Sözün Okumaya Etkisi Nedir?

Sayı 106 - Eylül - Ekim 2022

“Dili kullanmak, sözcükleri, cümleleri ve anlamları anlamaya hazırlık; sözellikte başlar,” der Havelock.

Sözellik ve okuryazarlık birbirinden tümüyle ayrı iki kategori değildir. Her ikisi de sesler ve anlamlar üzerine kuruludur. Her ikisi de bir şeyleri anlatmaya çalışır. Uygarlık tarihinde konuşmadan çok sonra ortaya çıkan okuryazarlık, sözellik aracılığıyla beslenir (Sanders, 25).

Niçin dikkatimizi aslında son derece sıradan gibi görünen iki etkinliğe, konuşma ve dinlemeye yöneltiyoruz? İnsan sesinin ne özelliği var? Bu sorunun yanıtı son derece basit ve kısa: Sözelliği tam olarak yaşamamış bir insan, kişiye hayat veren, onu zindeleştiren okuryazarlık dünyasını tam olarak benimseyemez. Sözellik, okuryazarlığın içinde biçimlendiği, dış hatlarının belirlendiği zırhtır, çerçevedir. Sözellik, sosyal ve duygusal gelişimi mümkün kılar. Çeşitli psikobilimcilerin de savunduğu gibi, kişinin temel algılamasına biçimini veren konuşmadır. Öykü anlatan ve dinleyen kişi, her şeyi olduğu gibi kabul etmesi gerekmediğini öğrenir. Kendi dünyasını yaratıp onu istediği gibi kullanabilir. Çocuklar konuşarak kendilerine tam ve kusursuz bir dünya kurmuş olur böylece; hissettikleri şeyleri öykülerde bir kez daha işitirler. Konuşma ve öykü anlatma deneyimi olmayan, dille oynama ve bu arada birkaç yalan söyleme zevkini tatmamış olan çocuklar kendi kendilerine zarar verirler. Yalnızca benlik duyguları zayıflamakla kalmaz, aynı zamanda dilin biçimlendirici gücünü tatmayan iç yaşamları gelişip serpilemez. Böylece okuryazarlık, bu çocukların içinde tutunabilecek bir dal bulamaz (Sanders, 24).

Bir iletişim aracı olan dil becerilerinin ilk edinildiği kaynak ailedir. Arıcı, geçmişte örgün eğitimin yaygın olmadığı ve teknolojik aletlerin günümüzdeki gibi hayatımızda yer almadığı dönemlerde halk hikâyeleri, destanlar, masallar, efsaneler, menkıbeler ve türkülerin, yani sözlü edebiyatın kullanımı ile dil eğitiminin verildiğini, fakat bu yolla birer fert olarak yetişen çocukların toplumsal hayata hazırlanırken nasıl katkı sunacaklarının da öğretildiğini belirtmiştir. Daha sonra okullarla birlikte eğitimin bu şekilde devam etiğini eklemiştir (Arıcı, 2016, 67).

İnsanların okuma yazmayla hiçbir temasının olmadığı –antropologların “ilk sözellik” olarak adlandırdığı– sözellik dünyasının, okuryazarların aklını bu kadar karıştırmasına şaşırmamak gerekiyor. Okuryazar olmayanların nasıl düşündüklerini anlamak ya da dünyayı gerçekte nasıl algıladıklarını kestirmek hemen hemen olanaksız; bu biraz da insanın okuma yazma öğrenmeden önceki yaşamını anımsamaya çalışmasına benziyor. Okuma yazma bilmediğimiz ilk dönemlerimize ilişkin gerçek duygu ve anılarımız, edindiğimiz yeni düşünme ve anımsama kategorileriyle silinip gidiyor. Oysa sözelliğin algılayış çerçevesine girmeye çalışmak çok önemli, çünkü az çok herkesin geçtiği ve sonra da unuttuğu bu dönem, okuryazarlığın temelini oluşturur. Okuryazarlık, sözellikle ilişkisi keşfedilmeden tam olarak anlaşılamaz.

Öyküler sözlü kültürlerin can damarı, masalcı ise kabile ya da topluluğun yüreğidir. Masalcı, öykülerin bütün sistem boyunca dolaşmasını sağlar. Anlattığı öyküler rastgele, üzerinde düşünmeden anlatılan sıradan öyküler değildir; bunlar insanların beklediği, duymayı umduğu ve ana hatlarıyla zaten bildiği öykülerdir. Öyküler, insanlara kim olduklarını bir kez daha anlatır, inandıkları şeyleri hatırlatır, bu öyküler topluluk üyelerini birbirine bağlar. Masalcı, öykülerinin ağında her şeyi yakalar: tarih, gerçek, kahramanlık, din, felsefe, ahlak, sevgi. Bu öyküleri anlatan lider –genellikle erkektir ve genellikle yaşlıdır– ayrıcalıklı konumuna yıllar boyu edindiği deneyimler sayesinde gelmiştir. Herkes adına konuşmaya, herkesin “sözcüsü” olmaya hak kazanmıştır. Walter Benjamin’in sözlü kültürlerde öykü anlatımı hakkında söylediği gibi, “Gerçek yaşamın dokusu içine yedirilmiş nasihatler bilgeliğe dönüşür.” Sözlü kültürlerin masalcıları, modern yazılı kültürlerin yitirdiği bir kavram olan bilge insan konumuna gelirler (Sanders, 13).

Sözellikte sözcükler ağızdan çıkar çıkmaz kaybolur gider, düşünceler havaya karışır. Bunları harfi harfine anımsamak mümkün değildir. Sözellikte hiçbir şey aynı ya da kesin değildir. Sözlü kültürde “analiz” olanaksızdır. Öykü anlatımının insanların yaşamı için bir model oluşturduğu yerde, okuryazarların deyişiyle “gerçek” mümkün değildir. Kimse bir olayı iki kez aynı biçimde anlatamaz. Anlatıcı ağzını her açışında olayı farklı anlatacaktır. Bir gün kahramanı bir yoldan götürür, ertesi gün başka bir yoldan. Ama kahraman hep aynı kahramandır ve her seferinde evinde kendisini bekleyen aynı insanlara kavuşur. Yine de kimse öyküleri her seferinde farklı dokuyan kişileri yalancılıkla suçlamaz. Kimse masalcının gerçek olarak adlandırılacak denli soyut ve kesin bir şey anlattığından kuşkulanmaz.

İnsan her betimlemeyi, her öyküyü, her olayın anlatımını sorgulamadan kabul etmek zorundadır. Bir cümleyi ya da öyküyü karşılaştıracak bir doğruluk standardı olmadığı için, herhangi bir sonuca varılamaz. Hem ilk sözellikteki kültürde hem de okuryazarlıkta bütün düşünceler belli bir oranda analitiktir, kendi içeriğini parçalarına ayırır. Ancak deneyimlerin ya da söylenen cümlelerin soyut olarak birbirini izleyen, sınıflandırmacı, açıklayıcı bir şekilde incelenmesi yalnızca okuma yazma yardımıyla gerçekleşebilir. Sözlü kültürlerde yaşayan insanlar çok şey öğrenir, birçok bilgiye sahip olur ve bunları kullanabilirler ama bu bilgeliği bizim “çalışmak” dediğimiz yöntemle edinmezler. Onlar ustayla çok yakın yaşanan bir çıraklık ilişkisinde, dinleyerek, duyduklarını tekrarlayarak, atasözlerini benimseyip onları farklı şekilde bir araya getirmeyi öğrenerek, kalıplaşmış bazı bilgileri özümseyerek, toplu bir anımsamanın içine girerek öğrenirler.

Okuma yazma, görsel olanın üzerinde durarak göze öncelik verir. Anlama ulaşmak için göz devamlı taramalıdır. Göz, sürekli olarak deneyim arar ve görme alanının içinde kalan her şeyi yakalar. Gerçeği deşifre edebilmek için, gördüğü her şeyi ayrı ayrı parçalara bölmek ve görme alanının içine giren her şeye hâkim olmak zorundadır göz. Uzamsal ilişkileri analiz eder ve bu bilgileri işlenmek üzere beyne gönderir. Işık ve gölgede gerçekleşen en ufak değişiklikler en temel soruları gündeme getirir. Bu şekil içbükey mi dışbükey mi? Bu köşe bana daha mı yakın yoksa daha mı uzak? Bu yöntemle gerçeği “işlemden geçirir” göz. “Olaya nasıl baktığını görüyorum” diyen bir insan düşünceler dünyasını mimari bir açıdan, uzamsal ilişkilerden oluşan karmaşık bir labirent olarak algıladığını belirtmektedir: Kimi düşünceler diğerlerinden daha alçakta ya da daha yüksektedir; kimileri önde durur, kimileri geri planda kalır. Algılama anlamaya, anlama da algılamaya biçim verir (Sanders,17). Sözlü dilin gelişiminin iyi olması çocuğun okumayı daha rahat öğrenmesini, okumayı öğrendikten sonra ise okuduklarını anlamasını sağlar. Fakat okuma ve sözlü dilin birbiri ile olan ilişkisi karşılıklıdır. Sadece sözlü dil gelişiminin iyi olması okumayı olumlu yönde etkiler demek eksik bir tanımlama olur. Okuma becerisi geliştikçe, okunan kaynaklar çeşitlilik gösterdikçe bireyin sözlü dili de gelişir. Arıcı’ya göre iyi bir konuşma becerisine sahip olmak için iyi bir okur olunmalıdır. Okuma ve konuşma arasında birbirini bağlayan bir ilişki vardır. Okuma ve sözel dil becerisi arasındaki ilişki temelden ve karşılıklıdır (Arıcı, 2018, 14/15).

Çocukların başta dil becerileri olmak üzere her türlü eğitiminde aile çok önemli bir yere sahiptir. Onlara dinleme ve konuşma becerileriyle okuma ve yazma kültürü kazandırmak, onların toplumda başarılı ve mutlu olmalarını sağlamak, nesiller arasında köprüler kurarak geçmişin tecrübe ve değerlerini geleceğe taşımak, hemen her ülkenin öncelikli sosyal ve eğitimsel hedefleri arasındadır. Eğer bir çocuk iyi bir aile ortamında başta dil becerileri olmak üzere gerekli eğitimi alıp sosyal ve kültürel olarak zengin bir ortamda yetişiyorsa, bu çocuk hem psiko-sosyal hem de insani ve ahlaki bakımdan iyi bir eğitim almış olur. Aksi takdirde bunu telafi etmek oldukça zordur. Bu bakımdan çocukların iyi ve sorumlu birer insan olmaları, başarılı ve mutlu olmaları ve millet olarak dünyada ilelebet var olmalarında aile son derece önemli bir role sahiptir. (Arıcı, 66).

 

Kaynakça:

– Arıcı, A. Fuat, Erken Çocukluk Dil Gelişiminde Ailenin Rolü, Türkiye Eğitim Dergisi 2016, Cilt 1, Sayı 1, s.66-78.

– Arıcı, A. Fuat, Okuma Eğitimi, Pegem Akademi, 2018.

– Havelock, Eric, The Literate Revolution in Greece and Its Cultural Consequences, s. 45.

– Sanders, Barry, Öküzün A’sı, Elektronik Çağda Yazılı Kültürün Çöküşü ve Şiddetin Yükselişi, çev. Şehnaz Tahir, Ayrıntı Yayımları, İstanbul, 2013