Tabiatı Kavrayış ve İfade Etmede Yeni Yöntem ve Dil Arayışları [1]

Sayı 26 - Temmuz 2012

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Newtoncu fiziğin açıklamakta yetersiz ya da başarısız kaldığı olguların giderek artması, sadece pozitivist–mekanist paradigmanın matematiksel–fiziksel tutarlılığı hakkındaki şüpheleri arttırmakla kalmamış, doğanın kavranışı ve tasvirine ilişkin, mantıksal, dilsel, yöntemsel ve kavramsal analiz biçiminde de derin kuşkulara yol açmıştır. Doğa bilimlerinde yaşanan kriz ve keşfedilen yeni olgular sonucunda, Newtoncu fiziğin tasvir ettiği fiziksel dünyanın ve o dünyayı tasvir etmekte kullanılan dilin ve kavramsal çerçevenin sınırlarına dayanılmıştı.

Doğayı tasvir etmekte kullanılan modellerin ve dilin yetersizliği, bilim adamı ve araştırmacıların dikkatini dil–doğa ilişkisinin karmaşık yapısına yöneltti. Böylece bilim adamları, “Bilimsel teoriler, gerçekliğin dört başı mamur bir tasvirini bize asla veremezler. Onlar eşyanın gerçek mahiyetine yönelik tahminler olmaktan öteye gitmez,[1] cümlesiyle özetlenen çağdaş bilim felsefesinin en önemli postülasından birine ulaştılar.

Newton fiziğinin, maddeyi oluşturan en küçük yapıtaşları anlamında kullandığı “parçacık” kavramı, kuantum teorisine taşındığı zaman nasıl bir sonuç ortaya çıkmaktadır? Bu sorudan hareketle, “parçacık” gibi gündelik fiziksel nesneleri tarif etmek üzere kullanılan, konum, hız, renk, büyüklük vb. bütün sözcükler ve kavramlar atom–altı nesneler alanına uygulandığında belirsizleşmekte ve problematik haline gelmektedir. [2] Bu problemin kaynağı, Newtoncu fizik ile kuantum fiziğinin aynı kavramsal geleneği esas almalarına rağmen, kullanılan dilin her iki tasvirde birbirinden bütünüyle farklı anlamlara ve sonuçlara işaret etmesidir:

Atom–altı parçacıkların ilişkisini ifade etmede ‘konum’, ‘hız’ ve ‘parçacık’ gibi sözcüklerin kuantum mekaniksel kullanımı, onların klasik fizikteki kullanımının genişlemesi olarak görülmelidir. Aynı zamanda bu ifadelerin gerçek anlamda yeni kontekste kullanımları, onların kuantum teorisinin temel eşitlikleri tarafından sınırlandırılan muhtemel anlamları çerçevesinde yorumlanmalıdır ve kuantum teorisi ile klasik fizik tarafından yüklenilen formel kurallar farklıysa, bu kelimelerin kuantum mekaniğinde anlamları onların orijinal anlamlarından kesinlikle farklıdır.[3]

Newton fiziğinin, duyu algısıyla objektif olarak algılanabilir, bütünden izole edilebilir maddesel parçacıkları yeni fizikte, gözlemcinin de dâhil olduğu bütüne içkin, mistik kavrayışlar da dâhil olmak üzere, bütün insanın algı biçimlerine konu olan sembolik birimlere dönüşmüştür. Modern fizik–mistisizm ilişkilerini araştıran F. Capra, “Atom fiziğinde zihin ve madde, gözlemci ve gözlemlenen arasındaki keskin ayrım artık geçerliliğini yitirir. Biz, kendimiz hakkında konuşmadan doğa hakkında konuşamayız,” tespitiyle şunları söylüyor:

Yüzyıllardır bilimin incelediği fenomenler, bilim adamlarının gündelik çevresine ve dolayısıyla onların duyusal tecrübe alanına ait olmuştu. Kullandıkları dilin imaj ve kavramları bu gerçek tecrübeden soyutlanmış olduğu için, onlar tabiattaki fenomenleri tasvir etmeye yeterli ve uygundu. Fakat yirminci yüzyılda fizikçiler mikroskop–altı dünyaya, tabiatın makroskobik çevremizden çok uzak alanlarının derinliğine indiler. Bu düzeyde madde hakkındaki bilgilerimiz artık doğrudan tecrübeden çıkartılamaz ve bu yüzden olağan dilimiz artık gözlemlenen fenomenleri tasvir etme uygunluğunu kaybetmiş durumdadır. Atom fiziği, bilim adamlarına nesnelerin temel doğasının ilk görüntülerini temin etti. Tıpkı mistikler gibi fizikçiler de gerçekliğin duyusal olmayan bir tecrübesiyle çalışıyorlar ve keza mistikler gibi bu tecrübenin paradoksal yönlerini göğüslemek zorundadırlar. Bundan sonradır ki modern fiziğin model ve imajları Doğu felsefesininkilere akraba olabilir.[4]

20. yüzyılda yeni fiziğe paralel olarak felsefe–bilim tartışmalarının odağına yerleşen dil–doğa ilişkisi, bir taraftan Newtoncu fiziğin doğayı tasvir etmede kullandığı dilin yetersizliğini ortaya koyarken bir yandan da bilim tanımı, bilim tarihi ve bilim felsefesini kapsayan metodolojik/yöntemsel bir alana taşınmış, modern paradigmanın Batı merkezli ve tek tip bilimsel çerçevesini aşan, daha izafi ve çoğulcu yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.



[1]  Fritjof Capra, Yeni Bir Düşünce, s.81

[2]  Werner Heisenberg, Across The Frontiers

[3]  Ernest Nagel, “The Causal Character of Modern Physical Theory”, Readings in The Philosophy of Science, s.433

[4]  Fritjof Capra, Yeni Bir Düşünce, s. 36