Tek Boyutlu İnsandan Duyulmayan Anlam Çığlığı: Yabancılaşma

Sayı 100 - Eylül - Ekim 2021

Dün: Cogito ergo sum Düşünüyorum Öyleyse Varım. –Descartes– 

Bugün: Tüketiyorum Öyleyse Varım.

 

Bauman; günümüz tüketim toplumu tüketicisinin, bu zamana kadar görülen herhangi bir toplumdaki tüketiciden tamamen farklı olduğunu söyler. Filozoflar, şairler ve ahlak hocaları, insanın yaşamak için mi çalıştığı, yoksa çalışmak için mi yaşadığını sorgulamışlardır, ancak günümüzde bu anlamda en çok hissedilen ikilem insanın yaşamak için mi tükettiği, yoksa tüketmek için mi yaşadığıdır. Montaigne yaşamın nimetlerinden, güzelliklerinden ve hazlarından faydalanmak gerektiğini, ancak gerçek erdem sahibi insanın her ne kadar kudretli, zengin bilgili olmak istese de ya da kendi deyimiyle mis kokulu yataklarda yatsa da, bu nimetleri ölçülü kullanan ve gerektiğinde yiğitçe bırakıp gidebilen insan olduğunu söyler.

Günümüz insanı tüketimini, ihtiyaçları doğrultusunda değil; kimlik-statü oluşturmak, boş zamanını değerlendirmek amacıyla gerçekleştirmektedir. Tüketim faaliyetleri, kozmopolit kent yaşamında, değer ve kültüründen uzaklaşmış kent insanının diğer insanlarla meta üzerinden ortaklaşma ve aidiyet ihtiyacını gidermektedir. Ancak tüketerek yaşamın anlam boşluğunu (görece) dolduran, marka ile yaratılan kimlikler üzerinden statü arzulayan, metalar üzerinden aynı sınıfa dâhil olduğunu düşünen (bu yolla yabancılaşmasına çözüm arayan) insan, ne kadar tüketirse tüketsin memnuniyetsizliğini ve tatminsizliğini giderememektedir.

Anlamsızlık ve Yabancılaşma
Melvin Seeman, sosyo-psikolojik yaklaşımla yabancılaşma kavramını tanımlarken, anlamsızlık duygusunu yabancılaşmanın alt kategorisinde değerlendirir; anlamsızlık bireyin neye, hangi doğrulara inanacağı ve bağlanacağını bilmeme halidir. Anlamsızlık duygusunda herhangi bir konuda karar verebilmek için bireyin değerler dünyasında en düşük düzeyde dahi bir kesişme ve bütünlük yoktur (Göktürk&Günalan, 2006: 127-143). Yabancılaşma kavramını konusu olarak kabul eden yaklaşımlar (sosyo-psikolojik ya da politik-ekonomik) çerçevesinde “anlamsızlığın” özellikle günümüz modern insanı için en önemli psikolojik sorunlardan biri olduğunu söyleyebiliriz.  Yabancılaşma Marx’a göre insanların özündeki insansal yanlarını yadsıyarak ezen toplumsal yapıların bir sonucudur, kapitalizmin toplumsal ve iktisadi düzenlemelerine içkin olan nesnel bir durumdur (Marshall, 2003: 788-799). Var olan üretim sistemi içerisinde, ödül ve cezaya dayanan işleyişin bir parçası olan birey, etki, karar verme ve sürece dâhil olma niteliklerini yitirdiğinden sadece bir aracı konumuna düşmektedir (araçsallaşmaktadır). Modern kentin özellikle çalışma (iş) ve günlük sosyal yaşam ritminde, içinde büyüdüğü küçük topluluğun değerler sistemine ait bir benzerlik bulmakta zorlanan birey, var olan sisteme tutunamayarak itilmekte ve yabancılaşmaktadır.

Kapitalist endüstriyel üretim sisteminde yaşam monoton ve standarttır. Bu durum, “ortamın aynılaşması” sonucunu doğurur. Üretim ilişkileri sonucunda araçsallaşan ve değer sistemine yabancılaşan sınıflar; işçiler, memurlar, çiftçiler, öğrenciler ve küçük burjuvalar olarak adlandırılabilir (Horkheimer, Adorno, 1996: 22; aktaran Kızılçelik, 2003: 89-94). Burada toplumun neredeyse tümünden bahsedilmektedir. Sayısal büyüklük göz önüne alındığında bahsedilen durumun ayrıca kitlesel boyutu da öne çıkmaktadır.

İnsan sürekli bir anlam arayışı içindedir, Abraham Maslow’un deyişiyle, “Anlam insanın temel düşüncesidir”. Sigmund Freud, Prenses Bonaparte’a yazdığı mektupta söyle demektedir: “Kişi yaşamın anlamını veya değerini sorguladığı an, hastadır.” Anlamsızlık duygusu, varoluşsal boşluk, kitle nevrozu olarak adlandırılacak kadar artmakta ve yaygınlaşmaktadır. Aradığı anlamı bulması halinde bir insanın, acı çekmeye, özveride bulunmaya, hatta gerekirse bu uğurda hayatını vermeye hazır olduğu, modern zamanlarda görmezden gelinmiş ya da unutulmuştur. Tersine, eğer bir anlam yoksa kendi hayatına son vermeye eğilimli olur ve bütün ihtiyaçları giderilse bile buna razı olur. Bir Amerikan üniversitesinde intihar girişiminde bulunan 60 öğrenci üzerinde anket yapılmış ve bu öğrencilerin yüzde 85’i intihar girişimlerine “yaşamın anlamsız gözükmesini” göstermişlerdir. Ancak daha da önemlisi, yaşamı anlamsız gören bu öğrencilerin yüzde 93’ünün “aktif sosyal bir yaşamları vardır, akademik performansları yüksektir ve aileleriyle ilişkileri iyidir” (Frankl, 1999: 15-25). Buradan insanın yaşadığı anlam boşluğunun yalnızca ekonomik bunalımlar sonucu değil, yaşam içerisinde var olabilme, yaşam itkisini bulacağı anlamlı bir oluş içinde bulunabilme, kendini gerçekleştirebilme sorunsallarından kaynaklandığı sonucuna varılmaktadır.

Dünya edebiyatında da bireyin içine düştüğü yabancılaşma, tutunamama ve araçsallaşma ve yaşamın anlamsızlaşması örneklerine rastlanmaktadır. Madame Bovary, (Gustave Flaubert, 1857), özendiği burjuva yaşantısının içinde hiçbir zaman yer edinemeyeceğini anladığı an, içine düştüğü çıkmazdan intihar ederek kurtulmayı seçmiştir. Suç ve Ceza’da (Fyodor M. Dostoyevski, 1866) Raskolnikov’un öldürme eylemi, “Napolyon gibi bir yükseliş mümkün müdür?” sorusu yerine yabancılaşan, yaşamının anlamını kaybeden, umutsuzluğa düşen insan “Var olan sistem içerisinde, yükselebilmek için bir insanı öldürmek de dâhil neleri göze alır?” sorusuna cevap bulma girişimi olarak değerlendirilebilir. Kafka’nın Gregor Samsa’sı da (Değişim, 1912) bürokratik çarkın memurlarından birisidir. Kendisini araçsallaştıran kapitalist toplum düzeni ve çıkar ilişkileri içinde yaşadığı açmazlar sonucu bir böceğe dönüşürken ya da dönüştüğünü hissederken (yabancılaşırken), artık işe yaramaz hale geldiği için (üretim-tüketim sisteminin dışında kaldığından) ailesi tarafından bile ölüme terk edilmektedir. Sistem kendisine uyum sağlayamayan bireyin yerini hemen yenileri ile doldurmaktadır. Gregor Samsa’nın bir böcek olarak uyandığında düşündüğü tek şey, bir memur olarak sadece bürokratik düzenin ona öngördüğü görevini yerine getirmektir ve o, bunu yapamadığı için suçluluk hissetmektedir. Marx, araçsallaşmış ve dolayısıyla yabancılaşmış insanların, içine düştüğü bu durumu, ekonomi ve ahlakın birbirinden ayrılması ya da kopması olarak nitelendirmektedir (Kılınç, 2008: 220-235).

Peki, insanı yabancılaştıran, araçsallaştıran sistemin dinamikleri ve oluşum sürecini oluşturan temel ekonomik-toplumsal-kültürel değişimler ve etkileşimler nelerdir?

Tüketimin Kültür ve Davranış Olarak Yerleşikleşmesi: Kapitaliz
İnsanlar, 20.yüzyılın başına kadar ihtiyaçlarını kendi üretimleri üzerinden gidermişlerdir. Bu bağlamda, ihtiyacı kadarını üretme, geçimliği kadar çalışma ve elde ettiğiyle tatmin olup yetinme, “sanayi öncesi toplumun doğal insanının” ortak özelliğini yansıtırken, bir ücret karşılığında emeğini sunma, mümkün olduğunca çok çalışma ve bunun karşılığında belirlenen bir bedeli alma, “sanayileşme dönemindeki insanın” uymak zorunda olduğu normları oluşturmaktadır. Kapitalizm ve sanayileşme sürecinin üzerine konumlanan “çalışma etiği”,  insanlara durmaksızın çalışmayı ve üretmeyi öğütlemektedir (Bauman, 1999: 14-16; aktaran Şentürk, 2008: 221-239 – Bu sistemde “işsiz” kalan birey kendisini yenilmiş ve faydasız hisseder). Eski toplumlardaki günlük yaşam ritminin doğallığı ve sadeliği, çağdaş-modern toplumlarda yerini endüstriyel çalışma ritmi, bireycilik ve yabancılaşma sonucu karmaşık bir hayat ritmine bırakmıştır.

Günümüz modern insanının yalnız oluşu, toplumsal bağlarından kopuk yaşayışı, etik ya da dini anlam çerçevelerinin sağlam olmadığı ekonomik ve sosyal ilişkiler ağı, kırılmaya uygundur. Bu kaynaklardan elde edilen inanç boşluğu, yirminci yüzyıl başlarında kitle iletişim araçlarıyla ve tüketimle doldurulmaya başlanmıştır (Marchand, 1985: 13-14; Ewen, 1976: 44; aktaran Yavuz, 149-161). Kapitalist sistemde somut ihtiyaçlar yerini soyut ihtiyaçlara bırakmıştır. Soyut nitelik kazanan bu ihtiyaçlara yönelik satın alma isteğinin kimi ideoloji ve yeni değerlerle canlı tutulması gerekmektedir. Kapitalist sistem; prestij, hız, güzellik, güç, başarı vb. kutsadığı bu kavramları, satmak istediği ürüne mal ederek tüketim toplumu ve kapitalizmin doğası gereği yeniden ve yeniden, kimi zaman ise başka kavramlarmış gibi göstererek satmaktadır. “Geçicilik” ve “hız” kavramları sistemin temel bileşenlerindendir.

“İn vitium ducit culpae fuga”

Kusur korkusuyla suç işliyoruz.

Horatius                                                                                                                              

Çözüm Önerisi: Düşünsel ve Eylemsel Üretim
Kapitalist sistemde, birey kendisine sunulan ürünleri tüketmesi koşuluyla aslında olmadığı ancak, gıpta ettiği özelliklere kavuşacağı yönünde ikna edilmektedir. Güç, güzellik, başarı gibi sıfatlar reklamlar üzerinden metalara atfedilmektedir. Önce güzelliğin, başarının ya da güç olgusunun tanımı yapılmakta, bireyin kendisini bu abartılı ve taraflı çerçevenin dışında hissetmesinin kaçınılmazlığından faydalanılarak, kendisine sunulan nitelikleri temsil ettiği iddia edilen ürünleri tükettiğinde, bu sıfatlara kavuşacağı, artık güçlü, güzel ya da başarılı görüneceği bilgisi zihne işlenmektedir. Ürünleri tüketen birey, anlamı ve içeriği boşaltılmış meta üzerinden pazarlanan, kimliğini oluşturmaya yönelik bu kavramların eksikliğini kısa süre içerisinde tekrar hissedecek, bu tatminsizlik duygusu bireyi tekrar ve tekrar döngüsel bir şekilde tüketime itecektir. Tüketim kültürünün, insan bedeni ve zihni üzerindeki yönlendirici etkisi bu dinamiklerle işler. Montaigne’in deyimiyle; “Nasıl olursa olsunlar, insandırlar sonunda, yaptıkları her şey ister istemez sudan ve değişkendir”. Birey kullandığı parfüm, araba, saat,  diğer giyim ürünleri ya da tükettiği kimi yiyecek içecekler aracılığıyla kimi zaman maceraperest, coşkulu, asi, kayıtsız, serseri bir “Bohem”, kimi zaman soğuk, mağrur, mesafeli, ölçülü ve katı bir “Dandy”, kimi zaman yalnız aristokratik, topluma ve doğaya yabancı bir “Avangard”, kimi zaman ise kalabalıklarda barınan, tebdil-i kıyafet gezen, insan sarrafı ve avare bir kent gezgini yani bir “Flâneur”  kimliğine bürünebileceğine ikna edilir**.  Oysa ki ürünler manipüle eder ve doktrin yerleştirirler. Kendi sahteliğine karşı bağışıklığı olan bir sahte bilinç geliştirirler: Sonuçta tek boyutlu bir düşünce ve davranış kalıbı ortaya çıkar (Marcuse, 1968: 26; aktaran Erdoğan ve Alemdar, 2005: 333) Ancak; yaşamının merkezine doğruluk, dürüstlük, hoşgörüyü koymayan, kendisini gerçekleştiremeyen, bedeni ile barışık olmayan ve  “ölçülü davranış”ı temel almayan insanın mutlu olması mümkün değildir.

Tek Boyutlu İnsana Çözüm Önerisi Niteliğinde: Üreten İnsan
Kapitalist sistemin somut nitelik kazandıracak şekilde meta (ve kültür endüstrisi ürünleri) üzerinden (reklamlar vb. özendirici işlev yürüten yukarıda bahsettiğimiz kitle iletişim araçları ve devletin ideolojik aygıtları aracılığıyla) sattığı ancak sisteme uygun olarak (var olan kapitalist tüketim sisteminin dinamiklerine uygun olarak) sürekli değişen prestij, güzellik, başarı, güç, zenginlik gibi kavramlara sahip olmak isteğiyle ve toplum içinde yenik ya da başarısız olma duygularının korkutuculuğunun körüklenmesi sonucu günümüz insanı “tüketime zorunlu olarak itilmektedir”. Sistemin çıkarına uygun olarak tek boyuta indirgediği ve yaşamının anlamını yitirmiş, yabancılaşmış insan “kusur korkusuyla suç işlemektedir”. Başka bir anlatımla, içi boşaltılmış güzellik, güç vb. kavramlara sahip olma amacıyla ihtiyacı olmadığı halde tüketmektedir.

Bugünün toplumunda görünen odur ki; özünde insanın her türlü ihtiyacı karşılanmaktadır, birisi hariç: Anlam ihtiyacı. Karşımıza çıkan gerçek; “yaşama savaşı” şiddetini kaybedince “Ne için yaşam?” sorusudur. Bugün daha çok insan yaşamak için gerekli araçlara sahip (teknoloji bireyleri yaşama ve yaşamı sürdürme becerilerinden yoksun bırakmıştır, bu nedenle insanın çaba harcamaksızın yaşayabileceğini garanti eden bir refah sistemi geliştirilmiştir), ancak yaşamak için bir anlam bulmakta zorlanmaktadırlar. Camus’nün kendi zamanında sorduğu soru bugünün insanı için, belki de daha önce hiç olmadığı kadar geçerlilik kazanmıştır: “Gerçekten ciddi olan tek bir sorun vardır; yaşam, yaşamaya değer mi, değmez mi?” (Frankl, 1999: 15-18-19).

Günlük yaşamın çalışma mekanizmasına, ortak değer yargılarının azalmasına-değişmesine, değerinin sistem ve teknoloji karşısında geri plana itilmesine zaman içerisinde kolaylıkla ve tamamen teslim olan insan, kendisini diğer tüm varlıklardan ayırarak olumlu yönde ilerlemesini (uygarlık, insan haklarındaki gelişmeler, yaşam koşullarının görece iyileşmesi, insan ömrünün uzaması, tıp, teknolojide ve bilimde yaşanan gelişmeler, yönetim sistemlerinde görece demokratikleşme, eğitim düzeyinin küresel ölçekte artışı) insanlık tarihi içinde bunca yol kat etmesini sağlayan en değerli yetisini tekrar hatırlamalıdır. Bu yeti; “düşünsel ve eylemsel üretim”dir.

Toplum içinde etkin, anlamlı bir var oluş, bir sonraki güne sevinç ile uyanma isteği (yaşam sevinci), yararlılık duygusu, varlığını olumlu olarak duyumsama, işe yaradığını hissetme, sonuç olarak yalnızca tüketen, aynı şeyleri düşünen “tek boyutlu insan” olmaktan sıyrılarak; nitelikli, değer yargılarını yitirmemiş mutlu birey olmanın, anlamlı, amaçlı ve faydalı bir yaşam sürmenin çözümü insanın “üretmesidir”. Bu üretim çiftçi için ekinini ekmek ve biçmeyi beklemek olabilecekken, demir ustası için demirine son şeklini vermek, akademisyen için bilim üretmek, mühendis için yeni teknikler geliştirmek, sanatçı için resim, müzik şiir, ya da heykel var etmek, mimar için ise yeni bir tasarım yapmak olabilir.

Sadece kendisi olan, öznitelikleriyle yetinebilen, özgür, üreten, düşünen, değer yargılarını yitirmemiş ve bunun sonucunda duygusal olarak tatmin olan mutlu insan için, başka bir deyişle, kendisini olumlu yönleriyle ve iyi bir amaca yönelik gerçekleştirebilen insan için “yaşam elbette ve her zaman tüm güzellikleriyle yaşamaya değerdir”.

 

Kaynaklar:

Artun, A. (2004). “Baudelaire’de Sanatın Özerkleşmesi ve Modernizm” Charles Baudelaire Modern Hayatın Ressamı Kitabı Sunuş Metni. İletişim, 7-87. (http://www.aliartun.com/content/detail/44) [20.01.2011].

Bauman, Z. (1999). Çalışma, Tüketicilik ve Yeni Yoksullar.  (Çev. Öktem, Ü.). İstanbul: Sarmal Yayınları.

Berger, A. A. (1991). Bir Terör Aygıtı Olarak Televizyon: Kuramsal Bir Yaklaşım Denemesi, Enformasyon Devrimi Efsanesi. (Çev.: Kaplan, Y.). Kayseri: Rey Yayınları.

Erdoğan, İ., Alemdar, K. (2005). Öteki Kuram. Ankara: Erk Yayınları.

Ewen, S. (1976). Captains of Consciousness: Advertising and the Social Roots of the Consumer Culture. New York: Mc GrawHill.

Frankl, V. (1999). Duyulmayan Anlam Çığlığı: Psikoterapi ve Hümanizm. (Çev. Selçuk, B.). Ankara: Öteki Yayınevi.

İlhan, S. (2007). Yeni Kapitalizmin Karanlık Yüzü: İnsanilik ve Ahlakilik Söylemlerinin Sahiciliği Üzerine. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 17 (2), 283-306.

Göktürk, İ & Günalan, M. (2006). Modern ve Geleneksel Değerler Arasında Yabancılaşan İnsan. Selçuk Üniversitesi Karaman İ.İ.B.F. Dergisi, 9 (11),127-143.

Horkheimer, M. & Adorno, T.W. (1996). Aydınlanmanın Diyalektiği II. (Çev. Oğuz, Ö.). İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Kılınç, B. (2008). Yabancılaşmış Karakterler ve Politik Eleştiri: Yavuz Turgul Sinemasından “Muhsin Bey” Örneği. Selçuk İletişim Dergisi, 5 (3), 220-235.

Kızılçelik, S. (2003). Küreselleşme, Beden ve Şizofreni. Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi, 25 (4), 89-94.

Marchand, R. (1985). American Dream: Making for Modernity 1920-1940. Berkeley: University of California Press.

Marshall, G. (2003). Sosyoloji Sözlüğü. (Çev. Akınhay, O., Kömürcü, D.). Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları.

Montaigne,  M.D. (1997). Denemeler. (Çev. Eyuboğlu, S.). İstanbul: Cem Yayınevi.

Şentürk, Ü. (2008). Modern Kontrol: Tüketim. Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 32 (2), 221-239.

Yavuz. Ş. Reklam ve Popüler Kültür. İletişim Fakültesi Dergisi, 149-161. (http://web.ebscohost.com). [28.02.2011]

 

* Herbert Marcuse, (1968). One Dimensional Man (Tek Boyutlu İnsan). Boston: Beacon Press & Victor E. Frankl, (1999). Duyulmayan Anlam Çığlığı Psikoterapi ve Hümanizm. (Çev.: Selçuk, B.). Ankara: Öteki Yayınevi.

** Bohem, Dandy, Avangard ve Flâneur kavramlarının nitelikleri, Ali Artun’un “Baudelaire’de Sanatın Özerkleşmesi ve Modernizm” adlı metninden alıntılanmıştır.