Susam ve Zambaklar – John Ruskin

Sayı 99 - Temmuz – Ağustos 2021

Kitap İncelemesi

Susam ve Zambaklar, John Ruskin, Çeviri: Emre M. Bozer, Murat Erşen, Aylak Adam Yayınları.

Kitap, Ruskin’in 1864’te verdiği iki konferans metninden oluşur. Bu konferanslar İngiltere ve İngiliz halkını konu alır. Ruskin’in bir sanat eleştirmeni ve toplum bilimci olması göz önüne alınınca, kitabının başlığının çiçek isimlerinden oluşması, estetik bakış açısına ve savaşın yerine güzelliklerin hâkim olması isteğine açık bir ispattır. Bu iki çiçek; susam ve zambak, toplumu geliştirip güzelleştirecek iki öge; kitap ve kadını temsil eder.

John Ruskin 1819’da İngiltere’de doğmuştur. Sadece İngiltere’nin değil dünya tarihinin en üretken ve nevi şahsına münhasır sanat eleştirmenlerinden biri olan John Ruskin, hayatını, görmeye, gözlemlemeye ve estetik anlayışını paylaşmaya adamış bir yazardı. Metinlerinde çağının sanat anlayışını tüm tartışmalarıyla gösterdiği gibi, sıradan insanın da nasıl bir zihniyete sahip olduğunu yansıtıyordu. Elbette toplumun entelektüel kesimi ile sokaktaki insanın arasındaki fark aşikârdı ve Ruskin, toplumu aydınlatan bir konumda olmayı benimsemiş bir toplum bilimci, şair ve yazardı. Aydınlatmaya çalıştığı toplum, belki Ortaçağ’ı geride bırakmıştı ama yine de o dönemin Viktoryen İngiltere’si oldukça karanlıktı ve sanat ile hayat arasında fırtınalı bir ilişki vardı.

Tüm kapıları açan, sihirli bir anahtara gönderme yaparak, yazar, kitaplarasusam” demiştir.

“İnsanı okumak kurtarır,” der Ruskin. Kitapların insanların hayatlarında neleri değiştireceğini derin bir anlatımla ele almıştır. Bu bölümde kitap neden okunmalı, nasıl okunmalı,  hangi kitapları okumalı sorularının yanıtları verilmiştir.

“Susam ve Zambaklar”ın ilk kısmında, yazarın toplumdan ne kadar şikâyetçi olduğunu görmek mümkün. İngiliz kültürünün entelektüel eksikliğinden yakınan Ruskin, sanata ve edebiyata değer verilmediğinden bahsederken, sıradan ihtiyaçlara ya da “lüks” harcamalara yapılan yatırımı eleştiriyor ve İngilizlerin doğayı, bilimi, sanatı hor gördüğünü örneklerle anlatıyor. “Duvarlarınızda ilanlar için her zaman yer vardır, tablolar içinse hiçbir zaman olmamıştır,” diyor ya da “Kitap raflarının sayısını şarap mahzeni sayısıyla kıyaslarsak ne düşünürsünüz acaba?” diyerek sorguluyor toplumu. “Bir yandan kendimizi zengin bir millet olarak görüyoruz, bir yandan da ödünç kitap veren kütüphanelerden alınan, elden ele dolaşmaktan yıpranmış kitapları kullanacak kadar ahmak ve pisiz,” diye sesleniyor dinleyicilerine.

Kitabın yazıldığı dönemde İngiltere ferah,  zenginlik içindedir fakat Ruskin ekonomik iyiliğin eğitim olmaksızın geleceği olmayacağını vurgular. Dört başı mamur ekonomik güce sahip olmak, sanatı, eğitimi boş vermek anlamına gelmediğini söyler.

Anne babaların çocukları için iyi meslek edinmeleri kaygısını ise “…oysa ana babalar eğitimin zaten hayatta ilerlemek olduğunu akıllarına bile getirmiyorlar. Bunun dışında kalan bir eğitim, insanın günden güne ölüme gitmesinden başka bir işe yaramayacaktır,” diye cevaplıyor. Ruskin’e göre bir toplumun kalkınması ancak eğitim ve okumakla olur. 21. yüzyıldan bir bakışla,  hala bu yargıyı net olarak ortaya koymakta yetersiz aydınların olduğu, yaklaşık iki yüz sonrasındaki bir okur olarak, şaşkınım, tüm fikirlerine katılmasam da kitaplar hakkındaki fikirleri beni çok etkiledi, diyebilirim. Bu noktada Ruskin’in, kitap okurken kendi fikirlerimizi bir kenara atıp, yazarın duygularına inmemiz gerektiğini, ancak o zaman verimli bir okuma olacağını savunduğunu anımsıyorum.

İyi seçilmiş kitabı okumanın tüm ünlü insanlar ile hatta krallarla bile sohbet etmekten daha faydalı olduğunu, ancak bir kişi ile yapılacak sohbetin, bu bir kral bile olsa amaçsız ve rastgele olduğunu söylüyor.

Yazarın, kitabının ikinci bölümüne başlık olarak seçtiği “zambak” çiçeğinin anlamı ve hikâyesine göz atarsak, başlıktaki zambakların güçlü bir simge olduğunu fark ederiz. Zambak çiçeğinin anlamı, binlerce yıllık tarihi birikimle inşa edilmiştir. Kadim mitolojilerde kendine yer bulur. Saflığı, gücü, asaleti ve doğurganlığı simgeler.

‘’Zambak çiçeği, hikâyesi tarihte en gerilere giden çiçeklerden biridir. Kitaplarda geçen ilk bilgi, zambağın milattan önce 1580 yılında Girit adasında keşfedilmiş olduğudur. Ancak çok daha öncelere de uzanıyor olması mümkündür. Öyle olunca, hemen hemen her kültürde zambak çiçeğinin yeri vardır. Kadim mitolojide büyük bir role sahiptir.

Efsaneye göre Zeus, gayri meşru çocuğu Herkül’ün tanrı olmasını ister. Bunun yollarından biri, karısı Hera’nın Herkül’ü emzirmesidir. Bunu başarmak için uyku tanrısına, Somnus’a gider. Somnus Hera’yı derin bir uykuya sokar. Zeus da emmesi için Herkül’ü Hera’nın koynuna bırakır. Herkül o kadar güçlü emer ki, sütler taşar ve cennetten akar. Samanyolu’nu meydana getirir. Yeryüzüne düşen birkaç damla ile de zambak vadileri yaratılır. Kadim Yunan Medeniyeti, zambak çiçeğinin Hera’nın sütünden filizlendiğine inanarak büyük saygı göstermişlerdir. Yukarıda aktardığımız efsane nedeni ile zambak çiçeğini anneliğin ve doğurganlığın sembolü olarak görmüşlerdir. Geniş topraklarda zambak yetiştirmişlerdir.

Zambağın Hristiyanlıktaki önemi de büyüktür. Özellikle beyaz zambak, iffet ve erdemi temsil etmektedir. Bu nedenle Hazreti Meryem’in çiçeği olarak bilinir. Dini günlerde, törenlerde ve kutlamalarda sık kullanılır. Bazı türlerinin üç yaprağı, teslis inancını simgeler. Hristiyanlar için üç erdemi çağrıştırır. Zambak çiçeği ayrıca asalet (Batıda kraliyet aileleri ile özdeşleşir), yeniden doğuş, canlanma, gençliğin güzelliği anlamlarını da taşımaktadır. İngiltere’nin Viktoryen döneminde “fevkalade mükemmel güzelliği” temsil etmiştir. Simyacılar zambağın feminen özelliklere sahip olan bir kamer çiçeği olduğunu düşünür.”[1]

Sadece bu bölümün başlığından yola çıkarak bile, bu bölümde Ruskin’in kadından, onun “fevkalade mükemmel güzelliğin temsilcisi” olmasından, bunun yanı sıra kadının annelik, dolayısıyla doğurganlık yönünden ve eğitimci rolünden, aile ve toplumdaki güçlü etkisinden bahsedeceğini kolaylıkla öngörebiliriz.

Kitabın ikinci kısmı da büyük ölçüde kadının toplumdaki yerine ayrılmış. Bu bölümde Ruskin,  kraliçenin bahçesini süsleyen zambaklar gibi kadınların da sürekli ilgi istediğinden bahseder. Kadının eğitiminin önemini vurgular, kadınların nasıl eğitilmesi gerektiğine değinir. Kadının kendisinden çok eşini, çocuğunu ve vatanını geliştirmesini istemektedir Ruskin. Kızlara eğitim erken yaşta verilmeli, çok ağır kitaplar okutulmamalı gibi öğütler verir.

“Erkeğin uğrunda çarpışacağı hedefi seçmek size düşer, ayrıca yok yere çarpışmalarını da önlemek sizin vazifenizdir. Siz isteseydiniz bu dünyada ne acı olurdu, ne haksızlık, ne de sefalet, bütün bunların günahı size aittir,’’ diyerek kadınlara yüklediği sorumluluğu ifade eder.

John Ruskin’in geçimsizlikle sonuçlanan evlilik öyküsünü anlatan Effie Gray adlı film, bize oldukça küstah, bencil bir Ruskin portresi çiziyordu. Gerçeklere dayalı bir biyografi olsa da, Ruskin’in karakteri oldukça rahatsız ediciydi; hatta kadın kimliğinin özgür iradesini vurgulamaya çalışan bu filmde Ruskin, neredeyse bir antagonistti. Diğer yandan, sanat ve hayat arasında kalmış bir adamın öyküsünü anlatmak için Ruskin’in eşinin seçilmesi son derece yerinde bir tercihti. Bugün elimize kalan belgelerden, Ruskin’in, eşi Effie Gray’e evlilikleri süresince “elini sürmediğini”, çünkü Gray’in vücudundan adeta tiksindiğini biliyoruz. Ne de olsa Ruskin, heykellere âşık, sanat eserleriyle takıntılı bir ilişki kurmuş bir sanatseverdi. Eşi Effie Gray ise Ruskin’e göre sadece kusurlu bir insandı, oranları bir heykeltıraşın elinden çıkmamıştı. Sanata ve doğaya baktığında muhteşem eserler gören ve en ufak bir detaya sayfalar ayıran, bu nedenle dünyayı nasıl gördüğünü çok iyi bildiğimiz Ruskin, estetik anlayışının sınırları dışında kalan bir kadınla evlenmişti. Filmin de anlattığı gibi bu evlilik çok uzun sürmedi. Sonunda Effie Gray, kendisine “bakmayı” bilen bir ressamın, John Everett Millais’in eşi oldu. Filmin bize çizdiği portrede, Ruskin sanata ve doğaya hayranlıkla bakarken, kadına yukarıdan bakan bir entelektüel olarak resmedilmişti. Hâlbuki Ruskin’in yazdıklarına bakılırsa mesele o kadar da basit görünmüyor.

Gelgelelim, sanki buradaki iddialara cevap verirmişçesine, ilk kısmı şöyle bitiriyor Ruskin: “İyi terbiye görmüş ve eğitilmiş bir İngiliz beyefendi (ya da daha da iyi bir hanımefendi) birçok heykelden daha iyi, harika eserlerdir… Belki de güzel bir insan varlığı inşa etmek, güzel bir kubbe veya kule inşa etmekten daha iyidir ve böylesine bir varlığa saygıyla bakmak bir duvara bakmaktan daha hoştur.” Böylece, sanat ve hayat arasındaki uçurumu, insanı bir sanat eseri olarak değerlendirme yoluyla kapatıyor.

Belki de bir sanat eleştirmeni olarak, insanı sadece bu şekilde kavrayabiliyor, ancak eşi ile arasında yaşananlar doğruysa, bu yaklaşım sadece kâğıt üzerinde kalıyor.

Effie Gray adlı filmde kadın-karşıtı bir Ruskin anlatılıyordu, ama yazarın kendi söylediklerine bakılırsa, Ruskin’in neredeyse feminizme yaklaştığı bile –birkaç satırlığına da olsa– iddia edilebilir. Örneğin, “Bir kadını kocasına koşulsuz şartsız bir köle gibi boyun eğmeyi borç bilen ve güçsüzlüğüyle kocasının üstünlüğünü kabullenen bir hizmetçi ve bir gölge olarak görmek” yazara göre “aptalca bir yanlış.” Buradan hareketle metnin devamında Shakespeare’in eserlerindeki kadın karakterleri yorumluyor Ruskin ve ardından edebiyatın alanından çıkıp tekrar toplumsal eleştiriye dönüyor: “Bir cinsiyetin ötekine üstünlüğünden bahsederek aptallık ediyoruz,” diyor. Ancak bu noktadan sonra hayattan değil sanattan beslenen “eleştirmen” tarafı yavaş yavaş yüzeye çıkıyor. “Yapacağınız ilk iş kadının vücuduna şekil vermek olmalıdır,” diye devam ediyor. Ruskin’in gözünde kadın, erkeğin dünyasında eğitilmesi, geliştirilmesi gereken bir varlık haline geliyor.

Erkek ve kadın arasında ayrım yapılmamalı gibi bir bakış açısıyla başladığı metin, giderek ayrım yapan ve yukarıdan bakan bir üslup tutturarak bizi ters köşeye yatırıyor: “Bir erkeği istediğiniz şekle sokabilirsiniz, kaya olmasını istiyorsanız kaya yaparsınız… Ne var ki bir kızın karakterine işleyemezsiniz. O bir çiçeğin yetişmesi gibi gelişir. Güneşsiz kalırsa solacaktır… Size ihtiyacı olduğu anlarda onu bir başına bırakırsanız toz içerisinde başını devirecek ve kirlenecektir.”

Ruskin, son noktayı da erkek-egemen söylemin şiarıyla koyuyor: “Erkeğin evine karşı olan sorumlulukları, evin geçimini sağlamak, evini kalkındırmak ve korumaktır. Kadının sorumluluklarıysa evin düzenini, refahını ve güzelliğini sağlamaktır.” Böylece Ruskin’in kadına nasıl yaklaştığını, daha doğrusu nasıl yaklaşamadığını açıkça görüyoruz ve Effie Gray filmindeki bencil portrenin çok da abartılı bir tasvir olmadığına ikna oluyoruz.[2]

Yazar konulara biraz sert ve eleştirisel bir dille yaklaşıyor, kitabın eğitici tarafı öne çıkıyor. Hem bahsettiğimiz filmde anlatılanlar hem de “Susam ve Zambaklar” kitabındaki görüşler, sanat ve hayat arasında gelgitler yaşayan bu 19. yüzyıl entelektüelinin sert, disiplinli, elitist yanını ortaya koyuyor. Anlaşılan Ruskin, insana yaklaşamayan, uzaktan seven biri, ancak sanat ve doğa üzerine yazdıklarında müthiş bir estetik bilinç yatıyor.

[1] https://elitfeminen.com/zambak-cicegi-anlami/

[2] Yankı Ezgi, https://t24.com.tr/k24/yazi/kusura-bakma-ruskin,303