Sanat ve Yaşantı

Sayı 1 - Aydınlanma Sorunu

Sanat bir yaşantıdır; yaşantı ise nasıl nitelenirse nitelensin, zaman içinde bir akış, süreklileşme, sonsuzlukta renk renk ışıldayan bir şeyi yaşama olayıdır. Yaşantı, beşikteki yavrunun ve basit insanlarınki gibi basit olabilir; bir bilim adamının, şairin ya da iş adamınınki gibi karışık olabilir. Yeni doğmuş bir çocuğun ellerinin bilinçsiz olarak hareket edişinden, gözlerinin kendiliğinden oraya buraya kayışından tutun da, usta bir nişancının dikkatli bakışına, ölçülü hareketlerine kadar her şey “yaşantı”dır.

`Yaşantı’, nesneleri gözle görüp elle tutmaktan başlayarak, gözle görülmez, elle tutulmaz soyut düşünceler tasarımlamaya ve düzenlemeye kadar gider. Fakat, doğumla ölüm arasında hayattan şu anlaşılır ki; o, bir canlının, `hazla ürperen beş küçük duyu’nun, harekete geçerek gerilen kasın, hırslı ve huzursuz ellerin, bir şeyler söylemek için kımıldayan dilin, düşünmeye zorlanan zihnin uyarılışı ve davranışıdır.

Yaşantının bazı parçaları ya da yönleri hatırlanıp saptanabilir. Yaşantının arkasında ya da ötesindeki bir şey örtülebilir, sadece sistemli hale gelmiş, geçici bir aldanış olabilir, korkulu ya da tatlı bir düş de olabilir. Düşün adamları ile ozanlar, zaman zaman bu kuramlarda birini ya da diğerini benimsemişlerdir. (Anlamı ve kapsamı ne olursa olsun, neyi gizler ya da açığa vurursa vursun, yaşantı vardır. Yoğunlaştırılmış ve yüceltilmiş, körletilmiş ve karartılmış olabilir; vahşi, sönük, karmakarışık kalabilir ya da anlamlı, açık, canlı bir hale gelebilir. Yaşantı, bir yönü ile bir an için – bazı kimselerde hayat boyunca – canlılık, yoğunluk, derinlik kazanabilir. Yaşantıya böyle bir yoğunluk ve açıklık vermek sanatın işidir. Sanat, yalnızca heykel, resim, senfoni demek değildir. `Sanat’ , hayatı anlayan zekanın, onu en ilgi çekici, en güzel biçimlere sokması demektir.)

Önemli sayılmaya değer diğer bir sanat, Aristo’nun belirtmiş olduğu gibi, `politika’dır; konusu yaşantının bütünüdür; maddesi ve alanı, hayatın bütünüdür. Böyle geniş bir sanat, devlet adamı için bugüne kadar erişilmesi uzak bir hayal olarak kalmıştır. Hayat koşulları, özellikle birlikte yaşama koşulları, hem değişken hem de karmaşıktır. Etkimize güvenecek kadar bu koşulları bilmediğimiz gibi, herhangi birimizde de etkisinin eyleme dönüşeceğine güvenecek güç yoktur. Hayatın bütününü sanata çevirmeye uğraşan bir sanatçının, hem evrensel bir despot, hem evrensel bir dahi, yani bir kişide toplanmış Goethe, Newton, İskender ve Atatürk olması gerekir. Hayat sanatı, bir tarih, bir olay değil, bir ülkü, bir görüştür.

Sanatçı her ne kadar bütünü sezdirebilirse de, gerçekten parça parça tecrübeye bir biçim vermek zorundadır. Sanat ile zeka ayrı tecrübe, değişken ve karışıktır. Böyle bir tecrübe, biçimden yoksun madde, yönsüz harekettir. Şu kulağımıza çarpan sesler, dikkat etmediğimiz ya da duymak istemediğimiz belli belirsiz bir gürültüdür. Çevremizdeki renkler ve şekiller, ya zevkten yoksundurlar ya da onların farkında bile olmamışızdır. Şu işittiğimiz kelimeler, harekete geçmemiz için birer işarettir. Eğer harekete geçirebilirse!.. Hayat bir ölçüde bir biçime girmiş durumdadır.

Uygarlığın kendisi, bir hayli maddi ve gelişigüzel de olsa, bir sanat eseridir. Hayat, bir biçime girdiği ölçüde sanattı. Uygarlığın yerleşmiş düzensizliği, tutarlılık kazandığı ölçüde sanat eseridir. Töre, teknik, sosyal kurum adına ne varsa, hepsi zekanın ya da onun yıkık dökük geleneğinin eseridir.

Sanatın alanı ile insanın egemen olmaya çalıştığı alan birdir. İnsanın içinde yaşamak zorunda olduğu madde ve hareket dünyası ile otomatik davranışlar ve gelişigüzel isteklerle dolu iç dünya… Bir değneği kırmak, bir kulübe, gökdelen ya da katedral, cami yapmak, anlaşma için dili kullanmak, ekin ekip kaldırmak, çocukları büyütüp eğitmek, bir yasa ya da bir dizi ahlak kuralı hazırlamak, elbise dokumak, bir madeni topraktan çıkarmak vb. , bütün bunlar bir rölyefe şekil vermek ya da senfoni bestelemek gibi sanat örnekleridir.

Sanat deyince hemen hemen yalnız güzel sanatların anlaşılması bir rastlantı sonucudur. Resim, heykel, müzik ve şiirde madde öyle ince ve açık bir biçimde kullanılmış, yumuşak ve uysal bir hale girmiş, zeka maddeyi öyle belirli ve tam olarak egemenliği altına almıştır ki; sanat deyince bu sanatların verdiği örneklere yönelir, en yoğun, en katıksız sanat zevkini onlarda buluruz. Bununla birlikte, nerede maddeye şekil verilmişse, nerede hayat sanki çizgi ve kompozisyon kazanmışsa, orada zeka vardır. Orada, karmaşık bir alemi istediğimiz ve istenilen biçime sokan sanat dediğimiz şey vardır. (Sanatla zekadan ayrı düşmüş yaşantı yabanidir, duyarsızdır, şekilsiz madde ve amacı olmayan harekettir.)

Günlük yaşantımızın nasıl `büyük ve gürültülü bir karışıklık’ olduğunu kavramak güçtür. Günlük hayat, zaman yarı sersem halde yaşanır. Çoğu kez hayat, uyanık iken görülen bir düş olarak tanımlanmıştır. Fakat hayatın büyük bir kısmında, bir düşün tutku ve dehşeti olsa da canlılığı yoktur. Hayat, insanların çoğu için çoğu kez ağır bir uyuşukluk halidir. Gözleri vardır, açık ve seçik olarak görmezler; kulakları vardır, iyice güzelce işitmezler. Kendilerini düşünmeye, duymaya zorlayan bin bir şey vardır, uyuşup kalmışlardır, davranmazlar. Ancak bazı ani ve güçlü bedeni hazlar, onları bir an için yarı bilinçli, otomatik bir davranışa sürükler. Vurdumduymaz için müziğin ne olduğunu anlatmak üzere birinin söylediği gibi: “Hayat, asabi ürpertilerle aralanan bir hayal kurmadır.”

İstenmedik bir uyarmadan başka bir davranışa bu acele geçiş, bu çiğ güneşte yanma nasıl oluyor da bambaşka bir biçime giriyor? Nasıl oluyor da sanatçı yaşantıyı hem durgun, hem alışılmış, hem yadırganır bir hale getiriyor? Sanat, hayatımızda ne gibi bir rol oynuyor ki, ona kendine özgü bir büyü, bir haz kaynağı gözü ile bakıyoruz?

Günlük yaşantının, yani içgüdülerimize dayanan, faydacı yaşantının hem canlı hem de ölgün bir yanı vardır. Alışkanlıklarımızla içgüdülerimiz öyledir ki, çevremizdeki bunca nesneye ve olaya rağmen, yalnızca isteklerimize erişecek ya da ihtiyaçlarımızı giderecek kadarını görür ve işitir, sadece o kadarı ile ilgileniriz. Zorunluluklarla içgüdüler, bizi bir nesneden ötekine koşturur. Her nesneden isteklerimize, ihtiyaçlarımıza yetecek kadarını alıverir, tam ve özgür bir sanat hazzını tadacak yerde kırıntılarla yetiniriz. Bir köpek için nasıl et yenecek, kedi kovalanacak bir nesneyse; yorgun bir kimse ya da bir müdür için koltuk sadece üzerine oturulacak bir nesne, susuz bir kimse için de su -akışı ne kadar hoş, pırıl pırıl olursa olsun- içilecek bir nesnedir. İş adamı girişimlerde bulunurken ya da işini tasarlarken, bilim adamı iki elemanın özel bir bileşiminin sonucuyla ilgilenirken, aç ya da şehvet düşkünleri kendilerine dünyayı unutturan geçici arzularını doyurmaya çalışırken, hep bir andan öteki ana, bir nesneden öteki nesneye, bir olaydan öteki olaya koşarlar. Günlük hayatlarında insanlar asgari ile ilgilidirler; bu asgari ise çıplak bir şeydir. Onun için bir anlık istek ya da ihtiyaçla ilgili yönü hatırlanır, gerisi unutulur, daha doğrusu gerisi önemsenmez.

`Yaşantıyı canlandırarak çekici bir hale getirmek sanatçının başlıca görevlerinden biridir.’ Şair, heykeltıraş ve mimar nesnelere; şair ve romancı olaylara öyle biçimler verir ki, göz duraklamak zorunda kalır, bakmaktan zevk alır. Kulak sadece dinlemek ister, zihnin faydacılıktan uzaklaşarak anlamanın, merak ya da hayret etmenin hazzını tadar. İskemle, üzerine oturulacak bir simge olmaktan çıkar; kompozisyonda bir kısım, bir nokta, bir şekil ve renk mihrabı haline gelir; bir tabloda resim sanatı bakımından dikkate değer, canlı bir hale gelir. Önümüzdeki şu çehre, inandırılacak, istediğimize uydurulacak ya da unutulacak bir şey değildir; bakılacak bir şeydir, onunla ilgimiz resim olarak doyurduğu ve zevk verdiği içindir. Artık o bir olay, bir araç olmaktan bizi harekete, öfkeye, şehvete sürükleyen simge olmaktan çıkmış; düzen ve canlılık dolu bir an haline gelmiştir.

Ressamlar, bazen bir tablodaki ölü noktalardan, yani rengin donuk ve ilgi çekmez ya da şeklin aykırı ve soğuk olduğu kısımlardan söz açarlar. (Yaşantı, ölü noktalarla doludur. Ona hayat veren sanattır.) “Öteden beri söylendiği üzere; eğer yaygın bir sanat hayatın bütününü canlandırsaydı, ufak tefek günlük işler ve zorunluluklar hem o andaki özellikleri, hem de taşıdıkları anlam bakımından zevkli olurlardı. Başkalarıyla ilişkilerimiz, dostluğa ve sevgiye benzer bir nitelik taşırdı. Ele aldığımız her işi, bir yazarın yazı yazarken ya da bir ressamın resim yaparken duyduğu istekle yapardık. Karşımıza çıkan her şey müzik, resim ya da şiir gibi olurdu. Yaşamak, sürekli bir yaratıcı faaliyet, bir sanat zevki haline gelirdi. Her işimize bir sanat havası, yaşantımıza giren her şeye bir sanat hazzı, sanat zevki sinerdi. Böylece yaşamak, hem düzenli, hem coşkun, hem disiplinli, hem özgür bir hale girerdi.”
Hayat sanatı diyebileceğimiz böyle kusursuz bir düzenin bir gerçek olmaktan çok, filozofların tasarıları ile ozanların düşlerinde kalmış. olmasının birçok nedeni vardır. İnsan hayatında binlerce sağlık, yorgunluk, çevre koşulları, yoksulluk, yüklenilen sorumluluklar gibi etkenler bir araya gelerek enerjinin tam bir bilgelikle kullanılmasına engel olur. Tertemiz ruh, zavallı maddeye dayanmak zorundadır; en seçkin zeka, kendisine hayat ve şekil vermiş bulunan vücuda ve dünyaya dayanmak zorundadır. Yaşantıdaki ölü noktalardan kaçınma olanağı yoktur. Hayat nasıl düzenden yoksun bir dünyada gelişmişse, yapılması gereken şeylerin çoğu da fayda için, gelişigüzel yapılır. Biz dinlenmek için çalışır, başımızı dinlemek için didiniriz. Ne çalışmanın ne de didinmenin tatlı, huzur verici bir yanı vardır. Canlı güçlerin bayağılaştırılması, gençliğin ve bereketin kanatlarını kırıp durmaktadır. Birtakım tatsız kimselerin varlığı, sohbeti çekilmez bir hale getirmektedir. Sokaklarımızın, evlerimizin ve şehirlerimizin çirkinliği, aslında sonsuz bir haz kaynağı olabilecek şeylerden bizi yoksun bırakmaktadır.

Güzellik düşkünü ile sanatçının, güzel sanatlara sığınmalarının binlerce nedeninden biri budur. Yine sık sık ve ısrarla sanata hayattan bir kaçış gözü ile bakılmasının, sanatın bu yolda açıklanmasının bir nedeni de budur.

Güzel sanatlar, iki bakımdan gerçekler dünyasından bir kaçıştır. (Güzel sanatlarla uğraşan sanatçı, uysal madde üzerinde zekasının serbestçe çalışabileceği bir alem bulur.) Şair ya da müzisyenin karşılaştığı teknik sorunlar çetin olabilir, fakat bu sorunlar hem çözümlenebilir, hem de sanatçı bunları çözümlerken mutluluk duyar. Müzisyen, bir matematikçi gibi, karışık olmasına rağmen uysal bir alemde yaşar. Bu geniş, kaçamak ve madde-ötesi alemde sanatçının zekası serbestçe çalışabilir ve zihin huzura kavuşabilir.

Sanatçının gündelik hayatta beceriksiz olduğu sık sık söylenmiştir. Sanatçı için günlük hayatın sorunları ya sıkıntı verici, ya şaşırtıcı ya da hem sıkıntı verici hem şaşırtıcıdır. Hayatın dur durak bilmeyen ayrıntıları içinde, küçük fakat derli toplu bir alemin düzenine uymuş sanatçının zekası huzur bulmaz. Bunun için değil midir ki, bir yandan sanatçı da dünya işlerini hesaba kitaba gelmez bulur. Öyle değerli, titiz bir zihnin nesnelerin ve olayların kalabalığı ile ne işi olabilir? Uyumsuzluğu kötülük sayan bir ruh, ahlak ve politika gürültüleri içinde ne yapsın? Bir çok ozanlar, romantik ve hayalcidir; çünkü gergin, sabırsız duyarlığı ile gerçekler dünyasında yaşamaya katlanamaz. En katıksız şairlerin, güneş altında ne varsa gözlemek üzere ya da nesneleri birer birer övmek üzere yetiştikleri doğrudur. Ressamlar, nesnelere, örneğin yorgun bir işçiye, yaşlı bir kadına, hemen o andaki çirkinlik ve perişanlıkları içinde bakmayı, sonra da bir çizgi ve ışık büyüsü ile onları güzel bir huzur alemi haline getirmeyi öğrenmişlerdir. Ancak ne var ki gücü geniş, fakat alanı ve cesareti sınırlı olan sanatçı için sanat, daima dayanılmaz bir gerçekler dünyasından, katlanabilir, güzel bir renk, ışık ve ses alemine, gerçekle ilişiği bulunmayan bir hayal bölgesine kaçış olagelmiştir.

19. yy. İngiltere’sinin budalalık ve zulmüne sırt çeviren Shelley, taşıdığı ruh güzelliği ile platonik ve mermerler gibi kusursuzluğu ile klasik olan bir ütopyaya yönelir. Acı içindeki sağır Beethoven, 9. Senfoni’nin koro bölümünde kardeşlik ve sevinçten örülü bir dünyaya kendi zaferini haykıran şarkıyı dinler.

Romantik zevki oluşturan nedenlerle romantik sanatçıyı ortaya çıkaran nedenler birdir. Müzik, şiir, resim ve roman aracılığıyla birçok sanatsever ellerinde olmadan içine düştükleri sağlık, para ve sevgi bağlarından uyuşturucu da olsa haz verici bir aleme sığınır. Tezgahtar kızın romanı, sanatın bir kaçış olduğunu kanıtlamak üzere ileri sürülen, herkesin bildiği bir örnek haline gelmiştir. Romanın sayfalarına dalan zavallı kızcağız, prenslerin, düşeslerin, sinema yıldızlarının bolluk içindeki hayatına girer; kendisini onların yerine koyacak güzelliğe, özgürlüğe kavuşur. Masasından ayrılmayan katip, macera romanları okuyarak uzaklara açılır; romantik bir hikayenin gözü pek kahramanına özenerek yiğitlik, soyluluk örneği kesilir.

Kaçış olanağı sağlayan biricik sanat türü roman değildir. Roman, hayalimizi sürükleyerek, üstünde yürümek isteyip de yürüyemediğimiz yollardan, görülmemiş sarayların bulunduğu bilinmez ülkelerden bizi geçirerek kaçış olanağı sağlar. Öteki sanatlar daha ustalıklı kaçış olanağı sağlar. Yıllar önce Schopenhauer, bunları parlak inandırma gücü ile ortaya koymuştu. Çoğu kimsenin sandığı çeşitten almamakla birlikte, güzel sanatlara karşı duyulan ilgi, hayata bir çeşit sırt çevirmedir. Bir tabloyu incelemek demek, günlük alışkanlıklarımızdan bir çeşit sıyrılma demektir. Hiç değilse o an için nesnelere, bir şeyin simgesi oldukları için bakarız. Bir natürmorttaki elmanın rengine dalmışızdır; artık elma, aç iken el uzatılacak bir şey değil, taşıdığı canlılık ile görülecek bir şeydir. Faydacı görüşün yerini güzellik sevgisi almıştır. O an için Schopenhauer’in dediği gibi, bilgi iradeyi ikinci plana atar.

19. yy. sonlarında romantik bir kötümserlik ile romantik bir güzellik düşkünlüğünün nasıl birleştiği kayda değer. Aç irade, hiçbir zaman doyurulamadığı bir dünyada başka türlü doyurulamaz, başka türlü huzur bulamazdı. Hayat, doğumla ölüm arasında bir sonsuzluk, koskocaman bir karışıklık, anlamsız bir cümle olurdu. Varsın olsun! (Şu kısa misafirlikte insan, Rönesans adlı eserin ünlü sonucunda; HİÇ OLMAZSA IŞIK, RENK VE MÜZİK’le dolabilir.)

Zekanın ve duyguların yenilgilerinden kaçarak eşi az bulunur bir epikürcülüğe sığınabilir. Olabildiği kadar ve güzelliği görüp yaşadığı ölçüde insan, güller içinde kendinden geçmiş durumda hayatını sürdürüp gidebilir. ( Uyumlu bir müzik, insanı II. Richard gibi, şirazesinden çıkmış olayların etkisinden uzaklaştırabilir.) (Mermerin hareketsiz kusursuzluğu, bir tablodaki çehrenin ya da duvara vurmuş gölgelerin ustalıklı biçimi bizi alıp bir sonsuzluk alemine götürebilir. Musiki, bize günlük hayatımızda tadamayacağımız incelikte heyecanlar tattırabilir. Edebiyat aracılığı ile yokluk ve acı bile, güzelliğe bürünmüş bir halde bütün genişliğiyle yaşanabilir.)

Şurası bir gerçektir ki, sanatseverler için güzel sanatların görevi, güzelliğin vereceği huzuru ve günlük hayattan sıyrılmayı sağlamaktır.

Geniş anlamda sanatın bize verdiği, eşyanın pratik faydası değil, sonsuza dek sürecek özüdür. Bir öze eğilmek demek, başka bir amaç gütmeksizin bir şeyin kendisine eğilmek demektir. Bir nesnenin yalnız güzelliğine dalan kimse, o an için kendi ruhunu unutmuş, dünyaya, yani sanat dünyasına erişmiştir. Bu sanat kuramı ve ülküsü, hayal kırıklığına uğramış duygulu kimselerde gerçek yandaşlarını bulur. Güzellik budalası, kendini eşsiz bir hüzne kaptırmış, sönen bir dünyanın gölgelerinde oyalanmaktadır. Kuşkusuz birçok kimseler için sanat, böyle bir kaçıştan başka bir şey değildir. Azizin çöle sığınması gibi, güzellik budalası da fildişi kulesine çekilir. Birisine Tanrı, ötekine şekil HUZUR verir.

Ancak, gerçek şudur ki sanatı kaçış sayan bu kuram, estetik yaşantı hakkında doğru olan şeylerin çoğunu dikkate almamakta; sanat zevkinin zengin ve olumlu yönlerini küçümsemektedir. 19.yy. başlarındaki ekonomik insan nasıl soyutlaştırılmışsa, bu kuramla da Estetik insan fazlasıyla soyutlaştırılmış olmaktadır. (Uzun bir zaman, hatta hiçbir zaman hiç kimse yalnız güzelliğin seyircisi olmakla kalmamıştır; sanat zevki, aynı zamanda bildiğimiz dünya ile kendi yaradılışımızın canlı, aydınlatıcı bir yorumu niteliğindedir. Seyircinin gözü, insana özgü bütün geniş ilgileri ve duyguları yansıtan bir insan gözüdür. Dinleyicinin kulağı, kelimeleri tınlayışları için olduğu kadar anlamları için de dinlemiş, kelimeleri duydukça çağrışımlar yapan bir insan kulağıdır.)

Ancak bazı durumlarda ve bazı kimseler için sanat, bütün çatışmaların uyuşturulup sadece zevkin tatmin edildiği parlak ve doyurucu şekil cennetine, teselli edici bir düş alemine kaçış olabilir.

Sanat, daha melodramca bir anlamda da kaçış olabilir. Trajedinin Doğuşu’nda Nietzche, Eski Yunan Trajedisi ile sürükleyici bütün sanat eserlerindeki tamamlayıcı öğeler ile görünüşte karşıt öğelere değinmişti. Nietche bunları, `Apollonian’ yani yatıştırıcı öğe ve `Dionysian’ yani canlandırıcı ve coşturucu öğe olarak adlandırmıştı. (Sanat duygulan yatıştırmakla kalmaz; aynı zamanda ateş dağıtır. Günlük hayatın içinde eli kolu bağlanmış olan pısırık ruh, çoğu kez güzel sanatların yüceltilerinde bu küllenmiş ateşi parlatacak bir kıvılcım, bir yol, bir bahane bulur.)
Bir zamanlar Nietzche, özellikle Wagner’e tutulmuş; bu romantik bestecinin sürükleyici, taşkın üslubunda sanatın can damarı saydığı `Dionysian’ öğesinin tam kendisini bulmuştu. Anatole France der ki: “Edebiyat, zamanımız dünyasının haşhaş ve esrarıdır.” Edebiyat diyeceğine daha yerinde olarak, Müzik diyebilirdi. Baskı altına alınmış şiddetli duyguların nasıl taştığını görmek için insanın çağdaş bir konser salonunda, orkestra coştuğu anda dinleyicilerin yüzlerine dikkatle bakması yeter. Dinleyicilerin pek çoğunun kelimelerle söyleyemeyeceği, söylemekten utanç duyacağı şeyleri müzik utanmasız olarak söylemektedir.

Sanat, yalnızca en coşkun tutkulu anlarını ifade etmekle kalmaz. Farklı duygular, günlük hayatın bizi, göremeyecek kadar kaba ya da uğraşlarla yüklü hale getirdiği düşünce incelikleri, söylenmesi pek çiğ kaçacak sözler, yapılması pek yersiz kaçacak işler, hepsi sanatla canlanır. İşte bu nedenler yüzündendir ki sanatsever için sanat, hayattan kaçıştır. Bununla birlikte, çoğu kez sanat hayatı yorumlayabilir; daha aydınlık, daha yoğun bir hale getirebilir.

Önce yoğunlaştırmasını ele alalım: Hayat bilimleri ile uğraşanlardan öğrendiğimize göre duyularımız, bizlerin kararsız ve değişken bir ortama uymamızı sağlama işine yaramışlardır. İnsanoğlunun uzun evrim tarihinde bu duyular, güvensizlik içindeki yaratığın, durmadan değişen çevre koşullarına uyabilmesini sağlayacak araçlar olarak gelişmiştir.
Işığa duyarlı bir nokta zamanla göz haline geldi. Bu organ dokunulamayacak kadar uzaklarda olan bir nesnenin, işe yarayacak bir şey mi, yoksa tehlikeli bir şey mi olduğunu kestirmeye yarıyordu. Yine uzun bir evrimin ürünü olan kulak, esrarlı ve güvenilmez bir çevredeki iyi ya da kötü nesnelerden bizi haberli kılmak üzere gelişti. Koku alma, bir şeyin zararlı ya da işe yarar olup olmadığını, yenilip yenilemeyeceğini gösteren bir araç oldu. Tatma, besleyici yiyecek ile zehirli yiyeceği birbirinden ayırmaya yarıyordu. Dokunma duyusu, üretici şehvet ve savunma ile sıkı sıkıya ilgili, bir çeşit yakın, dolaysız duyarlık olarak başladı.
Böylece, duyularımız temelde estetik değil, faydacıdır. Günlük Yaşayışımızda bugün de faydacı olmayı sürdürüyorlar. Hepimiz sanki bir çeşit miyopluğa uğramışız, daha doğrusu hepimiz kurtulma olanağı bulunmayan içgüdüsel bir körlük içindeyiz. Nesnelerin yakın amaçlan ve faaliyetleriyle ilgih yönleri bir yana, öteki yönlerine karşı duyarlı değiliz.

“Gerek sanatçının görevi, gerekse sanat eserinin başarısı, duyularımızı bizi faaliyete yönelten araçlar olmaktan çıkarıp, açık seçik bir biçimde karşımızda duran nesneleri açığa vuran araçlar haline getirmesi ile ilgilidir.” Bir eserinde Stephen Crane, dalgalı bir açık deniz ortasında ufak bir sandaldaki üç kazazedenin hikayesini anlatır. İlk cümle şöyledir : ” Çünkü, kendilerini kurtarma çabasına o kadar kapılmışlardı ki, ne göğün rengini görecek zamanları, ne de buna ilgi duyacak halleri vardı.”

Şu halde, güzel sanatlarda, duyuların duraklamasıyla yaşantı yoğunluk kazanır. (Bir tablodaki renk ve şekillerden, bir insanın ya da bir kemanın sesinden, haz duyarak haberimiz olur.) Estetik bakımdan olanaklar taşımakla birlikte dokunma, tatma, ve koku alma duyuları görme ve işitme kadar bu işe elverişli değildir. Bu duyular, bu iş için kolayca harekete geçirilemez, nesnelerle bütünleştirilemez, biyolojik ihtiyaçlardan kolayca ayrılamaz. Öyleyse, diğerlerinden farklı ve duyarlı iki organ, yani göz ve kulak güzel sanatların başlıca çalışma alanını oluşturur. Genel olarak günlük hayatta nesnelerin en ihmale değer yönü olan renk, ressamın ana maddesidir. Günlük konuşmalarda ihmale değer olan ritim ve ton farkları, müzisyen için müzik sanatının, müziksever için ise müzik zevkinin kaynağıdır. Sanatta duyular, bizi faaliyete. sürükleyecek yerde hazza sürükler.

Bu bakımdan bütün sanatların temeli duyusaldır, bunların çekiciliği duyusal olmalarından ileri gelir. Sanki nesnelerin cana yakın, yoğunlaşmış yüzeyine dalıp gideriz. Bir natürmortu güzel yapan elbette kompozisyonudur; ama bizi duraklatan, meyvenin sansı, yeşili, mavisidir.

Duyuların getirdikleriyle vücudumuz canlanır. Sanatı duyusal bir oyalanış sayan ahlakçılar sert bir biçimde bir gerçeği söylemişlerdir: “Çevreye alışıp donuklaşmış gözler, bir tabloya bakarken yeniden keskinleşir; kulak, duyu bakımından kusursuz, ayrıntılar karşısında uyanık bir organ haline gelir. Resim ve Müzik, bizi faaliyetin soyut olanakları içinde değil, gördüklerimizin ve işittiklerimizin somut gerçekleri içinde Yaşatır.”

Bununla birlikte sanat, yalnızca duyuları yoğunlaştırmakla kalmaz. Günlük hayatın akışında birbirini izleyen aynı durumlar aynı duygusal tepkileri doğurmaktadır. Duyu bakımından olduğu gibi duygu bakımından da körleşmekteyiz. Bir romanın ya da tiyatro eserinin açık, sanatkarca düzeninde duygularımız, bir çeşit katıksız yoğunluk kazanır. İlk bakışta hayatın gerçekleri, doğumun, ölümün, aşkın o çok gerçek bunalımları ve çatışmaları, herhangi bir sanat eserinde rastlananlardan daha yoğun görünebilir. Doğru ! Ama biz hep bunalımlar içinde yaşamıyoruz. Hayatımızın günlük akışında sadece çok yüzeyden, donuk duygular içinde bulunuyoruz. Hamlet gibi bir trajedi, Anna Karenina gibi bir roman, bildiğimiz insan ilişkilerinin duygusal olaylarını bizim için derinleştirirler. (Birçok kimseye duygularının ne olduğunu öğreten, hayattan çok edebiyattır.)

Ciddi bir akıl yürütmenin soyutluğu içinde sığ, soğuk ve gösterişli olabilecek fikirler, şiir ya da dram olarak güçlü duygular içinde sunulunca, içten ve canlı bir hale gelebilirler. Godwin’in Siyasi Adalet’ini okurken uyuyup kalabilecek kimseleri, Shelley’in siyasi şiirleri coşturup tutuşturabilir. Aristo’nun ileri sürdüğü dostluk ilkelerine ilgi duymayan bir kimse, bu sıcak konuyu Plato, o tatlı, insancıl diyalogları ile aydınlatınca heyecanlanıp canlanabilir

Sanatın ikinci görevi, yukarıda belirttiğimiz gibi yaşantıyı aydınlatmaktır. “Sanat, duyular düzeyinden hayal ve düşünce düzeyine kadar her türlü yaşantıyı aydınlatır.” Bir yandan içgüdülerin baskısı, öte yandan hayat koşulları yüzünden yaşantı, mantıklı ve faydacı kalıplara sokularak gelenekler haline getirilmiştir. Edindiğimiz her yaşantının ilk anda nasıl birbirinden farklı ve çeşitli olduğunu unutma eğilimindeyiz. Yaşantı, darmadağınık renklerle şekillerden oluşur; çekilmekte olan bir suda karışık, geçici bir an olarak yaşayıp gider. Duyularımız, içgüdülerimiz ve içinde yaşadığımız dünya.o silik bulanıklığa bir biçim verir. İzinde gidilecek bir örnek olmasaydı yaşayamazdık. Her bulanık görüş, az çok belirgin bir görünüme girer; herhangi bir andaki karmakarışık izlenimlerle isteklerin, o an için az çok bir biçimi, bir uyuşumu vardır. Alışkanlıklarımız ve yaratmış olduğumuz kurumlar, hayatı bir düzen içine almıştır. Deliliğin bile, abuk sabuk da olsa kendine göre bir düzeni vardır. Uyku ya da uyuşukluk hali bir yana, tam bir kaos yoktur; hatta bunlarda bile tam bir kaos olduğu söylenemez. Öte yandan sanat eserlerinde duygular, birtakım belli ve ölçülü kalıplara dökülerek daha derin, daha zengin bir biçimde aydınlığa çıkmıştır; bu duygulara, günlük hayat gereklerinin pek az fırsat verdiği bir sıra, bir düzen verilmiştir. Tatlı, başıboş hayallerimiz ölçülü ve mantıklı bir düzen altına alınmıştır.

Her biri için bir örnek vermek belki faydalı olacaktır. Bir natürmort ressamı olmayanlar, masa üzerinde bir kap içinde meyve görmüşlerdir. Ama bu karışık renklerle şekillerin bıraktığı izlenimleri, açık ve uyumlu bir bütün haline getirmek için bir Cezanne ya da bir Vermeer ister. İnsan gururunun körlüğünü ya da aşkın verdiği o belalı sahip olma hırsını herkes tatmıştır. Ama birincisinin trajik anlamını Oedipus gibi bir eserde göstermek için bir Sofokles, ikincisini Otello’da gözler önüne sermek için bir Shakespeare ister. En düşünce yoksunu kimse bile, zaman gelmiş hayatın boşunalığını ya da doğanın iyiliği ve güzelliği üzerine acı ve dağınık düşüncelere sığınmıştır. Pek az kimse, bu dağınık düşünceleri bir sistem haline getirmiştir. Ama Lucretius gibi bir şair, bu belli belirsiz sezişi sistemli hale getirebilir; Dante, ikincisini eşi görülmemiş bir hayat ve kader panoraması halinde göz önüne serebilir. Böylece durmadan yeni biçimlere giren duygularımız, ölümsüz bir kalıba girer. Karanlık, karışık ve bulanık bir ruh hali, bir şiirde, romanda ya da tiyatro eserinde, sanki hep öyle kalacakmış gibi, sonsuz bir aydınlığa ulaşır. Ele avuca sığmaz bir izlenim, bir müzik ya da edebiyat eseri canlanır ve öylece kalır.

Öyleyse, gerçekçi olduğu iddiasında bulunan sanatlar bile ülküleştirmedir. Çünkü hiçbir insan yaşantısında kalıcı bir düzen, sürekli bir biçim, sanat eserinin değişmez tamlığı bulunmaz. Gelip geçici bir anla karşılaştırıldığında, bir dramın sarsıcı mantığı, bu noktayı vurgulayan örnektir. Bununla birlikte, sanat yolu ile ülküleştirmenin, doğaya açıklık kazandıran bir ayna tutmak gibi bir faydası vardır. Sanat, bir olanak halinde doğada görülmesi, hayatta duyulması, hayalde tasarlanması gerekeni bize `yapma’ bir biçimde gösterir. ,

Şimdi, yaşantının yorumlanmasına gelelim: Ruhbilimciler ile mantıkçılar, sadece duyuya benzer görünen şeylerin çoğunun, akıl ve mantık yürütme işi olduğunu belirtmeyi severler. Biz lahanalar ile krallar görmüyoruz, bulanık görüşlerimizi bu yolda yorumluyoruz. Bir bakıma zekamız ve alışkanlıklarımız sanatçıdırlar; uyarılar karşısında otomatik olarak değil, anlamlı olarak davranma gücünü bize verirler. Zekanın örnek verdiği bu süreci, güzel sanatla sadece daha iyi belirtir, belki sadece dikkate sunar. Bir tablonun bütünündeki ayrı renk lekeleri dikkati çeker, tablonun bütünü bir çehrenin, çehre ise bir tutkunun ya da yılgınlığın simgesi haline gelir.
Bir romanda kelimeler, anlamlı oldukları kadar ürperticidirler; dikkate değer ayrıntılarla bir hayatı, bir yaşantıyı, bir kaderi dile getirirler. Bütün sanatlar, şu ya da bu yoldan, az veya çok hayatı yorumlar. Bir ressamın derli toplu hayaline bir kap meyve nasıl `görünüyor’ ise, bir resim bu kadarından fazla `yorumlanmaya’ gitmeyebilir. Bir eserin giriştiği yorum, duyu düzeyinden öteye geçmeyebilir ya da bir eser Hamlet’te, Harp ve Sulh’ta, Çocukluk Anılarından Ölümsüz Duygulan Üzerine Lirik şiir’de olduğu gibi, insan duygularının karanlık yükünü bir odakta toplayarak, milyonların karmakarışık sezişlerini yorumlayabilir. Goethe’nin Faust’u ya da İlahi Komedi gibi bir şiir, bütün insan sahnesi, o sahnenin yapısı, hareket biçimi ve kaderi üzerine bir açıklama olabilir.

Şiiri hayatın bir eleştirisi olarak tanımlayan Mathew Arnold, bu tanımını bütün güzel sanatlar için genelleştirebilirdi. Çünkü eleştiri, hayatın bir kesimi üzerinde düşünme ve yorumlamadır. Kuşkusuz, açık yorumlama daha çok edebiyatta bulunacaktır. Bununla birlikte Michell Angelo’nun ya da Rodin’in bir heykeli, Beethoven ya da Debussy’nin bir bestesi, temel niteliği, ruh hali, temposu, ana ses perdesiyle yaşantının yorumlanmasıdır.
Beethoven’in Beşinci Senfoni’sini dinleyen bir kimse, bir ses örgüsünden daha fazlasını, büyük bir ruhun içinde Yaşadığı hayatı açıkladığını duyar. Rembrant’ın Yaşlı Haham tablolarında ya da El Greko’nun İspanyol Soylularında, resme alışkın bir yüzün yakaladıklarından daha fazlası vardır. Bu eserler, yalnız gözleriyle görüp, kulakları ile işitmiş olmakla yetinmeyip hayatın kendileri için ne gibi bir anlam taşıdığını, bir tuvale, bir sese yansıtmış olan kimselerin ifade araçlarıdır.

Bu üç işlevi yani; yaşantının yoğunlaştırılmasını, aydınlatılmasını ve yorumlanmasını sanat çeşitli derecelerde yerine getirir. Birçok kimse için sanat, yalnız duyulara yönelik uyarılarla hazlardan oluşur; birçokları için insan ruhunun, içinde yaşadığı dünyayı kendine göre aydınlattığı bir `dil’ dir. Bazıları için sanat, edinilen yaşantılarla bütün bir hayat görüşünün, duyuları baştan çıkaran, duyguları harekete geçiren bir ifade aracıdır. Sanat, parça parça eserlerle sanki insan yaşantısının tümüyle yöneldiği amacı gösterir. Dış nesneler dünyası ile zekanın tam egemenlik kurmuş olduğu `içtepiler’ dünyası. Böylece, yaratılan her şey, gerek yaratılırken, gerekse yaratıldıktan sonra haz ve zevk verir. Plato’nun hayal ettiği filozof ütopyası, güzel sanatların ara sıra bağışladığı mutlu anların ardında sezilebilir.

Düzen içindeki kusursuzluğu ile bir senfoni, trajik mantığı ile bir dram, duyuları ürperten güzelliği ile bir şiir bize düzen içinde bir dünyanın nasıl olacağını tattırır. Sanat, bugün güzel dediğimiz o dağınık eserlerde, sanat zevki dediğimiz o mutlu anlarda kendini belli ettiği gibi, düzen içindeki bir toplumda insan uğraşlarının tümü üzerinde kendini gösterecek olan “zekanın” öteki adıdır.