Sevgi (Mi?), Sevda (Mı?) Sorunsalının Gereksinimler Üzerindeki Düşün Etkileşmesi

22 Ekim 2016

Sevgi gereksinimi, insanoğlunun çocukluğundan beri giderek yoğunluğu azalan ama hiçbir zaman kaybolmayan temel bir gereksinimdir.

Sevilmeyi her zaman sevmeye yeğleriz. Sevilme gereksinmemizden söz ederken kendimizi haklı görmekte tereddüt etmezken, sevmenin de en az onun kadar gereksinim olduğunu görmezden geliriz.

Önemli olan bizi başkalarının sevmesidir (!)

Sevdiklerimizle olan ilişkilerimizde karşılaştığımız sorunların çoğu onları sevdiğimiz için oluşur. Bunlar, sevilmeye olan büyük gereksinimimiz dolayısıyla yeniden yaşanır, keşfedilir ve oynanır.

“Eğer beni seviyorsan” cümlesiyle başlayan ne tartışmalar yaşamışızdır sevdiklerimizle. Bizim için önemli ve değerli insanların bizim için kendi kişiliklerinde, ilgi alanlarında ve zamanlarında değişiklikler yapacak kadar bize borçlu oldukları inancından sıyrılmak bir hayli zordur. Hele hele sevgi gösterilene aralıksız ve bizim istediğimiz biçimde devam etmeleri gerektiği fikri, bizi bir an bile yalnız bırakmaz.

Sevdiklerimiz, biz istesek de istemesek de, hep ‘orada’ vardırlar ve hissettiklerimizden sorumludurlar. Bu nedenle sahiplenmek, kıskançlık, saplantı, bağımlılık, ayrılık korkusu, kendi olmayı ve duygularını özgürce ifade edebilmeyi bir türlü becerememek, nedensiz ve denetimsiz öfke krizleri ve kısıtlanmışlık ile reddedilmişlik duygusu gibi acı veren yaşantılar, hemen her zaman sevdiklerimizle ilişkilerimizde ortaya çıkmaktadır.

Ne zaman, olduğumuzdan daha fazla, daha canlı, daha iyi ve daha mutlu olmak için sevdiklerimizi kendimizin bir parçası haline getirmeye çalışırsak, gerçek bir sevgiden değil bir gereksinimden hareketle davranıyoruz demektir.

Eğer kendi hakkımızda olumlu duygular beslemek ve benlik saygımızı ayakta tutmak için ötekilerin varlığına gereksinim duyuyorsak, öz sevgi ve saygımızı ötekilere devretmişiz demektir.

Sevilen ve güvenilen bir insan olduğumuzu doğrudan doğruya hissedebilmek için “öteki” lerin yanı başımızda olmalarına gereksinim duyuyorsak, varoluşumuzun temel dayanağı olan öz sevgimizi de ötekilere devretmişiz demektir.

Bizi ne kadar severlerse sevsinler ve bizi mutlu etmek için ne kadar çırpınırlarsa çırpınsınlar, içimizdeki doymak bilmez sevilme gereksinmesini yeterince doyuramazlar. En küçük bir olasılık ve aksaklık karşısında tarafımızca suçlanmaktan kurtulamazlar. İşin içine sitem ve suçlama girince, sorunlar iyice arapsaçına döner.

Kıskançlık, derinden bakılınca görülecektir ki, yeterince sevilmediğimiz için ötekini suçlamaktır. Kendi güvensizliğimizden bilerek ya da bilmeden ötekileri sorumlu tutuyorsak, istemeden de olsa onları kişisel duygusal gereksinimlerimiz için sömürüyor olmalıyız.

En çok sevdiğimizi sandığımız insanlara gerçek sevgi ile davranmamızın en yalın nedeni, gerçekte kendi ‘öz’ümüzü sevmemiz ve bu nedenle de ötekilerin bizde sevilecek ne bulduklarını bir türlü anlayamamış olmamızdır.

Sevdiklerimiz bize karşı her zaman onlardan beklediğimiz yoğunlukta sevgi ve muhabbetle yaklaşıyorlarsa, kendilerini ne kadar az sevdiklerini düşünerek onlara hoşgörüyle yaklaşmalıyız.

Sevginin gerçekliği konusunda bu kadar kuşku dolu gözlemler dile getirdikten sonra, sevginin ve aşkın olanaksız olduğuna hükmetmemiz gerekir mi? Başka bir deyişle, ne kadar gayret edersek edelim, gerçek sevgiye erişemeyeceğimiz anlamı çıkar mı bu tartışmadan?

Sevdiğimizi sandığımız birisiyle doyurucu ve kalıcı güzel bir ilişki kurmak ve yaşamak olanaklı değil mi?

Umutsuzluğa ve karamsarlığa kapılmaya gerek yok. Eleştirel değerlendirmeler yanlışlarımızdan arınmanın en güvenilir ve geçerli yoludur. Sağlıklı ve olgun insanlara ne kadar duygusal yatırım yaparsak yapalım, uzun vadeli düşünüldüğünde, her zaman karşı çıkarız.

Öz saygısını dış desteklere dayandıran, mutlu olabilmek için sevdiklerine sorumluluk yükleyen, aşk ve sevgi konusundaki değer ve tutumları medyadan beslenen, kişiliğinin zenginleşmesi için mutlak bir başkasının varlığına muhtaç olan insanların sağlıklı ve olgun bir sevgiyi yaşamaları olanaklı mıdır?

Günümüzün modern aşk kavramı, eğer bir başkası tarafından büyük bir tutkuyla sevilmiyorsak, eksik ve noksan olduğumuz anlayışına dayanmaktadır. Mutluluğun sadece sevgilisinin kendine sunduğu koşulsuz sevgiyle gerçekleşeceğine inananlar ve aşksız bir yaşamın anlamsız ve değersiz olduğunu düşünenler, hiçbir şekilde gerçek aşka kavuşamazlar.

Duygularımızın sorumluluğunu ötekilere yüklemek üzere eğitiliriz. “Beni kızdırdı, beni sevindirdi. Beni mutlu etti” türü ifadelere günlük hayatımızda sıkça rastlarız. Kızma, sevinme ve mutlu olma eylemlerinin öznesi sanki kendimiz değilmişiz gibi.

Sağlıklı insanlar yaşamın zor, acılarla dolu ve adaletsiz olduğunu bilirler. Asla değiştiremeyecekleri gerçekleri, içselleştirilmiş içtenlikle karşılamaya hazırdırlar. Hayatı kendilerini keşfetmek ve özlerini gerçekleştirmek için kutsal bir fırsat olarak görürler. Eylemlerinin tüm sorumluluğunu üstlenir ve ötekilerin üzerinde kontrol kurmaya çalışmazlar. Denetlenebilecek tek gerçeğin kendi öz benlikleri olduğunun farkında olarak kişiliklerini zenginleştirmeye uğraşırlar. Sevdikleriyle kurulan ilişkilerin, kendi öz benlikleriyle kurdukları ilişkinin yanında, ikinci dereceden kaldığının bilincindedirler.