Sanatta Sezgi (*)

Sayı 9 - Estetik Sorunu

Sizce “sezgi” nedir?

Metin Bobaroğlu: Bence “sezgi”, iç güdüyle(!) zekânın ilişkisinden türeyen bir yetimizdir. Sezgi, zihnimizin, akıl yürütmelerimizin aşıldığı bir yerde ortaya çıkar. Sezgi, aslında “saf-zekâ” hareketi olarak tanımlanabilir. Zihin eşyayı, duyumlar yoluyla dıştan ve dolayımlı olarak kavra, sezgi ise içten ve doğrudan kavrar. Bunun organik zemini beynimizdir: zihinsel faaliyetlerimiz beynin sol lobunda, sezgisel faaliyetlerimiz ise beynin sağ lobunda oluşur. Beynimiz, “corpus colosium” denen bir sinir demetiyle ve “cortex” denen beyin kabuğu ile bu iki ayrı faaliyeti bütünleştirir.

Sezgi, herhangi bir oluşuma ön ayak olma gücüne ne derece sahiptir?

M.B.: Sezgi, duyarlıla yakından ilişkilidir. Duyarlığı yüksek insanlarda sezgi yetisi daha güçlüdür. Sezginin üç yönlü faaliyeti olduğunu düşünüyorum: itilme, çekilme ve keşif. İtilme, zihinsel ve ruhsal gereksinimlerimizin doğurduğu bir yöneliş, bir arayış olarak sezgi faaliyetidir. Bunu zihinsel bir arayıştan farklı kılan nesnesiz oluşudur. Zihinsel yönelişlerimizin ya belirli bir nesnesi vardır ya da, belirli bir tasarımı vardır. Ama, sezgisel itilme bir boşluğun doldurulması ya da sıkıntıdan kurtulmak gibi belirli bir nesnesi olmayan yöneliştir. Daha doğru deyişle, bilinmeyene doğru bir açılma, bir içsel itilmeden söz edebiliriz. İkinci tip sezgisel faaliyet “çekilme” ise, belirli bir nesneye doğru yöneliştir ama, o nesnenin çekimine kapılarak. Önceden her hangi bir tasarım olmaksızın bazen, bir nesneye doğru çekiliriz. Bizi çeken eğer o nesnenin dış görünüşü değilse ve o nesnede o nesneyi aşkın bir anlam söz konusuysa, çekimsel sezgimiz faaliyettedir. Üçüncü tip sezgisel faaliyet, “keşif”tir. Bu tip sezgi “olan”ın yadsınması ile ortaya çıkar. Mevcut gerçekliği ne denli yadsıyabiliyorsa insan, o denli de zihinsel belirlenimlerden soyutlanıyor demektir. Yadsıdığı gerçekliğe bağlı olarak o gerçekliği dönüştürecek ya da yeniden oluşturacak bir sezgi ortaya çıkar. Bu bizi, olandan olması gerekene doğru devindirir. İşte bu durumda sezgi yeni oluşumlara ön ayak olur.

Sezginin eylemselliği doğurtma olasılığı nedir? Ya da eylemselliği oluşturulabilir mi? Sanatta ve özellikle de resim sanatında sezginin biçim ile ifade bulma sonucunu nasıl değerlendirirsiniz?

M.B.: Bildiğiniz gibi eylem, “bilinçli-amaçlı-etkinlik” diye tanımlanır. Sezgi bilinci aşkın olduğuna göre bilinç yoluyla eyleme katılamaz. Onun edimselliği bilincin devre dışı kaldığı durumlarda doğrudan gerçekleşir. Bazen de bilinç akışı içinde bilinç sıçramaları olarak ortaya çıkar; eğer, bilince sözcükler, tümceler, satırlar denirse, sezgi, satır aralarıdır. Müzikteki “s”ler gibi “sessizlik” ya da boşluklar. Bu boşluklar müziğin anlamını tamamlar. Sezgi de böyle bir bilinç boşluğudur ki bilinç alanına birdenbire, sıçramalar, esinlenmeler biçiminde çıkar. Bundan sonra artık sezgi bilince katılmıştır ve eyleme dönüşebilir. Sezgi insan varlığının “bütünsel” tepkisidir, o, bilince geldiğinde ayrışır ve farka gelir. Zaten bilinç farkındalık değil mi?

Sezgi, amorf bir yapıdadır bu nedenle hangi malzemeyle buluşursa onun formuna bürünür. Su metaforu ile anlatılırsa: su, girdiği kabın biçimini ve rengini alır ama, yine de o zatında biçimsiz ve renksiz olarak kalır.

Bu nedenle tüm sanatlarda olduğu gibi resim sanatında da durum aynıdır. Düşünce ve duygularımızı olduğu gibi, sezgilerimizi de resim diliyle anlatabiliriz. Sezgi, girdiği kabın formu ve rengini aldığına göre, resim sanatında resim dilini kendi olanaklı sınırlarına taşıdığımızda onun biçiminde yetkinleşiriz, bu yetkinlik bizi o dilden özgürleştirir, işte tam da bu durumda sezgi (bütünsel varlığımızın tepkisi) devreye girer ve resim işi resim sanatına dönüşür. Sezgi, bütünsel olduğu için, “biricik”tir de, bu biricikliğimiz sanatımızda “özgünlük” olarak yansır. Sezginin bürüneceği formlar, önce malzemeyle sınırlıdır sonra da bilincin içerikleriyle ve formasyonuyla sınırlanır. Bu nedenle seçtiğimiz malzemeyi tüm olanaklarında tanımakta yetkinleşmemiz gerektiği gibi, bilincimizi de olanaklı tüm felsefi kavramsallıkta yetkinleştirmeye çalışmalıyız. Çünkü, sezgi kabın yeteneğine göre dışlaşacaktır. Sezgi bir anlamda “deha”dır, ancak deha koşullarıyla sınırlıdır, tam da deha, işlevini kendini sınırlayan koşulları değiştirip, dönüştürdüğünde ortaya koyacaktır,  yoksa kişi bir taklitçi olarak kalır ve giderek dehası (sezgisi) körelir.

Bergson, sezgi içgüdüde içkindir diyor, bunu nasıl açıklayabiliriz. Her ikisinde de bağdaşan, örtüşen yönler ve ayrıştıkları noktalar hangileridir?

M.B.: Bildiğiniz gibi insan varlığı doğada değil, kendini düşünen düşüncede temellenir (cogito). İnsanın özgürlüğü bundadır. Doğa, insan varlığına dışsaldır. Burda bir paradox vardır; genellikle, insan doğanın bir parçasıdır denir. Ben bu deyimi yanlış buluyorum çünkü, insan parça değil bütündür, insan doğanın içinde, ama doğayı aşkın bir varlıktır. Başka bir deyişle insan evrim süreçlerinin son basamağı olarak, doğayı kapsar ve aşar. Bu aşma insan tini yani düşüncesidir. Tohum, ağaç ve meyve alegorisi ile anlatacak olursak: Başlangıçta tohum, ağacın nedenidir, tohum ağaca dönüştüğünde artık o, ağacın her yerindedir. Ağaç, kök, gövde, dal, yaprak ve çiçek süreçlerinden geçerek gelişimini tamamladığında meyvesini verir. Meyve olgunlaşıp ağaçtan koptuğunda (özgürleştiğinde), baştaki çekirdek artık o meyvenin içindedir, yeniden ağacın oluşması için bu meyve kendi içindeki çekirdeğin besini olur. İnsan doğa ilişkisini böyle düşünebiliriz. Bu nedenle insan, salt içgüdüye indirgenemez, indirgenmiş olsaydı o bir hayvana dönüşürdü. Doğa, içgüdü olarak en yetkin biçimde böceklerde ortaya çıkar; iç güdü kusursuz bir yetidir. İnsan doğal yetenekleri bakımından diğer hayvanlar içinde en zayıf olanıdır. Bu nedenle doğa, insanda bu eksikliği gidermek için olsa gerek(!) zekâ biçiminde evrimleşmiştir, işte bu zekânın “arı biçimi” sezgidir.

Sezgi ve bellek arasında bir tür ilişki var mıdır? Yani, bulanık bellek görüntüleri sezgisel bilişi ya da hissedişi artırabilir mi?

M.B.: Bana göre sezgi ile bellek arasında “olumsuz” bir ilişki vardır. Başka bir deyişle bellek içerikleri olumsuzlandığında sezgi açığa çıkar. Zihin belleğin esiridir, bellik zihnin içerikleridir. Belleğin olumsuzlanması, onu tüm içeriklerinden soyutlamak demektir, işte o zaman “saf-zekâ” ya da sezgi işlevsel olur. Sizin de dediğiniz gibi bellek görüntüleri zihni bulandırır, çoğu kez bu tür bir zihinsel karmaşayı sezgi sananlar olmuştur. Bu karmaşa, sezgiyi güçlendirmek şöyle dursun, aksine onu ketler. Bilinç karmaşası sıkıntı, sezgi ise sevinç yaratır.

Sezgi ve zekâ ilişkisi konusunda ne düşünüyorsunuz? Bunlar zıt kutup mu? İki ayrı yeti midir, yoksa bir tür birliktelik söz konusu mu?

M.B.: (Sanırım yukarıdaki açıklamalar bu soruyu kaldırır!)

Sezgi neyi kavrar, yakalar ya da bilir? Yani, sezginin günlük işlevsel tahminlerin dışında bir biliş iken, kavradığı ne olabilir? Katışıksız sezgisel bir bakış ile bakmaya başladığımızda, gerçeklikten kopma olasılığı var  mıdır?

M.B.: Bence, sezgi ya da “saf-zekâ”nın kavrayışı içeriksel değildir, o saf biçimlerle ilgili bir kavrayıştır, örneğin bilincimiz bir müzik parçasının içeriklerini kavrarken, sezgimiz ondaki, “armoniyi”, “akışı”, “bütünülğü”, “sessizliği” vb. kavrar. Bu nedenle katışıksız zihin nasıl ki tek yanlı olarak “gerçeği” yansıtmazsa, katışıksız sezgi de tek yanlı olarak “gerçeği” yansıtmaz.

Felsefedeki sezgi aktivitesi ile sanattaki sezgi aktivitesi arasında ne gibi farklılıklar vardır?

M.B.: Bence, Felsefede, sanatta ve bilimde, “aktivite” olarak “sezgi”, aynı türdendir, çünkü, sezgi, tüm bu biçimler aşıldığında vardır. Ancak, sezginin bu disiplinlerdeki işlevi açısından onu nitelemek de olanaklıdır ama, burda belirleyici olan sezgi değil onun aldığı biçimdir. Bu nedenle ona, felsefi sezgi, bilimsel sezgi ya da sanatsal sezgi denmiştir. “Sezgi” kavramsal olarak ele alındığında bu felsefenin içeriğine girer ve usun belirlenimi altına alınır. Ama aktivite olarak ele alındığında sezgi, zihinsel (ya da zihinsel felsefe) değil, “varoluşsal”dır. Ama yine de bu ayrım felsefî bir düşünceye iyedir. Nasıl ki “doğa” bir kavram olarak felsefenin konusu ama, felsefenin ürünü değilse, sezgi de böyledir.

Sanatta da bir dünya görüşü, belli bir felsefî düşünce söz konusudur ancak, sezgi aktivitesi bunların aşıldığı yerdedir ki bu sanatçıyı yaratmaya taşır.

Felsefede sezgi, kavramı nasıl oluşturur, ya da kavramın yapılanmasında nasıl bir rol üstlenir?

M.B.: Felsefe söz konusu olunca, herhangi bir kesinlikten söz edemeyiz. Her ne kadar felsefenin temel kavramları varsa da, disiplinlere bağlı olarak bu kavramlara yüklenen anlamlar farklıdır. Hattâ, bu temel kavramlara yüklenen anlamlar dolayısıyla felsefî disiplinler oluşur. Bu nedenle “sezgi”, ya da diğer başka bir kavram için, felsefede ne anlam taşıdığı sorulduğunda, bunun yanıtı tüm felsefe tarihidir. Yoksa, benimsenmiş bir felsefî disiplinin içinden verilecek bir yanıt tüm felsefeye mal edilemez.
Bu nedenle ancak, en genel olarak, Felsefede “sezgi”, düşüncenin arı biçimleri olarak ele alınır diyebiliriz; kategoriler, genellemeler, soyutlamalar, tümel kavramlar gibi boş kavram biçimleridir; bir anlamda bu arı biçimler bize usun olanaklarını verir. Bununla ilgili ünlü düşünür İ. Kant’ın bir sözü dikkate değerdir: “Algısız kavramlar ‘boş’, kavramsız algılar ise ‘kör’dür.”

Schelling’te sezgi, vahiy görevi üstleniyor. O’na göre sezgi ile en mahrem alanımıza yapılan yolculuğu gerçekleştirebilir ve derinimizde gizil olan mutlağı keşfedebiliriz. Sizce de “sezgi” hazır bilginin keşfimidir, oluşturmadığımız bizimle beraber varolanı?

M.B.: Sezgi adına, Bilim, Sanat, Felsefe disiplinlerinden söz ederken tabii ki buna, “Din” disiplinini de katabiliriz. Schelling bir filozoftur ama, sezgiyi disiplinler arası bir alana taşıyor; felsefe-sanat-din.
Bence, sezgi hazır bir bilginin keşfi değildir, çünkü hiçbir “bilgi” hazır değildir, ancak, nesne olay ve olgular hazırdır, bilgiyi biz bunlardan oluştururuz. Bence, sezgi, bir bilgi de değildir, o bir yetidir ki bize yeni bilgi olanaklarını sunar. Hattâ sözlü veya yazılı bir bilgiden de söz edemeyiz, ancak, sözlü veya yazılı bir enformasyondan söz edebiliriz; bu enformasyonlar her bireyin kendi düşünme süreçlerinde o bireyin formasyonuna bağlı olarak “bilgi”ye dönüştürülür (Özne-nesne ilişkisi). Bu formasyon, bilginin referans dizgesini, yöntemini, bağlamını gösteren bir formasyondur ve evrenselliği ölçüsünde geçerlidir.

Size göre tin ve sezgi arasında ne gibi bir yakınlık olabilir?

M.B.: Tin, felsefî anlamda “Geist” sözcüğünün Türkçe’mizdeki karşılığıdır. Bu anlamda “Tin” bölünmez bir bütündür ki bu yönüyle sezgiyle örtüşür. Bir bakıma “Tin”, varlığın birlik ve bütünlüğüdür ki, sezgi onun bütünsel erki olarak dışa vurumudur.

Mistiklerde yaşanan “vecd” haliyle, sanattaki anlık esinlemenin benzeşen ya da, ayrışan yönleri nelerdir?

M.B.: Mistiklerdeki esrime (vecd), zihnin ve buna bağlı olarak egonun toptan aşılması deneyimidir. Ancak, mistik esrime ile sanatsal sezgi en genelde aynı tözden türese de, birbirinden çok ayrı yolda gelişirler. Mistik deneyimle içine düşülen hâl eğer belli bir geleneğe ve yol gösterici bir inisiyasyona bağlı değilse, bence güvenilir değildir, bu deneyim çoğunlukla esrime yerine delirme ile sonuçlanır. Mistik esrimede bilinç (dolayısı ile akıl) sonuna kadar yadsınır. Sanatsal sezgi, sanatsal bir formasyonu gerekli kılar. Sanatsal formasyon, olanakları bakımından kendi sınırlarına ulaştığında sezgiye açılır ve sanatsal dışa vurumda bilinç ona eşlik eder. Bir başka deyişle sanat, sezgiden beslenen bilinçli bir edimdir. Sanatta da arınma ve duyarlığın artırılması vardır ama, bu yine sanat yoluyla yapılır. Sezgi herkeste aynı nitelikte oluşmaz, kişinin kendi formasyonuna bağlı olarak kendini aştığı durumda ortaya çıkan sezgi birbirinden farklı güç ve niteliktedir. İnisiyasyona bağlı bazı büyük sûfilere bakacak olursak, onların da belli bir disiplini son sınırlarına kadar zorladıklarını ve bunun sonunda kendilerini tefekküre (meditasyon) bıraktıklarını görürüz ve bu tip sûfiler düşüncelerini “sanat” yolu ile anlatırlar (şiir, öykü, masal, dans, müzik vb.). Bunun en iyi örneğini Mevlâna’da görmek mümkün.

Sanat sezgisinde, esin ile yaşanan kıvılcım, biçimsel ifadeye dönüşmekte, bu aniliği ve aniliğin içindeki yoğunluğu neye benzetebiliriz?

M.B.: Bunu alegorik olarak, suyun buharlaşmasına benzetebiliriz. Suyu belli bir basınç altında belli bir dereceye kadar ısıtırız ve o, kritik sıcaklığa geldiğinde birden bire buharlaşmaya başlar. Bu aynı zamanda evrensel bir yasayı bize hatırlatır ki, o da; “nicel birikim nitel dönüşüme neden olur”.

Biçimsel ifadeyi kullanan bir sanatçı, sosyal varlık olarak yaşadığı tarihsel sürecinin oluşturduğu hafıza ile evrende tek başına kalsaydı eğer, sizce, yine de bir şeyleri dışlaştırma eğilimine girer miydi?

M.B.: İnsan toplumsal bir varlıktır. Tüm varoluş süreçleri toplumsal ilişkilerin bir ürünüdür. Bu nedenle, insan, tek başına “insan olarak” varolmayı sürdüremez. Ancak, bir sanatçı yoğun ilişkiler içinde biriktirdiklerini ve özümsediklerini doğurabilmek için, zaman zaman kendi başına kalmalı  toplumsal ilişkilerinden soyutlanmalı, içine yönelmeli diye düşünüyorum.

Günümüz bulanık modernist ortamı ve beraberindeki mekanikleşme mahkûmiyeti, sezgi yoğunluğunu, ya da kullanım nedenlerini değiştirebilir mi?

M.B.: Yaşam koşulları kuşkusuz sanatçıyı ve sezgi yoğunluğunu etkiler ve sınırlar. Belirli tarihsel dönemleri ele aldığımızda daima şunu görürüz, o dönemin içindekiler o dönemi öncekilerine oranla daha kötü ve daha değerden yoksun olarak niteler ve geçmişe özlem duyar. Bugün için modernist dönem için de aynı kaygılar dile getiriliyor. Bunun bir çok nedeni olmakla birlikte, değişimin getirdiği güvensizlik ve gelecek korkusu en temel olanlardır kanısındayım. Bana göre modernist yaşamın getirdiği mekanikleşme, bunaltı vb. gibi olumsuzluklar sanatçı için tetikleyicidir. Sanatçı tüm olumsuzlukları görüp gösterme ve bu olumsuzlukların yadsınması ile ilgili bolca konu bulabilir. Kendi tasarımlarını bunun karşısına koyabilir. Kuşkusuz bu zor bir iş olacaktır, çünkü, menfaat gruplarının çıkarlarının medyanın gücü ile birleşmesi karşısında sanatçının sesi cılız kalmaktadır. Ancak, sanatçı her koşulda kendini gerçekleştirendir.

Sizi araştırmalarınıza iten bir sezgiden söz edebilir miyiz, yani geriye dönüp baktığımızda bir ilk itiş var mı, yoksa bunu ayrıştırmak güç mü? Eğer varsa bu en yalın haliyle hangi cümleyle ifade bulabilir?

M.B.: Beni araştırmalarıma iten, dünyada ve çevremde olup bitenden duyduğum rahatsızlıktı. Sezgi, araştırmalarımda derinleşmemi ve yeni ufuklar görmemi sağladı.

(*) M. Ü. G. S. F. Yüksek lisans öğrencisi Betül Merkan’ın Metin Bobaroğlu ile söyleşisi.