Sanat

18 Kasım 2016
Sayı 46 - Mart 2014

“Sanat, ideale özlem duyulan yerde ortaya çıkar ve gelişir,” der A. Tarkovsky. Sonra da şunu ekler: “Sanat olgusu, faydacı bir pratiğin bizden gizlediği tinsel gerçekle iç içe bu dünyanın bir simgesidir.”

İdea çok tartışmalı bir kavram olmakla birlikte, sanat için idea en temelde, “birlik” ve “bütünlüğü” anlatır. Farklılıkları bir arada tutan “ortak-özü” veya “ortak-biçimi” dile getirir. Sanat yapıtı da kendi özüne bağlı bir bütündür; biriciktir, özgündür.

Sanatsal uğraş, tarihinin en eski dönemlerinden beri tüm kültürlerde vardır. Ama sanat kendi bilincine Antik Yunan’da varmıştır. Bu bir rastlantı değildir; çünkü felsefe, yani insanın kendi düşüncesinin bilincine vardığı yer de burasıdır. Diğer bilimlerin nesnesi kendi dışındadır, oysa felsefenin hem nesnesi hem de öznesi, ikisi de bir aynı bilinçtedir. Aristo’nun dediği gibi: “Nasıl bir başkasının değil de kendi amacı için var olan insana ‘özgür insan’ diyorsak, aynı biçimde felsefe bilimini de biricik özgür bilim olarak aramaktayız. Çünkü felsefe, kendi amacı için vardır.”

Sokrat’ın “kendini bil” önermesi ancak felsefe ile olanaklıdır. Sanat ise bu özgür düşünme etkinliğinin estetik ve özgün bir dışavurumudur. Felsefenin gelişmediği toplumlarda sanatın yadsınması kaçınılmazdır. Sanatçı ve onun sanatı, başka hiç kimsenin amaç ve iradesine hizmet etmez, bu nedenle sanatçı sorgulayıcı ve eleştireldir. Estetik üzerine yapılmış tüm analiz, açıklama ve yorumlar bize şunu göstermektedir: Hem bireyin gelişimi hem de toplumun kültür ve uygarlığı inşasında estetik duyarlılık, sanatsal yaratı, estetik algı ve estetik yargı, olmazsa olmaz bir koşuldur. Sanatın özündeki özgürlük, başkaldırı ve yeniden yaratma etkisi her dönemde siyasi erki rahatsız etmiştir. Bu nedenle faşist, despotik ve totaliter tüm rejimlerde sanat etkinlikleri yasaklanmıştır. Sanatın yerine sanatsal araçlarla propaganda geçirilmiştir.

Bilgelik, yani sophia ile sanat birlikte var olurlar. Sophia; sıradan insanı “etik bir insana”, sanat ise “estetik bir insana” dönüştürür. Bilge var olur, sanatçı ise var kılar. Sanat görünmez bir ideayı ya da düşünceyi duyular önüne koyarak onu görünür kılar. Bunu ünlü Türk bilgesi Yunus Emre, “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm,” diye dile getirmiş. Bir başka bilge olan Niyaz-i Mısrî de, “Gökyüzünde nûr idim, yerde Niyazi göründüm,” demiştir.

İnsan, arzu nesnelerine, onu tüketmek ya da kendi için kılmak için yönelir. Buna karşın sanat ilgisi, sanat nesnesini özgür bırakır, kendi adına varlığını sürdürmesini ister.

Sanat yapıtının biricikliği ve dokunulmaz bütünlüğü, onu diğer her şeyden ayırır. Bu özgürlük onu tesirli ve çekici kılar.

Sanat, insan ruhuna seslenir ve insanın manevi yapısını şekillendirir. Teknoloji dünyayı yararlı kılar, felsefe onu açıklar, sanatçı ise onu yeniden yaratır. Evrensel uygarlık evrensel bir ülküdür ve bir “insanlık mabedidir”. Bu mabedin sunağına her kültür, kendi tarihsel deneyiminden taşıdığı değerleri işleyerek oluşturduğu sanat eserlerini koymalıdır.

Günümüz dünyasında genel ve yaygın eğitim, insanları birbirine benzer kıldı ve sıradanlaştırdı ve sürü bilinci yarattı. Sanatçıdan beklenen ise fark yaratmaktır.

Estetik bir yapıt olarak sanatın kanaatimce başka bir açıklamaya gereksinimi yoktur. Ancak, sanat eserinin izleyici üzerinde bıraktığı etkiden ve onun sanat tarihindeki yerinden söz etmek ise olanaklıdır.

Bir sanatçının her yapıtı tek tek bağımsız ve bütünlüklü eserler ise de, sanatçı tek tek eserinden kalkarak anlaşılamaz. Sanatçı eserlerinde kendisini dışavurur, ama kendisi onların arkasında akan bir yaşam sürecine aittir. Her eser filmin birer karesi gibidir; birer enstantanedir, ama bütünlüğü vermez.

13.12.2013, İstanbul