Sezgisel Biçimin Eğitimi – 02

Sayı 9 - Estetik Sorunu

YEDİ. Bir Hikaye: BİLGELİK VE DİKKAT
Halktan bir kişi, bir gün, Zen ustası Rikyu’ya şöyle demiş: “Usta, bana “En Üst Bilgeliğin” kurallarını lütfen yazar mısın?” Rikyu hemen fırçasını almış ve “Dikkat” kelimesini yazmış. Hepsi bu mu diye sormuş adam, “Başka bir şey eklemeyecek misin?” Rikyu bir ikinci kelime yazmış : “Dikkat, dikkat”. “Evet, ama” demiş adam, sıkılarak” bu yazdıklarınızda hiçbir derinlik ve sır göremiyorum.” Rikyu,bu kez bir üçüncüsünü eklemiş.: “Dikkat, dikkat, dikkat”. Adam kızgınlıkla sormuş: “Dikkat kelimesinin anlamı nedir?” Rikyu sakin bir şekilde cevaplamış : “Dikkat kelimesinin anlamı Dikkat’tir.”

Meditasyon uygulamaları, Aktif, dışadönük ve doğrusal biçimden uzaklaşmayı ve alıcı,sakin ve huzurlu bir biçime doğru kayışı, çoğunlukla da “dışsal bir dikkat odağından”, “içsel bir dikkat odağına” kaymayı içeren bir bilinç değişimini başarmak için tasarlanırlar. Bu “Bilinç Değişikliği”, meditasyon yapan bazı Batılılar gibi “Bağlamından” ayrı bir şekilde uygulandığında,anlamsız ve rahatsız edici gelebilir. Geleneksel psikolojilerin çoğunda  Meditasyon, daha kapsamlı bir kişisel bilgi için “hazırlık adımı” olarak görülür. Sıradan bilinç, yeni bir işleyiş biçimine kadar genişletilebilir ve bu deneylenebilir. Her zaman var olan “Ruhsal enerji kaynakları” içsel olarak sezilebilir. Karanlığın ve alıcılığın tamamlayıcı ve bütünleyici biçimine girmek üzere, kişi kendisini “gündelik yaşamın akışından”, kısa bir süre için bile olsa ayırır. (Rumi’nin İzinde adlı romanda işlenen Karanlığın Kutsal Annesi teması, evrenin doğurgan gücünü temsil eden bu tür bir karanlıkla bağlantılıdır!)  Normal bilincin aktif biçiminden uzaklaşır. Tedbirli bir çaba gösterir. Bilinen sıradan bilinç düzeyini aşıp, ikinci bilinç biçimini kazanmaya çalışır.

Meditasyonun geçmişte nasıl uygulandığını araştırırsak, genellikle uygulayıcıların tek başlarına ya da küçük bir grupla birlikte, meditasyon için ayrılmış, özel ve sessiz bir odada oturduklarını, ya da doğada kimi kez bir çağlayanın ya da nehrin kenarında oturduklarını görürüz. Meditasyon nesnesi üzerindeki dikkatlerinin dağılmasını önlemek için tüm dışsal uyarım kaynaklarını asgariye indirirler. (Bu Samatha yani Konsantrasyon ya da Yoğunlaşma yöntemidir!) Gürültünün ve boş konuşmaların hakim  olduğu modern kentlerde bu tecride daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Yoga ve Zen’in çeşitli biçimlerinde, beden belirli bir duruşta, örneğin Lotus pozisyonunda sabit tutulmaktadır. Sırtın dümdüz olması, geleneksel olarak kullanılan bir tekniktir.

Meditasyon pratiklerinin başlangıç safhası birbirine benzemektedir: Meditasyon nesnesi (vazo, mum alevi, resim vb.) üzerinde dikkat odaklanır ve yoğunlaşılır. Bu alıştırmalar gerçekte, söylenildiğinden daha zordur.

Meditasyona yeni başlayanlar genellikle “algılarının” meditasyon nesnesinden uzaklaştığını görürler ve dikkatlerini tekrar meditasyon nesnesine yöneltmek için kendilerini zorlarlar. Batıni geleneklerin çoğunda her “meditasyon seansı” yaklaşık yarım saat sürer. Yine çoğunda meditasyon, günün temel uğraşlarına başlamadan önce sabah saatlerinde ve günün temel uğraşları bttikten sonra akşam saatlerinde olmak üzere günde iki kez yapılır. Başlangıç dönemlerinde on beşer dakikadan otuz dakika uygulanır.

SEKİZ. YARATICI İMGELEM:
Marvin Spiegelman, “Jung Psikolojisi ve Tasavvuf” adlı kitaptaki “İbn Arabi ve Jung’da Aktif İmgelem” adlı çalışmasında şöyle demektedir:

“İmgelem Biliminin psikolojik yönü iki tip imgelem arasındaki farkta bulunur. Birincisi, bilinçli süreçler tarafından doğrudan teşvik ile ortaya çıkar ve ‘birleşik’ olarak adlandırılır. Çünkü bu imgeler, kişisel olarak özneye aittir, onunla yaşar ve ölürler. Bunlar bilinci rüyalar veya gündüz rüyaları gibi, kendiliğinden de yükselebilir, fakat teogonik nitelikten yoksundurlar. İkinci psikolojik yön, bağımsız olan ve ara dünya düzeyinde varolan imgelerde bulunur. Bu özerk imgeler, birleşik imgelemi yönetirler. Öyle görünüyor ki, İbn Arabi burada Jung’un ‘arketip an sich’ ya da ‘ilksel biçimler’ diye adlandırdığı şeyi, kişiden kişiye, kültürden kültüre, zamandan zamana değişen belirli arketip imgelerle karşılaştırırken, ayrıcalık vermektedir. Teogonik biçimler harici olarak da görülebilir, fakat yalnızca “mutasavvuflar” tarafından. İbn Arabi diyor ki : “Bu temsil edici yeti olan Vehim sayesinde her insan kendi Aktif İmgeleminde yalnız bu yetide varolan şeyler yaratır. Fakat Himma’sı (Himmet) sayesinde  arif (gnostic) bu yetinin dışında varolan bir şey yaratır!

Himma kalbin gücüdür. Kişinin Aktif İmgeleminde yaşanan, Tanrı’nın kendisini bildiği, kendini kendine gösterdiği bir çeşit gözdür. Bu sözcük meditasyon, tasarlamak, imlemek anlamına gelir. Bu “kalb”içinde bir takım psiko-manevi organlar veya merkezler bulunan gizli bir organ veya bir “beden” olarak görülür. Bu görüş, Hindu dininde “Şakralar”(chackras) ve Kabbalist Musevilik’te “Sefirotlar”(Sephiroth) ayrıntılı olarak tarif edilenlerle dikkate değer bir şekilde benzerdir!

DOKUZ. YÖNLENDİLMİŞ İMGELEM:
Psikolog Don Weiner  “Jung Psikolojisi ve Tasavvuf” adlı kitabın içindeki “Aşkın İşlev ve Psikoterapi” başlıklı yazısında şu noktalara değinmektedir:

Bir psikolog olarak yaptığım incelemeler sonucunda manevi gelişme yolunda Sufi öğretilerine ait bir çok yöntemin, psikoterapide çok faydalı olduklarını gördüm. Bu teknikler, Jung’un “Aşkın İşlev” dediği şeyi bekliyor gibi durmaktadır. Yine bu teknikler sayesinde hasta, bir “Bütünlük “ duygusuna varabilmekte ve daha önceleri bilinç dışında kalmış olan pek çok şeyi araştırıp su yüzüne çıkarabilmektir.

Kötü bir benlik imgesi,bize o kişinin pek çok psikolojik sorunlarının olduğunu gösterir.Hasta ya kendi yakınmalarını dile getirir, ya da  kendini sınırlı kavrayışı, bize böyle birtakım sorunları olduğunu gösterir. Hastanın bilincinde gerçekleşecek bir değişim, onun kendini kavramasında da bir değişime neden olur.Bu onu psikolojik bir rahatlığa eriştirir. Bilincin dört faklı yönü üzerinde yapılacak çalışmalar , o kişiye farklı bir “ kişilik” kazandırabilir.

Sufi bakış açısından (perspektifiden) “manevi gelişim ,kişinin sınırlı, bireysel bakış açısını fark edip, yaratılışındaki tüm düzeylerin zenginliğini kavrayıp bunu araştırma isteği ile olur. Bilincin dört yönüyle ilgili teknikler  vardır: Kozmik boyut; içe dönme, Aşkın Boyut ve Yaşarken uyanış. Kozmik boyut bilincin genişliğiyle ilgilidir ve her şeyin bir parçası olma  duygusudur. İçe dönme kişinin bilincini etrafındaki şeylerden uzaklaştırıp iç dünyasını araştırması ve bir yandan da tüm varlıklarla bağlantısını devam ettirmesidir. Aşkın boyut aynı zamanda ”Samadhi” olarak ta bilinir. Yaşamın ötesini kavramaktır. İkililik duygusu aşılır. Yaşarken uyanış ise kişinin ilahi yaratılışındaki yaratıcılık ile ilgilidir.

Psikosomatik belirtiler, kişinin yaşamını değiştirme ihtiyacının, isteğinin bir göstergesidir. Eğer bir hasta, belirtinin ne anlama geldiğini anlarsa, bu anlayışını “girişkenliği öğrenme”, öfkesini ifade etme” ve “dengeyi başarma” gibi konulara aktarabilir. Sonra da artık belirtilerin sürmesine gerek kalmaz. Görselleştirme (imagination) gibi teknikler bu noktada çok etkili olabilirler.

Yüksek tansiyon sorununu çözmeye çalıştığımız bir kişide ,zaman algısını değiştirebilmemiz gerekir. Kişiyi yaşadığı zamana (ana) odaklayan,”meditasyon” teknikleri ,”nefes” alıp verme egzersizleri  ve “yönlendirilmiş imgeleri”(guided imagery) gibi yöntemler çok faydalı olan şeylerdir.

ON. BİLİNÇ PSİKOLOJİSİ AÇISINDAN MEDİTASYON:
Bilinç psikolojisi açısından meditasyonun iki çeşidi vardır:
A. Yoğunlaşma meditasyonunda (Samatha , Konsantrasyon) dikkat bir meditasyon nesnesi üzerinde odaklanır ya da bir kelime sürekli tekrarlanır (zikir).
B. Açılma meditasyonunda (vipassana, farkındalık , sezgi) dikkat dış çevreyi algılamaya açılır.

A. YOĞUNLAŞTIRICI MEDİTASYON (SAMATHA , KONSATRASYON):
Bu meditasyonun özü , belli bir zaman diliminde “tek ve değişmeyen bir uyarım kaynağı “ ile algının sınırlandırılmasından oluşur. ( Nasreddin hoca’nın “Hep aynı notayı çalması” ve “Kabağa tak tak tak vurması” hikayelerindeki gibi!) Çoğu gelenekte başarılı bir biçimde buna erişmek, “Aklın tek bir noktaya raptedilmesi” olarak tanımlanır.

Alıştırma eğer “Görselliği” içeriyorsa meditasyon uygulayıcısı “bakışlarını” sürekli olarak meditasyon nesnesine diker. “Ses” ile bağlantılıysa “ses” “şarkı” ya da “dua” defalarca yüksek sesle ya da sessizce tekrarlanır”. Fiziksel hareketlerden” oluşuyorsa, “hareket” defalarca tekrarlanır.

Tüm durumlarda “Algı” tamamıyla, görsel nesne, ses ya da hareket üzerine odaklanır.

A.1. BUDİST MEDİTASYON
Zen’de ilk alıştırma olarak öğrencinin nefesin birden ona kadar sayması ve tekrar etmesi istenir. Sonra ondan bire kadar sayılır ve baştan başlanır. Öğrenci nefesi üzerinde yoğunlaşmayı becerdikten sonra daha ileri bir uygulamaya geçilir. Dikkatini nefes alıp verme sürecinin bütünü üzerinde toplar. Burnundan havanın girişi, ciğerlerine gidişi, ciğerlerdeki hareketi ve sonunda dışarı çıkışından başka bir şey düşünmez. Nefes alıp verme, biz istesek de istemesek de devam eden bir ritmik etkinlik olduğundan, meditasyon başlamak için uygundur.

Zen öğrencisi hareketsiz durup lotus pozisyonunda oturabilmeyi başardığında, nefesinin farkında olmayı öğrendiğinde, kendisine üzerinde Meditasyon yapması için bir Koan verilir. Koan, bir bilmece ya da paradokstur. Örneğin: “Mu nedir?” gibi. Bu Koan, “sözel ve mantıksal olmayan” olarak kabul edilmelidir. (Dolayısıyla çözümü de “sözel ve mantıksal “ değildir!)

Zen Ustası Roshi bir dersinde şu açıklamayı yapmıştı :
Tüm varlığınıza işaret eden 360 kemiğinizden  ve 84.000 gözeneğinizin her biri yoluyla kendinizi Mu hakkında gece gündüz sorgulayarak yoğunlaşmalısınız. Mu üzerinde yoğunlaşın ve ona nüfuz edin. Onunla mutlak birlikteliğe ulaşın. Bu birlikteliğe nasıl erişirsiniz? Kararlı bir biçimde gece ve gündüz Mu’yu gündemde tutarak. Kendinizi ondan ayırmayın. Aklınızı sürekli olarak onun üzerine odaklayın”. Mu’yu bir hiçlik olarak yorumlayın ve varolma ya da varolmama açısından ele almayın!” Diğer bir deyişle Mu’yu Buda karakterinin varlığını ya da yokluğunu içeren bir problem olarak düşünmeyin. O zaman ne yapmalısınız? Kafanızda kurmayı bırakın ve tümüyle Mu üzerinde yoğunlaşın, yalnızca Mu üzerinde!

Koan, gece ve gündüz tek bir kaynağın algılanması üzerinde odaklanan sabit ve zorlayıcı bir Meditasyon Nesnesi haline gelir. Rasyonel ve mantıksal olan bir çözümün yokluğu öğrenciyi tüm “sözel çağrışımları”, tüm “düşünceleri”, tüm “çözümleri” dışlamaya zorlar. “Sol Yarımküre” etkinliği genellikle bir soru tarafından uyarılır. Daha sonra bilinç, tek bir noktaya raptedilmeye zorlanır. Fakat, Koan, böyle yoğunlaşarak cevaplanamaz. Koan’ın cevaplanması, sıradan bilinç biçiminin yapısını aktif biçimde yıkan bir girişimdir.

Dikkati odaklamak “öğrencinin koanı çözme çabası”, “diğer öğrencilerin ona karşı tutum ve davranışları” ve “Zen ustasıyla görüşmeleriyle, sohbetleriyle” desteklenir. Zen öğrencisinden Koan’a bir cevap bularak, anlama düzeyini göstermesi istenir. Cevap “Sözel ve mantıksal” değildir. Koan üzerinde yoğunlaşma süreciyle ulaşılan yeni algılama düzeyinin sözel ve doğrusal olmayan iletişimi olmalıdır.

A.2 YOGİ MEDİTASYONU
Yogi meditasyonunun en bilinen biçimi Mantra kullanımıdır ya da bir esmayı zikretmektir. Mantralar çoğunlukla tanrı isimleri gibi önemli kelimelerdir. Bilinç Psikolojisini ilgilendiren özellik, “bir kelimenin kullanılma tekniğidir.” Dışarıdan ya da içeriden defalarca tekrarlanır. Mantra dışındaki her şey dışlanır ve yalnız mantra bilinç alanının içinde tutulur. Bir mantra örneği Om’dur(AUM). Diğer bir örnek , “Om Mani Padme Hum”dur. Gruplarda “ yüksek sesle dışarıdan” bireysel olarak ise “içerden” ya da “dışarıdan” zikredilir. Mantralarda  kolaylıkla tekrar edilebilen derin sesli, akışkan kelimeler kullanılır. Benzer mantralar, Mu’yu andıran ”Ayn” ya da “Hum” gibi benzer seslere sahiptir.

A.3 TRANSANDANTAL MEDİTASYON
Mantra kullanılan Transandantal Meditasyon, Batı’da, özellikle ABD’de tanınmış ve yayılmıştır. Uygulayıcıya özel bir mantra verilir ve sabah ve akşam, yarım saat zikredilir ya da tekrarlanır. Bir sandalyede dik oturulan bir pozisyon önerilir. Meditasyon sırasında boş düşünceler gelirse, dikkat tekrar mantraya yöneltilir.

A.4 GÖRSEL MEDİTASYON
Yogi genellikle Lotüs pozisyonunda oturur ve özel olarak oluşturulmuş bir Görsel Görüntüyü, örneğin bir Mandala’yı seyreder. (Sohbette, konuşanın yüzünün seyredilmesi, sufi meditasyonun bir biçimidir! Sözünden, Yüzünden, Gözünden istifade edilir!) Görsel Meditasyon uygulayıcısı bakışını Mandala üzerinde odaklar. Bilincini görsel girdiyle sınırlar. Ortaya çıkan sıradan duygu ve düşünce göz ardı edilir. Dikkat, sıradan düşüncelerden uzaklaştırılır ve Mandala’ya çevrilir. Basit Mandalalar, bilinci merkezde toplayan, kişinin BAKIŞINI daha çok merkeze sabitleyen, genellikle Daire şeklindeki bir motiften oluşurlar.

A.5 SÜREKLİ BAKIŞ (TRATAKAM) MEDİTASYONU
Yoga uygulamalarında yer alan diğer bir görsel meditasyon çeşidi, dış nesnelere “sürekli bakışı”  (Tratakam) içerir. Dışsal nesneler, kendi fiziksel özelliklerinden çok, sabit bir yoğunlaşma için odak noktası sağladıklarından dolayı meditasyonda kullanılırlar. Dolayısıyla, bir taş, bir vazo, bir lamba ve bir mum kullanılabilir.

A.6 NAZARA GELMEK
Hace Han, İslam Hikmeti Adlı Kitabında Zat’ın zehiri vücuttaki zuhurunun üç şekilde olduğunu belirtir:

1. Beden ve nefs arzu eder;
2. Dil ya da Akıl bilir;
3. Ruh Görür.

Sonra Mevlana Celaleddini Rumi’nin bir şiirini aktarır:
Senin nazarında beden dağılır
Nazara gir, nazara gir, nazara gir.
Bu nazara girmek, O’nunla görmektir.

Hace Han, devamında şöyle yazar:

Kristal bir sarayın var olduğunu farz edin. Bu sarayın altından bir nehir hızla aksın. Yüzeye baktığınızda, yüzeyin hareket ettiğini sanırsınız. “Nazara gir!” sözünün anlam, akan nehri görmek, akan nehre odaklanmaktır. Yüzeydeki kristale değil. Muhyiddin Arabi, Füsus  ül Hikem’de, Süleyman bölümünde bu açıklamayı yapar.

A.7 SES MEDİTASYONU
İçsel olarak oluşturulan sesler de (nadam) meditasyon için odak noktası olma işlevi görebilir. (Zikri Hafi). Meditasyonda kullanılan sesler içsel ya da doğal olabilir. Yogi bazen bir Çağlayanın sesi, Rüzgarın sesi, Nehrin sesini dinler ve yoğunlaşır. Bu tekrarlanan sesler, bir mantranın içten  tekrarlanmasına çok benzer.

A.8 KASİNA MEDİTASYONU
Kasina Meditasyon uygulamalarında “dharana” ya da “bilinç etkilerini sabitleştirme”   uygulanmaktadır. Hayali bir meditasyon imajı yaratır ve bu kişiye sürekli eşlik eder. Uzaktan görünebilen bir tarla üzerine meditasyon yapılabilir. Su Kasinası uygulamasında, yogi, ya bir kap içindeki suyun dairevi yüzeyinde ya da tepeden bakındığında görünen bir göl üzerinde yoğunlaşabilir. Ayrıca ocağın ateşi, mum alevi, ağaçların yapraklarını sallayan rüzgar gibi şeyler de Kasina olarak kullanılabilir. Renkli Kasina meditasyonunda ise yuvarlak renkli diskler, açık renkli bayraklar, çiçekler kullanılır. Kişinin bilincinde sürekli olarak kalan her ”imaj” ve süregelen her “ruh hali” bilincin sabitleştirilmesinde kullanılabilir. Kendini kontrol etmeyi, ihtiraslarından arınmayı başarmış, bilincini kendi belirlediği yönlere çevirme çalışmaları yaparak “uyaranları izlemekte ustalaşmış” birisi için daha fazla geçerlidir.

A.9 MUDRA MEDİTASYONU
Tekrarlanan fiziksel hareketlerden oluşur. Çoğunlukla da kolların bacakların ya da parmakların  hareketinden meydana gelir. Organların belirli bir hereketi, mantra gibi defalarca tekrarlanır. Bilinç, yapılan hareket üzerine yöneltilir. En basit mudra, eldeki dört parmağın  sırayla baş parmağa dokunması ve bu işlemin tekrarlanmasıdır. Mudra meditasyonu, bazen bir Mantra tekrarıyla birleştirilebilir. Örneğin, dört parmakla sırayla baş parmağa dokunurken ”Om Mani Padme Hum” kelimeleri söylenebilir. Her kelime, bir parmağın baş parmağa dokunuşuyla eşleştirilir.

A.10 SUFİ MEDİTASYONU
Ornstein’ın deyişiyle, Tasavvuf uygulamalarını anlatan el kitapları,Yoga ve Zen’i anlatan kitaplar kadar kolaylıkla elde edilememektedir. Sufiler tekniklerini “zamana”, “mekana” ve “talibin ya da ilgilenen öğrencinin haline göre” uygularlar. Ayrıntıların yayınlanmamasının karışıklığa yol açabileceğini düşünürler. Meditasyon gibi tekniklerin, gelişmenin belirli aşamalarında “yararlı” olabileceğine ancak belirli bir dönemden sonra kullanılmasının “zaman kaybı” hatta “zararlı” olabileceğini belirtirler.

Ornstein’in deyişiyle, her ne kadar bir İslam Kültürü çerçevesi içinde ya da bağlamında kullanılması amaçlanmışsa da bazı Sufi Meditasyon Alıştırmaları burada özetlenebilir.

Sufilerin Batıda en çok tanınanları, Mevlevi dervişleridir. (Dönen Dervişler). Onlar kendi ekseni etrafında dönmenin ve zikrin uygulandığı, Bayati ayininin ya da başka bir ayinin çalındığı ve dinlendiği bir Sema Yaparlar.

George Gurdjieff (Gürcüyef) dervişlerin dansını, tekrarlama üzerine kurulmuş bir “Beyin Alıştırması” olarak açıklar. İdris Şah ise şöyle der:

Bu dönem dervişleri, monoton ve tekrarlanan dönüşler sayesinde transa ve vecde ulaşırlar. Türkiye’de çok revaçta olan Mevlevilikte bu belirgin olarak görülür.

Dervişlerin seması, “fiziksel hareketlerin” ve “seslerin” tekrarını içerir.

Sufilerden bazıları Zen ve Yoga’dakilere çok benzeyen başka Yoğunlaştırıcı Meditasyon biçimleri de kullanılır. Fatiha suresi “sözel tekrarlar ”için oldukça sık kullanılır.

Bazı dervişler, bir Yogi’nin “Yoga Mantram”ı, biz Zen Budistin “Mu” koanını tekrarlaması gibi, “Ya H” deyişini tekrarlarlar. Ayrıca zihinlerinde sürekli tekrarladıkları ”Hikayeler” de vardır.

SUFİ HAZRET İNAYET HAN’IN SUFİ MEDİTASYONU ÇALIŞMALARI
Hazret İnayet Han’ın görüşüne göre Sufizm iki yanlı bir kılıcın hareketi gibidir.
A. Sufi Ruhsal Eğitimi: İçsel yaşamımızın daha fazla farkında olmamızı sağlar.
B. Sufi Zihinsel Arınması: Dışsal yaşamımızda düşünce, duygu, tutum görüş ve davranışlarımıza saygı göstermemizle ilgilidir.

Bu tür çalışmaların sonunda gerçekleşen değişim ve dönüşümleri; Mistikler ”kendini-gerçekleştirme”; Dinsel kişiler “Tanrı bilinci”; Filozoflar ise “Kozmik Bilinç” olarak adlandırır.

A.  SUFİ RUHSAL EĞİTİMİ
Sufi ruhsal eğitiminin amacı varlığımızın en derin yeri olan ”ruhumuzun” bilicine varmamızdır. İçsel yaşantılarımızın daha fazla farkında olmamızdır. Bu bir çok insana zor gelir çünkü “dikkatimiz” sürekli olarak dışsal yaşama, zihinsel ve bedensel olarak aktif olduğumuz alana dönüktür. Bedenimizin içinden dünyaya baktığımızdan, kendimizi “ayrı bir varlık”, herkesten farklı biri olarak görüyoruz. Bir ismimiz var, herkes bizi bu isimle tanıyor. Belirli bir yerde, belirli bir anne ile babadan doğduk. Bebeklik döneminde ilk deneyimlerimizi yaşadık. Bu deneyimler zihnimizde derin etkiler oluşturdu. Düşüncelerimizi, duygularımızı ve olaylara verdiğimiz tepkilerimizi yönlendirdi. Bizim ”karakterimizi” biçimlendirdi. Sorunlar, arzular ve amaçlarla dolu kendi “zihinsel-dünyamız” böyle oluştu ve bizi her an “dışsal yaşamla” ilgilenen birisi haline getirdi. Kendimizi bu sınırlı “zihin” ve “beden” ile kimliklendirdik. Bunların daha ötesinde bir şey olduğunu, “gerçek varlığımızı”, “ruhumuzu” unuttuk. İnayet Han bizim bu durumumuzu bir yolcu ile kıyaslıyor. Bir trenin penceresinden dışarıya bakıyoruz ve gördüğümüz sahneler hep değişiyor. Bu görünüşlerde kayboluyoruz ve kendimizi unutuyoruz. Dışsal yaşamın bizi sarhoşlatan yanılsamasına kapılıyoruz.

“Gerçek yaşamı” ya da “ruhumuzun yaşamını” keşfedebilmemiz için kendimizi bu yanılsamadan, bu bağımlılıktan kurtarmamız (detached) gerekiyor. Mistisizmin amacı budur.

Bu sadece mistik kişiliklere verilen özel bir hediye değildir. Dışsal yaşamın sarhoşluğundan rahatsızlık duymaya başlayacağı bir zamanı vardır herkesin. Bu zaman geldiğinde daha derin ve daha dolu dolu bir mutluluk ve daha huzurlu deneyimlerin arayışı başlar. İnayet Han buna “RUHUN UYANIŞI” demektedir. Sadece beden ya da zihin olmadığımızı ve bunların yalnızca bizim kullandığımız araçlar olduklarını anlarız. Düşünceler, duygular, bellek kayıtları, akıl ve ego bunların hepsi bizim kullandığımız araçlardır.

Öyleyse biz neyiz? Bunu keşfedebilmek için önce bedenimizi ve zihnimizi sakinleştirmeliyiz. Sakin ve rahat bir şekilde oturup, düşüncelerimizin ve duygularımızın dinmesini beklemeliyiz. Bunu uygulayın. Bırakın onlar bilincinizden gitsinler. Bunun için onları zorlamayın, yalnızca “kayıtsız” ve “bağımsız” bir konumda kalın. Bunu başardığınızda, içsel bir deneyim yaşayacaksınız. Dışsal yaşamda hiçbir zaman bulamayacağınız bir şeyi keşfedeceksiniz. Bu deneyim “subtile” (latif, subtil) ve “light”tır (hafif ve ışık) yani hem “hafiflik ve yücelmektir” hem de “içsel aydınlanmadır” (inner illumination). Ve bu deneyim çok “huzur” doludur (peaceful). İnsan bunu ilk deneyimlediğinde, çok yoğun ve zevkli bir şey olduğunu hisseder.

Fakat bu sakinlik ve rahatlık veren “huzuru” elde etmek zordur. Gözlerimizi kapayıp oturduğumuzda,  her çeşit düşünce ve duygu zihnimizi meşgul etmeye başlar. Onlardan kurtulmaya çalıştığımızda, zihnimizi kontrol edemediğimizi, zihnimizin bu yüzden bir “ruhsal eğitim” (spiritual training) gereklidir. Zihnimizin huzursuz ve disiplinsiz bir ata benzediğini görüyoruz.

Sufi Ruhsal Eğitiminde ilk öğrenmemiz gereken ders “zihnimizin efendisi” olmamız gerektiğidir. Bu amaçla mistik okalullarda “konsantrasyon” (yoğunlaşma) ve “kontamplasyon” (tefekkür) pratikleri yaparlar.

A.1. KONSANTRASYON: Konsantrasyon ya da Yoğunlaşma hem içsel hem de dışsal yaşamımızda çok önemlidir. Eğer “dikkatimizi ve enerjimizi odaklıyamıyorsak” hiçbir noktaya erişemeyiz. Diğer her şeyi bir yana bırakarak sadece tek bir etkinlikte üzerine yoğunlaşırsak, etkinliğimiz ve yaratıcılığımız artar. Bu zamanla doğal bir hale de gelebilir. Bütün başarıların sırrıdır. Ruhsal eğitimde kullanılan “bilinçli konsantrasyonu” uygulamak daha zordur. Çünkü buradaki amaç zihni sakinleştirmektir. Sakin bir göl gibi.

Zihni sakinleştirmek için uzun bir süre, “tek bir nesneye, resme ya da sembole” odaklanılır. Bu zihni sakinleştirir.

A.2. KONTAMPLASYON: Konsantrasyonun sonucunda zihin odaklanıp sakinleştiğinde, kontamplasyon başlar. Zihnimizi bir “düşünce” ya da “fikir” üzerinde odaklarız. Bu daha “sübtil” (latif) ve daha “soyut” bir pratiktir. Sufi okullarında bu tür kontamplasyon tefekkür konuları her zaman Tanrı ile bağlantılıdır. Tanrı bizim içsel ışığımızın ve yaşamımızın kaynağı ve merkezidir. Onunla yeniden bağlantı kurmamız gerekir (reconnect=religare). Tanrısal nitelikteki gündelik hayatlarımızdaki yansımalarını tefekkür etmek, yalnız zihnimizi eğitmekle kalmaz, Tanrı ile ilişkimizi de derinleştirir. Tanrısal niteliklerin zihnimizdeki yansımaları bizim yaratıcı gücümüzü artırır ve bu sayede kendi “yaşamımız” ve “kişiliğimizin” kalitesi artar. Bu kontamplasyon pratikleri yaşamımızın rehberliğini en içsel ve en derin varlığımız sayesinde yaşşamımızın rehberi olur.

Bu kontamplatif pratiklerin en yüksek seviyesinde, Sufizm parçasal niteliklerin ötesine geçer. En yüksek seviyede yanılsamalar dünyasındaki görünüşlerin bağımsız bir varoluşları olmadığı ve hakikatle sadece Tanrı’nın varolduğu tefekkür edilir. Bu aynı zamanda şu anlama gelir: Zihinlerimiz ve bedenlerimiz “tanrısal ruhun” kendisinin bilincine varma araçlarıdır. Bedenimiz Tanrı’nın tapınağıdır.

Sufi gelenekte bu kontemplatif pratiklere yardımcı olarak bazı “kutsal kelimeler” sürekli tekrar edilir. Bunlardan her biri, üzerinde tefekkür edilen tanrısal niteliğin ideasıdır. Hint mantralarının Sanskrit dilinden alınması gibi, bu kutsal kelimeler de genellikle Arap dilinden alınır. Bu iki eski dilde “kelimeler” “orijinal sesi” içlerinde barındırırlar. Anlamlarını açığa çıkaran da bu “orijinal sesleri”dir. Dolayısıyla üzerimizde çok derin bir etki yaparlar. Onların “orijinal sesi” ve “vibrasyonu” (titreşimi) bir anda kalbimize işler.

Sufi training’de, Sufi eğitiminde kullanılan kutsal kelimelerin, buna ilave olarak, yüzlerce yıldır Sufi mistikleri tarafından kullanılmaktan gelen “tarihsel güçleri” de vardır. Bunlar bilinçaltımızı etkileyerek bizi insanlığın kollektif bilincinde kelimenin ve sesin yaşayan manyetizmi ile bağlantı içine sokar.

Böyle “kelimeler”, kişisel deneyimi olanı “yetkili” bir ruhsal rehber olan birisi tarafından verilmelidir. Ve bu yolda öğrenci de bunu bir sır olarak saklamalıdır. Bu yüzden, Sufi mistisizmin bu önemli yanı burada ayrıntılarıyla açıklanmayacaktır.

Nefes alma pratikleri de, “ruhsal eğitimde” (spiritual training) önemli bir unsurdur. İnayet Han bunu şu sözlerle açıklar:

Nefes, varlıkların canıdır. Nefesin gücü, bedenin parçalarını bir arada tutar. Nefes gücü azaldığında, irade gücü de azalır ve beden üzerindeki kontrolünü yitirir. Güneşin gücü nasıl gezegenleri yörüngelerinde tutuyorsa, nefes gücü de organları tutar. Nefes, bunların yanında, bedeni saflaştırır da. Yeni ve taze canı içeriye alır ve kullanılmış gazları dışarıya verir. Uzay, ruh ve tözden aldıklarıyla, nefes bedeni besler. Bedenin yediği ve içtiği şeylerden daha gereklidir.

Nefes, en içteki canımızın kendini ifade ettiği bir kanaldır. Sonsuz yaşam (can, life) ile ölümlü beden arasındaki bir elektrik akımıdır. Bu nefesin yardımıyla insanlar ‘sezgileri’ ‘mucizevi’ güçleri ya da diğer güçleri elde ederler. Bu nefes için Saf bir kanal olmalıdır ve bu kanal insan bedenidir. Eğer kanal tıkanırsa, bloke olursa, nefes özgürce akamaz. Hava kendi başınayken kötü değildir, fakat dünyaya dokunduğunda, dünyadan etkilenir ve kirlenir. Nefeste böyledir. Kendi başına saftır, fakat saf olmayan bir kanalda, kirlenir.

Dolayısıyla, ruhsal gelişim isteniyorsa, nefes kanalları saflaştırılmalıdır. Bunun için nefes pratikleri verilir. Nefes, bir Sufi için, kendisiyle Tanrı arasındaki bir köprüdür. Sufinin dünyada tuttuğu ve göklere tırmandığı (öteki ucu göklerde olan) iptir.

Nefes aynı zamanda zihnin konsantrasyon ve kontamplasyonda odaklanmasına yardımcı olur.

Mistikler zihinlerini sağlam bir ipe bağlarlar. Bu ip nedir? Bu ip, nefestir. Nerede durmak isterlerse, orada durur ve zihinlerini bu ipe bağlarlar. Tıpkı bir kuşun, tükürüğünü kullanarak yuvasını yapması gibi. Mistikte nefesini kullanarak atmosfer yaratır. Yaşadığı yerde hafiflik, ışık ve manyetizm yaratır.

Bütün bu pratikler (konsantrasyon, kontamplasyon, kutsal kelimelerin zikredilmesi, nefes egzersizleri), ruhsal yoldaki arayıcıların özlemini çektikleri meditasyon ve realizasyon (gerçekleştirme) için birer hazırlıktır.

Bu pratiklerde insan aktiftir. Bedenini ve zihnini saflaştırmak ve sakinleştirmek için irade gücünü kullanır. İnsanı yürüyüşün sınırıdır. Bundan sonra “tanrısal yürüyüş” başlar. Bu sınırda insan pasif olmalı, kendisini aşmalı ve sessizlik içinde tanrısal ruha teslim olmalıdır.

Bu meditasyon düzeyinde, İnayet Han’ın deyişiyle “mistik sakinlik” başlar. İrade gücünün fiziksel ya da zihinsel çabaların ardından doğal bir şekilde sakinleşme gelir. Bu yolda, konsantrasyon ve kontamplasyon çabalarının ardından bedenimiz ve zihniniz doğal olarak sakinleşir.

Düşüncelerin ya da duyguların olmadığı bu sessizliğin içinde “Saf Bilinci” deneyimleyebiliriz ve “Tanrısal Ruh” bize dokunabilir.