Şüphe Etmek

Sayı 55 - Aralık 2014

Arapçası şubha olan bu kavram, Türkçede kuşku ve işkil olarak karşılanır. Şubha, şibh: “benzerlik, gibi olma” kökünden türer ve etimolojik olarak taşbih (teşbih): “benzetme” kelimesi ile ilişkilendirilir.[1] Dilimizde kuşku: “bir olguyla ilgili gerçeğin ne olduğunu kestirememekten doğan kararsızlık, kuruntu, işkil, şüphe, acaba, şek”[2] demektir. Bu tanımda referans verilen işkil Arapça işkāl/aşkāl olarak “karışık ve muğlak şeyler” anlamına gelir.

Şüphe kavramı Türkçede, belirsizlik ve kararsızlık içerdiği için menfi bir anlam yüklenerek kullanılır; henüz belirlenmemişlik, zihin, yâni doğal bilinç için bir olumsuzluk hâli olsa da, genellikle üç türlü şüphe ayırdedilir:[3]

Olumsuz şüphe: Şüphelenmek için usa uygun nedenleri bulunmaz.

Olumlu şüphe: Şüphelenmek için usa uygun nedenleri bulunur.

Yöntemsel şüphe: Doğru bilgiye varmak için kullanılır.

Olumsuz şüphenin hareket noktası, kişinin kendisini düalite içinde algılaması ve eylemlerini bu algılama temelli ortaya koymasıdır. Fâil için bir kendisi bir de dış dünya vardır ve dış dünya ile ilişkiler, duyusal algı temelli duygulanım üzerinden düzenlenir. İçsel bütünlük korunabildiği ölçüde şüphe azalır ve toplumla ilişkileri bozmayacak şekilde kontrol altına alınabilir. Psikolojik bir hastalık olarak ele alındığında, şüphe kişinin yaşam kalitesini etkilemiş endişe, öfke,  kaygı, mutsuzluk gibi duygulanımları tâkiben paranoya aşamasına ulaşılmıştır.[4][5] 

Olumlu, yöntemli şüphe, önce Antikçağ Yunan Felsefesinde gözlemek ve incelemek anlamlarına gelen skeptesthai deyimiyle dile getirilmiştir. Daha sonra inceleyen ve araştıranlara skpetikos denmiştir. Yüzyıllarca sonra Kant’ın öğretisinde biçimlenecek olan bilinmezcilik, antikçağ Yunanlılarında şüphecilik biçiminde yansımaktadır. Daha açık bir deyişle, antikçağ bilinmezciliği şüpheciliktir. Akademi şüpheciliği, felsefe tarihçilerince ölçülü, verimli şüpheciliktir. Descartes’in şüpheciliği yöntemli şüphedir; kesin bilgiyi buluncaya kadar tüm bilgileri gözden geçirme anlamında bir yöntem olarak kullanmıştır.[6] Hegel’e göre, Hume’un şüpheciliği, Yunan Şüpheciliğinden açıkça ayırd edilmelidir. Onun kuşkuculuğu, görgül olanın, duygunun ve sezginin gerçekliğini temel olarak almış ve duyusal algı yolu ile aklanmış olmamaları zemininde evrensel belirlenim ve yasalara karşı çıkmıştır. Eski kuşkuculuk duyguyu, sezgiyi Gerçekliğin ilkesi yapmaktan öyle uzaktı ki, tersine özellikle kendini duyulur olana karşı çeviriyordu.[7]

Olumlu şüphe diyalektiktir, gelişme potansiyelini içinde barındırır. Bilimsel, felsefesel veya dinsel amaçlı şüphe, Arapça kökte işaret edildiği gibi teşbih temalıdır, ve şüphenin kendisi ortadan kalkıncaya kadar bir ara durumda olmak zorunluluğu vardır, “hâlihazırdaki durum” ile “potansiyel içerik olan durum”lar arası bir ara durum. Bu ara durumun ortadan kalkması, ara durumdan kurtuluş, özün korunarak bir üst mertebeye geçilmesidir.

Dinler bizlere asla şüphe etmememiz yönünde telkinlerde bulunur; şüphe etmek sürüden ayrılmayı gerektirir ve sürüden ayrılanı kurt kapar. Carl Gustav Jung hahamların, rahiplerin ve imamların cemaatlerine asla şüphe etmemelerini öğütlediklerini ve şüphe etmenin, imân etmeye engel olduğu yönünde telkinlerde bulunduklarına işaret eder. Jung’a göre bu durumda, korkuya teslim olunduğu için, farklı yönlere yönelmenin getireceği tereddüt ve olanaklılıkları deneyimleme fırsatı kaçırılır.[8][9]

Aslında şüphe “lâ ilâhe” diyebilme cesâretidir, insanın ve düşünmenin olduğu her yerde geçerlidir. Şüphe etmek, bilmeyi gerektirir, kişi bildiği ile bilmediği arasında tereddüt yaşamaktadır; bilinenin tek doğru olduğundan emin olma hâlinde, güvenli bölge tercih edilmiş; düşünce kuzusu, diyalektik kurttan kaçırılmıştır; gelişme potansiyeli ötelenmiştir. Yaşama anlam verme ustalığında üç kıpıdan söz edilir; bilimsel tutum, felsefi anlayış ve sanatsal duyarlılık.[10] Bilimsel tutum kişinin kendisini düşüncesine nesne yapabilmesidir; objektif gözlemler neticesinde elde edilen veriler, felsefi bir anlayışla ele alınıp değerlendirildiğinde kişi azalarak zenginleşir, âdeta bir sanat eserinin şekillenmesi gibi bir süreçtir sözü edilen. Bilimsel tutum, din ile taban tabana zıt gibi görünse de, onsuz bir vicdân varlığı olarak insandan söz edilemez. Çünkü vicdân, vucûd bulmaktır.[11] Bulmak ise bırakmaktır, nihâi olarak “Vucûd” bulan, kendisi ile birlikte aradığı “Varlık”ı bulan kişi öncelikle tüm bulduklarını, olduklarını ve bildiklerini bırakmıştır. Güvenli bölgeyi, kendisine âşina bölgeleri terk etmiş, şüphe etmiştir; bu tenzihi tutum ile şubha kelimesinin edimselliği, teşbih olarak, “illâ Allah” olarak ortaya konulmuş olur. Şibh hâli (benzerlik, gibi olma); yüze tutulan aynada görünenlerin beğenilmemesi, yeterli bulunulmaması, şüphe edilmesi ve akabinde bu yüzün “benzemek” istediğine çevrilmesi ve O’na dönüşmesi hâdisesidir. Mertebeler ilerledikçe, aynadaki görüntü gurura düşürebilir: Satranc-ı Urefa (Ariflerin Satrancı) isimli oyunda, tehlikeli ve zor bir tırmanıştan sonra, son aşamada gurur karesine düşen oyuncu, en başa geri döner. Gurur dışlayıcı ve tevhidden düşürücüdür, gurura düşen mutlaka dışladığı bir nedenden dolayı gururdadır.

Kibir ve yalan nefsin yedi sıfatı arasında en tehlikeli olan sıfatlar olarak ele alınır; çünkü kibirli kişi yalan söylemek durumundadır, kendisine yalan söylemeyende kibir olmaz.  Bu yalan “oldum” kılıklı tutumdur; şüpheyi dost edinen  (şibh: “benzerlik, gibi olma”) ise oldum mu? sorusunu sorar ve bilimsel bir tutumla bir “olan”a yüzünü çevirir. O nedenle Lütfi Filiz Noktanın Sonsuzluğu isimli eserinde “Koca tuzlaya bir kedi kılı düşse tevhid olmaz” der.[12] Aynı şekilde mutasavvıf İsmail Emre de “Bir zerrenin dışarda kaldığı tevhid, tevhid değildir” der. Buradaki zerre ve kıl kişinin varlık atfettiği kendisidir, sahte “ben” algılaması dışında her şey Zâten tevhiddedir.  Bu terk ediş ve varış süreklidir; tasavvuf ıstılâhında, tefekkür terk ediş, varış ise idrâk olarak adlandırılır, idrâkleri terk etmek zordur ancak, onları terk edebilen iddiasız olur, bu terkler, terk-i dâvânın her düşünce merhalesindeki tecellileridir; tâ ki, ölünceye ya da “ölmeden önce ölünceye” kadar: Ara merhaleler hep birer “a’raf”tır. Lütfi Filiz “Bekâya geçenlerde irfaniyet olmasına mukâbil, a’rafta kalanlarda şüphe vardır… Gerçekte a’raf, irfâniyet kesbetmiş, bir kefesi cennet, bir kefesi cehennem olan terâzinin dili gibi olmuş, sağı da solu da inkâr etmeyip ikrâr etmiş bir makamdır. Orası bocalama yeri değil, her ikisinin vahdetinde ortak noktasıdır ve her iki tarafı da kapsar” demektedir.[13] Adanalı mutasavvıf İsmail Emre de, bu durumdan, şüpheden kurtuluşun “ölmeden önce ölmek” ile mümkün olduğunu şöyle anlatır: “… Ölmeden evvel ölmek budur. Îmân dediğimiz şey, işte bundan sonra îmân olur. İşitmekle olan îmânda mutlaka şüphe vardır. Gördükten sonra ne şüphe kalır, ne bir şey. Allah’ı görmek de, ölmeden evvel ölmekle olur.”[14]

En soyut bireysel öznellik, Hegel’in deyimi ile “boş öznellik”[15] düzeyinde imân edilen görünmeyen Tanrı, dışsallık aşamasındaki bir bilinci ifâde eder, henüz anlayış tamamlanmamıştır: Tanrı, şeytan ve kul ayrım hâlindedir. Şeytan’ın Âdem’e secde etmemesinin nedeni, zorunluluğu Tümel olanın, tikelde ifâdesini tanımamasıdır; Şeytan tamamına erdirilmemiş olandır; kavramsallığa yükseltilmemiş tasarımsal düşünme, lâtif mertebelere taşınmamış emmâre düzeyindeki nefs gibi; ona verilen cezâ, cennetten kovulma cezâsı yâni kendisine dışsal olmaktır. Şeytan, Âdem’e secde etmemek  için, aralarındaki zıtlığa dikkat çekmiştir;[16][17] bu diyalektik potansiyelde Şeytan bir ilinek değil, zorunluktur: Zorunlu olan kendisi ile bağıntılı kavramdır.  Görevi şüphe ettirmektir; bu nedenle kişiyi özünden uzaklaştıran her düşünce, eylem ya da şahıs şeytâni bir karakter taşır; şüphesiz sadece kişinin kendisi için. Hz. Muhammed bu nedenle şeytanı değil “Şeytanımı müslüman ettim” demiştir. “…İnsanın düşünen bir bilinç olmasında, yani kendisinin ve başka her şeyin ne olduğunun kendisinden çıkarsanmasında ve kendisinin önüne konmasında bulur… Bu çerçevede, akıl sadece dolayımsız bireyselliği içerisindeki nesneye sırtını dönmez ama onu içerden dönüştürür… Kavram, kendisini tikelleştirmelerinde sürdüren ve kendisini ve karşıtını katedip geçen tümeldir ve böylelikle aynı zamanda içerisine girmiş olduğu yabancılaşmayı tekrar ortadan kaldırma gücü ve etkinliğidir.”[18] İçine girilen yabancılaşmayı ortadan kaldıran bu güç ve etkinlik dostluktur, refikliktir; şüphe ettiren değil her zaman öze yönlendiren, refâkat edebilendir; kendisine yabancılaşmak hastalık, ise, ona refâkat eden dişil alıcılıktır.

Şeytan, Âdem’e tepeden bakarak kibirlenmek sûretiyle, Tanrı’ya imân etmediğini ortaya koydu; oysa kibirsiz bir yalınlıkta “neden ben değil de, o?” sorusunu sorabilmiş olsaydı, eksik kaldığı yerleri görebilseydi, düşünce zorunlu olarak kendi üstüne dönecek, yani tasarımsal düşünmeden, refleksiyonlu düşünmeye geçecekti. Şüphesiz ki geçmiştir de! Bu nedenle Hz. Muhammed’in okuduğu Kur’an şüphesiz lâ reybe bir kitaptır[19] kavramsaldır, tamamlanmıştır, tevhiddir.

Kur’an’ı Kerîm’de geçen, gerek Peygambere uyarı niteliğinde, gerekse de Şeytan’ı tanımlamakta kullanılan ve Türkçede hepsi şüphe-şüphesizlik ile karşılanan, fî miryetin,[20] el-mumterîne,[21] inne[22] gibi kelimeler mevcûddur. Peygambere de atfedilen bu şüphecilik bilmenin bir kıpısıdır; bilme önce çözümseldir; kavramın doğasına göre çözümleme önce gelir. Bunu takiben gelen tanımlamada özne içkin olana ulaşır. Bu bütünsellik Kur’an’da şöyle anlatılır: “(Ey Muhammed!) Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun arzusuna şüpheler karıştırmasın. Bunun üzerine Allah şeytanın karıştırdığı şüpheyi giderir. Sonra da Allah, âyetlerini tahkim eder. Allah Alîm’dir, Hakîmdir.”[23]


Referanslar:

[1]http://www.nisanyansozluk.com

[2]http://www.tdk.gov.tr/

[3]  Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi

[4]  tr.wikipedia.org/wiki/

[5]http://www.psikolojik.gen.tr/

[6]  Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi

[7]  Hegel, Mantık Bilimi

[8]http://jungiancenter.org/

[9]http://blog.press.princeton.edu/

[10]  Metin Bobaroğlu Sohbetleri 2009-2014

[11]  Metin Bobaroğlu, Akıl Mertebeleri http://www.anadoluaydinlanma.org

[12]  Lütfi Filiz, Noktanın Sonsuzluğu IV. Cilt

[13]  Lütfi Filiz, Noktanın Sonsuzluğu III. Cilt

[14]http://www.ismailemre.net/

[15]  Hegel, Estetik I

[16]  Kur’an-ı Kerîm, Bakara Sûresi 2/34

[17]  Kur’an-ı Kerîm, A’raf Sûresi 7/12

[18]  Hegel, Estetik I

[19]  Kur’an-ı Kerîm, Bakara Sûresi 2/2

[20]  Kur’an-ı Kerîm, Hacc Sûresi 22/55

[21]  Kur’an-ı Kerîm, Yunus Sûresi 10/94

[22]  Kur’an-ı Kerîm, İsrâ Sûresi 17/9

[23]  Kur’an-ı Kerîm, Hacc Sûresi 22/52