Sanattan Dine Avangart Bir Geçiş

22 Ekim 2016
Sayı 02 - Temmuz 2010

Bu yazımda avangart kavramının literatürdeki tanımına girmeyeceğim. Onu zaten okurun belleğinde hazır ve nazır olarak kabul ediyorum. Yine de kısaca değinirsem, kavramın şimdiki tanım(lar)ı, başka pek çok kavram ve olgu gibi henüz kendi içinde kendi birliğini kurmuş değildir. Ama avangart’ı avangartça betimlemek gerekirse, onu Nasreddin Hoca’nın, bir kulenin nasıl inşa edileceğini açıklarken kuyuyu ters yüz etmenin yeterli olduğunu söylemesine benzetiyorum. 

“Kuyuyu ters yüz edersen, kule oluverir” diyordu; kuşkusuz burada işaret edilen durum, bir neo-gerçeküstücülüktür. Giderek bu durum bir metnin anlamlandırılmasına taşındığında gelecek bilimine kadar gideriz. Yorum bilimci bir beyin, kulenin Babil kulesi olduğunu ve böylece kültürel kodlamaların doruk noktası olan konuşma ve iletişim aracı olan Dil’in kastedildiğini ve böylece Jung’un arketiplerine bağ kuracağını bilir. 

Avangart-lık, gerçekten de için dış, dışın iç olması ile ilgilidir. Örneğin bir sufi öyküsünde, ustasına kendi hakikatini öğrenmek istediğini soran çırağın ayna karşısında kafasını kocaman bir penis olarak algılamasına benzetilebilir. 

Başlıktan da anlaşılacağı üzere, yazımın içeriği sonsuz varsıllık içinde sonsuz yoksulluğu yaşayan insanın ters yüz edilmiş hikayesidir. Avangart fikir, asıl teması üzerinde, uzlaşılmış tüm sınırları yoksayan ama bunu bir ironi ya da bir karşı çıkış için değil de adeta Ferhat’ın aşkı Şirin’e kavuşmak için dağı delişi gibi bir içsel belirlenmiş vazife olarak belirmesidir. 

Avangart hareket, tam da bu noktada ele almak istediğim konu budur; içsel belirlenmiş vazifenin kendi üzerine dönmesidir ya da umut eden insanın, umudunu geçmişe taşıması, geçmişindeki anıları da geleceğe fırlatmasıdır. 

12. yüzyılda yaşayan mutasavvıf İbn’ül Arabi, bilginin itici zeminine hayret ile birlikte hayranlığı da alır. Ondan sonraki tüm tasavvuf süreci, 19. yüzyılda yaşayan Niyazi Mısri’ye kadar hayranlık kavramıyla anlam kazanır. İnsanoğlu, hayran olduğunda yaratmaya başlar. Hayranlık ise aşk nesnesi karşısında tecelli eder. Aşk nesnesi, kişiyi kendinden vazgeçecek bir cezbeye sürükler, ama bu cezbe ciddi bir direnişle karşılanır. Geceleri soluk alan Nefs’tir. Batı literatürü buna “ego” der, ama metinlerarası karşılaştırma yapıldığında, örneğin Descartes’ten Jung’a “ego”, düşünme süreçlerinde uyanık olan “ben-bilinci”dir. Oysa Doğu’nun masalsı tininde Nefs, tanrısal bir parça olarak Külli Cevher noktasında durur. Külli Cevher, yine orijinal kaynaklarda, bugünün psiko-estetik alanının belirlediği altbeyinde canlanan, bilinçdışı kayıt olarak yaşamını ego’nun imputlarıyla beslenerek sürdüren bir “iç-ben”dir. 

Tasavvuf’un önemli önermelerinden biri de “nefsinizi öldürün”dür. Burada ölüm, bilinç için bedenin dirimselliğin dışına düşmesi, altbeyin içinse uykudur. 

Yaratma kavramı, ilkin Platon’da mimemis (taklit) ile açıklanır. Hegel’e, hatta Lucas’ın estetik dizgesine kadar mimesis olmaksızın bir yaratmadan söz edilemez. Tabii burada teolojik değil, tinselci bir yaratmadan söz ediyoruz, yani sanattan. 

Sanat en doğru anlatımla, insanın öznellikten çıkıp nesnel alanda bilgiyle buluştuğu en örtük alandır. Örtüktür diyorum, çünkü bilgi, kavram olarak sanatta dışsal gereçlere bağımlıdır. İnsanın bilgiyle, Descartes’in ileri sürdüğü gibi, açık ve seçik bir biçimde buluşması, dışsal gereçlerden özgürleşmesiyle mümkündür. Bu yüzden sanattan sonraki kıpı din biçiminde kendini gösterir. Çünkü din, insanın kendini tür varlığı olarak duyumsamasıdır. 

Mısır’ın piramitleri, Yunan’ın cansız bedenleri, Rönesans’ın renkli ikonları, her biri “et ve kan olmadıkça” kendini bilince açmaz. Bu yüzden sanatın sonraki kıpısı olarak din, şekillere batmış tin olarak değil de, insanın içsel dünyasında tümelliğini keşfetmesiyle ilgili vitalist bir görüngü sunar. 

Kuşkusuz, burada inanç nesnesi olarak değil, düşünceye konu olan bir fenomen olarak ele alıyorum dini. Keza sanatı da, Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’da konuşturduğu hat ustasının dediği gibi, “Benim amacım ağacı resmetmek değil, onun manasına yükselmek” manasında alıyorum. Öyleyse, “para her kapıyı açar” sözü Aristoteles’in öngöremediği bir önermeydi diyerek avangartça bir nokta koymak istiyorum yazıma.