik yaşamdan kaçmayı istememek nasıl olanaklıdır? Tabi ki bu istek, bu dilek, bu kopma ve bu kaçış, turizmin örgütlenmesi, kurumsallaşma, programlama, kodlanmış seraplar, geniş çaplı denetimli göçlerin harekete geçirilmesi sayesinde kolaylıkla içerilebilir. Nesnenin ve arayışın kendi kendilerini yıkmasının nedeni budur. Göz alıcı kentler, turistik bölgeler, müzeler, onların sadece varlıklarını ve birikimlerini tüketen tüketicilerin hücumu karşısında kaybolurlar.[15]

Basit bir çözümleme bile, birbirinden oldukça farklı “yapısal olarak” karşıt iki tür boş zaman kullanımı olduğunu gösterir:

  1. Derin bir doyumsuzluk duygusu bırakan; ilgili kişileri, dehşete düşmüş karısının ve çocuklarının önünde “Artık her şey mümkün!” diye bağıran Soren Kierkegaard vari kişilik durumuna düşüren, gündelik bütünleşmiş boş zaman…
  2. Gidiş beklentisi, bir kopuş gerekliliği, arkadaş çevresi, tatil, uyuşturucu, şenlik, delilik aracılığıyla kaçma isteği.[16]

Deneysel ve kavramsal çabalamaları sırasında, çağdaş felsefe ve sosyoloji, bir keşifte bulundular: bireysel imgelemden ve aynı zamanda kaybolmuş üsluplardan miras kalan büyük simgeciliklerden ayrı bir olgu olarak toplumsal imgesel. [17]

Bu toplumsal imgeselin en iyi görüntüsünü, şu ya da bu bilim kurgu filminde veya yapıtında değil, kadınlara seslenen medyada buluruz. İmgesel ve pratik, prensipte kadın okuyucuya seslenen yayınların içine girerek, kadın ve erkek izleyicilerin kafasını iyice karıştırır.

Gündelik yaşamın bu çatışmaları ve sorunları, kişiyi, gerçek çözümler olanaksız olduklarında ya da öyle gözüktüklerinde, onların üstüne eklenen kurgusal çözümlere yöneltirler. Sorunlar ve çözüm arayışı, böylece imgesele adım atmış olurlar. “Yansıtma”, pratik ile imgesel arasına yerleşir ya da daha ziyade nüfuz eder; insanlar arzularını, şu ya da bu nesneler grubuna veya şu ya da bu etkinliklere, eve, daireye, mobilyaya, mutfağa, tatile çıkmaya, “doğa”ya, yansıtırlar. Bu yansıtma, nesneye, gerçek ve imgesel olmak üzere çifte bir varoluş kazandırır.

Sanatın, geçmişte zamanın, mekânın, arzunun uyarlanması olduğu ileri sürülebilir. Yapıt zamana ve mekâna duyularla algılanabilen bir biçim veriyordu ve bunu bazen, örneğin kentteki mimari ve anıtlarda olduğu gibi toplumsal bir ölçekte yapıyordu. Sanat üzerine söylem, yorum ve retorik olarak estetik, daha ziyade imgesel olan düzeyinde yer alır. Sanat ve estetik üzerine ikinci dereceden söylem, yanıltıcı uyumlaştırma, gündelik yaşamın kurgusal başkalaşımı, sözel tüketim olarak estetizme gelince, onu daha ziyade imgesel ile ideoloji arsında bir yere yerleştirmeyi yeğleyeceğiz. Bu tercih, söylemin “niteliği”ne bağlıdır.

Kadınların durumlarının belirsizliğini zaten biliyoruz. Gündelik yaşam içine sürülmüş olan kadınlar, gündelik yaşamdan bir kale kurarlar; yine de bilincin gereklerinden yan çizerek, gündelik yaşamın dışına çıkmak için çaba harcarlar. Buradan da pek amacı olmayan taleplerden başka bir şey ortaya koymayan sürekli ancak beceriksiz bir protesto doğar.

Aydınlar ise, retorik, dil ve üstdil tarafından tam anlamıyla sürüklenen imgesel içinde; onlara durumlarının vasatlığını, iktidar sahibi olmamayı, düşük kazancı, bazı basamakları tırmanmak ve toplumsal kademelerin daha üst noktalarına çıkmak için zorlamalardan ve mitoslardan geçme zorunluluğunu unutma olanağı sağlayan bir yerleşime sahiptirler…

Çeşitli gruplar, bir yandan durumdan yarar sağlamak için, sırayla itiraz ve protestolarını ortaya koydukça; protestolar, itirazlar ve talepler ayakta kalır. En belirgin olanı, azınlıkta olan fakat sürekli yenilenen “gençler” grubunun, bu topluma karşı yönelttiği reddediştir. Toptan, bütünsel, umutsuz, evrimsiz, mutlak, sürekli yeniden başlanan bir reddediştir bu. Reddeden gruplar, bilindiği gibi, şiddet yanlısı ve şiddet karşıtı olarak ikiye ayrılır. Reddediş, gündelik yaşamdan çıkmak ve yapıt üretmenin, uyarlamanın egemen olduğu bir başka yaşamı kurmak için harekete geçmeyi gerekli kılar. Bu “başka yaşam”, farklı araçlarla sınanır: serseriler, uyuşturucular, kendine ait bir jargon ve suç iş birliği…

Bu toplum, üyelerini, grupları ve bireyleri, atomları ve molekülleri, artık bir “özne” olarak görülmeyen kendisiyle bütünleştirmek ister. Onun sorunu ve çelişkisi budur.

Eğer kişinin öznel bakışı bir göz yanılgısıysa, başkalarının nesnel perspektifi, yani bakış açısı da bir göz yanılgısı olabilir. Felsefe tarihi de bu tür düşüncelerin tarihiyse, felsefe tarihi de bir göz, göz yanılışından ibaret demektir. Öznel bakış açısı ile nesnel bakış açısı arasındakidüşüncenin eleştirisi olarak kabul edilir. Düşünceden çoğu zaman, insanın kendi imgesini aynada görmesi metaforuna başvurularak bahsedilir. Felsefe bir ayna olarak içebakıştan çıkar yola ve yolun sonuna vardığı yer de orasıdır. Başkasının perspektifini ortaya koymaya yönelik hiçbir çaba bu temel olguyu değiştirmeye yetmez. Felsefe en önce Sokrates’in “diyalog(os)”uyla başlamıştı. Ama diyalogun kendisi, deyim yerindeyse, aynanın tuzağına düşmüştür. Şeyleri kendisinin ya da başkalarının bakış açısından görme meselesi değil, farklılık yoluyla açığa çıkan gerçeklikle yüzleşebilme meselesiydi bu. İnsanlığı, onun niyet ve maksatlarını hiç hesaba katmadan düzenleyen, onları birbirinden ayırıp yeniden birleştiren bir güç, dinsel-türeyimsel bir oluşumdur.

“Karşılıklı armağan alıp verme yoluyla, topluluk başka bir toplulukla ilişkisinde “doğa durumu”nu arkasında bırakıp bunun yerine barış durumu yaratır. Keza devlet de doğa durumunun aşılmasını temsil eder, fakat karşılıklı armağan alıp-verme yoluyla sağlanan barışın doğası temelden farklıdır. Karşılıklı armağan alıp-verme aracılığıyla tesis edilen daha üst seviyede bir topluluk doğası itibarıyla devletle örgütlenen tarım topluluğundan farklıdır”.[18] Devlet tarafından örgütlenen ve tâbi kılınan tarım topluluğundan farklı olarak, karşılıklı armağan alıp-vermeyle biçimlenen daha üst seviyede topluluk, alt düzey toplulukların bağımsızlığı ortadan kalkmaz. Bu bakımdan, kabilenin içinde karşıtlık devam eder. Bunun bir sonucu olarak karşılıklı armağan alıp-verme, başka topluluklarla dostane ilişkiler kurmayı sağlamakla birlikte, sık sık saldırgan bir rekabet halini de alır. Burada amaç hiç kuşkusuz başkalarına hükmetmek değil, topluluğun bağımsızlığını savunmak; başka bir ifadeyle topluluğu diğer toplulukların oluşturduğu tehditten kurtarmaktır.

Bir diğer amaç da topluluk içinde “kimlik duygusu”nu güçlendirmektir. Bu bakımdan ‘kan davası’ da bir karşılıklılık örneğidir. Örneğin bir topluluğun üyesi başka bir topluluğun üyesi tarafından öldürüldüğünde intikam (karşılık verme) peşine düşülür. Karşılık verme “yükümlülüğü” burada armağan ve karşı-armağan “yükümlülüğüne” çok benzer. Topluluğun bir mensubu öldürülünce topluluk için bir kayıp söz konusu olur ve buna da ancak failin topluluğu aynı şekilde kayba uğratılarak karşılık verilebilir. Fakat kan davası başladı mı ve intikam alındı mı buna da bir karşılık vermek gerekecek ve bu böyle devam edip gidecektir…

Bir sufi kıssasında olduğu gibi, tarımla uğraşan bir çiftçi, bir sebeple deredeki yılanın taşın altından çıkamadığını görünce ona yardım eder, yılan taşın altından kurtulur. Ertesi gün çiftçi dereden su almaya gidince, o yılanın ağzında parlayan bir taş ile görür ve yılan ağzındaki kıymetli taşı derenin kıyısına bırakır ve gider. Çiftçi bunun kendisine yılan tarafından armağan edildiğini anlar, bu kıymetli taşı kimseye hissettirmeden kasabada satar, evinin eksikliklerini tamamlamaya ve geçimini daha rahat ettirmeye başlar. Ailesine de bu durumdan kimseye bahsetmemelerini söyler. Gel zaman git zaman yılan ayda bir çiftçiye kıymetli taş getirmeye devam eder. Çiftçide yılanın yiyeceklerine katkıda bulunur. Karşılıklı armağan alıp-verme düzeni kurulmuştur. Fakat çiftçinin çocukları büyümüştür, bilhassa tek erkek çocuğu aşırı yaramazdır.

Babası ile beraber tarlaya gelir, baba çocuğa dereye gitmemesini, kendini korumasını söyleyerek uyarır… Fakat çocuk, karakterine uygun olarak meraklıdır, babasının uyarısını da aşırı merak eder, babasına hissettirmeden dereye gider, bakar ki derede küçük yılan yavruları kıvıl kıvıl oynamakta, çocuk korkmakla beraber, bu kıvıl kıvıl oynayan yılan yavrularına taş atar, değnekle vurmaya çalışır, tam bu sırada yavru yılanın babaları gelir, yavruları kendi yuvalarına ulaştırır ama kendisi çocuğun sopasından koruyamaz, ve kuyruğu darbeyi alır, büyükçe bir kısmı kopar. Yılan da bu acıyla çocuğa hamle yapar, bacağından ısırır, zehrini boşaltır, o sırada çocuğunu merak eden çiftçi dereye geldiğinde çocuğunun yılan tarafından ısırıldığını görünce daha kuvvetli olarak hücum eder, ama yılan bir fırsatını bulup gözden kaybolur… Aradan aylar geçer, çiftçinin oğlu ölür. Çiftçi tek oğlunun ölmesine mi yansın, yılanla olan alış-verişinin bozulacağı endişesine mi? Çiftçi öfkesinin, intikam arzusunun azaldığı, bu durumu kabullendiği aşamada dereye her gün gidip bakar, yılan gelmiş mi gelmemiş mi? Ama yılan yoktur. Artık bu trajedinin senesi geçmiştir. Çiftçi de alıştığı zenginlik, kendine yeterlilik azaldığı, kızlarının da evlenme çağına gelmeleri sebebiyle masrafların çoğalması gibi sebeplerle dereye gider-gelir, fakat hiçbir şey eskisi gibi değildir… Yılan da gelmemektedir. Ama ısrarlı takibinden vazgeçmez, aslında yılan da çiftçiyi hep uzaktan, hissettirmeden izlemektedir. Onun da kendisi gibi üzgün olduğunu fark etmiştir. Bu duruma son vermek için, gene ağzında kıymetli taşla dere kenarına gelir, çiftçiye göstererek kendini, dile gelir: “Çiftçi kardeş, sende ki evlat acısı, bendeki bu kuyruk acısı olduğu müddetçe biz senle dostluk yapamayız,” der. Karşılıklı armağan alıp-verme son bulur.[19]   

Peki, karşılıklılığın böyle uzamsal bir biçimde değil de zamansal bir gelişim ekseni doğrultusunda konumlandırsak? Bu durumda önce kaynakları ortak havuzda toplayan gruplar ortaya çıkar, ardından bu gruplar karşılıklı karşılıklılık bağları kurup genişleyerek aşama aşama bir toplum tesis eder.

Neden böyle bir değişim yaşansın?

Grup toplumu kaynakların bir havuzda toplanmasına, yeniden bölüşüm yoluyla ulaşılan eşitlik ilkesine dayanır. Bu durum avcı-toplayıcı halkların göçebe niteliğinden ayrı düşünülemez. Zira sürekli hareket halinde olduklarından, ganimetlerini depolama olanağına sahip değildirler. Ganimete özel mülk muamelesi yapmanın hiçbir anlamı olmadığından, bunlar üyeler arasında eşit olarak dağıtılır; hatta bazen yabancı konuklar bile ganimetten nasiplenir. Karşılık verme yükümlülüğü içermeyen en saf haliyle armağandır bu. Asla erzak depolamamak demek, yarını asla düşünmemek, hatta dünü hiç hatırlamamak demektir. Göçebe grup toplumunda bizzat göçebeliğin (özgürlük) kendisi eşitliği sağlar.

Öyleyse bu halklar neden yerleşik yaşama geçmeyi seçti?

Sorunu ele alırken öncelikle yaygın bir önyargıdan kurtulmamız gerekli: İnsanın esasen yerleşik bir yaşam yaşamaya meylettiği, koşullar elverirse doğal olarak belli bir yere yerleşeceği düşüncesi temelsizdir. Hâlbuki bugün bile, devletin dayatmasıyla dahi, göçebe halkları sabit bir meskeni zorlamak kolay bir iş değildir. Bu durum avcı-toplayıcı halklar için daha da geçerliydi. Göçebe bir yaşam tarzına sahip olmaları, avlarını takip etmeleri gerektiği için zorunlu olarak ortaya çıkmış bir şey değildi. Öyle olsaydı, mesela kendilerine yeteri kadar besin sağladığı takdirde belli bir yere yerleşirlerdi. Ama böyle olmadığını görüyoruz.

Yerleşik yaşam grup içinde ve dışında kişisel çatışma ve uyumsuzluklara neden olur. Göçebelikte, işler kötüye giderse kendi yolunuza bakarsınız. Mesela nüfus çok artmışsa, üyeler gruptan ayrılabilir.

Kitâb-ı Mukaddes’te şöyle betimlenir:

“Ve İshak o diyarda ekin yaptı, ve o senede yüz katını aldı; ve Rab onu mübarek kıldı. Ve adam büyük oldu, ve çok büyük oluncaya kadar, git gide büyümekte idi; onun koyun sürüleri ve sığır sürüleri ve sayısı çok ev halkı oldu, ve Filistîler onu kıskandılar. Ve babası İbrahim’in günlerinde babasının kölelerinin kazmış oldukları bütün kuyuları Filistîler kapamışlar ve toprakla doldurmuşlardı. Ve Abimelek İshak’a dedi: “Yanımızdan git, çünkü bizden çok kuvvetli oldun.” Ve İshak oradan gitti, ve Gerar vadisine kondu, ve orada oturdu.”[20]

Bunlar grup toplumlarının esnek olduğunu gösteriyor. Fakat bir grup yerleşik yaşama geçtiğinde, nüfusla birlikte sıklığı artan çatışma ve uyuşmazlıklarla başa çıkmanın yollarını bulmak zorundadır. Ya birçok klan ve kabileyi parçalar halinde birleştirerek daha üst seviyede bir topluluk tesis etmek ya da doğrudan doğruya üyelere katı kısıtlamalar dayatmak gerekli hale gelir. Ortaya çıkan kişisel çatışmalar yaşayanlarla sınırlı değildir. Yerleşik yaşam ölülerden kurtulmayı zorlaştırır. Animizmde genelde ölülerin yaşayanlara gücendiğine inanılır. Göçebe yaşam tarzında tek yapmanız gereken ölüyü gömüp yaşamınıza devam etmektir. Buna karşılık yerleşik yaşamda, daima yakınlarınızda bir yerde olan ölülerle birlikte yaşamak zorundasınızdır. Bu durum, ölülere bakışınızla birlikte, ölüm hakkındaki temel fikirlerinizi de değiştirir. Yerleşik yaşama geçen bir topluluk, ata-tanrıları olarak ölülere tapan soya dayalı bir yapı şeklinde yeniden örgütlenir. Bu tür bir topluluk karşılıklı mübadele temeli üzerine inşa edilir.

Yerleşik yaşam, göçebeyken sürekli hareket sayesinde kaçınılabilen çeşitli güçlüklerle doğrudan yüzleşmeyi gerektirir. Öyleyse dünyadaki avcı-toplayıcı halklar neden yerleşik yaşama geçmiştir? Bunun nedeni esas nedeni olarak iklim değişimiydi. Buzul Çağı’nda insan ırkı ilerleye ilerleye tropiklerden orta enlemlere kadar uzanan bir alanı kapladı; on binlerce yıl önce, Paleolitik Çağ’ın sonlarında daha da yayılıp orta enlemlerin kutup altı bölgelerine kadar ulaştı. Bu dönemde insanların asıl meşguliyeti büyük hayvanların avlanmasıydı. Fakat Buzul Çağı’nın son bulmasının ardından gelen ısınmayla birlikte orta enlemlerin ılıman bölgelerinde ormanlaşma arttı ve bu da büyük hayvanların sayısında bir azalmayı beraberinde getirdi. Mevsim değişimlerinin giderek belirginleşmesi besin arayışını da etkiledi. Bu dönemde insanlar balıkçılığı benimsedi. Avcılıktan farklı olarak, balıkçılığın gerektirdiği ekipman kolaylıkla taşınamayan cinstendi. Tüm bunların sonucunda yerleşik yaşama geçmek bir zorunluluk haline geldi. İlk yerleşimler muhtemelen nehir ağızlarına, deltalara yerleşti.

Balıkçılık yapmak için yerleşik hayata geçmiş toplumları bugün bile görebiliyoruz. Sosyo-antropolog Alain Testart, bu bağlamda balık tütsüleme tekniklerinin öğrenilmesine büyük önem atfeder, zira bu sayede stok yapmak mümkün hale gelmiştir: Testart’a göre “eşitsizliğin kökeni” budur. Fakat stoklamayı mümkün kılan tek şey tütsüleme değildir. Esasen yerleşik hayatın kendisidir. Tam da bu tütsülenmiş balığı stoklama becerisi öncelikle yerleşik yaşama geçmiş olmayı gerektirir.[21]

Yerleşik yaşam baştan amaçlanmamış başka sonuçlar da doğurmuştur. Örneğin basit ekin ve hayvan yetiştiriciliği, yerleşik yaşamın benimsenmesinin neredeyse doğal bir sonucu olarak ortaya çıktı. Çünkü ekim örneğini alırsak, yedikleri bitkilerin kök alıp büyümesini sağlayarak çevredeki bitki örtüsünün, kadim ormanların değişmesine neden olan şey, tam da insanların yerleşik yaşama geçmesiydi. Yerleşik yaşam nasıl ki toplayıcılık faaliyetlerinin bir uzantısı olarak toprağın işlenmesine yol açtıysa, avcılığın bir uzantısı olarak hayvan yetiştiriciliğinin ortaya çıkmasına da sebep oldu. Bu bakımdan yerleşik yaşama geçiş, tarım ve hayvancılığın doğumundan önce gelir. Bu tür bir ekicilik ve hayvan yetiştiriciliği Neolitik Devrim ile ilişkili değildi. Fakat yerleşik yaşam Neolitik Devrim’den daha önemli bir değişikliğe neden oldu: karşılıklılık ilkesine dayana klan toplumunun doğuşuna.

Yerleşik yaşam stoklamayı olanaklı kıldığı gibi, eşitsizlik ve savaşı da beraberinde getirdi. Kendi haline bırakılınca, muhtemelen devletin ortaya çıkmasıyla sonuçlanacaktı. Başka bir deyişle, yerleşik yaşam Neolitik Devrime yol açacaktı. Klan toplumu bunu engellemek için oluşturuldu. Göçebe gruplar için kaynakların ortak bir havuzda toplanması doğal bir gereklilikti. Fakat çok sayıda evin toplu olarak yerleşik yaşama geçtiği bir toplumda, havuz soyut bir norm haline gelir; zira her evin kaynakları ortak havuzda toplama faaliyeti, birbirlerine karşı armağan yükümlülükleri biçimini alır.

Yerleşik yaşama geçiş, kadınların statüsüyle ilgili problemler de yaratmıştı. Bir avcı-toplayıcı halk yerleşik yaşama geçtiğinde, pratikte geçim için balıkçılık ya da basit ekicilik ve hayvancılıkla uğraşıyor, fakat avcı-toplayıcı dönemdeki yaşam tarzını muhafaza ediyordu. Kısacası, erkeklerin avcılıkla, kadınların ise toplayıcılıkla iştigal ettiği iş bölümü varlığını sürdürdü. Fakat erkeklerin avcılık işleri gerçekte büyük ölçüde ritüel bir faaliyet haline geldi. Yerleşik yaşama geçişle birlikte zorunlu üretim giderek daha ziyade kadınlar tarafından gerçekleştirildi. Ancak bu değişimin kadınların statüsünde bir yükselmeye değil alçalmaya neden olduğunu vurgulamak gerekiyor. Doğrudan üretim yapmayıp yalnızca sembolik üretim veya gözetimle iştigal eden erkekler daha üstün bir konuma geldiler.[22]

F. Engels, L. H. Morgan, J.  J. Bachofen’i izleyerek, insanlık tarihinin en eski aşamalarında anaerkinin olduğunu varsaymış ve toprağı ekip biçmenin gelişmesiyle birlikte kadının statüsünün yükseldiğini düşünmüştür. Marksist antropolog Maurice Bloch, Marksizm ve Antropoloji, yapıtında ise bunu eleştirir: “Her şeyden önce, tarihin en eski döneminin anaerkinin biçimlendirdiğini düşünmek için hiçbir neden yoktur. İkincisi, anasoyluluk pratiği ile fiili anaerkilliği birbirinden ayırmak gerekir. Kadınların tabi konumda bulunduğu birçok anasoylu toplum örneği vardır. Burada önemli olan, babasoyluluk ile anasoyluluk arasındaki fark değil, toplumun genel olarak soya göre yapılanmasıdır.” M. Bloch şöyle devam eder:

“Engels’in de belirttiği gibi, kadınlar farklı tiplerdeki toplumlarda üretim süreçlerine farklı şekillerde katkıda bulunur; fakat toplum için en önemli malların üretimine katkıda bulunuyor olmaları, Engels’in sandığı gibi onları ille de yüksek bir statü kazandırmaz. Doğu Afrika’nın daha ziyade hayvancılıkla uğraşan göçebeleri olan pastorilistlerde, tarım yaparak, besin maddelerinin çoğunu üreten kadınlardır, fakat yalnızca erkekler tarafından yetiştirilen sığırlar gerçekten önemli ve asil ürün olarak değerlendirilir. Hatta kadınların bu baskın nitelikteki üretici katkısı, pastoralizmin estetik ve siyasi değerinden nasiplerini almamış düşük yaratıklar olarak toplumsal açıdan değersizleştirilmelerinin bahanesi olur. Aynı şekilde, Yeni Gine’nin dağlık kesiminde hem tarımsal ürünlerin hem de sahip olunan en değerli şey sayılan domuzları yetiştirilmesinde esas aktörler kadınlardır, fakat bu insanların bakış açısına göre asıl önemli olan üretim değil büyük ölçekli mübadele merasimleridir; kadınların üretimde oynadığı rolün önemi burada da ideolojik olarak inkâr edilir”.[23]

Yerleşik yaşamın ortaya çıkışıyla birlikte kadınların statüsünün düştüğünü, bununla beraber klan toplumlarında kadınların toplumsal statü bakımından nispeten daha iyi bir konumda olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kadınların statüsündeki bu belirleyici düşüş, devletin kurulması ve tarım uygarlığının başlamasıyla birlikte gerçekleşti. Bu uğraktan itibaren, üretim kadınlar ve fethedilen topraklardaki tabi halklar tarafından yapıldı. Diğer taraftan klan toplumu, durmaksızın ürettiği servet eşitsizlikleri ve iktidar hiyerarşilerini zayıflatma bakımından gayet iyi işleyen bir sisteme de sahipti; göçebe toplumunda geçerli olan eşitliği, artık uygulamada pek mümkün olmadığı yerleşik yaşam aşamasında bile muhafaza eden bir sisteme: karşılıklılık sistemine. Devleti ortaya çıkartan Neolitik Devrim’den ayırmak için, Masaki Nishida’nın tanımladığı gibi: yerleşik yaşama geçiş devrimi demeliyiz.

Klan toplumlarında kaynakların ortak bir havuzda toplanması ve yeniden bölüşümünden sorumlu bir şef olurdu. Fakat bu şef mutlak bir iktidara sahip değildi, bunun nedeni tam da karşılıklılık ilkesinin engellemesiydi. Örneğin şeflik pozisyonu, insanlardan hiç sakınmadan büyük ziyafetler vererek elde edilen zenginliğin dağıtılmasıyla elde ediliyordu; fakat bu, aynı zamanda şefin servetini ve nihayetinde de şeflik pozisyonunu nasıl yitirdiğinin de hikâyesidir.[24] Karşılıklılık ilkesi, sınıf farklılıklarının uç vermesini ve devletin kurulmasını engellemiştir. Bu bakımdan, yerleşik yaşamın derhal ve doğrudan sınıflı topluma veya devlete yol açtığı doğru değildir. Tam tersine, yerleşik yaşam, sınıflı toplumu ve devleti reddeden bir sistemin doğuşuna neden olmuştur.

Klan toplumunu şekillendiren süreci, özellikle de devletin doğuşuyla karşılaştırmalı olarak değerlendirilmeli. Avcı-toplayıcı bir halkın bir tür yerleşik yaşama geçtiği, başka grup ve evlerle birlikte var olduğu bir durumu düşünmeyi denedik.

Nasıl bir durumdu bu?

Göçebe grup, yerleşik yaşamı benimsemeden önce bile, diğer gruplarla temas halindeydi. Başka bir deyişle, diğer gruplarla ticaret, savaş ve karşılıklı armağan alıp-verme olanağı zaten vardı. Karşılıklı bir korku içinde yaşarlar, yine de bir şekilde birbirleriyle temas kurup mübadeleye girmeleri gerekliydi. Bunun için önce karşılıklı armağan alıp-vererek mübadele yoluyla dostane ilişkiler etmeleri gerekir.

Bu noktada ilişkinin iki tarafı üzerinde de durmak gerekiyor. Grup toplumunda aile gruba aittir ama tabi değildir. Aile halkını birbirine bağlayan kuvvetin nispeten zayıf olduğu anlamına da gelir bu: karıkoca ilişkisi kolayca kopabilir. İnsanlar bir topluluk oluşturmak için bir araya gelir, fakat topluluğu terk etme olanakları her zaman vardır. Klan toplumunun doğuşundan sonra bile, grup toplumunun ayırt edici özelliklerinden olan göçebelik temelde değişmeden kalmıştır. Örneğin nüfuz artarsa ya da topluluk içinde bir uyuşmazlık doğarsa, insanlar göç etmekte özgürdür. Bu da ayrıldığı klanla müttefik olmakla beraber ondan bağımsız yeni bir klanın kurulmasıyla sonuçlanır. Karşılıklılık ilkesine dayanan bu tür bir ittifak klandan kabileye, kabileden kabileler konfederasyonuna kadar uzanır. Fakat asla hiyerarşik bir düzen halini almaz. Alt seviye gruplar bir bakıma daha üst seviyedeki gruba tabi olsa da topyekûn bir tâbiyet değildir bu; bağımsızlıklarını korurlar. Bu, karşılıklılık ilkesine dayanan mini dünya sistemlerinin tamamlayıcı bir özelliğidir.

Kritik nokta, karşılıklılık ilkesine dayandığı ölçüde, topluluğun kendisini daha üst seviyede bir topluluk olarak örgütleyebilmesi, fakat bunun asla bir devlet, yani mutlak, merkezi bir güç haline gelememesidir. Kararın insanlar tarafından kabul görmesi için oybirliği ile alınmış olması esastı. Askeri meseleler genellikle gönüllülük esasına göre işliyordu. Teorik olarak her kabile, bir barış anlaşması yapmadığı diğer her kabileyle savaş halindeydi. Her isteyen savaş için bir grup oluşturup sefere çıkmakta özgürdü.[25]

Bugün hiçbir ülke demokratik olmadığının düşünülmesini istemez. Demokrasinin cazibesi o kadar güçlüdür ki dünya üzerindeki ülkelerin ezici çoğunluğu, demokrasiye ucundan kıyısından benzeyip benzemediklerine bakmaksızın, kendilerini “demokratik” addederler. Demokrasi dışı yönetimler anayasalarında, yasalarında, yönetmeliklerinde kendilerini demokrasi dışı yönetimler olarak genellikle göstermedikleri gibi demokratik yönetimler olmadıklarına kendileri de muhtemelen inanmazlar.

Demokrasi ile demokrasi dışılığın arasındaki temel ayırımın, bu iki yönetimin izin verdiği siyasi rekabetin türü olduğunu düşündüğümüzde, demokrasi için önem taşıyanın sadece bu olduğunu söylemiyoruz. Hatta demokrasi idealinin, yöneticilerin belirlenmesinde seçimlerin varlığını gerekli kıldığından dahi bahsetmiyoruz. Antik Yunanlılar, örneğin, siyasi rekabete girişte var olduğuna inandıkları (makamlar seçimle gelinebilecek olduğunda, yoksulların bu makamlar için yarışmakta zorlanacak olması gibi) yapısal engellerle ilgili sebeplerden ötürü, seçimlerin (yönetimde zenginlerin olduğu) “oligarşik” yönetimlerin ayırt edici özelliği olduğunu düşünürdü. Antik Yunanlıların bakış açısıyla, tüm vatandaşların eşit olduğu ideali demokratia (halkın iktidarı) ve isonomia (“kanun önünde yurttaşların eşitliği”) kavramlarında belirtiliyordu ve söz konusu ideale daha uygun olan yöntem seçim değil, kura idi.[26] Günümüzde, katılımcı veya doğrudan demokrasinin çeşitli biçimlerinin temsili demokrasi yerine kullanılabilecek geçerli alternatifler olduğunu birçok insan düşünüyor. Hatta İsviçre gibi ülkelerde, siyaset büyük ölçüde referandumlarla yürütülüyor. Tabii bu gibi örneklerde siyasi partilere hâlâ rastlayabiliriz: Bu partiler seçimi kaybedebilir; başka bir deyişle, rakiplerinin seçmenlere hitap etmesini ve gerekli çoğunluğu sağladıkları sürece tercihlerini politikalara dönüştürmesini sistematik bir biçimde engelleyemezler.

Daha genel bakış açısıyla, seçim rekabeti, halk egemenliğinin, “Halkın halk tarafından halk için” yönetiminin, özgürlüğün ve eşitliğin veya demokrasi kavramıyla ilişkilendirilen diğer ideallerden herhangi birinin gerçekleşmesini kendiliğinden mümkün kılmak durumunda değildir. Her halükârda, demokratik idealin çok boyutu vardır ve bu nedenle demokrasiyi doğru anlamak için sadece seçimlere değil, tüm boyutlara bakmak gerekir. Fakat modern devletlerde yeterli derecede seçim rekabeti demokrasinin asgari önkoşuludur; bu yüzden de eksikliği, “demokratik” ve “demokrasi dışı” siyaset arasına bir çizgi çekmek için kullanışlı bir araçtır. Demokrasi-demokrasi dışılık ayrımı, her durumda devlet politikalarının sonuçları veya yönetiminin kalitesi hakkında düşünülürken göz önünde bulundurulacak en önemli ayrım da değildir. Söz konusu ayrımlar, (demokratik veya demokrasi dışı) devletlerin kontrolü için yürütülen siyasi rekabetin biçimlerinden ziyade devletin kendisinin yönetme olanakları ile daha çok alakalı nedenlerle sistematik olarak değişiklik gösterebilecektir. Max Weber’in 20. yüzyılın başında öne sürdüğü üzere, modern devletler kendilerine has örgütlenmelerdir; bir coğrafi bölge içerisinde normatif açıdan düzenlenmiş gücü kullanma olanağını tekellerine almış veya almaya çalışır.[27]

Demokrasi dışılığın tanımı tam da bu noktadan hareket eder: Bugünkü demokrasi dışı yönetimler, devletin kontrolünü elinde bulunduran grupların, olayların normal seyrinde cereyan etmesi halinde, bazen sadece siyasi rekabetin seçimler olmaksızın yürütülmesi nedeniyle, seçim kaybetmedikleri siyasi sistemlerdir. İktidardakilerin seçim kaybedemeyecek olmasının birçok sebebi bulunduğundan, demokrasi dışılığın da çok çeşitli biçimleri mevcuttur.

Demokrasi dışı yönetimlerdeki iktidar sahiplerinin hepsi, iktidara tutunmaya çalışırken siyasi rakiplerini katledecek, protesto gösterilerini engelleyecek veya muhalif grupları doğrudan yasaklayacak değildir. Demokrasi dışı yönetimlerin bazıları kendilerini neredeyse demokratik bir yönetimmiş gibi gösterecek incelikli yöntemler kullanır ve seçim kaybetmemeyi sağlama alır; ancak bazıları çok daha acımasız yöntemler kullanır. Yine de kendi aralarında nasıl farklılıklar gösterirlerse göstersinler, demokrasi dışı siyasi sistemlerin tamamında iktidar sahipleri ve yönetimdeki elitler, kontrolü ele geçirmelerini veya hatta devlet politikasının yönünü etkilemelerini bile engellemek için diğer grupları sistematik bir biçimde ve bazen çok maliyetlere katlanmak zorunda bırakır. Bilinçli bir şekilde yüklenen bu maliyetler, bir demokraside devleti kontrol etmeye çaba harcayan tüm grupların siyasi rekabetin yapısı gereği üstlendiği maliyetlerden farklıdır.

Demokrasi dışı siyaset çok farklı biçimlere bürünür ve farklı isimlerle bilinir:

  • Diktatörlük,
  • Tiranlık,
  • Otoriterlik,
  • Otokrasi,
  • Totaliterlik ve
  • Despotluk.

Demokrasi dışı devletleri demokrasilerden ayırt etmek için akademisyenlerin ve sıradan insanların kullandığı birçok terimden sadece birkaçıdır. Bu çeşitliliğin içinde kaybolmamak için öncelikle demokratik devletleri demokrasi dışı devletlerden genellikle hangi niteliklerin ayırdığını bilmemiz gerekir.

Demokrasinin kendisi tartışmalı bir kavramdır ve günümüzde farklı anlamalara gelebilir. “Halkın İktidarı” ile toplumlarımızdan ve kurumlarımızdan ne beklediğimiz tartışmalıdır. Bununla birlikte kabaca açıklamak gerekirse, demokrasilerde çok sayıda örgütlü grup büyük halk topluluklarının desteğini kazanmak için seçimlerde yarışır; amaçları, devletin temel kurumlarının kontrolünü ellerine almak, örneğin başkanlığı kazanmak, yasama organında çoğunluğu sağlamaktır. Siyasi rekabetin bu biçiminin önemli bir özelliği, iktidar yarışına katılmanın önündeki formel “giriş engellerinin” nispeten az olmasıdır. İktidardakilerin, devletin gücünün uygun kullanım yöntemleri hakkındaki farklı fikirlere sahip grupların ortaya çıkmasını, örgütlenmesini, seçmene hitap etmesini ve seçim kazanırsa göreve gelmesini engelleme olanakları çok sınırlıdır; bu gruplara katılanlara fiziksel zarar verme olanakları ise çok azdır.

Hem devlet kapasitesini hem de devletin kontrol edilmesi için yürütülen siyasi rekabeti yöneten normlar ve kurumların bileşimini siyaset bilimi “siyasi yönetim” olarak adlandırır.[28] Siyasi yönetimler iki farklı eksende hareket eder: demokrasi – demokrasi dışılık ekseni ve devlet kapasitesi ekseni halkın refahı açısından bir yönetimin her iki unsuru da –devlet kapasitesi ve demokrasi- fark yaratabilir; diğer taraftan, devletlerin yönetme kapasitesi düşük olduğu ölçüde, (ister demokratik ister demokrasi dışı olsun) devletin kontrolü için yürütülen rekabetin aldığı biçimler, halkın önemli gördüğü sonuçları çok fazla etkileyemeyebilir.

Söz konusu mücadelelerin anlam ve içeriğini şekillendiren tarih olmuştur. Son iki yüzyılda görülen önemli jeopolitik değişikliklerin de etkisiyle, yasallık sağlama biçimlerinin dünya genelinde monarşilerden demokrasilere kayması ilk başta dikkate alınması gereken ve muhtemelen en çok önem taşıyan değişikliktir. Diğer taraftan, değerler, kaynaklar ve çıkarlarda da Sanayi Devrimi’nden bu yana dünyayı şekillendiren birçok yerel ölçekli değişiklik yaşanmıştır. Bu değişiklikler ideal bir demokrasi biçiminin zaferine asla yol açmamakla birlikte, güç dengelerini öyle bir değiştirmiştir ki demokrasi dışı yönetimler, daha demokratik hale gelmeseler bile en azından yanlışlıkla demokrasi zannedilme olasılıklarını artıracak şekilde uyum sağlamak ve değişmek zorunda kalmıştır. Bu nedenle, başlangıcı, yasallılık sağlama normlarında ve siyasi rekabet biçimlerinde son iki yüzyılda görülen “büyük resim” değişikliklerinin tasarımlarıyla uğraşıyoruz.[29]

Fakat teoriler ile toplum arasındaki ilişki iki yönlüdür: Sadece teoriler topluma değil, toplumda teorilere şekil verir. Tam da farklı teoriler insanları ve toplulukları farklı yönlere götürdüğü için şu soruyu sormalıyız:

Farklı teoriler neden vardır?

Bu soruya insanlık tarihi boyunca çeşitli yanıtlar verilmiştir – ve koca koca felsefi sistemler geliştirilmiştir. Şöyle düşünebilir miyiz? Toplumsal koşullar bireyleri öyle şekillerde etkiler ki bireyler alternatif teoriler yaratırlar veya alternatif teorileri desteklerler. Farklı çevrelerden insanlar yaşamı farklı şekillerde deneyimler, yaşamın anlamını farklı biçimlerde düşünerek teorileştirirler. Bazen farklı teoriler oldukça benzer ve birbirleriyle uyumludur. Böyle olduğunda insanlar “hemfikir olduklarını” hisseder, dünyalarının nasıl çalıştığına dair ortak bir vizyon paylaşırlar. Başka olduğunda insanlar, sohbetlerine ve ilişkilerine etkileyici olan düşünsel ayrılıklarıyla nasıl baş edecekleri, bu ayrılıkları nasıl anlayacakları hakkında belirli bir gerginlik hissedebilirler.

Bilhassa 17. Ve 18. Yüzyıllarda, insanların toprağı nasıl ekip biçtikleri, çocuklarını nasıl yetiştirdikleri, Tanrı’yı nasıl anladıkları, toplum hakkında nasıl düşündükleri ve ekonomilerini nasıl organize ettikleri de dahil her şey değişti. Yeni teoriler doğdu, birbirleriyle çarpıştı ve birbirini besledi. Gel zaman git zaman, teorilerin bazıları rağbet gördü, değişen dünyayı anlamlandırmanın kabul gören biçimleri haline geldi.

Feodal/tarımsal toplum içinden doğup gelişen ve o toplumla ilişkilendirilen eski teoriler, çoğu Avrupalıya artık yeterli ve kabul edilebilir gelmiyordu. Yeni toplumsal koşullar sadece yeni teorileri tetiklememiş, onları gerekli de kılmıştı. İnsanlar, aniden değişerek yaşamları üzerinde travmatik etkiler bırakan olayları kontrol edebildiklerini hissetmenin yollarını aradılar. Yeni teoriler böyle bir kontrole katkıda bulunacak önemli araçlar gibi görüldü.

Teorilerin toplumsal değişimle baş etmeye, hatta değişimin izleğine yön vermeye yardımcı olmaları bekleniyordu. Yeni teoriler toplumsal eylemler için kullanım kılavuzları olacaktı. Yoğun bir biçimde benimsedikleri zaman kapitalizmin fiilen nasıl geliştiğine müthiş etki ettiler. Yeni teorik aidiyetler sadece Avrupa’daki toplumsal gelişimine değil, Avrupa kapitalizmi ardı ardına sömürgeler edinip genişledikçe küresel gelişime de şekil verdi.[30]

Temel Bilim teorileri de şiddetli bir biçimde değişti. Newton, Galileo, Kopernik ve birçokları, evrenin ve doğanın nasıl işlediğine dair yeni teoriler keşfettiler, dünyanın o koca evren içindeki konumunu baştan düşündüler. Türlü türlü bilimsel araştırma kitaplı dinsel metinlere meydan okudu, hiç değilse onları kısmen değiştirdi.

Bilim, yaşamın gizemleri hakkındaki soruları Allah’ın emri diyerek yanıtlamak yerine bu gizemlerin sebebini başka yerlerde, çoğu zaman doğanın veya bireylerin birtakım anlayışlarında aradı (keşfedilen fizik, biyoloji, siyaset, iktisat vb. “yasaları”). Sadece doğanın nasıl işlediğine dair yeni teoriler değil, insanların doğayı nasıl kontrol edebileceği de sonuçlar arasındaydı. Bireyin merkezde ve iktidarda olduğu, bireyin olanakları ve hakları hakkında yeni anlayışlar çoğaldı.

Sonrası mı? Alexander Pope’un dediği gibi: “İnsanoğluna uygun araştırma alanı insandır.”[31]

Bilimin güçlü yükselişi, din içindeki değişimler ve bölünmelerle birleşerek geniş ve yeni bir teorik tutum yarattı. Daha önce Allah’ın işi diye Allah emrine dayandırılan toplum ve doğa gizemleri, insan zihninin çözebileceği düşünülen bulmacalara dönüştü. Doğanın ve toplumun nasıl işlediğinin yakından incelenmesi olarak görülen bilim dünyanın gizemlerini çözebilirdi ve çözecekti. Doğadaki olayları artık takdir-i ilâhî değil, yerçekimi, termodinamik, merkezkaç kuvveti veya canlı organizmaların hücre yapıları açıklayacaktı. Toplumdaki olayları artık takdir-i ilâhî değil; piyasalar, zenginlik birikimi, bireylerin siyasi iktidara susamışlıkları açıklayacaktır.

Feodalizmden kapitalizme geçiş sırasında meydana gelen düşünce biçimlerindeki karmaşık ve birbiriyle bağlantılı değişimler yeni teorilerin çoğundaki bazı temel temaları doğurdu. Merkezde Tanrı değil insan bireyler duruyordu. Yeni teoriler bireye odaklanıp, bireyi ayrı bir mertebeye yükselttiler. Onlara göre bireyler evreni kavrayabilirdi, dünyaya bireyler hâkimdi ve toplumsal yaşam birey üzerine temellenmeliydi.

Belki de düşüncedeki değişimlerin en çarpıcısı modernitenin, Antik Yunanların siyasi yaşam kavrayışlarını yeniden keşfedip yorumlamalarıydı. Özellikle demokrasi fikirleri giderek daha fazla ilgi çekti, ilham kaynağı oldu. Modernitenin demokrasi anlayışına göre, demokrasi toplumun nihai zeminini açıklıyordu. Bu düşünce izleğine Edgar Morin’in ‘Avrupa’yı Yeniden Düşünmek’ yapıtındaki çözümlemelere bakılabilir.[32] Yani, ancak bireyler kendi özgürlüklerinin sınırlarını kabul ederlerse, toplum var olabilirdi. Nitekim herhangi bir toplumda, kabul edilebilir ve sürdürülebilir tek idare biçimi, gücünü ve yasallığını T. Jefferson’un sözleriyle “idare edilenlerin rızasından” alan biçimdi. İdarenin Tanrı’nın planlarını temsil ettiğine dair feodal kavrayıştan epey farklıydı bu, zira feodal kavrayışta Tanrı’nın planı bireylerin rızasına gereksinim falan duymuyordu. Feodal çağda krallar ve soylular yönetme güçlerinin ilâhî haklardan geldiğini (Tanrı vergisi olduğunu) iddia ederdi. Kapitalizm feodalizmi yerinden ettikçe sadece ilâh, halklar değil bizzat kral ve soylular da ekseriyetle ortadan kayboldu. Bunun yerine, aydınlanmanın, toplumun kendisinin ve ilerlemenin, Ruhbanlık ve Kral’ın otoritesinden ve gelenekten değil, insanların doğuştan oldukları, akıl yürütme yeteneğinden doğduğu düşünülmeye başlandı.[33]

Tarihsel bir sistemin bunalımından en hesap şaşırtıcı yönü şu ki, bu sistem derin altüst oluşların boyunduruğunda bile yavaş yavaş gelişmeye devam etmekten geri durmuyor. Bireysel ya da ortak kaygılarımızın ötesinde, bunalım hem (sistemin çelişkileri bağlamında) mantıklı hem de (çıkış yolu konusunda) önceden kestirilemez biçimde normal akışını izliyor. Böyle bir durum sabır ve ihtiyattan çok şimdinin açık bir değerlendirmesini ve gelecek için güçlü bir imgelem gerektiriyor.

Karşılaştığımız ikilemlere çözüm bizzat sistem-karşıtı güçlerin kendi içinde bulunacaktır. Bunların, teorilerini daha uzun vadeli bir perspektifle gözden geçirmeleri ve bunalımın birinci everesindeki tarihlerin açık bir değerlendirmesini yapmaları gerekebilir. Durgunluğun şimdiki dönemi döngüsel iniş evresi ile bunalımın kendisini karıştırmamak koşulu ile yararlı bir şok görevi yapabilir. Bunalım nesneldir ve normal akışını izliyor. Fakat çözümü bizim ortak insan müdahalemize bağlıdır ve önceden belirlenmiş değildir.

“Hümanizm”, Rönesans’a ve daha sonra kapitalizmin ortaya çıkışına eşlik eden, teorik tutumlardaki geniş çaplı değişime verilen isimdi. Toplumun ve düşüncenin nihai kaynağı ve asıl sebebi olarak bireye odaklanmayı özetliyordu. Hümanizm, Tanrı’yı evrenin merkezine koyan önceki dini düşüncenin yerine merkezine (ve evrenin özü olarak) bireyi konumlandırdı: Hümanizm (İnsancılık).[34]

Sayın Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin 1980 Yılında Hacettepe Üniversitesinde düzenlenen “İnsan Hakları Semineri” açılış konuşmasına yönelmek istiyorum:

“… Hemen hemen on iki yıl önce (1970), “Bütün inanların… Onu(değer) ve haklar bakımından eşit olduğu” bir bildiriyle resmen açıklanmış; bu açıklama da, onu somutlaştıran “insan hakları”na ilişkin yirmi dokuz maddeyle birlikte, dünyamızın hemen hemen bütün ulusları tarafından imza edilmişti. Nereye geldik bugün?

“Hükümetleri bu Bildiriye imza atmış ülkelerde insan hakları gerçekten daha az mı çiğnendi, ya da yaşanması daha çok sağlandı mı?” sorusuna, hiç kimse haklı çıkarabileceği bir karşılık veremez. Yine de, son on yılda, insan haklarının çiğnenmesini duyuran haberlerin, dolayısıyla insan haklarına ilişkin tartışmaların günden güne arttığı şüphe götürmez. Uluslararası siyasal tartışmalarda, tarafların birbirlerine saldırmak için en çok kullandıkları –kötüye kullandıkları- silah da insan haklarıdır, denebilir. Herkes başkasını insan haklarını çiğnemekle suçlamak için fırsat kollar; kendi çiğnemelerini örtbas etmek için ise elinden gelen yapar. Ve işin garibi, bütün bunların (başka) insan hakları adına yapıldığı söylenir. Bu ikiyüzlülük, öylesine yaygındır ki, pek çok insan –iyi niyetli insan kuşkusuz, – insan haklarına ilişkin harcanacak her çabanın artık anlamsız olduğu, yapılacak her tartışmanın da boş laf kalmağa mahkûm olduğu düşüncesine kapılıyor.

“Bu olgu, sanırım, insan haklarını koruma sorununun –bu bunca dikenli sorunun- dünyamız için önemini göstermekle kalmaz; aynı zamanda, insanlık olarak bugün bu konuda girmiş olduğumuz bazı çıkmazlara da dikkat çeker.

“Bu çıkmazlar nelerdir? Genel olarak denebilir ki, bu çıkmazlara götüren şey, insan hakları ile değer sorunları arasındaki özce ilginin açıkça ve temellendirilebilecek kadar görülememesi; insan hakları ile insanın değerinin –ya da “onur”unun içeriğinin- bilgisi arasındaki temel ilginin gözden kaçmasıdır. Bu dediğimi somutlaştırmak için, insan haklarının korunması konusunda karşılaşılan güçlüklerin, tek değilse de teorik kaynağını şu üç nokta etrafında özetlemek istiyorum:

  1. Kavram karışıklıkları: bir hakkı “insan hakkı” yapan ölçütle ilgili düşüncelerdeki karışıklık, dolayısıyla bu kavramın içeriği konusunda olduğu kadar, çeşitli tek tek hakların içeriği konusunda da ortaya çıkan kargaşalık, bunun bir sonucu olarak da bu hakların gerektirdikleri konusunda duraksama;
  2. İnsan haklarının korunması için bugün özellikle uluslararası düzeyde benimsenecek ilkeler ve izlenecek yollar konusunda karışıklık; karışıklık ki, kimi zaman, geçerlikte olan ilkleri ve yoları hem koşullar hem de “insan onuru”nun içeriği bakımından değerlendirememekten; kimi zaman da “içinde bulunduğumuz koşullarda, insan hakları nasıl korunabilir?” sorusuna siyasal çıkarlar dışında, dünyayı bir bütün olarak kucaklayan resmi bir yanıt verecek kadar cesur düşünememekten ortaya çıkar;
  3. İnsanın onurunun tam nerede tehlikede olduğunu görebilecek bir gözü kazanmayı sağlayan, gençken görülecek sistematik bir eğitimin eksikliği sonucu, karar verenlerin çoğunun, belirli bir insan hakkını çiğneme durumunu –ya da çiğneme iddiasını- çıkarlar bakımından değil, insanın değeri bakımından değerlendirme yetersizliği. Oysa bu onuru karar verenler de paylaşıyor.

“İnsan haklarına ilişkin bütün bildirilerimize, sözleşmelerimize, komisyonlar ve divanlarımıza rağmen, insanlık olarak içinde bulunduğumuz ana teorik çıkmaz ve nedenleri, bana bunlardır gibi geliyor.

“Bu şekilde ortaya konduğunda, açıktır ki, bu çıkmazların nedenleri felsefeyle ve felsefe eğitimiyle yakından ilgilidir. Seminerimizin çerçevesi, işte bu sözünü ettiğim noktalara göre çizilmiştir.

“Bu seminerden beklediğimiz, insan hakları kavramına ilişkin uluslararası düzeyde bir tartışma –amacı, hangi hakların (ya da türlerinin) “insan” hakları olduğunu, hangilerinin ise olmadığını açıklığa kavuşturmak olan bir tartışmayı- başlatmaktır. Bu beklentilerimiz dünyanın çeşitli yerlerinde insanlar öldürülürken, işkence görürken, insan dışı muamele görürken, keyfi tutuklanırken, fazla teorik görülebilir ilk bakışta. Ancak unutmamamız gerekir ki, kişi olarak ve karar verenler olarak sahip olduğumuz insan hakları kavramı, bu haklara ilişkin çıkardığımız teorik ve pratik sonuçların ana belirleyicisidir. Unutmamalıyız ki, sahip olduğumuz insan hakları kavramı, eylemde, çıkarlara ve tutkulara karşı insan haklarının korunmasından yana ağırlığını koyabilecek tek şeydir. İnsan hakları dediğimiz hakların ne olduğunu biliyorsak –her birimiz biliyorsa-, bu hakların özü gereği neleri gerektirdiklerini belki daha açık görebiliriz ve bu gerektirdiklerini daha açık görebiliyorsak, insan haklarına ilişkin çekişme konusu olan bazı noktalarda ve korunmaları konusunda, bu Seminerde tartışılmasını beklediğimiz bazı sorunlarda daha sorumlu sonuçlara ulaşabileceğimizi umabiliriz.

“İnsan haklarının neyin istemi olduklarını, aynı zamanda da bu istemi kime yönelttiklerini biliyorsak, her an herkesçe herkes için neden korunması gerektiğini de bilmiş oluruz. Bunu biliyorsak, aynı zamanda başkalarını insan haklarını çiğnedikleri için suçlamağa, kendi çiğnemelerimiz ise örtbas etmeğe neden bunca hazır olmamamız gerektiğini de bilmiş oluruz. Bunu biliyorsak, her kişinin bu kendi başlarına amaç olan devredilemez haklarının, neden her toplumsal ve siyasal kararın temeli yapılmaları gerektiğini de bilmiş oluruz.

“İnsan haklarının neyin istemi olduklarını biliyorsak, tek tek hakların içeriğini belirlemek için sağlam bir temel bulabiliriz.

“İnsan haklarının neyi, neden istediklerini biliyorsak, belki de hak kısıtlamaları sorunlarına ilişkin bir ölçüt elde edebiliriz. Belki de kişi haklarından hangilerinin kısıtlanabileceği, hangilerinin ise kısıtlanmaması gerektiği konusunda daha kolay karar verebiliriz; öyle ki bu kısıtlamalar, insan haklarının korunmasına yarasın.

“İnsan haklarının neyi istediklerini biliyorsak, bu hakların korunması için kişilerin ve devletlerin ödevlerini daha emin bir şekilde belirleyebiliriz; kaçamaklar için daha az yer açık bırakabiliriz.

“İnsan haklarının, isteklerini neden istediklerini biliyorsak, eğitim programlarında, kitle iletişim araçlarında vb. insan haklarına önemlerine uygun yeri –ya da felsefeye, işlevine uygun düşen yeri– verebiliriz.

“Kişi haklarından hangilerinin insan hakları olduğunu biliyorsak, hangi hakların, doğal koruyucusu –yani devlet- onları korumadığı ya da çiğnediği durumlarda, uluslararası mekanizmalarla korunabileceğini ve korunması gerektiğini, belki daha iyi anlayabiliriz. Ve bunu anladığımız zaman, bütün uluslar “insanlık” olarak birleşip, bugün karşılaştığımız teorik engelleri –söz gelişi bir devletin iç işlerine karışmama ilkesinin amacından uzak yorumlarını– aşarak, insan haklarını koruma yolunu bulabiliriz.

Sayın Konuklarımız,

“Uluslararası ilişkilerin bugün en önemli sorunu, dünya barışı sayılıyor. Ne var ki, insan haklarının çiğnendiği yerde barış barınamaz; insan haklarının yaşanması sağlanmadığı yerde, barış, ancak görünüşte olur. Dünya barışını koruma çabalarının çoğunda (söz gelişi “yumuşama” çabalarında), karar verenler, barışın korunması ile insan haklarına saygı ve bu hakların yaşamasını sağlama, sürekli barışın olduğu kadar, bütün yapıcı uluslararası düzeyde korumanın siyasal bir sorun olduğu; oysa insan haklarını uluslararası düzeyde korumanın sorun olmadığı olgusu (ulusal düzeyde kısmen böyle olsa bile). Ne var ki, insan haklarını koruma sorunları, siyasal sorunlar sayılıyor ve öyle sorunlar olarak ele alınıyor. Siyasal sorunlar söz konusu olduğunda ise karar verici olan, çıkarların girdisi-çıktısıdır. Uluslararası mekanizmalarda insan haklarını korumada karşılaşılan ana engellerin kaynağı, sanırım, insan haklarının böyle siyasal bir sorun olarak ele alınmasında bulunabilir.

“Böylece, 20. yüzyılın son çeyreğinde insanlık, insan haklarını koruma hakkına sahip olduğunun bilincinde, ama eli kolu bağlı, dünyamızın çeşitli yerlerinde bazı insan hakları adına başka bazı insan haklarının –devletlerce, teröristlerce vb.– çiğnenmesine çaresizlik içinde tanık oluyor.

“Otuz yıllık deneyim göstermiştir ki, bugünkü insanlığın resmî temsilcisi, yani Birleşmiş Milletler, şu andaki yapısıyla, dolaylı korunan haklara ilişkin insanlığın yüz yüze bulunduğu sorunların çözümünde pek az bir şey yapabiliyor; insan haklarının fiilen çiğnenmesine ise hemen hiçbir şey yapamıyor. Ayrıca Birleşmiş Milletler bu zayıflığın bilincinde olduğunu ve bu zayıflığı –ama ancak ilk noktasıyla ilgili olara – giderme yolunu bulmağa çaba gösterdiğini görüyoruz. “Yirmi Beş Uzmanın Raporu” bu çabaların örneğidir. Ancak, ikinci noktasıyla ilgili herhangi resmî bir çalışmanın yapıldığını bilmiyorum. Doğal koruyucuları kişileri, yurttaş olarak değil, insan olarak korumadığı yerde, onları koruma istemi Birleşmiş Milletlere yöneltildiği halde, üyelerinden bir kısmı, insan hakları sorunlarını siyasal sorunları aldıkları gibi ele alan başka bir kısım üyelere, şaşkın şaşkın, bakaduruyor.

“Şu anda gereksindiğimiz şey, bir bütün olarak insanlığın, dünyanın her yerinde insan haklarını koruma hakkını, insanın olanaklarının gelişmesi engellendiği yerde karışma hakkını kullanabilmesini sağlayacak yolları ortaya koyan, dünya düzeyinde bir proje geliştirmektir.

“Bu proje, uluslararası düzeyde insan haklarını korumanın siyasal bir sorun olmadığı, etik bir sorun olduğu kabulüne –bu temellendirilebilir kabule- dayanmalıdır; bir proje ki, Evrensel Bildirinin 28.maddesinin herkes için istediği uluslararası düzeyde yolu açabilir.

“İnsanlık olarak sahip olduğumuz en kapsamlı kuruluş Birleşmiş Milletler olduğuna göre ve böyle bir projenin, geliştirildiği takdirde, yürütülmesi siyasal kararlar gerektirdiğine göre, bu projeyi geliştirmenin yeri Birleşmiş Milletlerdir.

“Ve Birleşmiş Milletlerin şimdiki yapısını ve organlarını oluşturma biçimini hesaba katarsak, derim ki, Birleşmiş Milletler içinde bu yer UNESCO olabilir; görevi, insan onurunu, oluşturan ana etkinliklerinden bazılarının –eğitimin, bilimin, kültürün- gelişmesini desteklemek olan UNESCO. Felsefe de UNESCO aracılığıyla, bugünkü insanlığa saygı borcunu böylece ödeyebilir belki.

“UNESCO bu girişimi üzerine alamaz mı?[35]

Sonuç olarak insan özcülüğü önceki ilâhî özcülüğü yerinden etti Ludwig Feuerbach’ın dediği gibi, “Tanrı insanı değil, insan Tanrı’yı yaratmıştı.[36]  

“Beni kara diye yerme /

Mevlâm yaratmış hor görme/

Ala göze siyah sürme /

Çekilir kara değil mi?”

Karacaoğlan

William Shakespeare’in Venedik Taciri’nde Shylock’un monologunda: “Ben bir Yahudi’yim, Yahudi’nin gözleri yok mu? Bir Hıristiyan’la aynı nimetlerle beslenmedi mi, aynı silahlarla yaralanmadı mı, aynı hastalıklara yakalanıp aynı yollardan iyileşmedi mi, aynı yazla ısınıp aynı kışla üşümedi mi? Bize bir şey saplasanız, kanımız akmıyor mu? Bizi gıdıkladığınızda gülmüyor muyuz? Bizi zehirlerseniz ölmüyor muyuz?” kinaye yer alır. Üstelik burada olduğu gibi çoğu toplumlarda dışlananlar, kökten bir farklılıktan dolayı değil, yabancı olmaktan, daha genel bir deyişle, aynı gruptan olmamaktan dolayı dışlanmaktadır. Benzerlik dâhil olmaya sağlamadığı gibi dışlananların bu yöndeki talebi de bir ağırlık taşımamaktadır. Benzerlik ile uyuşmazlık ilişkisi, oldukça karmaşık bir niteliktedir.

Çoğu kimlik talebinde, talepte bulunan kişi veya topluluklar, kendi farklılıklarını öne çıkarırken; ayrımcılık durumunda, aynı kişi veya topluluklar farklılıklarında kalmaya zorlanmaktadır.

Birinci halde ‘ben/biz, sizden farklıyım’ söylemi; ikinci halde ise ‘sen/siz, bizden farklısınız’ söylemi hâkim olmaktadır.

Bu iki yan, diyalektik bir biçimde işlemektedir. 1960’lı yıllarda eşitlik talebi taşıyan toplumsal protestoların önemli bir kısmı günümüzde farklılık talebi ile öne çıkmaktadır.

2017 yılında Türkiye PEN Yazarlar Derneği “Yaşadığımız günlerde ve koşullarda, bir kez daha vurgulamak ve kamuoyuna duyurmak gereğini duyduk” notuyla açıklama yayınlamıştı.[37]

Denemeyi aynı sözleri yeniden anımsatma gereğini duyarak görüşlerinize sunuyorum:

“Adaletin olmadığı bir dünyanın sonu çoktan gelmiş demektir.

Adaletin olmadığı bir toplumu birbirine bağlayan hiçbir şey kalmamış demektir.

Adaletin olmadığı bir yerde ne yazlar güzeldir ne meyveler lezzetlidir.

Adaletin olmadığı yede türküler yalan, şarkılar ikiyüzlü, şiirler sahte sayılır.

Adaletin olmadığı bir ülke ne tarihiyle övünebilir ne geleceğini aydınlık görebilir.

Adaletin olmadığı bir gün bile bir yüzyıla bedeldir.

Adaletin olmadığı bir yerde zulüm vardır, haksızlık vardır, kötülük vardır.

Adalet varsa bir uygarlık vardır, bir ülke vardır, şan, şeref, gurur vardır, tarih vardır, insan vardır.

Adalet yoksa hiçbir şey yoktur.”

Yararlanılan Kaynaklar:

  1. Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, Diogenes Laertios, Ç. Candan Şentuna, YKY yy. 5. Baskı, 2013.
  2. Antik İsrail’in İnancı ve Tarihi, George E. Mendenhall, Ç. Mia Pelin Özdoğru, İnsan yy. 1. Baskı, 2016.
  3. Tanrı’nın Doğduğu Yer, Bruce Feiler, Ç. Barış Satılmış, Pegasus yy., 1. Baskı, 2006
  4. Ortadoğu Mitolojisi, S. H. Hooke, Ç. Alâeddin Şenel, İmge yy., 1. Baskı, 1991.
  5. Milliyetçilikten Önce Milletler, John Alexander Armstrong, Ç. S. Erdem Türközü, İletişim yy., 1. Baskı, 2018.
  6. Dünya Tarihinin Yapısı, Kojin Karatani, ç. Ali Karatay, metis yy.1.bası, 2017.
  7. Immanuel Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, ç. Aziz Yardımlı, idea yy. 1.bası, 2016
  8. Bilimsel Araştırmanın Mantığı, Karl R.Popper, ç. İlknur Aka & İbrahim Turan, YKY yy. 7.bası, 2003.
  9. Fizik Yasaları Üzerine, Richard Feynman, Nermin Arık, Tübitak yy., 2.bası,1995,
  10. Fiziğin Evrimi, A.Einstein & L.İnfeld, ç. Öner Ünalan, onur yy. 1.bası, 1977
  11. Fizik ve Gerçeklik, Şakir Kocabaş, Küre yy., 1.bası, 2001..
  12. Bilimin Sınır Bölgeleri, Michael Shermann, Zeynep Reyhan  KOÇ, Altın Bilek yy. 1.bası, 2008.
  13. Bilim Tarihi, Cemal Yıldırım, Remzi yy. 2016.
  14. İnsanın Yükselişi, Jacob Bronowski, ç. Aykut Göker, V yy.1. bası, 1987.
  15. Tarih Boyunca Kent, Lewis Mumford, ç.G.Koca&T.Tosun, Ayrıntı yy.,1.bası, 2007
  16. Demokrasi Dışı Siyaset, Xavier Marquez, ç. İsmail Çekem, İletişim yy. 1.bası, 2019.
  17. Sürüden Devlete, Eugene Enriquez, Ç. Nilgun Tutal, Ayrıntı yy. 2.bası, 2019.
  18. Suskun ve Yokmuşçusuna, Ehud R.Toledano, ç. Y.Hakan Erdem, İst. Bilgi Ün.yy. 1.Bası, 2010.
  19. Marksizm ve Antropoloji, Maurice Bloch,  ç.Mehmet Bozok, Ütopya yy. 1.bası, 2002.
  20. Özgürlükten Kaçış, Erich Fromm, ç.Şemsa Yeğin, Payel yy. !.Bası,1996 .
  21. Psikanalizin Dört Temel Kavramı, Jacques Lacan, ç. Nilüfer Güngörmüş Erdem, Metis yy. 1.bası, 2013.
  22. Haz ilkesinin Ötesine Ben ve İd, Sigmund Freud, ç. Ali Babaoplu, metis yy. 1.bası, 2001.
  23. Baştan Çıkarıcının Günlüğü, Soren Kierkegaard, ç. Süha Sertabiboğlu, Ayrıntı yy. 1.bası, 2002.
  24. İlâhîname, Cilt I, Feriddün Attar, ç. Abdülbaki Gölpınarlı, MEB yy.!988.
  25. Ortak Benlik, Tahir M. Ceylan, Ayrıntı yy.1.bası, 2012.
  26. Kimlik İnşası, Nuri Bilgin, İzmir Büyükşehir Belediyesi yy.2.bası, 2014.
  27. Avrupa’ya Kimlik (Çokkültürlülük Sınavı), Riva Kastoryano, ç.tuğba Doğan, Bağlam yy.,1.bası, 2009.
  28. Modern Dünyada Gündelik Hayat, Henri Lefebvre, ç. Işın Gürbüz, !.bası, 1998.
  29. Yakın Geleceğin Mitosları, J.G.Ballard, ç.Ümit Altuğ, Ayrıntı yy., 1.Bası, 1993.
  30. Tarihte Neler Oldu, Gordon Childe, ç.A.Şenel& M.Tunçay, Odak yy. 1.bası, 1974
  31. İnsan Yaratmak, Virginia Satir, ç. Selim Yeniçeri, Beyaz yy., 1.bası, 2001.
  32. Kendini Arayan İnsan, Rollo May, ç. Ayşen Karpat, Kuraldışı yy.2.bası, 1998.
  33. Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi, K.Marx & F.Engels, ç. Kenan Somer, Sol yy. 1.bası, 1976.
  34. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, F. Engels, ç. Kenan Somer, Sol yy. 1.bası, 1992.
  35. Weber, M. Ekonomi ve Toplum, ç. L.Boyacı, Yarın yy. 2013.
  36. Tilly, Charles, Demokrasi, ç. Ebru Arıcan, phoenix yy. 2011.
  37. Hıristiyanlığın Özü, Ludwig Feuerbach, ç. Oğuz Özügül, say yy. 2008.
  38. Kapitalizm’de Korku, Dieter Duhm, ç.Sargut Sölçün, Kırmızı yy.2.bası, 2015.
  39. Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, Leo Huberman, ç. Murat Belge, İletişim yy. 2016.
  40. Hümanizm (İnsancılık), Boğos Zekiyan, Düşünsel İçlem ve tarihsel Kökenler, İnkîlâp ve Aka yy.,1982
  41. İnsan Haklarının Felsefi Temelleri, Yayına Haz. İoanna Kuçuradi, Hacettepe Ün.yy., 1982.

[1] William Blake, Saflığın Belirtileri

[2] Jacob Bronowski, İnsanın Yükselişi.

[3] Richard Feynman, Fizik Yasaları Üzerine

[4] Jacob Bronowski, İnsanın Yükselişi

[5] Jacob Bronowski, İnsanın Yükselişi

[6] A. Einstein & L. Infeld, Fiziğin Evrimi

[7] Michael Shermer, Bilimin Sınır Bölgeleri,

[8] Yargı Yetisinin Eleştirisi, ç. Aziz Yardımlı, İdea Yayınları

[9] Tahir M. Ceylan, Ortak Benlik

[10] Jacques Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı

[11] J. G. Ballard, Yakın Geleceğin Mitosları

[12] J. G. Ballard, Yakın Geleceğin Mitosları

[13] Lewis Mumford, Tarih Boyunca Kent – Kökenleri, Geçirdiği Dönüşümler ve Geleceği

[14] Dieter Duhm, Kapitalizmde Korku

[15] Sigmund Freud, Haz ilkesinin Ötesine Ben ve İd

[16] Soren Kierkegaard, Baştan Çıkarıcının Günlüğü

[17] Bu kavramın kâşifleri arasında şu isimleri sayabiliriz: G. Bachelard, J.P.Sartre, E.Morin, R.Barthes, burada sayamayacağım kadar uzun bir liste oluşturanları da unutmayalım: tiyatro ve bilimkurgu yazarları, sinemacılar, vb. (Hulusi Akkanat)

[18] Kojin Karatani, Dünya Tarihinin Yapısı, Üretim Tarzlarından Mübadele Tarzlarına

[19] F. Attar, İlâhînâme I.Cilt

[20] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, Bap 26:12-17

[21] Ehud R.Toledano, Suskun ve Yokmuşçasına İslam Ortadoğu’sunda Kölelik Bağları

[22] V. Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu?

[23] Maurice Bloch, Marksizm ve Antropoloji

[24] Bu saptamaya yönetmen Nesli Çölgeçen’in 1985 yılı yapımı “Züğürt Ağa” filmi değerli bir örnektir.

[25] Karl Marx & F. Engels, Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi. – F. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni

[26] Alaeddin Şenel, Eski Yunan’da Siyasi Düşünce Hareketleri

[27] Max Weber, Ekonomi ve Toplum

[28] Max Weber, Ekonomi ve Toplum

[29] Charles Tilly, Demokrasi

[30] Edgar Morin, Avrupa’yı Yeniden Düşünmek

[31] Cemal Yıldırım, Bilim Tarihi

[32] Edgar Morin, Avrupa’yı Yeniden Düşünmek

[33] L. Huberman, Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla

[34] Boğos Zekiyan, HÜMANİZM, (İnsancılık) Düşünsel İçlem ve tarihsel Kökenler

[35] Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin 1980 Yılında Hacettepe Üniversitesinde düzenlenen “İnsan Hakları Semineri” açılış konuşması. (Kaynak: İnsan Haklarının Felsefi Temelleri, Yayına Hazırlayan İoanna Kuçuradi, Hacettepe Ün. yy., 1982.)

[36] Ludwig Feuerbach, Hıristiyanlığın Özü

[37] Bu metin 15 Eylül 2019 Pazar günlü Cumhuriyet Gazetesi, Kültür sayfasındaki Zeynep Oral’ın köşe yazısından alıntılanmıştır.


[i] ARİSTOTELES Usta’ya saygı: ilk yapıtlarından olan Fizik’ten başlayıp, süreci son yapıtına ad verilen Metafizik’le tamamlamaya çalışmıştı. (Hulusi Akkanat)