Sıkıntı

Kaygı - Kış 2016

“Kendini doğru biçimde eğiten kişi [Autodidakt], bir yazarın dediği gibi, Tanrı’nın eğittiği kişi [Theodidakt] düzeyindedir…” 1

 

Bir ara verebilseydim şu aralıksız akıp gidene işte o her neyse, döner miydim bilmiyorum geriye, her şeyin başta olduğu gibi oluşunu görüp, nasıl olur da dönüştüğümü söyleyeyim. Bilgeler en becerikli hipnotizörlerimdir benim. Dediklerine ne ekleyebilir ne de bir şey çıkartabilirsiniz, olduğu gibi yerleşir dilinize ve başlarım tekrara. Kızamam Budist, Hıristiyan ya da Müslümana, boş tekrar her birimizin başında. Yani eğer dönüştüyse bu meşhur rahip 2, gördüğü her şey onun için yeni olmalıydı. Her şey yani her bir şey, ilgisine layık bularak yöneldiği her bir şey yepyeni olmalıydı kendisi gibi, hayatı boyunca biriktirdiği deneyimlerinin arkasından bakarken nasıl da sıkıntılıydı.

Hiçbir şey ilgisine layık değildi, kanıksama yakasına yapışmıştı. Sıfırlanmamış mıydı? Acaba bu yalnızca bir kurgu muydu çocukların avunacağı türden bir oyun, bir delinin kuyuya attığı. Evet, ama kuyularımızda neler yok ki, atmışız da atmışız. Belki yaşamım boyunca kırk akıllı görmüşümdür ama ne yazık ki İsmail Emre 3 Nasrettin’in minarelerin yapımıyla ilgili teorisini yorumladığında, Şems’i 4 öldürüp her seferinde kuyuya attığımı o zaman anladım ve bu kırk akıllı çıkaramamıştı o taşı kuyudan. Ne delilikle ne de aklın bağnazlığıyla olmuyor anlaşılan, sevgili ortak dostumuzun dediği gibi deli delirerek kendisini kurtardı, veli de delidir tek farkla o başkasını da kurtarır yani delirtir. Bu yanlış anlaşılmasın, kuyunuza taş atmak istemem doğrusu. Dünyanın aniden durması durumunda nasıl ki hallaç pamuğu gibi atılacağı düşünülür dağların, sarp yamaçların işte onun gibi doludizgin gidiyorken düşünceler bir an ölüm yakalar da, bedenin tüm fonksiyonları kesilip ekran kararmış halde bulursanız kendinizi önceki düşüncelerinizin o anın deneyimi içinde ne önemi kalır? Durmayalım düşeriz denir ama şimdi anladığım kadarıyla dur ve bir kez düş ki nerede olduğunu anlayasın, geldiğin ve muhtemel gideceğin yer aynı, Nasreddin’in eşeğinin arka sol ayağının altındadır dünyasının merkezi, o durmuştu.

Nietzsche! Üst İnsanını konuştururken işte böyle kuyulara dev taşlarını fırlatan volkan gibiydi okuduğumda. Hâlâ adamı konuşuyoruz da, arkamızda kalan ama geleceğimizi belirleyen debisi yüksek insanlık tarihini düşünürsek Orhan Hançerlioğlu’nun bu varoluşçu takımına neden mızmız demekten zevk aldığını da anlarız… Yine de, bu iç sıkıntısı var ya hani varoluşsal olanı, göreli olanları değil. İşte o bir deneyimdir ya, hani ya delirir ya da veliririm diyenler için olan cinsten; acı mı acı, yan etkileri çok yüksek bu ilaç, çaresiz hastalar içindir yani zaten umut kesilmiştir bunlardan. Fakat tarihte üç beş kişinin yaşayıp da geri kalana anlatmaya çalışıp anlatamayarak da olsa anlattığı deneyimin bilgisi olan bu sıkıntı üzerine neden deneyim sahibi olmadığımız halde konuşmaya bu kadar hevesliyiz? Neden gerçekte yapmamız gereken işleri yapmak ve başımıza gelmesini beklemek ya da hakkında dua ederek çağırma yolunu seçmiyoruz da bir aksiyon filmi seyreder gibi Nietzsche’yi okuyoruz. Delirmiş! Kant kezâ öyle. Akıl böyle yapıyor demek ki adamı, ne bileyim bizimki gibi meyhaneleri, sevimli, güler yüzlü, merhametli insanlar yoktu herhalde yakınlarında, Neyzen de akıl hastanesinde ama hani derler ya bu mutasavvıflar “Usludan yeğdir delimiz” diye, gel canım benim deyip kimse kucaklamamış herhalde adamı, yahu kardeşim 5 dakika sonrası garanti değil ne deliriyorsun, bak aklın bile geçici kardeşim diye kimse bir şey dememiş adama, yani ne zorun var üüüüst insanını konuşturup herkesin aklını çeliyorsun, hani İslâm olsan anlarım, biliyorsunuz İslâm’da her bireyin üst insanı vardır, kimse kimseninkine şeriata mugayir olmadıkça karışmaz, yani derisini yüzmez.

Bazen diyorum ki İslâm’da böyle delirme vakalarının yaygın olmayışı sadece düşünmediklerinden değil insanların, maazallah düşünsek, o kaygıyla ölümün adım adım yaklaşışını izleyerek, acısından zevk alarak yaşadığımız hayatımızı derimizi yüzmek sûretiyle şahadete erdirerek sonlandıracak bir toplumsal refleksimiz var. Öyle deli deli bırakmıyorlar kimseyi, merhamet edip maktul hale getirmek sûretiyle tedaviyi tamamlıyorlar. Nietzsche açısından bakarsak buradaki delilik, aklın, kendisine yabancı olan değer sistemlerinin üzerinde olumsuzlama yoluyla, dışsal yolla, uzvu almak nev’inden bir yöntemle çalışması sebebiyle değer sisteminin dışına çıkan bir bireyin -balçıkvâri- id zeminine çakılması sonucu oluşan, Nihilizm diye kavramlaştırdığımız durumu yeniden inşa aracı olarak kullanamamasından kaynaklanıyor dersem, kendim bir şeyler anlar gibi oluyorum!

Libidinal kaynaklar süperegonun sahte değer yargılarından kurtulduğunda kişi zihinsel olarak da sıfırlanıyor, evet ama burada religare; yeniden bağlanma nasıl olacak? Çünkü bağlanılacak alan ancak kişinin yaratımı ile eşzamanlı oluşacak gibi görünüyor. Aksi halde zamanın psişe kalitesini oluşturan şiddet ve şehvet bağımlılığına bulanmış bireyler türüyor, bunu kolaylaştıran akımlar da salgını yaygınlaştırıyor. Öğrenme yoluyla kişi ahlâk sorununu çözemiyor. Kaynaklarından yükselemiyor ki gerçekte beklenen dibe vurup çıkmaktır, orda kalmak değil. Buda’nın öğretisi de aynı akıbete uğramış görünüyor. Seksüel ateş harlanmış ve üzerinde oturan bir rahip, sosyalleşemiyor korkusundan. Bunu Osho’nun anlatımından anladığım kadarıyla söylüyorum, gelenek tarafından eleştirilen ama dehası kabul gören bu kişi diğer din mensuplarının da pozisyonlarını benzer şekilde esprili bir dille tarif ediyor. Peki, ne yapmalı, kuyu temizleyicisi mi bulunacak yoksa abdestimizi gerçek bir barış dininin mensubunun yapacağı gibi kendimiz mi alacağız? Ya da Îsâ’ya iman edip yine gerçek bir barış (İslâm sözcüğüne alerjisi olanlar için) inanırı olarak “Dileyin verilecektir!” sözünü anlayıp, ne dilediğimize yakından mı bakacağız? Sahi gerçekte ne istiyoruz, Nietzsche “güç” istenci diyor, evet ruhsal teslimiyet gerçekleşmeden önce gerçekten de tek kaynağımız libidomuz ki eğitimli ve ihtiyar sahibi değilsek, zihnimize “Çekil kenara! Sen dünkü çocuksun! Benimle mücadelende kaybetmeye mahkûmsun” der ve kısa bir sürede bütün kaynaklar tüketilir, ölmeye mecalimiz kalmaz. Îsâ gibi biri ise “Çekil şeytan!” der Petrus’a, “Sen insan gibi düşünüyorsun, Tanrı gibi değil!” 5 der. Cümleyi düzeltiyorum izninizle; gelenekte amaçlanan insan olmaktır; nefs-i natıka olmak insan olmak için yeterli görülmez, zihin ve ego konuşma yetisi ile geliştirilse de hâlâ beşer niteliğimizi koruyoruzdur, çünkü süperegonun çocuğu olan ego, kendine malik değildir bu aşamada, ahlâk yalnızca toplumsal buyruklara boyun eğdirilme biçiminde oluşmuş; vicdan yani inşa edilerek bağlanılacak alan henüz açığa çıkarılmamıştır, vücûd bulmamıştır. Mesih beklemekte haklıyız ama Krişnamurti “Mesih içinizdedir” deyince işler garipleşiyor; ilginçtir, buna rağmen çevresinde onun cazibesine kapılarak dönüşen ya da en azından o yolda olan birçok insan da olmuş. Osho onun yöntemini çok eleştiriyor. Teknikle olmayacağı âşikâr olan bu işin tekniksiz de daveti olmuyor gibi, bu velilerin birbirlerine eleştirel yaklaşımları, üslupların farklı olabileceğini insanlara sezdiriyor. Buna Mevlânâ “Can bağdaşmasıdır cancağazım!” diyor. Yani bunlar özgün yollarını keşfetmiş Uzakdoğu’nun modern bilgeleri, velileridirler. Ancak unutulmamalıdır ki Anadolu da Evliyalar muhitidir, nice beşerliğini bişer etmiş Allah dostları, insan olmaya niyetlenmiş kişilerin âşıkları, hizmetlileri olarak yaşamışlar. Kendileri biz öylesine menfaatsiz, riyâsız sevildik ve hizmet gördük ki hizmet etmeye âşık olduk demişler, feragat ahlâkını benimsemişlerdir. Hakikati arayan hakikati görür, bulur, bağdaşır. Şehvet arayan, şehveti; şiddet arayan, menfaat arayan, riyâ arayan da aradığını bulur. İsteyin verilecektir demiş Mesihliğin temsilcisi, münevver insan Hz. Îsâ. Dönüp kendimize bakalım, ne diyeyim ki…

İkinci bölüm: Şimdi yukarda konuşan rahatı yerinde, cennet katmanlarında gezinen güzel, dünyaya atılmasına ramak kalmış, elmayı ha yedi ha yiyecek, merakla bekleniyor. Haydi, onun pek yapacağı yok, biz bir çelme takalım da düşsün, bakalım hatırlayacak mı? Ne garip değil mi?, hiç birimiz dinsel dogmalardan biri olan bu durumu şuurlu olarak yaşamadık ama hayatımız boyunca bunun nasıl olduğunu düşünüp durduk, ya acaba bilgi ağacından mı yedi? Yoksa Havva bilgi ağacından yedi de Âdem’e hayat ağacından yedirerek meyvenin ilk yararını o mu gördü? Esprili anlatımlarla gülmüşüzdür ya da Âdem’in düştükten sonraki bedbahtlığı, pişmanlığı, yakarışlarıyla içimiz daralmıştır. Ne oluyor bize? O düşmüş ben değil! Eh şimdi yukarıdaki arkadaş cennette ya, düşürelim şimdi, şöyle içinde bulunduğu güvenliği, dostlarını, sevdiği ya da sevmediği her şeyini elinden alalım ve Suriye’ye doğru indirelim, gerçi indirmesek de olur hani, Suriye İstanbul sınırlarını geçti, kapımıza geldi bile.

Her ne kadar şu anda Ortadoğu’da hangi rolü alacağınızın hiçbir önemi olmasa da düşünebilmek için orada on çocuklu bir fakir ailenin ortanca kızı olsun, büyük ağa-beyleri olsun, şefkatin zaaf olduğunu düşünen bir babası olsun, kendisinin de musibet bir kocası ve on tane de çocuğu olsun. Haydi, bakalım, çadırın bile yok, çocuklar sersefil, hastalıklara belki çare bulunur da, ruh hastalarına zor, şiddetin, zorbalığın her türlüsü kol geziyor. Bakalım düşünmeye fırsat bulabilecek mi? Düşünmese daha iyi, hem ne yararı var bunun. Onun da kalıbı yorgunluktan, sızıdan, ağrılardan yığılıyor akşamları ama ne fayda, ıstırap içinde hem bedeni hem ruhu. Din nedir henüz bilmiyor. İslâm olduğunu sanıyor ama onun barış, barıştırma, barışma gibi anlamlara geldiğini hiç bilmiyor. Kocası, babası, ağabeyleri kendilerine Allah Kebir’dir diye bağırarak makineli tüfekle ateş edenlere karşılık verirken aynı şekilde Allah Kebir’dir diye bağırıyorlar. Beş vakit namaz var ama abdest alacak suları yok, psikologları yok, sevgileri, aşkları hiç yok, endişe var, şiddet var, yokluk var. Kalbi taş gibi öyle çaresiz. Hayal etmiyor, boşuna umutlanarak kalan son enerjisini harcayamaz çok değerli, aklı ermiyor artık, sürünüyor, kuru yaprak gibi olmuş, herkes bağırıyor, ölüm o kadar yakın ki onu düşünmesi gerekmiyor. Artık öleceğini düşünmüyor, sıkılmıyor, sadece boş boş bakınıyor, itilip kakılma esnasında işlerini görüyor. Dibe vurmuş tekrar çıkışı yok, oraya alışıyor, haşinleşiyor, insanlıktan çıkmaya başlıyor, hiçbir şey hatırlamıyor. Kendini bildi bileli değil, kendini bilmeden böyle yaşıyor, cesetlerin üzerlerindeki malları alıp geçip gidiyorlar, ev yok, tarla yok, ağaç yok, taş bile yok, çöle dönmüş toprak, insanlar, hayvan ise yok. Birileri boşluğu doldurmalı; “Boşlukları doldurun!, boşlukları doldurun!, boşlukları doldurun!”6 diye bağırıyor çöl. Dünya yeni Âdem ve Havva’larını çölde gezdiriyor, daha önlerinde 6-7 bin yıl var. Çünkü onlar ne çölün Îsâ’sına, ne çölün Musa’sına, ne çölün İbrahim’ine hiç benzemiyorlar. Çölün Muhammedî’nin bulduğu kenarda kalmış kavimden bile çok gerideler artık, önlerinde uzanan Adana bahçeleri yok, bu nasıl insan bilgi ağacından yememiş, hayat ağacı meyve vermiyor artık. İnsan çölünde, insansız kalmışlar. İşte sonuçta burada da sıkıntı yok, çok farklı, sıkılmadığının farkında değil, onu aramıyor…

Böyle parlatınca Batı aynasını, görmeyi hiç beklemediği bu tabloya öfkeyle bakıyor, gelmesinler diye bas bas bağırıyor ama ne fayda gündüz aynası gece kâbusuna dönüyor. Kurtulamıyor, cennet içinde cehennemde yanıyor, yanıyor da uyanıyor, farkına varıyor, ne farkı var ki bunca yıl geçmiş dile kolay 6-7 bin yıl, işte o sıkılıyor, anxiety7 diyor, bir gün, içinde kalmayı başaracak bu sıkıntının. Güneş Batıdan doğacak işte o zaman ve çölün güneşe doygun sırtlarını rahmetiyle gölgeleyip batacak doğudan.

Cehennemden kovulmak da mümkün olmalı böyle düşününce, yasak ancak herkes tarafından çok istenen bir şeye konur, yaygın kanı yasaklandığı için çok istendiği, arzu nesnesi haline getirildiği yönündedir ama istek ve yönelme yasaklardan önce vardır. Eski Ahit’te yasaklar kitabı gelmeden önce kimse yaptıklarından sorumlu tutulmuyordu denir, tıpkı bebeklik ve çocukluk dönemlerimiz gibi. Süperegonun emir ve yasakları, her bir peygamberin kendi kendine koyduğu yasak ve emirler aracılığıyla tarihte bireysel vicdanın çeşitli yanlarını açığa çıkararak oluşturdukları karakterlerin somutlaşması olarak düşünüldüğünde, toplumda kurumlar olarak da temsil edildikleri ve ortak vicdanı oluşturdukları söylenebilir. Tek farkla ki birinci grup sevgiyi8 esas alırken, toplumsal alanda insan, adaleti ilke edinir. Peygamberlerin miraçları, gelecek nesillere süperego tarafından inzal edilir ki kişiler bu zengin mirasın üzerinden yeniden yeniden özgün miraçlarını gerçekleştirebilsinler. Dinler yasaklara ve emirlere uyulmadığı için cehenneme düşüleceğini vazeder. Cehenneme emir ve yasaklar kadar kapı açılır, hatta siz yeni özgün kapılar bile açabilirsiniz, genele şâmil olmayacak şekilde. Ama sistem eğer tek yanlı işleyecek olsaydı ki bazı durumlar için bu söyleniyor, İbn-i Arabî istidat nurlarının ölmesinden söz ediyor mesela9. Bu, geri dönüşü olmayan bir hastalık gibi anlatılıyor. Geri kalan gruplar için ise bu kapılardan geçilmişse eğer, temel nitelikler açısından peygamber deneyimleri örnek gösterilerek, her daim açık olan tövbe kapılarına dönüştürülüyorlar. Tövbe et yaklaş! Lanet uzaklaşmak anlamına geliyorsa, ancak yakınlaşma ile kaldırılabiliyor üzerimizden, ama neye yaklaşmak, yakın olmak. Yakınlık! “Yakîn nuru hâsıl oluncaya kadar ibadet et.” deniliyor. Her birimiz hem Âdem, hem Havva yanımızla cennetle cehennem arasında olan dünyaya atılmışız da vuslat yani ilk birlik halini bu kez şuurlu olarak yaşamak istiyoruz. Öyle bölünmüş benlikten, müşrik vasfından kurtulmak, aklanmak istiyoruz. Her şey seyrindeyken “ben” değiştim demek istiyoruz. Beşer hali değil mi ki bu âlemi cehenneme çeviriyor ya da insan hali değil mi ki cennete çeviriyor. Katkıda bulunduğumuz alan bize ev oluyorsa, ilkel komünal toplum da olsa, kapitalist toplum da olsa yasak ve emirler değişmiyor. İşlenmemiş bilgi bu son çağın mahsulüdür mesela ve biz Âdemoğulları Tanrımıza tarlamızın mahsulünü mü yoksa onu özümseyerek hayy etmiş olarak kendimizi mi sunacağız. Kabil’in sunusu işlenmiş toprağın özümsenmemiş mahsulü idi bugünkü irfâniyeti olmayan bilgi gibi. Habil ise onun bitki halini bir üst biçime dönüştürmüş, hayvan yani canlı haline getirip sunmuştu. Bilgilerimiz işlenip bir hedef doğrultusunda organize edildiğinde insanın yararına sunulmuş oluyor, yoksa kuru bilgi kimsenin yağlarını eritmiyor, sevgi açığa çıkmıyor, yakîn hâsıl olmuyor.


Dipnotlar:

1 Søren Kierkegaard, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., Çev: Türker Armaner: Kaygı sy.73,74: Kierkegaard bu sözcüğü Aziz Paulus’tan almıştır (Selaniklilere Mektuplar, 4:9). – ç.n.

2 Bir Zen atasözü der ki: “Kendisine, nasıl ulaştığını soran çekirgesine üstadı: “Yola çıkmadan önce dağ dağ, bulut bulut, orman ormandı; yola çıktığım zaman ne dağ dağ, ne bulut bulut, ne orman orman değildi; şimdi ise yine dağ dağ, bulut bulut, orman orman!” demiş. Çekirge zıplamış: “Peki ne değişti üstadım!” diye. Üstat: “Ben değiştim!” demiş.”

3 www.ismailemre.net/ic-kaynak.asp?yazno=9&katno=9

4 Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin mânevî öğretmeni olarak bilinen Şems’in o dönemde taassup ehli tarafından öldürülerek, kuyuya atıldığına dair bir rivayete dair atıf. Şems güneş anlamına geliyor ve tasavvuf dünyasında güneş genellikle ruhu temsil eder, Îsâ peygambere atfen.

5 Matta, 16:23; mealen.

6 Dostoyevski’nin Timsah isimli kitabından esin.

7 Søren Kierkegaard, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., Çev: Türker Armaner: Kaygı sy.71: “İnsan, hayvan ya da melek türünden olsaydı kaygı içinde olamazdı; o, bir sentez olduğu için kaygı duymaya muktedirdir, kaygısı derinleştikçe kendisi de yücelir. Bu, genelde düşünüldüğü gibi, dışsal olana ilişkin, kişinin ötesinde değil, kendisinin ürettiği bir kaygıdır.”

a.g.e: sy.71: “Kaygı, özgürlüğün olanağıdır, ancak inanç yoluyla gelen böyle bir kaygı yol gösterebilir, çünkü o tüm sonlu yolları tüketir ve bu yolların aldatıcılığını ortaya çıkarır. Kaygı’nın sahip olduğu işkenceler hiçbir Büyük Engizisyoncu’da bulunmaz; hiçbir gizli polis, zanlıya saldıracağı, ya da onu tuzağa düşüreceği zayıf ânı Kaygı kadar iyi bilmez; hiçbir yargıç, suçluyu soruşturma yolunu, onun ne eğlenceyle, ne gürültüyle, ne işiyle, ne gündüz, ne de gece elinden kaçmamasını sağlamayı Kaygı kadar iyi başaramaz.”

a.g.e: sy.72: “… Eğitiminin başında Kaygı’yı yanlış anlarsa, Kaygı onu inanca taşımak yerine, inançtan uzaklaşır, sonra da yitip gider. Öte yandan, olanaklılık tarafından eğitilen kişi, Kaygı dâhilinde kalır, sayısız hatalarla yoldan çıkmaz, geçmişi doğru biçimde hatırlar. Bu durumda Kaygı’nın saldırıları, ne denli ürkütücü olursa olsun, kaçmasını gerektirmez. O kişi için Kaygı, kendi iradesine rağmen, gitmek istediği yere ışık tutan rehber bir tin’dir. İşte o zaman Kaygı kendini açığa çıkarır, her şeyden daha korkunç bir işkence aleti icat eder, ama o kişi geriye çekilmez, gürültü ve kafa karışıklığıyla ondan kaçmaz, bu işkenceyi neşeyle karşılar, Sokrates’in zehir dolu kupayı eline alması gibi, kendini kapatır ve acı dolu bir ameliyata başlayacak cerraha hastanın dediği gibi “Artık hazırım” der. Kaygı onun ruhuna girer, her şeyi inceler, sonlu olan her şeyi çekip çıkarır, un ufak eder, sonra o kişinin istediği yere gitmesine izin verir.

8 Metin Bobaroğlu: “… İçinde hikmet olan, yani Sophia olan ve Philos sevgisi olan, yani o hikmetle insanlar birbirlerine sevgi duyarlar, hikmetin doğurduğu sevgiyi paylaşırlar anlamında bir akrabalık. Philosophia’nın olduğu alan, ya da anlatılırken Philia, ama dikkat ederseniz bunların her birinin nedenselliği var. Bir tanesi erotik olan, cinsel dürtülerin nedenselliği ile ortaya çıkar. Storhi, yani akrabalık zaten bedenlerin çoğalması aynı erostan çoğalmalarıyla içerilmiş olan içsel akrabalığa bağlı bir sevgi. Agape nedensiz, hiçbir nedeni olmaksızın aşk…” MABET İNSAN 4 makalesinde belirtildiği gibi, Yunan’da Sevgi aşamalı olarak tarif edilmiş: Eros: Çekirdek aile içi dolaysız sevgi. Storhi: Kan bağından değil de akrabalığın yasal yoldan kurulduğu ilişki, hısımlık. Filya: Sofos (hikmet ya da hakîm) sevgisini paylaşanlar. Agape: İsa’nın son akşam yemeği ile de simgeleşen, Tanrı ile bizzat kurulan aracısız sevgi ilişkisi. Nesnesiz aşk. Burada peygamberlerin öğretilerini vaaz etmeden önce, kendi öz varlıkları ile kurdukları ilişkiyi kastediyorum.

9 Muhyiddîn İbn Arabî: Tefsir-i Kebir /Te’vilat, Kitsan, 1.Cilt, Bakara Sûresi: sy:36: “… İkinci grup (münafıklar) için de yol gösterici değildir; onlar da istidatlarını yok ettikleri, sildikleri, bozuk akideleriyle bütünüyle bastırdıkları için. İşte bu gruplar cehennemde ebedî kalacak kimselerdir. Ancak Allah’ın diledikleri başka. Dolayısıyla, Kur’an’ın hidayeti, yol göstericiliği son beş grup için geçerlidir…”