Tarihte Kent Ütopyaları

Ütopya - 2018

Diğer kentleri anlamak istiyorsam, farklılığını kavramak istiyorsam gizli bir ilk kentten yola çıkmak zorundayım.”

– Görünmez Kentler; Italo Calvino

Kent ütopyaları, insanların tarih boyunca kente, yaşamaya
dair umutlarını, ideallerini ve beklentilerini ifade etmiştir. İdeal kent,
ideal bir toplumun birlikte yaşamak isteyeceği ideal bir mekândır ve zaman
içinde değişen yaşam koşulları, hayat standartları ve beklentileriyle birlikte
değişmiş, dönüşmüş ve insanların hayalini kurmaktan hiç vazgeçmediği bir olgu
olmuştur. Kentsel ütopik projeler kenti ve yaşamı değiştirmeyi, ideal dünya
düzenini getirmeyi amaçlarlar. Bunlara düşsel mimarlık da denebilir ve düşünen
toplumlarda daha yaygındır. Rasyonalist, akılcı mimarinin en önemli kuramcılarından
biri olan Walter Gropius 1919’da şunları yazar: “Teknik güçlüklere aldırmaksızın fantezi içinde inşa
edin. Daima insanoğlunun düzenleme gücüne ayak uyduran tekniğe kıyasla, fantezi
çok daha önemlidir”
(Özer).

Antikçağ ve Ortaçağ
Ütopyalarında Kent:

Antikçağda ütopyalar, genellikle Platon’a dayandırılmakla
birlikte Sümer, Mısır, Yunanistan, Roma, Çin gibi çok çeşitli kültürlerin
efsane ve mitlerinde karşımıza çıkar. Bu efsaneler tüm halkın bolluk, refah,
bereket içinde yaşayacağı bir dünya hayalini ortaya koyarken, mevcut sıkıntı ve
olumsuzluklara karşı toplumsal tepkileri de ortaya koyar. Bu özelliklerle,
Platon’un Devlet’i de dâhil olmak üzere, Antikçağ ütopyaları, Ortaçağ’da
ortaya çıkacak ütopyaları etkilemiş ve zamanının çok ötesinde fikirleri ifade
etmiştir.

Ortaçağ, Platon’dan neredeyse iki bin yıl sonra ütopya
kavramının yeniden ortaya çıktığı dönem olarak önem taşır. Bu dönemde ütopik
kentler, başta Thomas More’un Ütopya’sı olmak üzere edebi eserlerde,
resimlerde, tasarımlarda karşımıza çıkar.

More, eserini 1516 yılında yayımlanmıştır. Ütopya,
More’un eşitlikçi toplum söylemlerini somutlaştıran hayali bir ada olup
buradaki kentler planlama ve yasal açıdan son derece örgütlüdür (More, 1999).

Tommasso Campanella’nın 1623 yılında yayımlanan Güneş Ülkesi
(City of the Sun) adlı eserinde de geniş bir ovada, yüksek bir tepeye kurulmuş
olan kent, ortak merkezli yedi halkaya bölünmüştür ve halkalardan her biri yedi
gezegenden birinin adını taşımaktadır. Tepenin doruğunda dini ve siyasi erkin
mekânı olan yuvarlak bir tapınak yer alır. Halkaları birbirinden ayıran surlar
koruma işlevi yanında eğitsel amaçlı da kullanılmakta; bilgiler bu surların
üzerine işlenerek kentlilerin belleğine kazınmaktadır (Campanella, 2009).
Bütünlüklü ve kendine yeterli bir varlık olan kent, tüm sanatları ve bilimleri
fiziken cisimleştirmekte; iyi yaşamın oluşturulmasında gereken tüm bilginin kısa,
ama detaylı bir özetini içermektedir (Kumar, 2005, s.28).

Bir din adamı olan Johannes Valentinus Andreae, Christianopolis
(1619) isimli eserinde kendi ideal Hristiyan toplumu hayalini anlatırken
Rönesans kentinin özelliklerini ortaya koyar.

Aynı dönemde Francis Bacon, düşüncelerindeki ideal toplum
düzenini imgesel bir adada yansıttığı Yeni Atlantis (New Atlantis) eserini
yazmıştır (1623).

Tasarlanmış Kentler:

Ortaçağ’da, Rönesans ile yaşanan toplumsal, kültürel ve
bilimsel süreç ve aydınlanma kent geleneğine yansımış ve Antikçağ’daki gibi
düzenli tasarlanmış kent geleneği devam etmiştir.

Bu aşamadaki öncüler Leon Batista Alberti (1452), Antonio
Averlino la Sforzinda (1464) ve Leonardo da Vinci olup tümü kuramsal tasarımları
gerçek hayata geçirmiştir. Sarcey vd. (2003) bu dönemde kentin ister perspektif
halinde ister tasarım halinde gösterilsin, herhangi bir bina gibi
projelendirilebilecek bir nesne haline geldiğini; buna bağlı olarak kusursuz
bir kent anlayışının da düşünülebilir bir şey olarak görülmeye başlandığını
belirtmektedir (Yüksel).

Platoncu olan Rönesans kent plancıları, tasarladıkları
merkezi ve dairesel kentlerde Devlet’in hiyerarşik ve
artistokratik düzenini kurmayı amaçlamışlardır. Eaton (2002), merkezi ve
daireler halinde yayılan yapısıyla Rönesans’ın ütopya kentinin, sadece insan
toplumunun değil, tüm evrensel düzenin mikrokozmosu olduğunu ifade eder. Bu
dönemde estetik mükemmellik, matematiksel mükemmelliğin bir fonksiyonu
olduğundan, katı biçimde ideal ölçülere uymuşlar, hümanist mimarlar
matematiksel ilkeleri kentlere uygulamışlardır (Yüksel).

Kentin bir odak noktası haline gelmesiyle yakın çevresi
ile kurduğu ilişkiler de değişmekte ve kentteki kurumların, toplumsal yapının
yeniden ele alınması gerekliliği doğmaktadır. İşte bu noktada ideal kent arayışı
birdenbire siyasal ve toplumsal bir yapıya dönüşür. Artık kentsel yapının
edilgen bir tarzda toplumun örgütlenme biçimini yansıtmakla kalmadığı,
toplumsal örgütlenmeye de doğrudan etki yaptığı kabul edilmektedir. Bunun
sonucunda ise tasarım ile ütopya arasındaki ilişkiler artmaktadır (Yüksel).

19. Yüzyıl Ütopyalarında
Kentler:

19. yüzyıla gelindiğinde ütopyalarda düzenli kent
fikrinden uzaklaşılmıştır. Fishman (2002), 19. yüzyılın ilk yarısında, büyük
Avrupa kentlerinin tarihsel duvarlarını yıktığını, kendilerini çevreleyen kırsal
alana doğru hızla ve sağlıksızca genişlediklerini belirtmektedir. Londra,
Paris, Berlin, New York gibi şehirlerin nufusu hızla 4’e, 5’e katlanmıştır. Bu
dönemdeki ütopyacılar; endüstri devriminin beraberinde getirdiği kentlerdeki aşırı
nüfus artışı, sağlıksız koşullar, eşitsizlik gibi olumsuzlukları eleştirerek,
hem toplumsal hem de kentsel yeni bir kurgu arayışına girmişlerdir. Kent ve
doğa arasındaki uçurum büyümüş, kentler hem doğadan uzak hem de yaşanılmaz bir
hal almıştır. Sarcey vd. (2003), bu dönemdeki ütopyaların, bir yandan kentsel
aydınlatma, lağımlar, metro gibi teknik altyapılara tutkun, öte yandan
Ortaçağ’a ve anıtlarına özlem duyan iki farklı yüzü olduğunu ifade eder
(Yüksel).

Yaşanan salgın hastalıkardan dolayı en yaygın kaygının
sağlık olduğu bu dönemin edebi eserlerinden biri, Benjamin Ward Richardson
tarafından kaleme alınan Hygeia’dır (1876). Hygeia, kamusal sağlık
ilkelerine kesin uyum üzerine temellendirilmiş bir ideal kenttir.

Bu dönemi ütopik sosyalistler de etkilemiştir. Bunların
en önemlileri olan Charles Fourier, Robert Owen ve Henri de Saint-Simon, yeni
bir toplumsal yapılanma kurgularken söylemlerini de tasarım unsurlarıyla
desteklemişlerdir. Owen ve Fourier, ütopik topluluklar yaratmak için ayrıntılı
toplum ve mimarlık planları üretmişlerdir. Ütopik sosyalist planlamaya iki konu
egemen olmuştur: Kent ile kır arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak ve topluluğu
bir tek büyük “aile” yapısı içine yerleştirerek, bireylerin ve ailelerin
fiziksel yalıtılmışlığının üstesinden gelmek. Tasarımlarının birçoğu, ideal
kentleri değil, ideal komünleri betimler (Fishman, 2002, s.120).

Owen, modelini ABD’de 800 kişilik New Harmony Topluluğu ile deneyimleme olanağı bulmuştur. Owen’ın çağdaşı
Charles Fourier, Endüstriyel ve Bilimsel
Anarşiden
kitabında, düşlediği
toplumun kurulması için yapılacak değişimlerin listesini vermiştir. Fourier,
fabrikaların insanın beden ve ruh sağlığına zararlı olacak biçimde inşa
edilişi, kentlerin sokaklarının pisliği, hijyenden uzaklığı ve hava almayacak
biçimde iç içe geçmesini her zaman eleştirmiş, evlerin havadar tarzda, doğayla
bütünleşecek ve geleneksel aile tarzında değil de ortaklaşa yaşama izin verecek
ölçekte (falanster olarak) inşa edilmesini istemiştir.
Phalanstère/falanster, phalange/falanj; bütün beden, organize birlik ve stère;
konut, ikametgâh anlamlarına gelen iki kelimenin birleşiminden türetilmiştir.
Falanj; toprağın, sermayenin ve malzemenin hisse senetleriyle temsil edildiği,
sermayeye, işe ve yeteneğe üç tür kâr payının dağıtıldığı; ortak mülkiyete ve
harcamaya yer verilmeyen, toplu olarak üretimde bulunulan bir birliktir
(Akkoyunlu Ertan, 2004, s.11) (Yüksel).

Sanayi devriminin teknik gelişmeleri de bu dönemdeki
ütopyacı söylemleri destekler. Örneğin beton teknolojisi bina ve altyapı inşasını
daha kolay uygulanır hale getirmiştir. Bu döneme kadarki çalışmalar geleneksel
yapı gereçleriyle ve yapım yöntemlerinden yola çıkıp daha çok kent
örgütlenmesinin biçimsel sorunlarını, kimi zaman dinsel kaygıları ön planda
tutarak tartışmıştır. Sanayileşmenin yaygınlaşmasıyla bilimsel yaklaşımlar öne
çıkmış, sanayileşmenin olumsuz etkilerini gözleyen yazarlar, düşünürler,
mimarlar ve tasarımcılar teknolojinin olanakları doğrultusunda yeni, ileriye
yönelik kestirimler üretmeye koyulmuşlardır. Bu düşünceler de hem kuramsal çalışmalara
hem de düşsel tasarımlara yansımış, hatta kimine temel oluşturmuştur.
Sanayileşmenin ilerlemesi kentlerin büyümesine, insanların yaşama ve çalışma
koşullarının değişmesine yol açtığı için bu yüzyılda üretilen ütopyaların ağırlık
noktasını da toplumsal eleştiri oluşturmuştur. Kuramların hepsi yeni yaşam
biçimi ve yeni yaşam biçimi için yeni yapay fiziksel çevreler öngörmüşlerdir
(Alsaç, 2007, s.116). Ütopik kent düşüncesi bundan böyle geometrik düzenlilikle
yetinemeyecek, sanayi yüzyılının yeni dinamikleri ve toplumsal kuramları
doğrultusunda biçimlenecektir (Yüksel).

20. Yüzyıl Ütopyalarında
Kent:

20. yüzyıldaki teknik ve bilimsel gelişmeler, sosyal
dinamikler, çevre sorunları ve hatta savaşlar ütopyaları etkilemiş, ütopyalarda
niteliksel bir ayrışma dönemi yaşanmıştır. Bu dönemde ütopyanın zıttı olan
distopya ortaya çıkmış, ekotopya, feminist ütopya, teknolojik,
ekolojik-teknolojik ütopya terimleri gelişmiştir. Ütopyalardaki ideal kent
geleneğinin asıl temsilcisinin mimarlık ve planlama olduğu görülür. Mimarlar ve
kent plancıları iyi yaşamı binalarda, meydan ve sokaklarda gerçekleştirmeye çalışmışlardır.

Modern mimarlığın sivrilme döneminde (1910-1933) atbaşı
giden iki ana ütopyası vardı. Birincisi, endüstriyel üretimin olağanüstü
gücünden yararlanarak toplumu değiştirmek, yaratıcı güçleri serbest bırakarak
“yeni insan”ı yaratmak idi. İkincisi ise mimarlığın, endüstriyel nesne tasarımından
şehirciliği de içine alacak geniş bir yelpazede herşeye egemen olmasıydı.
Dönemin mimarlık akımları bu temel anlayışla gelişip ortaya çıktılar (Hasol).

Herbert George Wells, Modern Bir Ütopya’da (A Modern Utopia 1905), bilim ve teknolojiyi
kullanarak 20. yüzyılın en özgün ve uzağa bakan ütopyalarından birini yazmıştır.

İngiliz asıllı Ebenezer Howard’ın 1898 tarihli To-morrow: A Peaceful Path to Real Reform (Yarın: Gerçek Reform İçin Barışçıl Bir Yol) isimli
eserinde ortaya attığı “Bahçe Kent” ütopyası uzun yıllar gündemde kalacak,
sadece İngiltere’de değil, başka ülkelerde de denenecek bir kent modeli olacaktır.
Howard, Bahçe Kent’te kırın, doğanın güzelliği, temiz hava, güneş, su, düşük
kira gibi avantajları ile kentin toplumsal fırsat, yüksek ücret gibi avantajlarını
birleştiren yeni bir kent tasarlamıştır.

Fransız mimar Tony Garnier 1904’te Paris’te bir sergiyle
modern bir kent ütopyası sunacaktı. İdeal kent tasarımı: Cité Industrielle (Endüstriyel Kent). Burada naif ütopyacılık kendisini
göstermekteydi. Ticaret, sanayi, konut alanlarının ayrı ayrı bölgelere
yerleştirildiği kentte kilise, mahkeme, polis merkezi, kışla, cezaevi
bulunmayacaktı. Bir ideal sosyalist kentte bunlara zaten gereksinim
duyulmayacaktı (Hasol).

Fransız asıllı Le Corbusier Modernizm Hareketi’nin
öncülerinden biridir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Paris gibi büyük kentleri
düşünerek tasarladığı Çağdaş Kent’i (Contemporary City –
1922) adeta günümüz kentlerinin bir öngörüsüdür. Le Corbusier üç milyon nüfuslu
ideal kentinde sanayi toplumunun geleceği noktayı ve teknolojik gelişmeyi yansıtmış
olup, kent çeperindeki saçaklanma, taşıt bağımlılığı, sanayinin fiziksel
çevreye zarar vermesi ve güvenlik konularına çözüm getiren bir tasarım yapmıştır.
Tasarımı, ailenin mahremiyetini ve özerkliğini korurken, toplumsal hizmetleri
ve ekonomik unsurları yaymıştır.

Howard’ın ve Le Corbusier’nin tasarladıkları, doğrudan
geniş kesimlerce paylaşılan umutlara ve kaygılara seslenmekteydi. Özellikle,
19. yüzyıl büyük kentine duyulan yaygın korku ve nefreti; modern teknolojinin
yeni kentsel biçimleri yaratmayı olanaklı kıldığı inancını ve kardeşliğe ve
özgürlüğe ulaşılacak devrimci bir çağ beklentisini yansıtmaktaydılar (Fishman,
2002).

20. yüzyılın ortalarına kadar üretilen tasarım ütopyalarından
bazıları; William R. Leigh, Visionary City (1908); Eugene Henard,
Future Cities (1910); Antonio Sant’Elia, La Citta Nuova
(1914); Ludwig Hilberseimer, Vertical City (1924); Fritz Lang, Metropolis (1926); Walter
Gropius, Wohnberg (1928); Frank Lloyd Wright, Broadacre City
(1934)’dir.

II. Dünya Savaşı’nın ardından, 1950’li yılların ortalarında,
şehirciler ve mimarlar kentin yayılmasının yol açacağı tehlikenin bilincine
varmıştır. Bu durum, çok sayıda kentsel mega yapı projelerinin doğuşuna yol
açar. 1960-1970 yıllarının sonlarında mega yapısal önerileri taşıyan teknolojik
iyimserlik yenilgiye uğrar, yeni konular/sorunlar gündeme gelir. 1950-1970 yılları
arasında geliştirilen tasarım ütopyalarından bazıları; Walter Jonas, Intrapolis (1958); Paolo Soleri, Mesa City (1959); Kenzo Tange Boston Harbor
(1959), Tokyo Bay (1960); Arata Isozaki, Space City (1960);
Archizoom, Non-Stop City (1969); Stanley Tigerman, Instant City
(1968); Parent ve Virilio, Bridge Cities (1970)’dir (Yüksel).

Ebenezer Howard’ın sanayiciliğe karşı bahçe kent
hareketi, on dokuzuncu yüzyılın sonunda kent ve kırın en iyi taraflarını
birleştirmeye çalışmışken, Le Corbusier ve Mies van der Rohe gibi yirminci yüzyıl
modernistleri ise aksine, tüm faaliyetlerin sımsıkı bir örgü içinde
bütünleştiği kalabalık ve yüksek yoğunlukta kentsel mekânlar inşa etmek için
gelişmiş teknolojiden faydalanmışlardır.

20. yüzyıl ütopyaları içerisinde şekillenen ekolojik
ütopyalar, ekolojinin dünya politikasının bir parçası haline geldiği 1970’li yıllarda
karşımıza çıkar. Bu döneme kadar ütopyalarda doğa, akıl sahibi bir varlık olan
insanoğlunun amaçlarına hizmet edecek bir olgu; vicdani sorumluluk duymadan
kullanabileceği/tüketebileceği bir kaynak; kentte daha sağlıklı, hoş mekânlar
yaratmak için kullanılacak bir nesne iken, gerek ekoloji bilimindeki gelişmeler
gerekse çağdaş kentlerde yaşanan çevre sorunları insanları toplumsal, sosyal,
ekonomik ya da mekânsal ütopyalardan uzaklaştırıp ekolojik ütopyalara
yönlendirmiştir. Artık insanın doğayla uyum içinde, kardeşçe yaşadığı mutlu bir
yer hayal edilmeye başlanmıştır (Yüksel).

Ekolojik tasarımlar ele alındığında çağımızın en büyük
ekolojik ütopyalarından birisi Hindistan’da tasarlanan ve 1968 yılında hayata
geçirilen Auroville’dir. Auroville hem ekolojik bir ütopya hem de spiritüel
bir mekândır. 2000 hektar büyüklüğündeki yerleşimde bugün 35 farklı ülkeden
1.500 kişi yaşamaktadır (Auroville Foundation, 2001).

Paolo Soleri tarafından tasarlanan Arkosanti ilginç ekolojik
deneylerden birisi olarak tanımlanmaktadır. 1970 yılında Arizona’da başlayan bu
deney günümüzde de hala devam etmekte, yerleşimin uygulanmış bölümlerinde
mimarlık, tasarım, tarım, eğitim gibi pek çok konuda çalışmalar yapılmaktadır.
Arkosanti beşbin kişilik bir yerleşme için bir anakent modelidir. Soleri,
Architecture (mimarlık) ve Ecology (ekoloji) kavramlarını birleştirerek
Archiology kavramını türetmiştir. Yakınlık, yüksek yoğunluk, çeşitlilik,
kaynakların verimli kullanımı, Soleri’nin geliştirdiği “archiology” kuramının
ilkeleridir (Yüksel).

Antikçağ’da ütopik kent toplumsal hiyerarşik düzenin
mekâna mükemmel bir yansımasıdır ve her türlü toplumsal, ekonomik ve siyasi
işlevi yerine getirmektedir. Ortaçağ’da kent projelendirilebilecek bir nesne
haline gelmiş; tasarlanan merkezi ve dairesel kentlerle Antikçağ’ın hiyerarşik
ve aristokratik kentlerinin devamı oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu dönemin
ütopya kenti, sadece insan toplumunun değil, tüm evrensel düzenin
mikrokozmosunu temsil etmiştir. Sanayi devrimi ile birlikte kent daha kalabalık,
daha kirli ve karmaşık bir yapıya bürünmüştür. Artık ütopyalardaki kentler tüm
evrensel düzeni temsil etmeye çalışmamakta, yaşanan toplumsal, ekonomik ve
fiziksel sorunlara çözüm arayışına girmektedir. 19. yüzyıl kentlerine ütopik
sosyalistler damga vurmuş, yeni bir toplumsal sistem, yeni bir örgütlenme ve
buna bağlı olarak yeni bir mekânsal düzen ortaya çıkarmışlardır. 20. yüzyıl,
tasarımlardaki ütopyaların çağıdır. Bilim ve teknolojideki hızlı devinim
ütopyalara da yansımıştır. Ütopyaların çoğunun gerçekliğe döndüğü ve gerçekliği
daha da yakınlaştıracak teknolojik ve bilimsel gelişmelerin yaşandığı günümüzde
yeni ütopyalar üretmek elbette zordur. Bu nedenle kimileri ütopya devrinin
kapandığı, artık distopyalar döneminin başladığını söylemektedir. Sacrey vd.
(2003)’ne göre ise kent ile ütopya arasındaki bağlar yeniden kurulmak üzereymiş
gibi görünmektedir. Ancak geçmişten farklı olarak, artık kâğıt üzerine çizilmiş
bir kent değil, enformasyonların ve yol açtıkları karşılıklı etkileşimlerin
maddesiz süreçleri çevresinde örgütlenen bir sistem söz konusudur (Yüksel).


Kaynakça:

Ana Kaynak:

– Yüksel, Ülkü Duman, Antikçağdan Günümüze Kent Ütopyaları; İdealKent Dergisi, sayı: 5 (Ocak 2012).

Alt Kaynakça:

– Akkoyunlu Ertan, K.
(2004). 20. Yüzyıl Kent
Ütopyaları
. Çağdaş Yerel
Yönetimler Dergisi, 13 (4),

 5-21. Alsaç, Ü. (2007). Ütopyalar ve kent
düzenlemesi konusunda bir söyleşi.

– Auroville Foundation,
(2001). The Auroville Master
Plan-Persperctive
2025. Retrieved from:

http://www.auroville.info/ACUR/masterplan/index.htm.

– Campanella, T.
(2009). Güneş Ülkesi. İstanbul: Arya. Ciaron,

– Eaton, R. (2002). Ideal cities, ütopianism and the (un)built Environment, New York: Thames & Hudson Inc.

– Fishman, R. (2002). 20. Yüzyılda Kent Ütopyaları -Ebenezer Howard,
Frank Lloyd Wright, Le Corbusier.

– Harvey, D. (2008). Umut Mekânları. İstanbul: Metis.

Hasol, Doğan; Mimarlıkta Ütopya, http://www.doganhasol.net/mimarlikta-utopya.html (erişim: Haziran, 2018)

– Howard, E. (1902). Garden cities of to-morrow

– Kumar, K. (2005).
Ütopyacılık. Ankara: İmge.

– Kumar, K. (2006). Modern zamanlarda ütopya ve karşı ütopya. İstanbul:
Kalkedon.

– Le Corbusier, C.E.J.
(1987). A contemporary city,
from the city of tomorrow and its planning
. New York: Dover.

– Özer, B. “Kültür Sanat Mimarlık”, s.400, YEM Yayın, 2000

– Richardson, B.W.
(1876). Hygenia, a city of
health
.

http://www.fullbooks.com/Hygeiaa-City-of-health.html.

Sacrey, M.R., Bouchet T.,
Picon A. (2003).

– Soleri, P. (2011). Arcosanti 5000. Retrieved from http://www.arcosanti.org/project/project/future/arcosanti5000/main.html

– Ütopyalar Sözlüğü. İstanbul: Sel.
Sevinç, A.,