Sezgisel Biçimin Eğitimi – 03

Sayı 9 - Estetik Sorunu

A.3. MEDİTASYON: Üçüncü düzey meditasyondur. Bu düzeyin zihinle hiçbir ilgisi yoktur. Bu, bilincin deneyimlenmesidir. Meditasyon insanın kendi derinliklerini kazmasıdır. Yüksek gezegenlere yükselmesidir. Evrenden daha geniş bir hale gelmesidir. Bu deneyim sırasında “meditasyonun kutsaması/barakası” yaşanır.

Konsantrasyonun üçüncü kısmı meditasyondur. Bu düzeyde kişinin iletişim kurma kapasitesi artar. Sessiz yaşamı ile ve dışsal yaşamıyla iletişimi artar. Bu deneyimlerin ardından arayıcı sonunda realizasyon düzeyine ulaşır.

A.4. REALİZASYON: Realizasyon ya da gerçekleştirme, önceki üç düzeyin sonucudur. Üçüncü düzeyde “insan meditasyonun peşinden koşar”. Dördüncü düzeyde ise “meditasyonun peşinden koşan insan yoktur”. Artık şarkıyı şarkıcı söylememektedir, şarkının kendisi söylemektedir. Bu düzeyde bilinç genişler, ruh kendisini açar. İnsan kendi içinde daha derinlere dalar. Dünya üzerindeki her can ile iletişim içine girer. İnsanın kendi gerçek kimliğinin ne olduğunu anlamasıdır. Böylece yaşam amacı gerçekleşmiş olur.

B. SUFÎ ZİHİNSEL ARINMA ÇALIŞMASI 
Yukarıda özetlediğimiz “ruhsal eğitim/training” sayesinde içsel bilginin kapısını açabiliyoruz. Bilincimizi dünyanın karmaşasının ve aptallığının üzerine çıkabiliyoruz. Bu “dikey” bir gelişimdir. Bu dünyanın içinde yaşarken, içsel yolculuğumuzu tamamlamalıyız. Meditasyon zihnimizi saflaştırarak dünyanın üzerine çıkmamızı sağlar. Zihnimiz katı ve sinirli düşüncelere ve fikirlere bağlı kaldıkça ve kalbimiz başkalarına karşı düşmanca duygularla zehirlendikçe aşağıya düşmeye devam ederiz. Ruh tekrar kirli ve karışık zihin hapishanesindeki mutsuzluğunu yaşamaya başlar. Dışsal rahatsızlıklara neden olurlar. Bilincimizi ellerine geçirirler.

Dolayısıyla “gerçek ruhsal ilerleme” zihinsel saflaşmayla birlikte dışsal dünyamızda belirli bir tutum oluşturmamızı sağlar. Bu yatay gelişimdir. İnayet Han’ın deyişiyle bilincimizin genişlemesidir.

Öğrendiklerini Unutmak” gereklidir.

Bizler yaşamlarımıza “öğrenerek” başlarız. Ailemizden, okuldan, üniversiteden öğreniriz. Yaşamda gereksinim duyduğumuz birçok şey vardır. Deneyimlerimizden öğrenmeye devam ederiz. Bunlarla karakterimizi oluştururuz. Alışkanlıklarımızı, inançlarımızı ve zanlarımızı oluştururuz. Bütün bunlar zihnimizi sınırlar ve katılaştırır. Ruhsal eğitim, bütün bunların “unutulmasını” gerektirir. Düşüncelerin ve fikirlerin “göreceli” olduğunu öğrenmeyi gerektirir. Yeni fikirlere açık olmayı, başka insanların bakış açılarını anlamayı öğrenmeyi gerektirir. İnayet Han şöyle der: Sufî herşeyi iki bakış açısından görür. Kendisinin ve karşısınkinin bakış açısından görür.

Bu ise birçok insanın kendi bakış açılarına güçlü bir şekilde ve korkarak yapışmalarından ve onu başka fikirlere karşı tutkuyla savunmalarından farklıdır. Bu tutum, onları kendi düşünce ve deneyim sınırları içinde hapseder. Sufî tutumunda ise kişi, kendisininkinden başka bir bakış açısından bakarak bakışını/görüşünü genişletir, zihnini başkasına açar ve sezgileri zenginleşir. Kişinin zihnindeki düğümleri açar.

Başlangıçta bunları uygulamak zor gelebilir. Fakat denedikçe pratik oldukları görülecektir. İş dünyasında çalışırken başkalarıyla işbirliği yapmamız gerekir. İşbirliğini başarılı bir şekilde uygulamak için de onları anlamak gerekir. Farklı bakış açılarını bir araya getirerek bir anlaşma zemini oluşturabiliriz. Bu da, daha dengeli bir yaklaşıma yol açar. Farklı amaçları ve ilgi alanları olduğu için bize karşıt olanlara bunu uygularsak başarılı oluruz çünkü onların bakış açılarını anlamaya çalışırız. Onların bakış açılarında bir değer keşfedebiliriz ve bu değeri kendimizde kullanabiliriz. Farklılıklar arasında köprü kurmak, işbirliğinin yolunu açar.

Bilim tarihini incelediğimizde belirli bir soruna yeni ve farklı bir açıdan bakmanın, zihni nasıl açtığını ve devrim yaratan yeni keşflere yol açtığını görebiliriz.

Zihinsel arınma ya da saflaşma bizim yanlıştaki doğruyu ve doğrudaki yanlışı görebilmemizi de sağlar. Böylece doğru ve yanlış gibi ölçütlerin sınırlandırıcı kullanımının üzerine çıkabiliriz. Bu da bizim ufkumuzu genişletir ve daha derin bir anlayış kazandırır. İyi ve kötü, doğru ve yanlış, kazanma ve kaybetme, haz ve acı gibi karşıtlıklar zihni bloke eder, hareket etmesine engel olur, yolunu kapatır, başarısını önler. Bu şeylerin karşıtlarını tanıyarak onlara açıklık kazandırmalıyız. O zaman bir dosttaki düşmanı ve bir düşmandaki dostu görebiliriz. Ölümsüzlük suyundaki (nectar) “zehri” ve zehirdeki “ölümsüzlük suyunu” tanımayı başardığımız zaman, yaşam ile ölümü de bir görmeye başlarız. Birin önünde karşıtlıklar karşıtlık olarak kalamaz.

Karşıtlıkların ötesinde Tanrının birliği her şeyi kuşatır. Mistiklerin aradığı da, bu birliktir. Zihinsel arınma bu birliğin yolunu açar.

Zihinsel arınmanın bu yanı, kalbimizin temizlenmesi deneyimini de derinleştirir. Kalp, zihnimizin derinliklerindedir. Orada hislerimizi geliştiririz. İlişkide olduğumuz insanların bakış açılarını anladığımızda, iyi ve kötü gibi katı yargıların yol kapatıcı unsurları yumuşar ya da ortadan kalkar. Başkalarından hoşlanmaya, sempati duymaya başlarız.

Onları sadece aramakla kalmayız, onları hissetmeye başlarız. Onların duygularının kalbimizdeki yansımalarını hissederiz. Bu da, doğal bir şekilde “dostluk”, “bağışlama”, “incelik” ve “yardımcı olmak” gibi değerlerin gelişmesini sağlar. Bu harika ve özgürleştirici bir deneyimdir.

Bu deneyim bilincimize “bütün farklı yaratıkların ve kişiliklerin” ardında yatan “birliği” getirir. Ahlâki olarak yücelmemizi sağlar. İnayet Han’ın deyişiyle:

Yücelmek arındırıcı bir süreçtir. Bir anlık yücelme, bir çok yılın birikmiş kötülüğünü temizler. Hinduların deyişiyle ‘Ganj Nehri’nde yıkanmaya’ benzer.

Düşüncelerimizi ve duygularımızı saflaştırırken, yaşamın zihin aynımızda biriktirdiği tozları ve pasları da temizlemeliyiz. Bu saflaşma ve temizlenmenin ardından zihnimiz Tanrı’ya odaklandığında, Tanrının varlığını yansıtan mükemmel bir ayna haline gelir. Bunun en son anlamı, zihin aynamızda kendi yansımasını görerek, Tanrının kendisinin bilincine varmasıdır.

Yaşamımızın amacı budur. Hattâ bütün yaradılışın amacı da budur. Haç sembolünde “ruhsal eğitimin” dikey hattı ile “bilincin genişlemesinin” ya da “zihnin arınmasının” yatay hattının birlikteliği, bunu ifade eder.

A.11. BATILI MEDİTASYON
Hıristiyanlıktaki kontamplasyon (bu bağlamdaki anlamı temaşa) alıştırması, Zen, Yoga ve Tasavvuftakilere benzer bir işleve sahiptir. Bir Hıristiyan Mistiği ve Filozofu olan Jacob Böhme, tüm bir gün boyunca bakışlarını meyvalı turtanın kristalindeki güneş ışığının yansımasına dikerek meditasyon yapmıştır. Ardından, bir yoginin istediği an bir Yantra oluşturması ve onu gözlemesine benzer şekilde bu GÖRÜNTÜYÜ her zaman içinde yanında taşımıştır.

Hıristiyan mistiklerinden Walter Hilton ve St. John of the Cross’un yoğunlaşma ya da konsantrasyon alıştırmaları için verdikleri talimatlar, Yoga öğretmeni Patanjali’nin talimatlarına benzemektedir. Arthur Deikman bu konuda “Otomatikleşmeden Kurtuluş ve Mistik Deneyim” başlıklı yazısında şöyle demektedir:

Hilton, ‘Eğer ruhunuzu keşfetmek istiyorsanız, vücudunuzu ve onun beş duyusunu unutarak, eğer mümkünse, düşüncelerinizi dış dünyadan ve maddi şeylerden uzaklaştırın’ der. St. John ise hafızanın ya da belleğin sürgün edilmesini ister. St.John şöyle der: ‘Ruh, bilginin tüm bu biçimlerinden ve durumlarından soyulmalıdır. Eriye ne bir bilgi çeşidi, ne de bir düşünce izi kalmayacak şekilde onların hayali kavranışını kaybetmelidir. Ruh, sanki bu biçimler hiç oradan geçmemişler gibi boş ve çıplak kalmalı, tamamıyla kayıtsız olmalıdır. Bu ise hafızanın/belleğin tüm birimleri yok edilmeden olmaz. Tanrıya bütünleşecekse…’ Patanjali ise şöyle der: ‘Akıldakileri, dikkatin sabit olduğu bir yere raptetmek, bu yerdeki fikre odaklanmak, temaşa etmektir.” (İsmail Emre: “Fikirle seyran kafidir Arife.”)

Hıristiyan kilisesindeki ve Musevilikteki bazı güncel uygulamalar da, meditasyon uygulamalarıyla benzerlik gösterir. Dua, “yoğunlaştırıcı meditasyona” çok benzeyen bir uygulamadır. Dua anında çok fazla kelime kullanılırsa, tüm dağınık görüntüler zihine üşüşür ve ibadet yok olur. Eğer daha az kelime kullanılır ya da “tek bir kelime” söylenirse, zihin yoğunlaştırılmış olarak kalır. Birkaç güçlü kelime seçilir ve birçok kere tekrarlanmalıdır.

Dualar genellikle monoton ve tekrarlanan seslenişlerden ibarettir. Musevilikte Ayin sırasında “boyun bükülür” ve “mırıltı halinde dualar edilir”. Hasidizm ve Kabalistik gelenekler, Zen, Yoga ve Sufîliğe benzeyer bir çok öğe taşırlar. Haç ve Davudun Yıldızı benzer şekiller Hıristiyanlık ve Musevilikten başka geleneklerde de “yoğunlaşma nesnesi” olarak kullanılır. Tantra Meditasyonunda birçok Altı Köşeli Yıldız motifi kullanılır.

Ornstein’a göre, “daha örgütlü olan dinlere karşı ilginin” azalmasının nedeni, bunların “dolaysız yaşantı bilgisine” verdikleri özgün önemin azalmış olmasıdır. Bilinci değiştirme teknikleri halen mevcut olmasına rağmen, bunlar çoğu kez özgün amaçlarından birşeyler kaybederek, otomatikleşmişlerdir. Yunan Ortodoks geleneğindeki “KALBİN DUASI”, meditasyon geleneklerinden en az uzaklaşanıdır.

Hıristiyan nefes alıp verme alıştırmaları da vardır.

Yoğunlaştırıcı meditasyonun temel biçimlerinin bazılarına ilişkin hızlı ve seçici bir değerlendirme vermiş bulunuyoruz. Budizm, Yoga, Tasavvuf gibi temel Doğu Geleneklerinin her biri, farklı duyu organlarını kapsayan alıştırmalar kullanırlar. Bir söz çeşitli geleneklerde tekrarlanır: Bir kelime, bir koan, bir mantra, bir dua ya da dervişlerin Hû zikri gibi.

Yoğunlaşma nefes alıp verme, kalp atışı, kısa bir dua, bir hikâye veya çağlayan sesi veya arı vızıltısı ya da bir titreşim gibi doğal sesler üzerine odaklanır. Guruların sembollerine ya da resimlerine sürekli bakılır. Dervişlerin sema yapması kalp gözünde hayaller yaratır. Taocular karınları üzerinde yoğunlaşırlar. İlk Hıristiyan babaları, bir nesne ya da hacı temaşa ederlerdi (kontamplasyon). Ornstein’a göre tüm bunlar aynı meditasyon tipinin farklı biçimleridir.

B. AÇILMA MEDİTASYONU (Vipassana, Farkındalık, Sezgi Meditasyonu) 
Meditasyon alıştırmalarının bu ikinci biçimi, gündelik etkinliklerle çok daha yakından ilişkilidir. Kişi, gündelik yaşam olaylarını etkinliklerini bilincini eğitmekte kullanmaya çalışır. Bu konuda, Zen’de Shikantaza yani yalnızca oturma uygulanır. Bu alıştırmayı Zen Ustası Yasutani Roshi şöyle tanımlar:

Ta kelimesi ‘çarpmak’, za ‘oturmak’ anlamına gelirken, Shikan da ‘sadece o’ ya da ‘tam o’ anlamını taşır. Dolayısıyla Shikantaza, zihnin yoğun bir biçimde yalnızca oturmayla ilişkili olduğu bir uygulamadır. ZaZen’in bu biçiminde, zihin, yoğunlaşmaya başlamak için bir koan ya da nefes sayma gibi yardımlarla desteklenmediği için, her şey çok kolaydır. Zihnin sahih tabiatı/hakiki doğası böylelikle iki katı önemli olur. Shikantaza’da Zihin, Fuji Dağı gibi sağlam olduğundan acele etmemelidir. Ancak Zihin, ‘gergin bir iple tutuluyormuş gibi’ tetikte olmalıdır. Böylece Shikantaza, ne gergin ne de aceleci olmayan ve uyuşukluğa yer vermeyen bir UYANIKLIK durumudur.

Ölümle karşı karşıya olan birinin zihnidir. Bir zamanlar Eski Japonya’da olduğu gibi, kılıçların kullanıldığı bir düello yaptığınızı düşünelim. Rakibinizle karşı karşıya geldiğinizde, sürekli olarak dikkatli, tetikte ve hazırsınızdır. Bir an gerginliğinizi bırakmak istediğinizde aniden ölebilirsiniz. Karşılaşmayı, görmek için bir kalabalık toplanmıştır. Kör olmadığınız için, gözünüzün ucuyla onları görürsünüz ve sağır olmadığınız için de onları işitirsiniz. Ama Zihninizin bu Duyu İzlenimlerine bir an için bile kapılması söz konusu değildir. Bu durum uzun süre sürdürülemez, aslında bir oturuşta yarım saatten daha fazla Shikantaza yapmamalısınız.

B.1. FARKINDALIK
Bilinci açma konusundaki aktif uygulama, genellikle bütün Batıni Geleneklerde uygulanır. Zen’de özel bir meditasyon alıştırmasıdır. Budist uygulama, Buda’nın Sekiz Katlı soylu Yolu’nun bir unsurundan başlar ve genellikle “Salim Akıl” ya da “Aklı Selim” olarak adlandırılır. Kişi her eyleminin bilincinde olmaya şimdi merkezli bir bilinç geliştirmeye çalışır. Bunlara çalışırken bilincini gündelik etkinliklere açar.

What the Buddha Taught” adlı kitabında, Rahula şöyle der:

Meditasyonun ya da Zihinsel Gelişimin diğer çok önemli, pratik ve yararlı biçimi, yaşantımızdaki günlük iş rutini sırasında fiziksel ya da sözel olarak her ne yapıyorsak bunun bilincinde ve farkında olmamızdır. İster oturun, uzanın, kalkın, yürüyün, ister uyuyun, ister karnınızı gerin ya da bükün, ister etrafa bakın, ister elbiselerinizi çıkarın, ister konuşun ya da sessiz kalın, yiyin ya da için, bunlarda ve diğer etkinliklerde o an yapılan eylemin bilincinde ve tamamen farkında olmalısınız. Yani, şimdiki anda yaşamalısınız. İnsanlar genellikle şimdiki anda yaşayamazlar. Geçmişte ya da gelecekte yaşarlar.

Şimdi ve burada bir şey yapıyor görünseler de, düşüncelerinde, sorunlarında ve kaygılarında hatıralarıyla ya da geleceğe ilişkin arzu ve kuruntularıyla yaşarlar. Dolayısıyla ne gerçekten ‘o anı’ yaşarlar ne de o anda yaptıklarından zevk alırlar. Dolayısıyla şimdiki anla bağlantısız ve mutsuz olurlar. Kendilerini yaptıkları şeye bütünüyle veremezler.

Sufîzmde “Yaptığın şeyin namazını kıl” deyişi vardır!

B.2. TANIKLIK (ŞAHİT)
Yoga’da “kendini gözlemleme biçimi”, Tanıklık olarak adlandırılır. Kişi kendisini sanki bir başkasıymış gibi gözlemlemeye çalışır. Tam olarak ne yaptığına dikkat eder. Tanık (ya da Şahit) ne eylemi başlatır ne de eylemi yargılar, Tanık yalnızca gözlemler.

Bu tanıklık uygulaması, Zen’de oldukça geliştirilmiştir. Salim akıl ya da bir insanın yaptığına dikkat etmesi uygulaması sırasında, kişinin ne yaptığı önemli değildir. Kişinin bilincini geliştirmesi amacıyla kullanılamayacak hiçbir eylem yoktur. Kişinin, şimdiki eylemlerin bilincinde olması gerekir. Bir insan, hayvan kesmek gibi, bir Budist’i olumsuz etkileyebilecek eylemler yapabilir, ancak yaptığı işe olanca DİKKATİNİ vermesi o kişinin bilincini geliştirebilir.

Tasavvufta da, en azından Gürcüyef’in aktardığı biçiminde, benzer uygulamalar vardır. Bunlardan birisi Kendini hatırlamaktır. Zen uygulamalarına benzer. Neyin yapılmakta olduğu konusunda özel bir sınırlama yoktur. Ne “yenilecek şeylere” ilişkin bir kısıtlama vardır, ne de “genel davranış kuralları” vardır.

Gürcüyef’in öğrencileri, nerede olurlarsa olsunlar sürekli olarak “Kendilerini hatırlamaya yönelik” çalışma yapmak zorundadırlar. Kendilerinin var olduğunu hatırlarlar ve yaptıklarına DİKKAT ederler. Gürcüyef’in terminolojisiyle “kendisini hatırlamayı başaran” kişi, “UYANMIŞ” kabul edilir.

Gürcüyef’in öğrencilerine verdiği bir alıştırma, bir insanın vücudunun bir bölümünün sürekli farkında olmayı gerektirir.

Bu geleneğe ait diğer bir alıştırmada, “ayakkabıları ters olarak giymek”, “yüzün bir tarafını traş etmek”, “sağ elini kullananların, sol elle yemek yemesi” gibi, sıradan ALIŞKANLIK eylemlerinin, “farklı” şekilde yapılmasıdır. Bu alıştırmalar, alışkanlık haline gelmiş otomatik eylemleri, tümüyle “ALGIYA ÇEVİRME GİRİŞİMİ” olarak görülebilir.

Karma Yoga geleneğinde amaç günlük etkinliklere tam bir DİKKAT göstererek, onları bir “AYİN” gibi görmektedir. (Anadolu geleneğindeki “İnsana hizmet, Hakka hizmettir” görüşü buna benzer!) Bu alıştırma, Salim Akıl ya da Aklı Selim ile Kendini Hatırlama’ya benzer bir işlev taşır ve Shikantaza’nın daha ılımlı bir benzeridir.

Açılma Meditasyonu geleneklerinde yer alan çoğu okul, günde iki kez yarım saatlik “yoğunlaşma” (konsantrasyon) meditasyonu uygulaması yapar ve günün geri kalan kısmında da “KENDİNİ GÖZLEMLEME YÖNTEMİNİ” kullanarak, ALGININ İKİ TEMEL BİÇİMİNİ birleştirirler. (Odaklan ve sonra bir nehir gibi ak!)

ON BİR. OTOMASYONDAN UZAKLAŞMA:
Batıni Gelenekler bilinci genelde Modern Psikolojininkine benzer biçimde tanımlar. Sufîlerin kavramları Modern Psikoloji kavramlarının açık birer habercisidirler.  Sufîlerin Öğretici Menkıbeleri genellikle “zihni söylenenlerle çok fazla meşgul olan”, “beklentileri nedeniyle talimatları yanlış yorumlayan” ve “kendi zihinsel inşasının kısıtlamaları nedeniyle önünde duran şeyin ne olduğunu göremeyen” insanlar üzerinde odaklanır. Sufîler, sürekli olarak değişen eğilimlerin “normal bilincimizi” oluşturması üzerinde dururlar.

Tasavvuf ve diğer gelenekler, seçici ve kısıtlanmış “sıradan bilincimizin”, diğer alıştırma ve tekniklerin yanında meditasyon süreciyle üstesinden gelmeye çalışırlar. Amaç, sıradan bilincin otomatikliğini ve seçiciliğini ortadan kaldırmaktır. Sufîler, Sıradan Bilinci, derin uyku ve körlük durumu olarak, yani dünyanın gereksiz boyutlarıyla aşırı ilgilenme olarak tanımlarlar.

Hint düşüncesinde Kişisel Bilinç, yalnızca kendi yapılanmaları içinde yaşayan “sarhoş maymun”, “yanılsama dünyasına” benzetilir. Bu ise, Hıristiyan geleneğindeki “insanın düşüşü” konusunun mecazi anlamıyla aynı düşüncedir. Bu metaforlar, modern psikoloji açısından küçültücü çağrışımları olmaksızın, seçici ve yapılanmış, bilincimizin, model kırmamızın, otomasyonun ve sınırlı kategori sistemlerinin tabloları şeklinde anlaşılabilir.

Batıni disiplinlerin amaçlarından birisi de, körleşme ya da hayali, “uyanık ve yeni bir algılamaya” çevirmektir. Aydınlanma terimi ise bilinç düzeylerindeki bir atılımı anlatan bir kelimedir. Hint geleneği ÜÇÜNCÜ GÖZÜN AÇILMASINDAN, yeni bakış açısından ya da vizyondan ve daha fazlasını görmekten söz eder, Zen’de SATORİ, sezgisel bir UYANIŞ olarak görülür. Sufîler, Yeni bir algılama organının geliştirilmesinden bahsederler.

Meditasyon disiplinlerini uygulayanların yaşantılarına ilişkin raporlar, Yoğunlaştırıcı meditasyon alıştırmalarının birincil sonucunun “Bilincin Açılması” olduğunu, “Otomasyondan Uzaklaşma” olduğunu göstermektedir. Arthur Deikman bu tür bir çalışmayı raporlaştırmıştır. Dernekleri bir çok oturumda yarım saat süreyle mavi bir vazoya bakmışlar ve bunun sonucunda vazonunun daha parlak ve daha aydınlık göründüğünü söylemişlerdir.

Paulain şöyle yazar: İçinde Sınırsız İyi’nin barındığı yer, gizemli bir karanlıktır. Bu “Birlik” halinde, çeşitlilik duygusu kaybolur (Nasreddin Hoca’nın bir hikayede Tevhid Telini çalması örneğindeki gibi). Bu kişiler tekrar kendilerine geldikten sonra, nesnelerin daha AÇIK SEÇİK BİLGİSİNE (Açıklık!), daha aydınlık ve daha mükemmel bir bilgiye sahip olduklarını hissederler.

William Blake’e göre bu meditasyon uygulamaları “Algı Kapılarının” temizleyicisidir. Gürcüyef bu yaşantıları henüz dünyaya karşı otomatik dışlama biçimleri geliştirmemiş olan bir çocuğun yaşantısına benzetirler. Zen’de, bir şeyi, ilk kez görüldüğü haliyle aynı biçimde “beş yüz kez” görmekten söz edilir.

Bu tanımlar, Çağdaş Psikoloji terimleriyle anlaşılabilir ve bu terimlere tercüme edilebilirler: “çevrenin bir modelini inşa etme”, model için sınama ve girdi seçme süreci gibi. Bir şeyi “beş yüz kez” gördüğünüzde, bir model geliştiririz ve girdiden uzaklaşırız.

Bilincin Tanımları, Bilimsel psikolojik araştırmalar ve Batıni psikologların metaforları arasında bir kesişme noktasını temsil eder. Çağdaş Psikologlar “beynin” girdiyi denetlediğini, modeller kurduğunu ve dış dünyaya “otomatik olarak tepki gösterdiğini” söylerler. Batıni Gelenekler ise bu süreçlere, insanın çevresine ilişkin tam bir bilincin eksikliği olarak bakarlar. Bunu Körleşme olarak nitelendirerek insanın GELİŞİM SÜRECİNDE bir engel olarak görürler. Bu bağlamda meditasyon uygulanması, doğrusal ve sözel etkinliğe geçici olarak bir son vermeye ve bir süre için tüm girdi işlemlerini kapatmaya yarayan bir girişim olarak görülebilir.

Girdi Seçme Sistemlerinin” (Algı Filtrelerinin) durdurulmasının bir sonucu, aynı duyu girdisi daha sonra tekrar karşımıza çıktığında, onu yeniden farklı olarak görmemizdir. Uzun bir tatil yaptıktan sonra geriye döndüğümüzde yakın çevremize karşı kendimizi daha farkında hissederiz. Daha önce dinlemekten vazgeçtiğimiz eski plaklarımızı tekrar çalmaya başlarız. Bahçemizdeki bitkilere yeniden bakarız, duvarlarımızı boyarız, arkadaşlarımızı görürüz.

Yoğunlaştırıcı Meditasyon sürecini, eski konumumuzu terkederek bir süre için dış dünyayla rutin ilgilenme biçimimizi, durdurup, bilincimizi otomatikten uzaklaştırıp, daha sonra bilincimizi “yeni”, “taze” ve “farklı” bulduğumuz, “tatil yapmaya benzer bir süreç” olarak görebiliriz.

Karşılaştığımız yeni bir teknoloji, yeni bir insan kısa zamanda “yaşamımızın”, “dış dünyaya ilişkin modelimizin” ayrılmaz bir parçası haline gelir. Bu Model Oluşturma sürecidir. Zen’de tümüyle uyanık kalınırken, kavramsal düşünceye son verilmesi istenir. Yoga’da amaç, “İnşa Ettiğimiz Model” ile dış Dünyayı özdeşleştirmeye son vermek, yanılsamadan kurtulmaktır.

Batıni gelenekler, bu uygulamalarla, her uyarımın “bilince girmesine izin veren” (Ayırmayan, Bölmeyen, Seçmeyen), girdileri seçmeyen, model oluşturmayan ve kategori sistemlerini kullanmayan bir bilincin geliştirilmesinden söz ederler.

İstenen bu bilinç biçimini tanımlamak için çoğu gelenekte “AYNA METAFORU” kullanılır.

Sufî şair Ömer Hayyam der ki: “Ben bir Aynayım. Bana bakan ve benimle konuşan, iyi de kötü de konuşsa, kendisi hakkında konuşmuş olur.

Çağdaş Zen Ustası Suzuki Roshi ise:

Mükemmel insan, aklını bir Ayna gibi kullanan insandır. Hiçbir şeyi yakalamaz, hiçbir şeyi reddetmez, alır ama saklamaz” der.

İsa Mesih dua ederken, “Ben Sende kendimi gördüğüm bir Aynayım” der.

Bilincin Ayna metaforu, Psikologların kendi metaforlarının bazılarıyla çok iyi uyuşur. Bir Ayna her girdinin eşit olarak girmesine, yansımasına izin verir ve kendisini yalnızca belirli bir girdiyi almak için ayarlamaz. Girdiye herhangi bir şey eklemez, bir şeyi dışlamaz, girdinin özel bir yönüne odaklanmaz. Tüm girdikleri eşit olarak kabul eder.

ON İKİ. DOĞRUDAN ALGILAMA:
AYNA Metaforu başka bir düşünceye önderlik eder. Geleneklerin çoğu, insanların dünyayı “doğrudan algılamlarını” sağladıklarını öne sürerler. Sufiler “Nesnel Bilince” ulaşmaktan, bazıları da “Kozmik Bilince” ulaşmaktan söz ederler. Bir insanın gerçekliği doğrudan algılayabileceğini söyler.

Sınırlamalardan kurtulmak için yansıtma yeteneği, doğrudan algılama ile ne kastedildiğinin bir parçası olabilir.

Bu durum, tüm olası kategorilerin bir defada yakalandığı bir durumdur. Geleceğe ya da geçmişe ilişkin olarak düşünülmeyen, “tümüyle şimdi de yaşamak” olarak da tanımlanabilir. Şimdiki anda olan her şeyin algıya girişini içeren bir durum.

ON ÜÇ. MEDİTASYON, OTOMASYONDAN UZAKLAŞMA VE MİSTİK YAŞANTI:
Dr. Ornstein’a göre birisi yoğunlaştırıcı ve diğeri açılmacı ya da sezgisel olmak üzere ik itemel meditasyon alıştırma biçimi vardır ve bunlar uygulayıcının Bilinç Biçiminde bir değişikliğe yol açmayı amaçlar. Normal işleyiş biçimini durduran yoğunlaştırıcı meditasyon, yıldızların gün ışığında görülmesi gibi normal biçimde dikkat edilmeyen gizli uyarımlara karşı bir duyarlılığa izin verir. Bir tatilin, çevremizi yeniden görmemizi sağlaması gibi, uygulayıcı da çevresinde henüz yeni olan algılamanın etkilerini yaşayabilir.

Yoğunlaştırıcı Meditasyon, alışkanlıktan kurtulma, alıştırılmasıyla birleştirildiğinde bilincin normal inşasını bozar. Normal biçim geçici olarak yıkıldığında, diğer temel biçim, GECE BİÇİMİ, alıcı, çoğunlukla yanlış anlaşılış sezgi biçimi ortaya çıkabilir.

Çoğu gelenekte, bu biçimin (sezgi) tümüyle ortaya çıkışı “MİSTİK YAŞANTI” olarak bilinir. Mistik Bilinç, hemen her Batıni Gelenekte tanımlanmıştır. İçinde, insanların ve nesnelerin “çokluğuna” ilişkin sıradan bilincin yitirildiği, “birlik” bilinciyle yer değiştirdiği biçim, “Gizemli Karanlık” olarak da adlandırılır.

Birlik” ya da “teklik” bilinci, bu Yaşantı Biçiminin en fazla geliştirilmiş şeklidir. KÖRLER VE FİL öyküsü açısından Mistik Yaşantılar, Bilinçte, “analitik”, “bireysel”, parça parça bilgi yaklaşımından daha “alıcı” daha “bütüncül” bir biçime, tüm filin bir bütün olarak görülebileceği bir biçime doğru bir DEĞİŞİM gerektirirler.

Bu YAŞANTILARIN ikinci özelliği, onların “gerçekliğe” ilişkin duyularıdır. Bizim bilinen, doğrusal ve çıkarıma dayalı doğrulama biçimimizden daha “SEZGİSEL” bir biçime dayanırlar. Bu yaşantılarla, Normal Bilincin “parlaklık” ve “zenginliğinin” büyük ölçüde artırıldığı doğrusal zaman hiç anlamlı olmadığı ve Bilinç Biçimi kabul edilebilir ölçüde olağandışıdır. “Parlaklık” ve “zenginliğe”, “bilincin otomasyondan uzaklaşması” da katılmaktadır.

William Blake’in sözüyle:

Algı kapıları kirden temizlenseydi, insan her şeyi olduğu gibi, ebediliği yönünden görecekti.

Bir çember oluşturarak dönme, ses çıkarma, anlamı olmayan bir soru üzerinde yoğunlaşma, kutsal bir duayı tekrarlama, bir haçı temaşa etme, bir vazoya bakma gibi meditasyon uygulamaları, çok fazla egzotik değildir. Ancak ne Mantıklı düşünmede, ne de problem/sorun çözümünde kullanılacak alıştırmalar da değildirler. DİKKAT AÇILIMINI sağlamaya yönelik bu alıştırmalar belli bir uyarım üzerinde, odaklanır. Her ikisinin de amacı sıradan bilinci etkin bir biçimde otomasyondan uzaklaştırmaktır.

O halde, MİSTİK YAŞANTILAR sağlayan, Yoğunlaşma Meditasyonu, Otomasyondan Uzaklaşma Alıştırmaları ve Sıradan Doğrusal Bilinci Değiştirmeye Yarayan Diğer Teknikler, ayrı ve birbirinden kopuk nesne ve kişileri kapsayan normal analitik dünyadan, ikinci bir biçime, “BİRLİK” yaşantısına, yani “SEZGİSEL BİÇİME” geçişi temsil ederler. Bu yaşantı, dil ve rasyonalite’nin yetki alanı dışında gerçekleşir. İsmail Emre’nin şu sözlerini anımsayabiliriz:

Tevhid Gözü açılmamışsa eğer, her şeyi parça parça görür ve gördüğü her parça başına bela olur.” “Hiçbir Arzum ve Düşüncem yok, sırf hizmetçilik ve sevgi.

Dr. Ornstein şu soruları soruyor:
Niçin bazı insanlar Sezgisel Biçimi geliştirmenin yollarını aramışlardır?
Mistik Yaşantıda ne gibi değerler saklıdır?

Öncelikle, bilincin analitik ve doğrusal biçimi, çoğu insanın yaşamak ve anlamak istediği yaşam olgularını içermez. Bu tür Yaşam Olgularının, Batı bilimsel düşüncesi kapsamında yer almaması, biçoklarının bu alanlarda araştırma yapma ihtiyaçlarını ortadan kaldırmaz. Meditasyon, insanın gerçekliğin diğer yönlerine erişebilmesini sağlayan, BİLİNCİN DEĞİŞTİRİLMESİ çabasıdır.

İkinci olarak, nesnelerin ve benliğin (self) diğerlerinden ayrılmsasını yani “ben ve o” ilişkisini içeren analitik biçim, bireyin biyolojik varoluşu açısından yararlı olsa bile, günümüzde karşı karşıya kaldığımız sorunlar bireysel olmaktan çok, kolektiftir. Nükleer savaş tehlikesi, reaktörlerden nükleer sızıntılar, doğanın kirletilmesi, aşırı nüfus artışı gibi. Ve bu örneklerde, bireysel bilinç ya da bireysel varoluş üzerinde odaklanmak, çözüm getirmediği gibi, sorunu büyütür. YAŞAMIN BİR BÜTÜN olduğunun kavranması ve bilincimizin sıradan inşasında ya da kuruluşunda önemli bir yer tutan “herkes kendisine” yaklaşımının terkedilmesi, bugün karşı karşıya olduğumuz kolektif sorunların çözümünü başlatacak, benliksiz adımları atmamızı sağlayabilir.

Batı kültürü, gerçekliğin örgütlenme yollarından yalnızca birisine, gereğinden fazla önem vermiştir. Belki şu andan itibaren TAMAMLAYICI/BÜTÜNLEYİCİ BİÇİM’in bir bütün olarak kültürümüzün varlığını sürdürmesini sağlayıcı bir DEĞERİ olduğunu görmeye başlayabiliriz. Yakın dönemlerin bazı kültürel olayları bu açıdan değerlendirilebilir: “Ekoloji hareketinin bir parçası” olan, “dünyanın tek bir sistem olduğu görüşü”, “disiplinler arası eğitim” ve “bilim alanındaki sistem analizi” vb.

Keith Wallace ve Herbert Benson, son birkaç yüzyıl içinde kültürümüzün esas olarak “teknolojik” ve “bilimsel” bir yapıya dönüşmesinin, kişisel üzerindeki çevresel baskıların kökten bir biçimde artmasına yol açtığını belirtmişlerdir. Birçok hastalık gibi “Yüksek Tansiyon”da, bir ölçüde çevremizdeki bu köklü değişikliklere bağlanabilir. Wallace ve Benson, MEDİTASYON yoluyla elde edilecek HUZURUN ve KENDİNİ BİLMENİN (self knowledge) artmasının, STRES ile başedebilmenin yollarından biri olabileceğini belirtmişlerdir. En önemli olan şey ise, bireysel ve analitik bilinçten, bu meditasyon alıştırmalarının ve Batıni Geleneklerin amacı olan birlik ve İNSANLIĞIN TEK BİR BÜTÜN OLDUĞU görüşüne geçiştir.