Şeyma Reisoğlu ile Sanatta Yaratma Süreci Üzerine Söyleşi

Sayı 9 - Estetik Sorunu

Yaratma süreci nedir ve içinde neleri barındırır?

Yaratma süreci; İnsanın sahipliklerini yitirdiğinde ya da tüm oyuncaklarından vazgeçtiğinde olana tanık olmasıdır; buna kendine dönme süreci de diyebiliriz. Kendine dönen düşünce, kendi iç çelişkilerinden, bir anlamda kaosundan bir düzene geçmeye çabalarken bilincin kırılarak, sezgiye yer vermesidir. Yaratma sürecinde dışlaşan, nesneleşen “sezgidir”; Yaratma sürecinde insan, içinde önceleri sıkıntıyı, sonra da giderek coşkuyu ve sevinci bulur.

Varoluş, önce seçme ve biriktirmelerle başlar ki, bu bellektir. Yaşadığımız her olay, her ilişki, bilgilenme süreci, bizde fark etmeyi oluştururken, bilinci de kurar. Tüm bunların içinden ileriye ümide taşıdığımız ütopyalarımız, bizde yaratmaya dair tasarımlardır.

Yaşadıklarımızla, yaşamak istediklerimiz arasında ve giderek yaşadıklarımızın kendi dinamikleri, iç çelişkilerimizi oluşturur. Bu çelişkiler, varoluşa dair iç sorgulamalarımızdır. İşte bu sorgulama bizi anlamaya, anlam üretmeye doğru yöneltir. Ve bir plastik dil olarak dışsallaşır. Bu anlamlandırma çabası ile kendi içinden ters yüz olan düşüncenin yolda giderken sağa sola fırlattıklarıdır süreçte dışsallaşan, ve yaratım olarak ortaya çıkan. Sanatçının derdi kendidir, yaratıları ise dışlaşmış “değillemeler”dir. Tüm yaratım sürecinde bir sanatçının ortaya koydukları, bir olumsuzlamanın şekillenmesidir ama, aynı zamanda onun içerikleri olarak da sınırlarıdır, biçimidir. Her yaratma süreci, bir anlama-anlamlandırma çabasıdır ki, işin başına geçtiğimizde bu çabanın bile terk edildiği bir yerde buluruz kendimizi. Artık sezgidir iş başında olan. Burada tanığımız ne bilgilerimiz, ne daha evvelden kurduğumuz tasarımlar, ne de yalnızca duygularımızdır. Hepsinin unutulduğu bir yer burası. İşte dışsallaşan burada “”tir. Belki de baştan aşağı bir tanıklıktır yaratma süreci; kendini “kendi”ne terk ettiği alandaki duyarlılığın tekrar duyular önüne çıkışıdır.

Bu süreç içinde çalışmalarınızı ortaya koyarken, yaptığınız ilk edim nedir? Bir eskiz midir çalışmalarınızı şekillendiren? Yoksa, ani ve tetikleyici bir itki mi?

Her şey tetikleyici olabilir. Bu yaşadığım olaylarla girdiğim etkileşim ve kurduğum bağın derinliğine, o anda psişik durumuma, ilgilerime, yönelişime bağlı olarak değişir. Bunu bazen geniş bir araştırma ve bilgilenme önceler, ama ortaya çıkma aşaması her zaman birdenbiredir, kendiliğindendir.

Bir seramik sanatçısı olarak, sizi bu malzemeye iten sebepler var mı? Seramik sizin için bir araç mı, yoksa bir amaç mı?

Seramik, sözcük olarak zaten içinde bir amacı barındırır. Kilin oluşması ve hangi kilin kullanılacağının seçimi, şekillendirme, şekillendirilen biçimin içinin boşaltılması ve tekrar kurma, kurutma, pişme, sırlanma ve sırla tekrar pişme gibi (insana dair bir sürecin betimlenmesi benzeri) organik bir süreci vardır seramiğin. Yani onun amacı kendidir. Bu onun biçimidir. Şimdi hedef, onu “kendi düşünsel biçiminize” içerik olarak katmaktır, onun biçimi sizde içeriktir ve unutulmamalıdır ki, onun biçimi ile sınırlısınız. Dolayısı ile sizin onunla ne yaptığınız önemlidir. Malzemenin bu aşamalardan geçtikten sonraki durumu, ona kil değil seramik denmesine yetiyorsa ve bu onun olmazsa olmaz süreçleri ise; onunla uğraşanı sanatçı kılan nitelik, bu malzemeyi kullanmasının dışında olmalı. İşte seramik bence böyle bir şey. Onunla bir şey yapıyorsanız, niçin bu malzemeyi seçtiğinizin ve onu kullanma nedeninizin hesabını kendinize verebilmelisiniz. Dolayısı ile bir malzemenin sanatçısı (seramik sanatçısı) diye bir şey olamaz. Bir şeyin sanatçısı olunamaz, sanatçı bir şeyi değil, kendini oluşturur, bu oluşum öznenin dışsallaşmasıdır bir başka deyişle. Bir malzemede dışsallaşan, malzeme değil yapanın tini (arzu, istek ve düşünceleri)dir. Malzeme değil ama, malzeme yolu ile şekillenen, sanatçının kendisidir. Biz bütün şekillenmeler içinde malzemeleri değil, şekillenenleri bile değil ama, o yollar ile şekillendireni seyrederiz. Sanatçının varoluşa dair her sorgulaması, bir çatışkı, kendinde bir yok olmadır ve bu sorgulamalar kendini bir başka alanda ikame eder ve malzeme de buna eşlik eder. Bir malzemede ustalaşarak, elbette bir ustalık ortaya konabilir, ama bu zanaattır. Sanatı bundan ayıran en önemli nitelik ise, sanatçının kendini, malzemeyi kullanma becerisi ile sınırladığı yerden, kendini kendiyle sınırladığı yere taşıyabilmesidir.

Sanat yaratılarınızda size, ilk defa “bu oldu”, dedirten şey nedir, ya da neydi?

Bir tamamlanmışlık duygusu kaplar insanı “tamam” dedirten. Hemen sonra, ortaya çıkanla bir ilgim kalmaz ve yapılabilecek, daha farklı, daha derin bir ifadenin olabileceğini sezerim ve bu beni bir yeni sürecin oluşumuna bırakır.

Yaratma sürecinizde, biçiminizi ortaya koyarken, dışsal faktörler sizin için ne derece önemli ve etkili?

Yaşadıklarımız, deneyimlediklerimiz, kültürümüz, toplumsal ilişkilerimiz, diğer kültür ve diğer toplumlarla olan tanışıklıklarımız, bizden önceki sanatçılar ve onların yapıtları, okuduklarımız öğrendiklerimiz; bunların hepsi dışsal faktör olarak bize etki yapar. Yaşamsal ve toplumsal sorunların benliğimizdeki yansımaları, tüm bunlar önemlidir. Çünkü insan toplumsal bir varlıktır. Sanatçı kendini aşarak toplumsal sorunlara, giderek tüm insanlığın sorunlarına duyarlı olmalıdır. Yoğun ilişkiler yaşamalıdır. Bundan sonra da kendi biricikliğine geri dönüp tüm bu etkilerden arınıp kendi derinliklerine seyahat etmelidir diye düşünüyorum.

Genel bir sanat anlayışınız var mı? Çalışmalarınızı ortaya koyarken belli bir estetik kaygı güdüyor musunuz? Sanat ve estetik ilişkisini bu bağlamda değerlendirir misiniz?

Çalışmalarımı belli bir akımın ya da anlayışın temsili ile ilgili görmüyorum. Çalışmaların sürecine bakarak, onları ortak bir zemine taşıyan bir estetik ifade eden, bir biçimden bahsedilebilir belki, ama ortaya çıkarken kendime böyle bir hedef koymadım, çünkü estetiği salt bir biçim olarak okumuyorum. Estetiği, yapıtın ortaya çıktığındaki biçimin, içerikleriyle bütünleşmesinde görüyorum. Kendinde derinleştiğinde, kavramına varan düşünce kendini tekrar duyular önünde biçim olarak sunar. Düşünmenin kendine dönme süreçlerinde, sorgulamalarında, düşünme kendinde derinleşir, imgelerinden kurtulur, soyutlanabilir ve kavramına ulaşırsa eğer, bu düşünmenin somutlaşmasıdır ki, bu kendinde ve kandi tamlığında biçimine ulaşmadır. Bu onun kendini sınırlaması yani dışsallaşmasıdır. Güzel olan, yapıtın kavramına uygunluğudur. Bu kavramsal biçim, sanat yapıtında, duyulara soyut kalabilir ama kendinde somuttur ve kendindeki bu somutluğu yani tamlığından dolayıdır ki muhakkak izleyenle ilişkiye girer ve buluşur. İçerikle biçim bir bütündür. Bunun aksi, biçimde bir eksiklik, bir yetersiz ifade, bir eğrilme olarak dışsallaşır ve bu bir süreçtir ki kendi tamlığına ulaşana kadar arayışına devam eder… İşte, estetiği ve estetiğin problemi olarak güzeli böyle okuyorum.

Bugüne kadarki sanatsal yaratılarınızda, formlarınızda içerik ve biçim ilişkinizin, sizin için önemi ne oldu? Biçim-içerik ilişkisi için neler söylersiniz?

Biçim-içerik” ilişkisini yukarıda anlatmaya çalıştım. Biraz daha genişletmeye çalışarak şunları söyleyebilirim: Ben sanatçıyı, çevresine, kültürüne topluma duyarlı olan, duyu verileri ile sınırlı bir algı düzeyi dünyasından, anlam dünyasına yükselen, kendini de bir sorun olarak ele alabilen ve kendiliği yaşama yaymış “olan” olarak anlıyorum. Sanatı da, sanatçının yalnız atölyesine gittiğinde ürettikleri ile sınırlı bir dünyanın sunumu olarak değil, yaşama dair her dokunuşun, her ilişkinin “kendi”leştiği, varlaştığı dünyaları kurabilme yeteneğinde ve özgürlüğünde, biricik ve özgün olan olarak görüyorum. Ve sanat, tüm dışavurumlarında, görünüşlerin arkasında gizlenir. Aslında sanatsal dışa vurumla ortaya çıkan insan tinidir, onu duyular görmez, ama sezilir. Dolayısı ile sanatsal yapıtın biçimi, onun anlamıdır, içeriği ise, yaşama ilişkin tüm kavrayışlarında açılır.

Biçim-içerik ilişkisini, malzeme olarak yoğun kille şekillendirdiğini formlar ve düzenlemeler üzerinden bakarak, şöyle söze getirebilirim. Bu formlar/düzenlemeler ortaya çıkarken seramiğin malzemesi olan kili kullanıyordum ama, hiçbir zaman bu malzeme bir amaç olmadı ve zaten bir malzemeden, bir amaç olması da beklenemez. Biçimi oluştururken, malzeme bir içeriktir. O biçimin (anlatımın) sözcükleridir, tümceleridir. Ama bir tümcede doğru anlatıma ulaşmak için, doğru sözcükler bulmak zorunda olduğumuz gibi, malzeme seçimi de formun ortaya çıkışında bu denli önemlidir. Malzeme, biçimi ortaya koyarken içeriktir ama, o da kendinde bir biçimdir. Malzeme, olası tüm kullanım olanakları ile sınırlıdır, bu sınır o malzemenin biçimidir. Bir başka deyişle, malzemenin kullanımını olanaklı kılan tüm olasılıkları tüketilmeden o malzemenin biçimine ulaşılamaz. Dolayısı ile onun biçimi, girebildiği ve sınırına dayandığı tüm olanaklarında açılır. Ve çamuru tüm olasılıklarında şekillendirirken onun biçimine yaklaştığımı gördüm, daha önce tanıdığım çamuru ancak şimdi anlamaya başlıyordum. Çamur bir yandan imgelerime içerik olurken, bir yandan da kendi biçimine ulaşıyordu. Üzerinde çalıştığım düşünce, “dişil ilke”ydi ve bu şekillenmenin sembolü olarak ta “ana-tanrıça-kültü” kaynak oldu. Burada “toprak-ana” öğeydi ve toprağı simgesel olarak göstermek, çamuru içerik olarak kullanmama neden oldu. İşte düşünce bir ilkeyi anlama, anlamlandırma çabasından yola çıkarken, kendi biçimine içerik olarak elbette en uygun malzemeyi seçiyor. Bu seçtiğim diğer malzemeler için de böyle oldu. Her malzeme bir enstrüman olarak, kendi açılımları ile biçimine ulaşır ve bütün bu biçimler, düşüncenin hizmetine girdiklerinde, yani bir “üst biçimde”, içerik olarak varolurlar.

Yapıt gerçekleştiğinde, kavram tüm düşünme içeriklerinden soyutlanıp kendi üzerine dönerken, bu soyutlamalar onun içeriği olarak biçimlerine ulaşmıştır ve tekrar duyular önüne, kendine uygun bir malzeme ile içeriklenerek çıkmıştır. Sanat, üretme süreçlerinde, hayal alemlerinin derinliklerinde şekillendirilirken, bu “amorf-töz” (prima materia), biçimsizliğini her biçime girebilmesinden, tüm olasılıkları potansiyel olarak taşımasından almaktadır. Onun biçimi, değişim sürecinin kendisidir ve tüm biçimlerinden soyunup kendinle kalması, biçimden biçime girmesidir. İşte imgelem yolu ile dünyayla tanışacağında da giyindiği elbisenin kumaşı elbette çok önemlidir. Modelin kumaşı, kumaşın dokuması, dikimi birbirlerine içerik ve biçim olurken, asıl biçimin gösterimidir. İşte imgelem yolu ile dünyayla tanışacağında da giyindiği elbisenin kumaşı elbette çok önemlidir. Modelin kumaşı, kumaşın dokuması, dikimi birbirlerine içerik ve biçim olurken, asıl biçimin gösteriminde, hepsi ona içeriktir. Özetle: Biçim olmadan içerikler ortaya çıkmadığı gibi, içerik olmadan da biçim var olamaz. Sanat bu bütünlüğün kendisidir.

Bir eserinizin yaratma sürecini anlatabilir misiniz? Bu süreç içinde, sizin için önemli olan sizin yaşadıklarınız mıdır, yoksa sonuçta yapılan aktarım mı?

Benim için değerli olan süreçtir.

Sizce yaratma ediminin kaynağı nedir? Sizi yaratmaya iten nedenleri ortaya koyabilir misiniz?

Bence, yaratma edimi, kaynağını özgürlükte bulan bir işlevselliktir. Bu kaynağa sanatçı, tüm dışsal belirlenimlerden soyutlanarak ulaşır. Özgürlük kuşkusuz keyfilik değildir. Sanıldığının aksine özgürlük bir sınırlanmadır, ancak onu bağımlılıktan ve kölelikten ayırt eden, sanatçının kendisini kendisinin sınırlamasıdır. Sanatsal özgürlük, başlangıçta (kaynağında) “olumsuz özgürlük” ya da yoksunluktur ve sanatsal yaratıyla olumlanır. Olumlu özgürlük, sanat yapıtında bir özgünlük olarak yansır. Bir başka deyişle: Sanat yapıtı ne denli özgünse, sanatçının yaratma edimi de o denli özgürdür.

Dış koşullar sanatçı üzerinde belirli bir etki ve sınırlama yaratır, sanatçı bu dışsal sınırlamaya karşı bir tepki duyan ve onu aşmaya çalışan, baş kaldıran bir kişiliktir. Sanatçı var olanla yetinmez, onu dönüştürmek ister. Dolayısıyla sanatçı, duyarlı ve uyanık bir kişiliktir. Bu duyarlılık belli bir rahatsızlığı da beraberinde getirir. Belki abartılı olacak ama bence sanatçı, olandan rahatsız olan kişidir. Bu rahatsızlık sanatçıyı tetikler. Sanatsal yaratı bir bakıma varolana bir eleştiridir.

Aynı ortamda yaşasak bile her birimizin dünyaları farklıdır. Bunda belirleyici olan eğilimlerimiz, seçmelerimiz ve yönelişlerimizdir. Sanatçıyı ayırt eden, sıradanlığın içinden çıkarak sanatsal duyarlıkta gördüğünü gösterebilmesidir.

Sizce seramik sanatının diğer sanatlardan tam ve ayrı bir tanımı yapılabilir mi? Ya da yapılmalı mı? Seramik “işte budur” diyebileceğiniz bir tanım var mı?

Seramik, eğer adını kendi zorunlu süreçlerinden alıyorsa, ve yapıtın bu malzeme ile yapılması, kendi düşüncesine uygunluğu bakımından bir bütünlük gösteriyorsa, bu yapıt seramikle ifade edilmiştir. Burada diğer sanatlardan ayrıldığı noktayı da görmek mümkün. Dolayısı ile sanat bir imgelemin gerçekleşmesi aşamasında, kendine uygunluğu açısından biçim olarak bir malzemeyi, kendine içerik olarak katacaktır elbette ve bu da onu, ortaya koyuş olarak disipline edecek ve adlandıracaktır. Bu onun sıfatlandırılması, bir niteliğe bürünmesidir. Ama sanat, bütün bu ortaya çıkışların her birinin kendisini kapsayan ve aşan ilkeselliğinde, kendinde ve kendi için bitimsizdir.

Seramik sanatının dünü ve bugününe bakıldığında “işlevsel olan ve olmayan seramik” ayrımının yapıldığını görmekteyiz. Sanatta böyle bir kaygı güdülmesi doğru mu, Ve böyle bir kaygı, sizce yaratmayı etkiler mi?

Evet, seramik işlevsel olan ve olmayan olarak üretim alanına girmiştir. Buradaki işlevsellikten anlaşılan, pratik yaşama dair kullanım fonksiyonudur. Bugün seramik, gündelik kullanım eşyasından, teknolojinin en hassas parçalarının üretimine kadar çok geniş bir alanda işlev görmektedir. Kaldı ki bu alanlardaki kullanımında da bir estetik kaygı elbette aranmalı ve olmalıdır. Bu alandaki estetik kaygı, onun biçimi ile o formdan beklenen fonksiyon arasındaki denge ve uyumdur. İşlevsel olmayan dendiğinde ise, yine bir işlevden bahsetmekteyiz bence. Ancak buradaki işlevsellik nitelik olarak farklıdır. Biri işlevini kendindeki kullanım için var ederken (buradaki işlevsellik, kendi dışındaki bir anlama aracılık etmez), onun işlevi kendidir, kendi problemleri ve kendi iç denetimi vardır. İşlevsel olmayanın estetiği ise, kendi kavramı ve imgesi ile malzemesi arasındaki ilişkide ve bu ilişkinin uyumunda aranmalıdır. İşlevsel seramik yalnız kendini gösterir. Yani bir çay takımı ne kadar estetik olursa olsun, o işlevi ile sınırlıdır. Yalnızca çay takımına işaret eder. Oysa bir sanat nesnesi, simgeseldir. O formu ile sınırlı değil, işlevi onun anlamıdır. O tüm görünürlüğü içinde görünmez olana işaret eder.

Yapıtlarınızda sorguladığınız şey nedir?

Bir dönem bedenin varoluş içindeki anlamını ve bedenin sınırlarını anlamaya çalışıyordum, bu kendi kişisel tarihim içinden bakarak anlamaya çalıştığım bir problemdi. Böylelikle “Ana-tanrıça” , “dişil-ilke” gibi öğelere yöneldim. Giderek toplumsal süreç içinden aynı temaya bağlı ve tüm bunların kapsandığı bir olgu olarak, bir zamandır “varlık/varoluş” ilişkisini anlamaya çalışıyorum.

Bellek olgusunun yaratma süreci içerisinde önemi var mıdır? Açıklar mısınız.

Araştırma, bilgilenme, malzeme ile tanışma, deneyim ve beceri kazanma süreçleri bellekte biriktirilir. Sonra da bunlar yoğrularak ve özümsenerek sanatçının benliğine katılır. Ancak, yaratma, bellekten soyutlandığımızda, saf zekânın işlevi (sezgi) olarak ortaya çıkar.

Sezgi, sanatçılar için önemli bir kavram. Sezginin yaratma sürecinde var olan önemi sizce nedir? Size göre sezgi, içerisinde deneyim ve bilgiyi barındırır mı?  

Yaratma süreci, bütün bilgilenme, deneyim süreçlerini de içinde barındıran ama onların aşıldığı noktada ortaya çıkan sezginin dışsallaşmasıdır diye düşünüyorum.

Sizce, seramik sanatında ya da sanatta rastlantısallık var mıdır? Sanatta rastlantısallık olgusuna bakışınız nedir?

Sanat, bir bakıma rastlantıyı zorunluluğa çevirebilmektir. Kil de, plastikliğinden dolayı rastlantılara çok açık bir malzemedir. Elin her dokunuşu yeni bir çağrışıma neden olabilir. Mesele, sanatçının bu rastlantıları düşüncesine içerik olarak; anlamı gösteren bir biçim olarak katabilmesi, ve bütün bu rastlantılar içinden kendisi için olanı seçip, kendini sınırlayabilmesidir. Bir başka deyişle kendine dur  diyebilmesidir, aksi takdirde malzemenin esiri oluruz.

Sizce, yaratma insan için bir ihtiyaç mıdır?

İnsan, diğer doğa varlıklarında olduğu gibi, kendini bulduğu gibi bırakamaz. İnsanın “tinsel-tözü” doğallık değil, özgürlüktür. Bu nedenle de insan, kendisini sürekli oluşturmak zorundadır. Bu oluşum diğer insanları taklit ederek de olanaklıdır ve genellikle bu böyledir. Sanatçının ayrıcalığı bu oluşumu, yaratma yoluyla özgün kılmaktır. Özgünlük, insanın biricikliğidir ki bununla insan, sürüden ayrılır, farklılaşır ve kendi olur.

Sizce, yaratmayı, yaratmanızı tetikleyen en önemli faktör nedir?

Anlama ihtiyacı, görmek ve gördüğünü gösterebilmektir. Bu ise sanat nesnelerinin arkasında gizlidir. Anlam kendini, formu, formlar arası ilişkiler ve malzemesi ile açarken, asıl gösterimini bütün bu ilişkilerin bütünlüğünde ama aşkınlığında, yani görünmezliğinde gösterir. Bir başka deyişle, kendini duyular önüne açarken, duyulardan saklanır. Onun simgeselliğini oluşturan da bu niteliğidir.

Yaratmanın tanıtımını yapabiliyor musunuz?

Yaratmak, var olmayanı varlığa getirmektir.

Sizce, yaratma toplumsal bir süreç mi, yoksa psikolojik bir süreç mi içermektedir? Bu süreç içinde, yaratmak için sizce, toplumun içinde mi olmak, yoksa kendi başına mı olmak tetikleyicidir?

Yukarda saydıklarınız, elbette çok önemlidir. Ancak bu olguları birbirinden ayırarak bakamayız. Bütün psişik süreçlerimiz toplumsal ilişkilerde şekillenmektedir ki, burada toplum, en yakın ilişkilerden en uzağına kadar olan karşılaşmalarımız ve onların psişemizde ve zihnimizdeki imgeleri ve kavrayışlarımızdır. Zihnimize ve psişemize yansıyan ve bizde gerçekmiş gibi duran bu imgelerin üzerine yaptığımız anlama çabaları ile başlarız kendimizi deşmeye.

İnsan, kalabalıklar arasında yalnız ya da yalnızken kalabalıkla birlikte olabilir. Bu bir soyutlanma sorunudur. Kalabalık ve telaş zihnimizdedir, sorun bundan arınmak sorunudur.

Sizce, yaratma, insanın kendini anlama, anlatma ve tanıma çabası olarak tanımlanabilir mi? Eğer öyleyse, kendinizi anlattığınız, anladığınız ya da tanıdığınız bir eseriniz var mı?

Sanat yapıtına bir sonuç gibi bakmıyorum. Sanat yapıtları, sanatçının sürecinin ifadeleridir. Her yaratı bu sürece katılır ve bakarsınız ki, siz değişmişsiniz. Bu nedenle de her yapıtta biraz daha kendimi tanıyorum ama, bu bir bitiş değil aksine benim için yeni bir başlangıç oluyor.

Size göre, bir sanatçının yaratıcılığını artıran ya da azaltan faktörler var mıdır?

Elbette vardır. Sanat, duyarlığa, bilgi birikim ve deneyime, soyutlanma yetisine, felsefi düşünmeye, tarih bilincine ve daha bir çok faktöre bağlı olarak yapılır. Bu nedenle, bu faktörlerin niteliği sanatçının yaratıcılığını etkiler.