Sophia'yla Tanışmam…

3 Kasım 2016
Sayı 21 - Şubat 2012

1998 yılı yazında, Fethiye Kelebekler Vadisi’nde masaları temizlemeye karar verip işe koyulduğum bir gece, boş bira şişelerinin içinden sarkan bir kâğıt dikkatimi çekti. Bunu Kutsal Ruh’tan gelen bir mesaj olarak algılayıp hemen kaydıma geçtim: “12 colours views of St.Sophia.”

İşimi bitirip yavaş yavaş kumsalda yürürken, St. Sophia’nın kim olabileceğine dair düşünüyordum. O sırada arkadaşım Noyan’a rastladım ve ona sordum. O da İstanbul’da bulunan, sırasıyla kilise, cami ve müze olan Aya Sofya’yla ilgili olabilir dedi. Sophia kimdi? Ne anlama geliyordu? Kafamdaki sorularla beraber kumsalda, altında uyuduğum ağaca gittim. Her gece yaptığım gibi bir mum yakarak, o günlerde okumakta olduğum Umberto Eco’nun ‘Foucault Sarkacı’ndan rastgele bir bölüm açıp okumaya başladım. İnanılması güçtü; Sophia tam karşımda duruyordu (bölüm 50):

Çünkü ben hem ilki, hem sonuncusuyum. Hem onurlandırılan, hem nefret edilenim. Hem fahişe, hem ermişim.” Nag Hammadi, 6-2’den bir bölüm

Sophia hem ermiş, hem fahişe olarak karşımdaydı. Kitabın arka sözlüğüne yöneldim:

“Gnostik gelenekte ‘Bilgelik’i temsil eden dişil öğe. Sonraları çeşitli romanesk kişiliklere büründürülmüştür. Hermes Trismegistes’ten esinlenen düşünce okuluna göre Sophia, öte dünyada yargıç rolünü üstlenecek ‘Işık Bakiresi’dir.”

Yeniden açtığım bölüme döndüm ve okumaya devam ettim:

Peki, Simon’la Sophia’nın anlamı ne? diye üsteledi Belbo. Onun adı Simon mu?

Olağanüstü bir öyküsü var bunun. Evrenin bir yanlışlığın ürünü olduğunu, bunun biraz da benim suçum olduğunu biliyor muydun? Sophia, Tanrı’nın dişi yanıydı; çünkü Tanrı o zaman erkeksi olmaktan çok kadınsıymış. Siz erkekler ona sonradan bir sakal takıp, bir erkekmiş gibi söz etmeye başlamışsınız ondan. Ben onun iyi olan yarısıymışım. Simon benim izin almadan dünyayı yaratmak istediğimi söylüyor; ben Sophia, bir adı da, neydi, dur bakayım tamam Ennoia. Ama benim erkek olan yanım yaratmak istemiyormuş, belki yüreksizliğinden, belki iktidarsızlığından, ben de onunla birleşecek yerde, dünyayı tek başıma yaratmaya karar vermişim, bu isteğe karşı koyamamışım. Sanırım aşırı sevgi yüzünden. Doğru, bu karmakarışık evrene tapıyorum. Dünyanın ruhu oluşumun nedeni de bu. Simon böyle diyor.

Bu satırları okuduktan sonra, hemen kitabın arkasındaki sözlüğe bakıp Ennoia’yı aradım:

“Simon Magus’un Gnostik öğretisine göre, Hestos’un yani değişmez Tanrı’nın yarattığı ilk düşünce; Evrensel Ana. Ennoia önce dünyayı, ardından da dünyayı yönetsinler diye melekleri yaratmış. Ancak aralarında çekişen melekler dünyayı kaosun içine atmışlar. Düzeni yeniden sağlamak için yeryüzüne yeniden inen Ennoia’yı tutuklamışlar, onun gök kubbeye dönmesini engellemişler. Bu yüzden Ennonia’nın ruhu zaman içinde, çeşitli bedenlere girerek yeniden dirilmek zorunda kalmış. Simon Magus’a göre, bunlardan biri Helen adında Tyre’li bir fahişeydi.”

İçim resmen hopluyordu, hem korkmuş, hem heyecanlanmıştım. Her şey öyle çabuk gelişiyordu ki, kendimi henüz ne olduğunun farkında olmadığım, yeni açılan bir kapının önünde bulmuştum. Zaman zaman kapılar kapanıyor, zaman zaman da aynen bu gecede olduğu gibi aralanıyor ve bir ışık huzmesi yeniden gönlümü aydınlatıyordu. Hepsi, birbirinin devamı olan bir bilgi akışı içinde oluyordu. Hiçbir şey birbirinden kopuk gerçekleşmiyordu. “Bu da ne şimdi?” dediğim bir şey, vakti geldiğinde kendini kendimle bağlantı içine sokuyor, yaşamımda kendini gösteriyordu.

Bu sefer de labirentte yolumu bulmam için Sophia ışık yakmıştı. Labirent dedim, çünkü bence yaşam, içindeki duvarlar bizim attığımız adımlara göre şekillenen bir labirent ve attığımız her adım, seçtiğimiz her şey önümüzde akıp gidecek olanı belirliyor, kaderimizi dikkatimiz yazıyor.

                             

Sophia daha önce üzerinde hiç düşünmemiş olduğum bir inancı canlandırdı bende: Ana tanrıçalık. Ve gariptir ki Foucault Sarkacı’ndan sonra karşıma çıkan üç kitapta da Ana tanrıçalık kavramından bahsedilmekteydi. Bunlardan ilki ‘Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım’ (Paulo Coelho), ikincisi ‘Dune Üçlemesi’(Frank Herbert) idi. Üçüncüsü ise Kelebekler Vadisi’nden sonra gittiğim Nevşehir, Göreme’de karşıma çıktı: Ana Tanrıçalar Diyarı Anadolu (Reşit Ergener).

Kitap, 13 yıldır görmediğim bir arkadaşımla karşılaşmamla karşıma çıktı. Kitabı birkaç günlüğüne ödünç istedim ve heyecanla okumaya başladım. 101. sayfaya geldiğimde yeniden Sophia’yla karşılaştım:

“… İstanbul’daki Roma tapınaklarının en önemlisi: Ayasofya.

Ayasofya sözcüğünün anlamı ne? Bu sözcükler ‘Kutsal Bilgi’ anlamına geliyor. İncil’de Sophia (bilgi) adlı bir dişiden söz edilir (Proverbs bölümü, 8). Sophia yüksek yerlerde, kent girişlerinde ve evlerin kapılarında bağırır; aptalları onu anlamaya çağırır. Çünkü o her şeyden daha değerlidir. Krallar ve prensler, onun sayesinde hüküm sürerler. Onun gösterdiği yolu izleyenler, zengin olur. O, onu sevenleri sever. Onu bulanlar yaşamı bulur; onu yadsıyanlar ölümü seçerler.

Gnostiklere göre Sophia, Tanrı’nın dişi ruhu, O’nun gücünün kaynağı ve annesidir. Tanrı, daha hiçbir şeyi yaratmadan önce, Sophia’nın içinde vardı. Sophia’yı her şeyi başlatan dişi güç, yani sessizlik doğurdu. Sophia da, Hristos adlı erkek ve Achamoth adlı dişi ruhları doğurdu. Hristos, önce yılan kılığında Havva’yı yasak meyveyi yemeye ikna etti. Sonra güvercin kılığında Kudüs’e gidip, İsa adlı erkeğin ruhunu oluşturdu ve ölünce cennete dönüp ruhları yönetmeye başladı. Yine bazı gnostik inanışlara göre, Hristos, Sophia’nın kocasıdır ve Sophia; Hz. İsa’yı doğurması için Meryem’in, vaftizci Yahya’yı doğurması için de Elizabeth’in bedenlerine girmiştir.

Tek bir direk var cümle âlemde,

Tek bir yelken, tek bir gemi!

Rüzgârı da Aşk!

Denizi de Aşk!

Kıblesi de Aşk!

Kâbe’si de Aşk!

Sophia inancı, erkek egemenliğine dayalı Batı kilisesinde tutunamamış ama Ana tanrıçalık kültünün ortaya çıktığı topraklar olan Anadolu’da candan benimsenmiştir. Doğu Hıristiyanları, Sophia’ya tutkuyla bağlıydı. İstanbul’daki en büyük tapınaklarına, bu yüzden onun adını verdiler.

Roma’nın en büyük tapınaklarından birinin kutsal ana Sophia adına dikilmesinden rahatsız olan Batı Hıristiyanları, onu küçümsemeye çalıştılar, onun önemsiz olduğunu ileri sürdüler. Katolik bilginleri sonra daha ileri gidecekler ve Yunanca açıkça ‘Kutsal Bilgi’ anlamına gelen Ayasofya sözcüklerinin ‘Hristos, Tanrı sözü’ anlamına geldiğini ileri süreceklerdir.

… Sophia’nın simgesi aynı zamanda Afrodit’in de simgesi olan güvercin. Ayasofya’nın görkemli kubbesinin pandantiflerini süsleyen kanat resimleri (serafim), Sophia’nın doğurduğu erkek ruhun, güvercin kılığında Hz. İsa’nın bedenine inerken taktığı kanatlar olabilir mi?

Meryem’in, Ayasofya’nın mozaiklerinde betimlenen gülümseyişi, Sophia’nın her şeye can veren gülümseyişi değil mi?

Okuduklarım karşısında heyecandan donup kaldım. İstanbul’a gider gitmez, soluğu Ayasofya’da almaya karar verdim.

İstanbul’da Sophia’yla yeniden ‘Sofi’nin Dünyası’ adlı kitapta karşılaştım. Sofi, Ortaçağ’da kadınların aşağılanmasına çok sinirleniyor ve Alberto’ya Ortaçağ’da hiç kadın filozof olup olmadığını soruyor, o da Hildegard adında bir kadın filozof olduğundan bahsediyor ve anlatıyordu:

“Hildegard 1098–1174 yılları arasında, Ren vadisinde yaşamış. Kadın olmasına rağmen vaiz, yazar, doktor, botanikçi ve doğa bilimci olarak çalıştı. O, ortaçağda ayakları en çok yere basan ve en bilimsel olanların kadınlar olduğunun bir simgesidir. Tanrı’nın yalnızca bir erkek olmadığı eski bir Yahudi ve Hıristiyan inanışıdır. Bu inanışa göre Tanrı’nın bir de dişi yanı ya da ‘doğa analığı’ vardır. Çünkü kadınlar da Tanrı’nın suretidir.

… Ortaçağ’da Sophia ya da Tanrı’nın doğa analığı inancı hem Yahudiler arasında, hem de Yunan Ortodoks Kilisesinde varlığını sürdürdü. Batı da ise bu unutuldu. Ama sonra Hildegard ortaya çıkıp, değerli mücevherler, sarı elbiseler giyinmiş haliyle, Sophia’nın kendisine göründüğünü iddia etti.”

Uzak doğu’ya baktığımızda Sophia’nın ‘Shakti’ ile temsil edildiğini görürüz. Shakti evrende var olan tüm düşünce ve hisleri rahminden doğurduğuna inanılan, dişiliği ve gücü temsil eden tanrıçadır. Evrendeki tüm enerjileri doğuran potansiyel güç kaynağı…  ‘Büyük İlâhi Anne’ olarak da nitelendirilebilir. Anlayışı ve çözümü, merhametiyle birleştiren, dertlere deva olan bir kadın sembolüdür. Shakti, algı ve hisleri kaplayan maneviyatı, potansiyel gücü temsil eder.

Sophia, Yahudi geleneğinde ‘Shekinah’ olarak çıkar karşımıza, bizdeki ifadesiyle ‘Sekine’ ve sekinenin bizim geleneğimizdeki adı Fatıma Ana… İşte Fatıma Ana’nın eli de dişi prensibin bizdeki arketipal simgesidir.

Sophia, sezgi, keşf ve sevgi yolu, içinde bizim iradi eylemimizin olmadığı aşk ve cezbe yolu, tam teslimiyetle, bütün gayretleri terkle kendiliğinden açılan yol, dişil prensip, cemal…

Sanat ise bu yolun kendisidir ya da diğer bir ifadeyle, yürünen yolda kendimizi işlememiz… Aslolan, aslımıza olan yolculuğumuzdur ve gerçek özgeçmiş de budur… Bizden zuhura çıkan her eylem, kendini aşan bir gerçekliğe hizmet etmiyorsa ne değeri olabilir ki? Müzik, resim, dans… Bunların hepsi birer araç, asla amacın kendisi değil… Kendilerini aşan bir gerçekliğe dil olabildiklerinde, hizmet edebildiklerinde değer kazanırlar. Bunlar gönlün dile geliş şekilleri, hepsi bu… Bu şekilde olunca da kendim için diyebileceğim yegâne şey; bir tek Hakk yolunda aslını arayan bir yolcu olduğum, başım gözüm üstüne koyabileceğim başka da hiçbir şeyim yok Hakk’tan gayrı, vasıfsızım… Canı, başı koydum Hakk yoluna, gece gündüz gitmedeyim; gecem O, gündüzüm O, başka da hiçbir şeyim yok… Aslım da yok, aslıma varlık veren de bir tek O… Yolculuğum halen işaretleri takip ederek, İbrahim’i okuyuşla, Allah’ın izin verdiği ölçüde devam ediyor; yana yana, döne döne, içten içe, AŞK ile…

Güzele teslim ol!

Allah cümlemizi hayırlara tanık eylesin,

Umulur ki yolculuğumuz bereketli olur, kemal bulur…

Hamd yalnız Allah’adır!