Tasavvufî Söylemin Apophatic Karakteri: Söylenemeyenin Söylemi

Sayı 46 - Mart 2014

Herhangi bir duyguyu hiç tecrübe etmemiş birine, o duygunun içinde barındırdığı keyfiyet ve değeri açıklamak mümkün değildir. Sözgelimi bir senfoninin ya da klasik müzik şaheserinin gerçek değerini idrak edebilmek için iyi bir müzik kulağına sahip olmak gerekir. Ya da âşığın ifadelerini hakikatiyle anlamak için bizzat âşık olmak gerekir. İyi bir müzik kulağına ve aşkı bizzat tadan bir kalbe sahip olmadan, bir müzisyeni ya da bir âşığı doğru bir şekilde yorumlayamayız. Sufiler de bu tasavvufî tecrübenin bu özelliğine binaen, soyut ve yüzeysel ifadeler yerine tecrübenin kendisine vurgu yaparlar. (s. 429)

***

Diğer taraftan Sufilerin nihaî kaygıları olan Hakk Teâlâ’nın herhangi bir şekilde idrak edilmesi, hep bilme-bilinemezlik, görme-hicâb paradoksları şeklinde ifade edildiği için, sufiyâne söylemin temel karakteristiği de söylenemeyenin söylemi (apophatic: language of unsaying) şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Michael Sells’in bu söylem tarzı hakkındaki tahlilleri kayda değerdir. Buna göre Grekçede bir şey hakkında konuşmayı reddetme, olumsuzlama anlamına gelen apo-phasis: un-saying kavramı, aslında salt “olumsuzlama”yı değil, daha önce bir söylemin varlığına işaret eder. Her apophatic karakterli söylem, daha önceki bir söyleme ihtiyaç duyar. Bu sebeple bu söylem tarzı daha önceki bir önerme ya da söylemi tashih eden, onun eksikliğini ya da yanlışlığını ifade eden bir söylemdir. Bu söylem tarzı, müteal-transcendent olan hakkındaki tek bir söylemin bile, O’nun bizâtihî varlığı hakkında olamayacağı şeklindeki bir kesinliğe ulaşabilir. Bu itibarla Tanrı hakkındaki her bir söylem, hatta selbî/tenzîhî ifadeler bile tashih edici bir önermeye ihtiyaç duyduğu için, aslında “söyleyememe: un-saying”tir. Fakat daha önceki söylemi tashih eden bu önermeler de bizzat “söylem” olduğu için, nihâî tahlilde bunların da “müteal” olan hakkında bir “söyleyememe”den ibaret olması gerekmektedir. İşte bir önceki önerme ile bu önermeyi tashih eden ikinci önerme arasındaki bu gerilim, söylemi anlamlı kılmaktadır. (s. 430)

***

Doğrudan delâlet edecek şekilde isimlendirilemez ve söylenemez olanın, yine belirli şekillerde ifade ediliyor olmasındaki felsefi açmaz (aporia), genelde şu şekilde aşılmaya çalışılır:

1- Söylenmek istenilenin söylenenlerin çok ötesinde olduğu vurgulanarak sükûta yönelme.

2- Felsefî terminolojiyle aşkın (transcendent) olanın, her türlü isimlendirmenin ötesinde olan ve olmayan iki ayrı veçhesinin (zât-sıfat) olduğunu kabul etmek ve böyle bir ayrıma gitmek. Burada problem genelde, zât-sıfat ayrımı yapmak ya da Allah (cc)’ın bizâtihî isimleriyle, mahlûkatı yönünden isimleri arasında bir ayırım yapmak suretiyle aşılmaya çalışılır. Sözgelimi, kendisinden hiçbir şekilde bahsedilmeyen bizâtihî zât olarak “ulûhiyet” ve bizim zihnimizdeki ve tasavvurlarımızdaki “ulûhiyet” şeklinde bir ayırıma gitmek suretiyle, Allah (cc) hakkında söylenebilir olandan ve söylenemeyenden bahsedilir.

3- Son olarak ise, bu felsefî problem ya da açmaz, çözümlenemez, gerçek felsefî bir açmaz (aporia) olarak kabul edilir. Bu yaklaşım tarzında problemi, Allah (cc) için iki tür isim kabul ederek çözme girişimleri reddedilir. Problemi bu şekilde kabul etmek ise, sükûta yönelmek yerine ayrı bir söylem tarzı geliştirir. Kısacası apophatic söylem, “müteal” hakkındaki her bir önermeyi, bir somutlaştırma ve bir tahrif olarak kabul eden bir söylemdir. Bu çift önermeli (saying-unsaying) söylem içerisinde anlam; söyleme ile söylememe arasındaki gerilimden hâsıl olur. (s. 431-432)

***

Diğer taraftan Hakk Teâlâ, ilâhi tecellîleri vasıtasıyla müşahede edilip idrak edilse de, bu tecellilerin formu, her ne surette olursa olsun, aynı zamanda O’nun için bir perde olmaktadır. Zira insan, O’nu belirli bir alan (mevtın/mevâtın) ve husûsî bir bakış açısı üzere tanır. İnsan bulunduğu alan ya da mertebenin hükmüne boyanır; her şeyi bu hükümle görür. Meselâ, rüya ve hayal âlemi hükmü mutlaka sureti gerektirdiği için, bu âlemde Allah (cc), ilâhi bir suret üzere müşahede edilir ve teşbihen tanınır. Hayal mertebesinden çıkıp akıl alanına girildiğinde ise O, ancak, herhangi bir suretten uzak olarak tenzihen tanınır.

Görüldüğü gibi bir alanın hükmü diğer alanın aynı değil, hatta zıddıdır. Dolayısıyla akıl ya da hayal gibi belirli bir alan dışında idrak etmeye muktedir olmayan insan için bu paradoksal durum sürekli olacak ve Allah (cc), zât’ı itibariyle insan için ebediyen meçhul kalacaktır. Böylece hakikat, söylenemeyen ya da anlaşılamaz biçimde söylenenle özdeşleştirilir ve bu sırrî hakikat, ancak söylemin zahirinin ötesine ya da arkasına geçerek anlaşılabilir. İdraki sürekli, görme-görememe, bilme-bilememe şeklinde gelişen Sufinin söylemi de ifade etme-ifade edememe, söyleme-söyleyememe şeklinde apophatic olacaktır. Öyleyse bütün gerçek metafizik kavramlaştırmalarda ifade edilmeye çalışılan şeyin yanı sıra, ifade edilemez olarak kalanı da hesaba katmak şarttır. (s. 435)