Sezginin Metamüziği

Sayı 1 - Aydınlanma Sorunu

Şimdi, önce ciddi olalım; değirmi duygular ve özenle yüklü bir dergi, maralın bağrından masumca doğmuşçasına gözlerinizin önüne serilme konumunda, tıpkı tezgaha yeni oturtulmuş bir tekne omurgasının kendini hissettiren o bereket havası gibi… Zavallı yavru, merhaba omurga ve bunun yanı sıra hodri meydan sayın kem gözlü kurtlar sofrası.

Neyse, iddiaya bakın hele, neymiş efendim: “Sezginin Metamüziği , metafizik bile değil. Adamın, “bir biçem, bir biçem, eğilem de suyundan içem!” diyesi geliveriyor. Haklısınız, doğrudur.

Ortaöğrenimimin son yılında, bulunduğum okulun resmi orkestrasına seçilmeyi becermiş bir öge (*) olarak, istediğim her an müzik odasını kullanma hakkına sahiptim. Bu fen bölümü öğrencisinin, özellikle de son sınıfın laneti felsefe dersinin (dışlamıştım; felsefe benimle şahsen tanıştırılmamıştı daha önceleri, üstelik yabancı dilde felsefe anlatan, “a passionado” Heidegger yanlısı bir öğretmenin -hani şu ünlü “madem ki öleceğim, o halde şimdiden ölü sayılırım” önermesine yükselebilmiş, bunun ötesinde, “Hitler’in bu denli şey olduğunu bilseydim, hiç şey eder miydim demek bahtsızlığına düşmek zorunda kalan arabesk (!) feylesof “nefs-i kavi” bir buldozer operatörü salınımlarına göğüs germek zorunda bırakılmıştım. Ne cüretleydi?) sınavlarında ortada görünmemek amacıyla, söz konusu odaya sığındığını anımsıyorum.
(*) (Bu andan başlanarak, eğer mümkünse, Neil Schon adlı müzisyenin “El ectnc World” albümünün ikinci diskiııde yer alan sondan üçüncü parçanın B mouvement’i eşliğinde okunmalı. Zaman yetiyor endişeye mahal yok.)

Derken, talihsiz bir günde, tüm zavallı sınıf arkadaşlarım, artık alışılmış kaytarışların vareste, bila kayb sınav teri dökerken, sınıfın camından içeri bakma gafletinde bulundum; kurbanlık kuzu sendromu dedikleri bu olsa gerekir. Hoca o esnada bakışını, aval yüzümü sergileyen o cama yöneltti (ince çerçeveli, uzun saçlarının ve bıyıklarının tonuyla uyumlu, hoş bir gözlüğü vardı).

Ardından, aktarıldığına göre, “il a du courage quand-meme,” demiş benim için.

Şimdi burada iki değişik hız tümseği süratimizi kesiyor saygıdeğer okur “Niye – bak, bir de müzisyenim diyor – belirli bir tartımla (ritim) ilerlerken çok kendine özgü bir açmazla okuma zamanımda abartıyor ve yine niye sanki herkes o dili bilirmişcesine okura ’empoze’ etmeye çabalıyorsun?” biçiminde bir düşün bulutu koyuvermiş olabilirsiniz. Haklısınız. Ne var ki yapıyorum işte. Lanetlenmiştim çünkü, dilimize “en azından cesareti varmış içimin çevrilebilen büyü tümcesiyle: Kendini bilmez felsefeci/büyücü önce bir yılıma – o sene sınıfta kaldım, tabii – ve bunun ardından da yirmi küsur yıla mal olmuştu, lanet çalışmıştı…Ciddiyim.

Ortaçağın en ortasında Papalık tarafından afaroz edilen o Cermen imparatoru gibi, kış ortasında partal giysilerle, duvarlarını tırnaklamak durumunda bıraktı beni şu felsefe. Hak etmiştim, lanetse lanetti. Ne ki, Ortaçağdan Yakınçağa ulaşmıştık ve ben Cermen buyurganından farklı biçimde, daha değişik bir bilgi donanımına, kayd-ı hayat koşuluyla sahip olmayı her nasılsa becermiş bulunuyordum.

Yine de, o andan başlayarak felsefeye inanmayacak, fakat felsefesiz de kalamayacaktım. Artık, o her ne ise, tinime işlemişti. Umarsızdım.

Yayın kurulunun şahin pençelerinden kurtulabilmeyi becermişse, curriculum vitae’sini ilk ve söz veriyorum son kez bu denli açık etme cüretini gösteren bu kişi, sözün yalnızca yazınsal anlamıyla “köşe” olma amacındaki şu sarmal gönül işinin adını yukarıda okuduğunuz biçimde koymayı becerebildi yine de (çiçeklerden hercai menekşeyi, taraflı münkirlerden de yahuda İskariyot’u sever). Ne ki, zor bir uğraşa bulandığını anladığında işte buraya dek gelmişti, her bir sözcüğün sorumluluğu, F klavye daktilosunu, zihninin tavan arasından çıkaran aynı kişiye aitti.

Yavru ceylana yem olacak tüm bulgular bir teyit süzgecinden geçmeli, buna karşın o da süzgeci tutan elden emin olmalıydı. Neyse, oldu.

Sezginin metamüziği… Bağışlayın, dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum ama bir “blues man” de şöyle söylemiş, mealen: “Hayat zaten zordur, sonunda da terk-i mekan eylersin…” Adamın soyadı Murphy değildi. Felsefe iskelesine sancaktan yanaşıp, halatı babaya attıktan, firar kapısını sıkıca kapatıp, doğrulanan bulguları gönül vapurundan koyvermeyi (yahu, şu imgelem ne tekinsiz bir yaratık, üç beş sefil paragraf yukarıda omurgaydı, denize iniverdi de kendini babaya bağlama uğraşı içine girdi bile), elinizdeki derginin tüm ciddiyetine karşın uğraş edinmiş bulunuyorum. Ayrıca lütfen yineletmeyin, Yahuda İskariyot’u severim dememiş miydim? Neyse, bu bağlamda, söz konusu biçem ve düşün sorumluluğu, bu satırların yazarına aittir (işte, dayanamadı yaptı sonunda: kardeşim sen meczup musun, başka türlü nasıl olsun ki; şu son yazdığın, “kendi içinde tutarlı” türünden, kolayca her bir yana çekilen sıradan bir yan aydın tümcesi olmadı mı?).

İlk ve son sözü derlemek amacıyla dolanıp durulduğunun, cesaret sürecinin kaşınmakta olduğunun ayırdındasınızdır hiç kuşkusuz. Peki, şöyle yapalım: Paranın satın alabileceği en kusursuz çakmağı cebinden çıkartıp bana armağan etmesinin ardından bir hafta bile geçmeden, bineğini ve kendini bir kamyonun altına sokmayı becerip ebediyen taca çıkan sevgili ve düşüncesiz bir dostumun, sağlığında ağzından düşmeyen – nasıl derler “racon” bir sözle kapama ve ardından da bu ilk sayıya özgü önermeyi açık etme amacındayım; rahmet şöyle derdi: “Ortaya meyve yaptırdım”.
Önerme:

Bilinçaltı dedikleri
şu bilinen yürek m’ola,
Temizlene ve de yuna
Sonrasında gönül m’ola?

Ne buyurmuş bilge Hölderlin? “İnsana bahşedilenlerin en değerlisi, ne ki aynı zamanda da en tehlikelisi dildir.” Aydınlanmanın yolları çeşitlidir diyorlar; ben bir de İtalyanca’da, bizim dilimizde “çevirmen” ve “kahpe” terimleriyle karşılanan biçimbirimler arasında yalnızca “i” ve “u” ünlülerinin yer değiştirdiğini öğrenmiştim.