Seni Kaldır Beni Kaldır…

Sayı 105 - Temmuz - Ağustos 2022

İletişim verili beşerî durumdan insani varoluşa giden yaşamsal bir macera, tinsel bir yolculuktur. Yolculuktan kasıt bireyin değişik yönler, araçlar ve düzeylerde ilişkiler yaşamak zorunda kalıyor olmasıdır, bir arayıştır. Anlamanın ve anlaşılmanın güvenli, özgür ve üretken bir sürecidir. “İnsan iletişim varlığıdır” demek bir abartı olmaz elbette.

Her insan, genel bir ayrım yaparsak, üç türlü ilişki alanında kendini deneyimler; kendi kendisiyle, diğer insanlarla ve doğayla. Bu alanlar farklı nitelikler taşıdıkları için ilişkinin yöntemi de niteliklere göre biçimlenir.

Toplumla ve doğayla olan ilişkiler önceden koşulları ve kuralları belirlenmiş yöntem ve araçlarla belirlenir. Toplumla ilişkiler sosyolojik ve ekonomik koşullara göre belirlenmiş törel ve hukuksal kurallarla düzenlenir. Doğayla ilişkiler ise bilim ve teknolojik olanakları kullanarak yaşanır.

Doğa ve toplumla olan ilişkide koşullar verili ve hazır güçler olarak bireye dışarıdan dayatılır. Bu durum tarihseldir ve her birey kendi etkinlik-eylem ve yetilerini hazır bulduğu bu koşullar içinde gerçekleştirir.

İnsanın kendiyle ilişkisi dışsal bir otoritenin, yönergenin, kuralın belirlemediği bir yaşam alanıdır. Elbette dışsal koşulların her bireyin tutkusunun, inancının, alışkanlığının, sorumluluk bilincinin oluşmasında etkileri olur. Ancak bunlar sadece koşullardır. Koşulların etkilerini içselleştirme, buna bağlı olarak yüz yüze geldiği sorunlara karşı nasıl bir duruş ortaya koyacağı, benliğini nasıl yapılandıracağı her insanın kendi eylemleri, yetenekleri, yönelimleri, arzu, gereksinim ve tutkuları tarafından belirlenir. Kimse kimsenin yerine inanç sahibi olamaz, kendini ve yaşamı nasıl anlamlandıracağına hükmedemez, ayrıca kimse de bunların oluşturulmasını bir başkasına devredemez.

Bu durumun insanın “son özgürlük alanı” olduğu söylenir. Her insanın biricikliği, dokunulamaz ve devredilemez haklarla donanımlı oluşu buna bağlıdır. Tersinden de söylersek her insanda dokunulamaz ve devredilemez alanın olması onu “son özgürlük alanına” sahip bir varlık kılar. Onun için “dağın taşın… cesaret edip üstlenemediği emaneti insan üstlenmiş” ve yeryüzüne Tanrı’nın halifesi olarak ilan edilmiştir.

Biricik olmak aynı zamanda insanlaşmanın tüm olanaklarıyla donanımlı olmasına da işaret eder. Yukarıda söylediğimiz üç ilişki alanında da insan biricikliği ile davranıp kendini gerçekleştirir. Ancak biricikliğini doğayla, toplumla, günübirlik insani ilişkilerle doğanın zorlukları, toplumsal yaşantının kültürel ve yasal olanakları, kendisinin özgün arayışları ve yetileri ölçüsünde gerçekleştirebilir. Bu dışsal ve bireysel dinamikler genel olarak her bireyin özgürleşmesine, edimsel varoluşuna olanak sunarken aynı zamanda keyfiliklerini sınırlayan güçler olarak da işlev görür.

Düşünsel ve eylemsel her deneyim insan için bilgi edinme, anlayış geliştirme, kendini tanıma, amaç ve tutkularına bağlılık derecesine şahit olması bakımından kendi kendine yarattığı bir fırsattır. Bu fırsatın getirisi ise kendini bilmek yolunda “sahip olmak” değil, “olmaktır”.

Her oluş, var olmak anlamında bir üçlemenin birliği olarak gerçekleşir: Aramak-bilmek-bulmak. Arayan, bilen, bulan aynı özne olduğu için aslında gerçekleşen, “kendini bil” olarak ifade edilen varoluşsal uyarının edimselleşmesidir. Hazırda bir “kendi” olmadığı için bu edimsellik bitimsizdir. Bitimsiz olarak bu arayış insanın özüne yüklenmiş, ilahi diyebileceğimiz içsel bir sorumluluktur.

“Kendini bil” ilahi uyarısı zamana ve mekâna aşkın olarak her bireyin karşılaşmaktan kaçınamayacağı bir sorunsaldır, sorunsaldır çünkü hiçbir zaman son adımı atılamayacak bir yolculuk, arayışı bitmeyecek bir gizem, yazımı sona ermeyen bir kitaptır.

İnsan eylemleri, niyetleri, yaşam ilkeleri, tutkuları ve arzuları ile kendi yokluğundan, potansiyel verili olanaklarından kendini var eder. Böylece diğer öznelerin gözlemine ve değerlendirmelerine açık hale gelip başkalarınca da bilinir duruma gelir. Kendini sadece kendine yüklediği kabullerle değil, başka bilinçlerin sorgulaması üzerinden de fark eder duruma gelmiş olur. Sonuç olarak insan kendini özgür-özgün, biricik olarak ortaya koymuş olur. Kendi varoluşunun sorumluluğunu üstlenmiş olmanın güveni ve kendinden kendini doğurmanın sevincini hissedebilir.

***

Günübirlik yaşamda paylaşımdan ve iletişimden çokça söz edilir. Peki, paylaşılacak, iletişimi gerçek kılacak olan nedir? Karşılaştığımız olayları, duyduğumuz haberleri, günlük sıradan etkinlikleri dile getirmek mi? Hayır, bunlar mekanik dokunuşlardır. Bir anlamda zihin ambarında biriken çer çöpü ortalığa boca etmektir. Basit bir bakışla bile bunların karşılıklı olarak insanlarda canlandırma, farkındalık yaratma, ferahlık verme gibi konularda etkisinin çok cılız olduğu gözlemlenebilir. Burada olan şey hafızada birikmiş olan kırıntıları yenilere yer açmak üzere dışarıya atmaktan ibarettir. Ancak belirleyici olanın “boca edilen” şeylerin niteliği değil, bizim seçimlerimiz, aktarma biçimimiz, içsel itkilerimiz ve yönelimlerimizdir.

Allah’ın her an bir işte/oluşta olduğu, tecellide tekrarın olmadığı, her dem taze olması varoluşun evrensel bir yasasının değişik ifadeleridir. “Anda kalmak”, “farkındalıklı olmak” gibi söylemler ise bu ilkeselliği göz önünde bulundurarak kendini bilmek, özgürlüğünü edimselleştirip özgünleşmek için bir uyarıdır. Buradan doğan paylaşımlar iletişimin bereketini sunar; dönüştürücü, şevk verici, canlandırıcı, ferahlık veren bir hal ve özlenir anılar yaşanmasına yol açar: “Her dem tazeliğin” canlılığı, “anda olmanın” verdiği tatmin deneyimlenmiş olur.

Bireysel ilişkilerde insanın alışkanlıkları, inançları, önyargıları, beklentileri, kısaca bireyselliğinin tüm bileşenleri ilişkilerde kendiliğinden etkin olurlar. Kendiliğinden olanlar da yaşam enerjileridir, ama yönelimleri farklı farklı olduğu için insanın iç dünyasında karmaşaya yol açarlar. Önemli olan kendiliğinden olanı farkındalığa çevirmek, değişik yönelimleri olan içsel itkileri uyuma yükseltmektir.

Uyuma gelmiş, sorgulamada duran bir bilinç iradenin özgürleşmesi, farkındalıklı, dönüşüme açık bir birey olmanın, organik ilişkiler –iletişim– kurmanın dinamosu olur. Ancak dinamik bir bilinç, insanın kendi kendisiyle hesaplaşmayı diri tutması, kendine “suç üstü” yapabilme cesareti göstermesi, “nefsini kendine şahit olarak yeterli” görebilmesiyle ayakta kalabilir.

Bütün bunlar insanda sorumluluk bilincinin yerleşmesi için olmazsa olmaz düzeyinde değerlidir, çünkü sorumluluk kişiliğin merkezinde durur. Ancak sorumluluk üstlenmek, belirli kuralları ve buyrukları yerine getirmek değil, hayatın karşımıza çıkardığı duruma uygun yanıt verebilmektir (mesleki, kurumsal dışarıdan yüklenmiş yükümlülükler değil).

Gerçeğin insanı özgürleştirdiği söylenir, sorumlulukta öyle, çünkü sonucun belirlenmesi ona bağlıdır. Özgürlük sorumlulukla edimselleşir. Özgürlüğün belirleyici olmadığı ahlak, vicdan, paylaşım ve ilişki kendi doğalarına uygun olarak gerçeklik kazanamaz. Bireysel ilişkiler bu durumda karşılıklı bir sığınma olmaktan, birbirlerini araçsal kılmaktan öteye geçemez. Sadece özgürlük yönelimi ve özgür iradenin gücü bunları evrenselliğe yükseltip besleyici, üterken, nesnel, eşit ve hakkaniyetli doğalarıyla ortaya koyabilir.

***

Yaşam Heraklit’in nehri gibi akışkandır; insanın hiçbir anı diğerinin tekrarı değildir, bu anlamda bir insanla ikinci kez yeniden karşılaşılamaz. Ancak nehrin suyu her ne kadar farklılaşarak aksa da nehir yatağı hep vardır; durağan yatakta değişken akış. İnsan da “fıtratında” –doğasında– aynı, ama edimlerinde, isteklerinde ve hallerinde hep değişkendir. Bireysel ilişkiler “hal” üzerinden, onlar yoluyla kurulur. Fakat hiçbir insan hali onun insan olma doğasından, nefsinden bağımsız değildir, eş deyişle hiçbir insani hal insana yabancı olmaz.

İnsan önceden belirlenmesi mümkün olmayan bir potansiyelle doğar. Dünyaya geldiğinde nasıl bir kişilik kazanacağı, orijinal yüzünün ne olacağı belirlenemez. Onu kendisi keşfedip oluşturacak, herhangi bir varlık olmaktan belirli bir varlık olmayı sağlamış olacaktır. “En güzel kıvamda yaratılıp aşağıların aşağına atılma”[1] durumu da potansiyel olarak “eşrefi mahlûkat” sayılması da kendisinin sorumluluğuna, verili yetilerini kullanmasına bırakılmıştır.

Peki, bunları gerçekleştirmekten, onu kendi özüyle buluşmaktan alıkoyan engeller neler olabilir? Yanıt belli, yine insanın kendisinden: zanlar, önyargılar, alışkanlıklar, içgüdüsel arzular, kıskançlık, kibir gibi nefsanî durumlardan olayı.

Dünyadan alacaklıymış gibi davranmak kendisiyle buluşmasını engellediği gibi nesneleri, olayları, insanları hep faydalı-faydasız-, iyi-kötü, yanlış-doğru, katılıyorum-kabul etmiyorum ikilemleriyle değerlendirmekle ilişkileri gerdiriyor, iletişim yollarını da kapatıyor.

Değerlendirme ve yorumlarda bulunurken ister olumlu ister olumsuz olsun, aklımızda hazır olarak tuttuğumuz ve güvenli olduğuna inandığımız kalıplar ölçü olarak kullanılıyor. Düşünsel veya pratik bir duruş belirleme durumunda, daha başlangıçta eldeki hazır kalıplara, onaylanmış “doğrulara” yapışıp kalınıyor. Bu durum, insanı kalıplarının mahkûmu, önyargılarının bağımlısı, kendi düşüncelerinin militanı haline getiriyor. Militanlaşma, vazgeçilmez doğrulara sarılıp kalma bireyi ideolojikleştiriyor, onu bağlandığı inanç ve düşüncelerle özdeşleştiriyor.

Özdeşleşme bireyin kendine ilah edinmesinin diğer adıdır. İnsanın dünyaya sonsuzca açılmış olarak davranabilme şansını ortadan kaldırır. “Ellerinizle yaptığınıza tapmayın”[2], “kendinize ilahlar edinmeyin”[3] ayetleri de bu tehlikeye karşı birer uyarıdır. İlah edinmek, insanın kendine içselleştirip iradesini onun hükmü altına sokarak boyun eğdiği kabulleridir. Elle yapılan ilah derken, kast edilen bir heykel, ikon, resim vb. şeyler değil elbette. Kendi irademizle, emeğimizle, düşüncemizle var ettiğimiz her ne var ise; sahip olduğumuz herhangi bir meziyet, toplumsal statü, şöhret, bir kişi, malda mülkte olabilir.

Bu duruma düşen her anlayış öfkeli, tedirgin, iddialı, saldırgan ve kendine güvensiz olmaktan kurtulamaz. Başkaları ile ilişki kurabilir, ama iletişim kuramaz. Kendi kabullerinin dışına çıkamaz, başka görüş ve değerlendirmelere açık olamaz, kısacası düşünemez. Cahil kalır. Cahillik bilgisizlik değil, yeni bilgiye ve dönüşüme direnmektir.

İnsan insanla ilişkisinde kendini bilir, benliğinin kapalı yanları ile yüzleşir, yaşamını anlamlandırabilir. Bu karşılıklı bir beslenme, paylaşma, anlama-anlaşılma ve iletişimde bulunma deneyimidir. Hep “öteki” yoluyla “beriki” olunuyor, her birimiz birbirimize göre ötekiyiz. Kendimizde “öteki” olduğumuz ölçüde “beriki”, yani kendimiz olabiliyoruz. Dolayısıyla “öteki”, bağımsız bir şahsiyet, öz-bilinci olan özgün bir varlık kabul ederek ilişkinin zemini, iletişimin olanağı olarak görülmeli. Hata ve eksiklik görme hevesine kapılmadan, eğer varsa böyle bir durum, sınırını gösterip alternatifler sunabilmek ilişkilerde güveni sağlıyor. Muhatabı sıkıştırıp savunur duruma sokmadan, rencide olacağı, dışlanacağı endişesine kapılmasına yol açmaksızın kendini rahat ifade edebileceği atmosfer yaratmak önemli. Bir değerimizin olduğunu hisseder ve bunun başkalarınca fark edilmesini için için isteriz. Bir şeylerin oluşmasına vesile olduğumuzu kanıtlamak ve başkalarının onayını alma tohumu doğamıza ekilmiş bir kere. “Marifet iltifata tâbidir” özdeyişi varlığımızın verili eğilimi olan bu itkinin bir ifadesidir.

Dönüşüm yeni yeni iletişim ve ilişki alanları açar, iletişim ise dönüşümlerin besleyici enerjisi, yol açıcı dinamosu olur.

Peki, tüm bunlar niçin? “Niçin” sorusu “nedir” ve “nasıl” sorularını anlamlı ve işlevli hale getiriyor. Yaşamımızda bütün yapıp-etmelerimiz, yazıp-çizdiklerimiz, dillendirip- sergilediğimiz eylemler varlığımızdan bize yapılan çağrılarda, gönderilen haberlere verilen yanıttan ibaret. Hayatı inşa etmek, bir geleceğinin olduğunun bilinci insanı içten gelen bu uyarılara kulak vermek zorunda bırakıyor.

Birbirimize muhtacız, ama özgünüz de. Ben olmak “Biz” olabilmenin olanakları ve desteğiyle mümkün. “Biz” olabildiğimiz ölçüde özgün ve özgür “Ben” olabiliyoruz.

“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışasınız diye sizleri halklara, kabilelere ayırdık…”[4]

O zaman “seni kaldır, beni kaldır, o hali yakalayalım.”[5]


[1] Kur’an-ı Kerim, Tîn Suresi 95/4

[2] Kur’an-ı Kerim, Saffat Suresi 37/95

[3] Kur’an-ı Kerim, İsrâ Suresi 17/39

[4] Kur’an-ı Kerim, Hucurât Suresi 49/13

[5] İsmail Emre