Ses, Görünüş, Belirsizlik ve Nesnellik

Sayı 99 - Temmuz – Ağustos 2021

Bu yazı 19 Ekim 2012 tarihinde leibriz.com web sitesinde yayınlamıştır.

Görselliğin her şeyin önüne geçtiği bir çağda yaşıyoruz. Gizemli ve hayal gücünü harekete geçiren bir yanı olsa da sesin geçicilik hissi uyandırması hüzünlü. Leonardo da Vinci “resmin müzikten üstün ve kalıcı olduğunu, onun müzik gibi doğar doğmaz ölmediğini” ileri sürer. Kayıt edilse ve istenildiği zaman dinlenilse de ses ya da müzik somut değil. Başlayan bir süreç içinde devam edip biten; görülemeyen ve dokunulamayan soyut bir olgu. Schopenhauer “plastik sanatların sonsuzluk hissi uyandırdığını, müziğin ise duyarlılığımız üzerinde hiçbir sanatla karşılaştırılamayacak bir etki yaptığını, onda evrenin kalbinde çalışan doyumsuz istek duygusunun göründüğünü” belirtir. Nietzsche için “Müzik sanatın temelidir, en üstünüdür, evrenseldir ve zamansızdır. Bütün estetik dünyanın temsilidir ve bu yüzden kurtarıcıdır. Duygu ise müzik tapınağının ancak simgesi olabilir.” Müziğin içindeki renkler, renklerin içindeki notalar, tonların uyumu duyguları aşıp başka boyutlara yaklaştırır. Sahici, samimi, iç esrikliğin, heyecanın ölçüsüzce yansıdığı müzik “geleceğin refleksleriyle titreşimler geçiriyorsa”[1] görünmez ama yine de çok canlı oluşuyla Dionysosca coşkusallığa; duygusallığı, duyuları aşan tinselliğe ve salt müziksel öze erişir.

Görünüş güzelliği nitelerken ses kendindeki gerçekliktir. Aslında ne görünüşler ne sesler birbirinden üstün. Gözler ve kulaklar hissedenler için araçtırlar. Bazen aldatıcı da olabilirler. Görünüşlerin ve seslerin ardında bambaşka bir evren vardır. Görülen ve duyulanlar da herkeste aynı etkiyi uyandırmazlar. Günümüzde ne yazık ki fazlasıyla olumsuz olanlarına da maruz kaldığımız görsel imgeler kısa vadede daha çarpıcıdır; ancak kalıcı değildir. Bu da çok fazla karşımıza çıkmasıyla, yüzeysel, sıradan, ortalama olana tutunmasıyla ve hemen tüketilip geride bırakılmasıyla ilgilidir.

Çağımızın en dikkat çeken, üzerinde konuşulan ve yaygın sanatı olan sinema gerçek imgelerin dışında hayal ürünü, fantastik, büyüleyici görüntülerin uyumlu birlikteliğiyle çağrışımlara neden olabilir; yeni bir gerçekliğe dönüşebilir. Tabi sinema bundan ibaret değildir. O bütün sanatların öğelerini kullanmasını bilir. Kurguda belirsizlik vardır bu da bunalıma, kaosa; kuantumla, geleneksel ve modern ile şekillenip günümüze ulaşan post-moderne yakındır. Baudelaire için “Varolanı canlandırmak yararsız ve tatsızdır. Varolanın içindekiler doyum sağlamaz. Doğa çirkindir.” O nedenle kendi düşleminin yarattığı canavarları tercih eder.

Gerçekliğin sınırında, ötesinde bulanıklaşan, parçalanan karşıtlıklar sürekli birbiriyle çatışır. Siyah ve beyazın zıtlığında griyle yumuşama olabilir ama sabit durmaz. Bir noktadan diğer noktaya gidip gelmeler ya da gride kalmak. Gri ortalarda olduğu için belirsizlikle bir tutulur ama o siyahı ve beyazı kaybedip bağımsızlaşarak kendi varlığını meydana getirir. İsterse beyaza isterse siyaha doğru yol alır, özgürdür. Etkinlik kendisine kalmıştır.

Bakış açısının çokluğu ve farklılığı anlaşılmazlığa gidebilir. Gerçeği ve hayali ayırmak zorlaşır. Bakılan her ne ise tek bir açıklaması yoktur. Dikkatin bir noktaya verilmesi güç bir eylemdir. Böyle olunca da kesinlikten söz edilemez. Gözlem sınırlandığında odaklanan şey hakkında belirli bir şeyler söylemek mümkündür.

Kendi içinde öz niteliğine sahip olan nesne; fazlalıklarından kurtulup çıplak kaldığında gösterir gerçeğini. İşte o zaman ona yeniden bakmak gerekir daha önce binlerce kez bakılsa da. Görebileni şaşırtır şeffaflığı ve sadeliğindeki yüceliği. Nesnelliğe ulaşabilmek de belli bir çabayı gerektirir. 20. yüzyılın ilk yarısında Kandinsky ve Klee ses-görünüş birlikteliğini, resim-müzik etkileşimini nesnellikle ele alan sanatçılardır. Kandinsky önce öznel olanla, iç dünyayla, tin yaşantılarla duyguları aşarak ulaşılan ruhsal titreşimlerle, Mondrian en azla, geometriyle hislere ve çağrışımlara yol açmadan ortak olana, salt doğruya ve soyutlamaya yönelir. Malevich ile nesnellik, evrensellik hiçle, nesnesiz dünya olan süprematisizmle açıklanır; susan hiçliğin sembolü olarak. Klee ise daha farklı bir yol izleyip olası dünyaları tasarlayarak hiçten biçimi oluşturur. Daha yüksek bir gerçekliğe varmayı ister: “Orada olmayı, bu yere ister Yaratılışın beyni ister yüreği deyin, sanatçı olarak orada olmayı kim istemez ki.”

[1] Sanat eseri, geleceğin refleksleriyle titreşimler geçirdiği öl­çüde değer taşır. André Breton