Pythagoras

Hayatı

Pythagoras’ın tüccar babası Mnesarchus iş nedeniyle Delf şehrindeyken karısı Parthenis’le birlikte kaderin (kader tanrıçalarının) Suriye’ye dönüş yolculuğunda yanında olup olmadığını öğrenmek için Delf kâhinine danışmaya karar verir. Yerdeki geniş bir yarığın üzerine kurulmuş üç ayaklı altın tahtında oturan Pythi (Apollon’un kadın peygamberi) sordukları soruya cevap vermek yerine Mnesarchus’a karısının hamile olduğunu, bir erkek çocuk doğuracağını, güzellikte ve bilgelikte bütün insanlara örnek olacak çocuğun hayatı boyunca insanlığa büyük katkılarda bulunacağını söyler. Mnesarchus kehanetten öyle etkilenir ki karısının adını Python onuruna Pythasis olarak değiştirir. Gerçekten de karısı Fenike’nin Sidon şehrinde kâhinin söylediği gibi bir oğul dünyaya getirir. Mnesarchus ile Pythasis, oğullarının kaderinin kâhin tarafından belirlendiğine inanarak ona Pythagoras adını verirler.

Pythagoras’ın doğumu ile ilgili birçok efsane vardır. Bazıları onun ölümlü olmadığı söyler. O dünyaya gelerek insanlığa bilgi vermek için bedenlenen bir Tanrı’dır. Pythagoras antik zamanların kutsal bir doğumla geldiğine inanılan birçok bilgesinden biridir. Godfrey Higgins şunları söyler: “İsa’nın hayatıyla Pythagoras’ın hayatı arasındaki ilk çarpıcı benzerlik, her ikisinin de Suriye’de doğmuş olmasıdır. Pythagoras’ın doğduğu Sidon da İsa’nın doğduğu Bethlehem de Suriye’dedir. Pythagoras’ın babası tıpkı İsa’nın babasına yapıldığı gibi, karısının insanlığa büyük hizmetlerde bulunacak bir oğul dünyaya getireceği kehaneti yapılmıştır. Her ikisi de anneleri yolculuk sırasındayken doğmuştur. Yusuf ve karısı vergilerini ödemek için Bethlehem’e gittiklerinde, Pythagoras’ın babası da ticari nedenlerle Samos’tan (Sisam) Sidon’a dönerken Pythagoras’ın annesi, güneş tanrısı Apollon’un suretiyle karşılaşır. Bu hikâye Yusuf ile Meryem’in hikâyesine tıpatıp benzer. Bu özel olaylar nedeniyle Pythagoras ile İsa, aynı şekilde anılmıştır: “Tanrı’nın oğlu”.

Bu ünlü filozof, M.Ö. 600 ile 590 yılları arasında bir tarihte doğmuştur. Yaklaşık 100 yıl yaşadığı tahmin edilmektedir. Pythagoras’ın, Yahudiler arasında bulunmuş hahamlardan İsrail’in kanun koyucusu Musa’nın gizli öğretilerini öğrendiği iddia edilmektedir. Daha sonraları ortaya çıkan Esseniler okulunun ise sadece Pythagorasçı sembolleri yorumlamak için kurulduğu söylenmektedir. Pythagoras; Mısır, Babil ve Kalde gizemlerine inisiye olmuştur. Seyahatleri hakkında söylenenler farklılık gösterse de tarihçiler onun birçok ülkeyi ziyaret edip birçok ustanın dizinde yetiştiği noktasında birleşirler. Yunan filozoflarından öğrenilmesi mümkün her şeyi öğrendikten ve büyük bir ihtimalle Eleusis gizemlerine inisiye edildikten sonra Mısır’da birçok deneme ve reddedilişten sonra Thebes rahipleri tarafından İsis gizemlerine inisiye edilmiştir. Bu korkusuz gizem okulları meraklısı Fenike ve Suriye’ye giderek Adonis gizemlerini öğrenmiştir. Euphrates (Fırat) vadisini geçtikten sonra burada Babil bölgesinde yaşayan Keldaniler’in gizli ilimlerinde öğrenim görecek kadar uzun kalmıştır. Sonunda Media’dan (Pers coğrafyası) geçerek Elephanta ve Ellora Brahmanları’nın bir öğrencisi ve inisiyesi olduğu yıllar boyunca Hindistan’da kaldığı söylenmektedir.

Pythagoras’ın isminin Brahmanlar’ın kayıtlarında Yavançarya, “İyonyalı Öğretmen” adıyla kayıtlı olduğu da ifade edilir. Pythagoras, “filozof” (Philiasophos) kavramını ilk kullanan kişidir. Ondan önce bilge insanlara veliler veya bilgeler deniyordu ki bu kelimeler “bilenler” şeklinde yorumlanıyordu. Pythagoras, çok mütevazı idi. Filozof kelimesini yarattı. Bu kelime, “bilge sever” anlamına geliyordu.

Seyahatlerinden döndükten sonra Güney İtalya’da bir Dor kolonisi olan Krotona’da bazen “üniversite” diye anılan bir okul kurdu. Krotona şehrine geldiğinde kuşkuyla karşılanmış, kısa bir süre sonra çevre kolonilere çok önemli konularda danışmanlık yapmaya başlamıştır. Etrafına küçük ve samimi bir öğrenci grubu toplayan Pythagoras, onlara kendisine verilen gizli bilgiyi açmıştır. Bütün sanatların ve bilimlerin temelindeki üçgen olarak gördüğü okült matematik, müzik ve astronomi öğretmiştir.

Pythagoras yaklaşık 60 yaşındayken öğrencilerinden Teona adlı bir genç kızla evlendi. Bu evlilikten 3 çocuğu oldu. Karısı ona hayatı boyunca ilham vermekle kalmayıp, filozof suikast kurbanı olduktan sonra da onun öğretilerini yaymaya devam etti. Pythagoras’ın, dehalarda sık sık rastladığımız açık sözlülüğü, birçok siyasi ve kişisel düşmanlıklara yol açmıştır. Ona inisiyasyon için gelenlerden Silon adlı birisi öğrenci olarak kabul edilmediği için, Pythagoras’ı ve felsefesini yok etmeye azmetmiş, hınç duygusu içindeki bu kişi, yanlış söylentiler yayarak halkı filozofa karşı kışkırtmıştır. Eşkıya çetesi bir gün büyük öğretmen ve öğrencilerinin yaşadığı küçük köye baskın yaparak, evleri, binaları yakıp Pythagoras’ı öldürmüştür. Filozofun ölümüyle ilgili söylenceler farklılık göstermektedir. Bazılarına göre Pythagoras, Krotona’dan küçük bir grup öğrencisiyle birlikte kaçarken düşmanları tarafından tuzağa düşürüldüğü,  geceyi geçirmek için seçtikleri binanın ateşe verilmesiyle diri diri yandığı söylenmektedir. Başka bir söylenceye göre kendilerini yanan binanın içinde bulan öğrenciler, bedenleriyle ateşin üzerinde Pythagoras’ın kaçabileceği bir köprü oluşturmuşlar ve Pythagoras bu olaydan kısa bir süre sonra insanlığa hizmet edip, insanlığı aydınlatmaya dair çabalarının beyhudeliğini görerek acı içinde ölmüştür. Rivayet edilir ki Pythagoras’ın öğrencileri ona asla ismiyle hitap etmeyip “efendi”, “o insan” sıfatlarını kullanmışlardır. Bunun nedeni, Pythagoras isminin özel olarak bir araya gelmiş, belli bir sayısal değere ve büyük bir anlama sahip olduğuna dair inanç olabilir.

Pythagoras’ın ölümünden sonra okulu yavaş yavaş dağılmıştır. Zaman içinde Pythagoras, bir insandan ziyade bir tanrı sayılmaya başlamış ve etrafa dağılmış öğrenciler öğretmenlerinin aşkın dehasına duydukları saygıyla, birbirlerine hep bağlı kalmışlardır. Edouard Schure, “Pythagoras and Delphic Mysteries” adlı eserinde Pythagorasçı okul öğrencilerinin kardeşlik bağını göstermek için, aşağıdaki örneği anlatır: “Hastalık ve yoksulluk içinde olan öğrencilerden birini yardımsever bir hancı evine alıp bakar. Öğrenci ölmeden önce hanın kapısına birkaç gizemli işaret çizer ve dönüp hancıya ‘Endişelenme. Kardeşlerimden biri borcumu ödeyecektir,’ der. Bir yıl sonra bir yabancı hanın önünden geçerken kapıdaki işaretleri görür. Hancıya ‘Ben bir Pythagorasçı’yım. Bir kardeşim burada öldü. Size onun için ne kadar borcum olduğunu söyler misiniz?’ der.” Pythagoras’ın öğretisinin katıksız tek tanrıcılık olması bütün kadim inisiyatik okullarda Tanrı’nın birliğinin doğru olduğunu gösterir.

Uzun saçlı Samoslu bilge Pythagoras’ın, Apollon’un oğlu olduğuna dair Roma İmparatorluğu’nda bir mit vardı. Bu hikâye, M.S.1. yüzyılda yeniden doğmuş, Pythagoras olduğunu ve evrensel hakikatleri yetkiyle konuştuğunu iddia eden, mucize yaratan gezgin Tyanalı (Kapadokya) Apollonius tarafından yayılmıştı. İmparator Septimus Severus’un karısı Julia Domna, Pythagoras’ın Tanrı tarafından gönderildiğini ve onun Apollon’un oğlu olduğunu her tarafa yaydı. Bu görüş veya mit, efsane ile tarihin buluştuğu nokta olarak kabul edilmişti.

Samos (Sama), “büyük yükseklikler” demektir. Samos tarihi hakkında bilinenler, sözlü tarihin ve arkeolojinin bir karışımıdır. Efsaneye göre adaya ilk yerleşenlerin başında altın postun peşindeki Argonot yolculuğunda Herkül ve Orfeus ile birlikte yelken açmış olan, Zeus’un kahraman oğlu Ankaios vardı. Delf mabedindeki Pythia kahininin buyruğuyla Ankaios, bir koloni kurmaya karar verir. Arkadia’dan, Teselya’dan, Atina’dan, Khalkis’ten aileler getirerek Samos’a yerleştirir. Delf kâhini, bu adaya adını verir, Samos. Samos’un yüksek dağları vardır. Eski hikayeler, Pythagoras’ın ailesinin Ankaios’un neslinden geldiğini söyler.

Thales, Pythagoras’ın doğumundan yaklaşık 15 yıl önce bir güneş tutulmasını gözlemiş ve kaydetmiştir. Bu olay Yunan biliminin ve tabiat bilgisinin başlangıcı olduğu kabul edilir. Thales’in gözlemlediği bu güneş tutulmasının tarihi, MÖ. 25 Mayıs 585’tir. Pythagoras’ın lakabı, “Uzun saçlı Samoslu”dur.[1]

Pythagoras, Miletoslu bilgin-astronom Anaximander’den dersler aldı. Anaximander, matematik ve geometriyi kullanarak dünyanın en eski haritalarından birini çizdi. En üstün bilginin peşinde koşan Pythagoras için Anaximander’in görüşleri önemli idi. Anaximander (ö. M.Ö. 546) “her şeyin temelini oluşturan sınırsız veya sınırlanamayan” (Apeiron) kavramını getirdi. Anaximander’e göre sınırsız olan ayrıştığında sonuç olarak erkek-dişi, çift-tek, sıcak-soğuk gibi kontrastlar ortaya çıkmıştı. Kontrastlar onun yaratılış şemasının merkezindeydi. Zıtlara ayrılış daha sonra Pythagorasçı görüşlerin de önemli bir öğesi oldu. Anaximander evrendeki tüm kontrastın, çeşitliliğin ve çokluluğun altında yatan bir “birlik” olduğuna inanıyordu. Bu fikir, Pythagorasçılar’la birlikte çok daha güçlü olarak ortaya çıkacaktı. Anaximander’in fikirleri, önce Pythagoras’a, ondan da Philolaos’a geçmiştir. İamblikhos, Thales’in Pythagoras’ı Mısır’a gitmek konusunda ikna ettiğini söyler. Thales, Pythagoras’tan özür dilemiş, çok yaşlı olduğunu belirterek ona öğretmenlik yapamayacağını, bilgeliğinin kısmen Mısırlılardan geldiğini söyleyerek, bu nedenle Mısır’a gitmesi konusunda onu ikna etmiştir.

Pythagoras hem Thales’ten hem Anaximander’den hem de Anaximenes’ten dersler almıştır. Thales Pythagoras’a Mısır’a gitmesini tavsiye etmekle kalmamış, ona zamanını iyi kullanmasını ve dikkatli olmasını öğütlemiştir. Pythagoras az miktarda ve kolay sindirilen gıdalarla beslenmiş, uykusu kısa, ruhu tetikte ve saf olsun, bedeniyle değişmez ve mükemmel bir sağlık durumunda kalsın diye dikkat etmiştir. Pythagoras yaşlı öğretmeninin tavsiyesine uyup bu gıpta edilecek durumunu korumayı başarmıştır. Önce doğduğu yer olan Sidon’a uğramış, kâhinlerle konuşmuş, Babil ve Sur gizemlerine inisye edilmiş ve bunu batıl inançtan dolayı değil, tanrıların gizemleri ve sırlarıyla ilgili öğrenilmeyi hak eden hiçbir şeyi kaçırmama niyetiyle yapmıştır.

Pythagoras, bir süre sonra Mısır’a doğru yoluna devam etti. Mısır gemisi, Pythagoras’ın kalacağı tapınağın yakınlarında, Fenike kıyısına yanaşır. Gemiciler böyle yakışıklı bir delikanlıyı iyi fiyata satabileceklerini düşünerek onu memnuniyetle kabul ederler. Yolculuk esnasında ise bu karardan vaz geçerler. Bu mütevazi gençte normal bir insandan beklenmeyecek farklı bir şey olduğunu düşündüler. Pythagoras gemiye bindikten sonra iki gece üç gün boyunca bir köşede yemeden-içmeden ve uyumadan sessizce oturduğunu gözlemlediler. Sonunda gemiciler Pythagoras’ı güvenle Mısır sahiline bırakırlar.

Pythagoras sıkça Mısır’daki tapınaklara gitti. Rahiplerle ve kâhinlerle sohbet etti. Bilgelikleriyle ünlü olan insanlarla görüştü. Astronomi ve geometriyi iyice öğrendi. Mısır’da aldığı eğitimle Yunanistan’a felsefeyi getiren ilk kişi oldu. Mısır tapınaklarındaki saflaştırma ayinlerine katıldı. O zamanlar Mısır, II. Amesis tarafından yönetiliyordu. Bu Firavun, Samos’lu tiran Polykrates ile tanışıyordu. Pythagoras, Polykrates’ten Amesis’e yazılmış olan bir tavsiye mektubuyla Mısır’a gitmiştir. Önce Heliopolis rahipleriyle görüşmüştür. Onlar da onu Memphis’teki rahiplerin daha tecrübeli olduklarını söyleyerek onu Memphis’e gönderirler. Oradakiler de aynı şeyi söyleyerek onu Teb’e gönderirler. Artık Teb rahiplerinin onu gönderebilecekleri başka bir yer yoktur. Rahipler, onun işini zorlaştırırlar. Kendiliğinden gideceğini düşünürler. Fakat Pythagoras onların sözlerini sebatla yerine getirir ve rahiplerin hayranlıklarını kazanır. Rahipler ona gizli bilgeliklerini öğretirler. Rahipler, onun kendi tanrılarına adaklar sunuşuna izin verirler. Bu normal olarak bir yabancıya izin verilen bir şey değildir. Pythagoras daha sonra kendi öğretisinde bu gizlilik kuralını uygulayacaktır.

Mısır’da yönetici sınıfı okur-yazardı. Pythagoras, Mısır dilini bilmiyordu. Önce rahip literatürünü ve bilgeliğini anlayabilmek için, kendisine yabancı olan bu dili, alfabeyi ve sayıları öğrendi. Rahip sınıfının kullandığı el yazısını çalışıp öğrendi. Sonra da hiyerogliflere geçti. Mısır’ın sıfır için bir simge bulunmayan ondalık sayı sistemini öğrendi. Mısırlılar çarpım yapmak için bir sayıyı kendisiyle o kadar defa topluyorlardı. Bölmek için, kalan sıfırlanana kadar küçük olana dek küçük sayıyı büyüğünden çıkarıyorlardı. Pi sayısı, bilinmiyordu. Ama şu yöntemle dairenin alanını yaklaşık olarak hesaplıyorlardı: Dairenin çapını ölçüp, bunun 9’da birinin kendisinden çıkarıp, sonucun karesini alıyorlardı. Pythagoras, Mısır tanrıları ve tanrıçalarından oluşan hiyerarşiyi ve ölüm sonrasıyla ilgili inançları çalışıp öğrendi. Tapınak çatılarında ayın aşamalarına ve yıldızların hareketine yönelik gözlemlere katılmış ve bunların 12 ay ve 365 günlük Mısır takvimiyle ilişkisini öğrenmişti. Mısırlılar, ülkelerinin evrenin merkezi olduğunu ve yıldızlarla dünyadaki olaylar arasında kesin bağlantılar bulunduğunu düşünüyorlardı. Örneğin, 7 aydır görünmeyen Sirius (Sopdet), bir sabahyıldızı olarak Temmuz ortasında yeniden belirir ve yıllık Nil taşkınlıklarının başlangıcıyla, yeni yılı müjdelerdi. Pythagoras Heliopolis’te evrendeki çeşitliliğin tek bir kaynaktan “her şey anlamına gelen”, “Tanrı Atum’dan” geldiğini açıklayan yaradılış teolojisini öğrendi. Atum, gerçekleşmemiş bir potansiyel halinde var oluşunu sürdürüyordu. Ve bu, Anaximander’in öğretisindeki ve daha sonra Pythagoras’ın düşüncesindeki “sınırsız” kavramıyla örtüşüyordu. Porphyrios’un anlattığına göre Pythagoras’ın Memphis’te kaldığı dönemde yaratıcının zihnindeki bir fikrin fiziksel bir realiteye dönüşümü için bir aracı (metaksu) ortaya koyan daha dikkate değer bir tanrısal teolojiyi öğrenmişti.

Erken kültürlerin çoğunda, sözlü veya yazılı sözcüğün, yaratıcı gücü olduğu anlayışı var idi. Tekvin’deki Yaratılış’ta, “Tanrı konuşmuştu ve öyle olmuştu”. Memphis’teki rahiplerin teolojisi, yaratıcı sözünü, iki farklı role büründürmüştü. Yaratıcının zihnindeki bir fikir ile fiziksel yaratılış arasında tanrısal bir aracıya (metaksis), bir bağlantıya ihtiyaç vardı. Memphis ezoterizmi, daha sonra Yuhanna İncili’nin başlangıç cümlesiyle anlam kazanacak ve bir teoloji haline gelecekti. “Logos-İsa”, teslisin iki öğesi, Tanrı ile insan arasındaki yaratıcı boşluğun üzerindeki köprüydü: “Her şey onun aracılığıyla yaratıldı ve yaratılmış olan hiçbir şey, onsuz yaratılmadı”.

Platon’un Demiurgos’u da aynı boşluğu birleştiriyordu. Memphis teolojisinde o rolü üstlenen Tanrı, “Ptah”, insani seviyede benzer şekilde davranıyor, insan zihnindeki (bir zanaatkâr veya bir sanatçıdaki) bir fikrin, gerçek dünyadaki bir ürüne dönüşümünü sağlıyordu. Bu rol veya bir kuvvet, tesir idi ya da büyü idi. O olmadan elinizdeki sadece bir konuşma, bir fikir ya da kâğıda yazılmış bir şeydi. O olunca, yaratıcı gücümüz var idi. Pythagoras ve tilmizleri daha sonra yaratıcı gücü sayılara atfedeceklerdi. Pythagorasçılar sayıları, yaratıcının zihnindeki fikir ve yaratılış ve de bu ikisinin arasındaki bağ olarak göreceklerdi. Porphyrios’a göre Pythagoras’ın uzun bir dönem geçirdiği ve rahipler tarafından en saklı gizemlere kabul edildiği Teb’de, Mısır teolojisi, bir tektanrıcılığa sahipti.

Tanrı Amun (anlamı: “saklı” idi), tanrılar arasında en yüce olandı. Bilinmez ve aşkın idi. Diğerleri onun farklı tezahürleri idi. Iamblichus’a göre Pythagoras, Babil’i fetheden Kambises’in askerleri tarafında esir alındı ve Mısır’dan Babil’e götürüldü. Pythagoras, Babil’de yaklaşık 12 sene kalmıştır. Babil, gücünün ve zenginliğinin zirvesinde şahane-egzotik ve kozmopolit bir kentti. Samos’tan çok daha eski bir kentti. Iamblichus Pythagoras’ın, Mısır ve Babil’de toplam 34 yıl kaldığını yazar. Pythagoras, Samos’a döndüğünde onu sadece birkaç kişi hatırlar. Bilgi birikimi ve anlattığı hikâyelerle, mükemmel bir etki yaratır. Fakat yurttaşları arasında zamanla bu ilgi azalmış, kısa süre sonra onu kimse dinlemez olmuştu. Fakat Pythagoras matematik disiplinlerinin tatlı lezzetini sunmakta kararlıydı. Yeni bir yöntem geliştirdi. Bir kalabalığa öğretmektense, ümit veren bir öğrenciyi seçmeyi tercih etti. Öğrenci; fakir, yetenekli ve atletti. Pythagoras onu Gymnasium’da top oynarken keşfetmişti. Öğrenci ile Pythagoras bir anlaşma yaptılar. Pythagoras onun yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayacak, karşılığında ise genç adam, Pythagoras’ın kendisini eğitmesine izin verecekti. Bu genç adam, “Eratokles’in oğlu Pythagoras” adını almıştı. Öğretmenini onurlandırmak için, Pythagoras’ın Samos’taki tanıkları arasından onunla birlikte Güney İtalya’ya giden sadece oydu. Eratokles’in oğlu Pythagoras, atletizm üzerine üç ciltlik bir kitap yazmıştı. O kitapta Eratokles’in oğlu Pythagoras, kuru incir yerine et yenmesini tavsiye ediyormuş. Iamblichus’a göre eğer bu öneriyi öğretmeninden aldıysa, o zaman bu, diğer kaynaklardaki Pythagoras’ın, vejetaryen olduğu ve öğrencileriyle takipçilerine vejetaryen olmayı şart koştuğu bilgisiyle çelişmektedir. Dünyanın çevresini ölçen kişi, ünlü İskenderiyeli kütüphaneci Eratosthenes’in oldukça güvenilir listesinde kaydedilmiş olan bilgiye göre, olimpiyat oyunlarının MÖ. 588 yılındaki şampiyonu, Samoslu Pythagoras adında biriydi. Erastosthenes bu adamın felsefeci Pythagoras ile aynı kişi olduğunu düşünmüştü. Bir başka öğrencisiyle olan hikâyesi de Pythagoras’ın, katı bir vejetaryen oluşuyla çelişmektedir. Eurymenes de bir atletti. Fakat küçüktü. Olimpiyat oyunları için çalışırken yalnızca ıslak peynir, kuru incir ve buğday ekmeği yeme geleneği vardı. Pythagoras, Eurymenes’e onun yerine et yemeği öğütlemiş, ona ayrıca oyunlara zafer amacıyla değil idman amacıyla ve bedenine fayda sağlaması için katılmasını öğretmiş. Diyet ve Pythagorasçı spor psikolojisi mucizeler yaratmış, Eurymenes, -Porphyrios’un kelimeleriyle- “üstün Pythagorasçı bilgeliğiyle Olimpia’yı feth etti” denmiştir.

Pythagoras, Kroton’a yerleştikten kısa bir süre sonra çevresinde biriken takipçilerinin sayısı yüzlerce kişiyi bulmuştu. Diogenes Laertius’un yazdığına göre, kardeşliğin üyelerine hiçbir şeyi yalnızca kendilerine ait olarak görmemek zorunda oldukları öğretiliyordu. Arkadaşlık, eşitlik demekti. Sahip olunan her şey ortaktı. Eşyaları ortak bir ambara koyuyorlardı. Pythagorasçılar’ın çoğu bu öğüde uymuştu. Bu ortak paylaşımdan dolayı Pythagoras’ın takipçileri Yunancada “ortak hayat” sözünden gelen Koinobitler olarak bilinir oldular. Pythagorasçılar’ın tümü bir topluluk içinde aynı konuma sahip değildi. Pythagoras’ın 600 kadar felsefeyle uğraşan öğrencisi vardı. Adına “duyanlar” denilen çok daha büyük bir grup var idi. 2000 erkek, eşleri ve çocuklarıyla Pythagoras’ın kurallarını ve reçetelerini öğrenmek amacıyla inşaa edilmiş ve bir şehir kadar büyük olan bir oditoryumda toplanıyordu. Kroton’un en varlıklı ve etkili vatandaşları, bu topluluğa üyeydi. Bunlar bir süreliğine huzur içinde, bir arada yaşamışlar, birbirlerine büyük bir saygıyla davranmışlar ve sahip olduklarının bir kısmını da paylaşmışlardır. Birçoğu Pythagoras’a çok büyük saygı duymuş ve onu neşeli ve faydalı bir tanrı gibi görmüştü.

Aristoteles, “Pythagorasçı Felsefe Üzerine” adlı eserinde Pythagorasçılar’ın akılcı hayvanlar arasında bir ayrım yaptığını yazar: “Tanrılar ve insanlar arasında Pythagoras gibi varlıklar var idi. Tanrılar ile insanlar arasında yer alan varlıklar, çatışkı halindeydi. Hepsi de yanındakine hükmetmeye ve onu köleleştirmeye çalışıyordu. Bazen de başarılı oluyordu.” Bu hakikatin tezahürü ve en hazin bölümü; Kroton’un birkaç km güneyindeki Sagros nehrinde Locri şehri ordusu karşısında Kroton ordusunun aldığı utandırıcı yenilgiydi. Diogenes Laertius, Pythagoras’ın Kroton’a bir anayasa yazdığını, onun ve takipçilerinin kelimenin tam anlamıyla üstün bir aristokrat oldukları, yani en iyi şekilde yönettikleri bilgisini aktarır. Pythagoras’ın Kroton ekonomisi üzerindeki etkisini ortaya koyan kanıtlar vardır. Para uzmanları, Kroton ve onun yönettiği bölgedeki ilk para sistemi olan kabartmalı tasarım içeren sikkelerden oluşan bir sistemi, Pythagoras’ın ve ilk takipçilerinin getirdiğini söylerler. Bu sikkeler hem güzeldi hem de taklit edilişi zordu. M.Ö. 4. yüzyıldaki Pythagorasçılar arasında arkadaşları bulunan Aristoksenos, Pythagoras’ın bazı ağırlık ve ölçü birimlerini icat ettiğini ama sayılar hakkındaki çalışmaları yalnızca ticari uygulamalarla sınırlı tutmadığını yazar. Pythagoras’ın sayıların bu tür uygulamalarla bağlantılı kullanımından da anladığını belirtmiş olur.

Porphyrios’a göre Pythagoras ve yaşamı boyunca onu izlemiş olanlar, fikirlerinin, ilkelerinin, öğretilerinin ve disiplinlerinin ayrıntılarını başkalarına ifşa etmemişlerdir. Hiçbir şey yazmamışlardır. Sessizlikleri sıradan değildi. Bu gizlilik yüzünden, Pythagoras hakkında yüzyıllardan bu yana gelmiş olan bilgi, bölük pörçük, parçalanmış ve kulaktan dolma şeklindedir. Pythagorasçı sessizliği tek vurgulayan Porphyrios değildi. Diogenes Laertius da açıkça iki tür sessizlikten bahsetmiştir. Bir yandan sessizlik uygulaması dışarıdakilerden gizlemek anlamına geliyordu. Diğer yandan ise dinlemek ve öğrenmek için kişisel sessizliği korumak demekti. Bu özellikle de eğitim gören takipçiler için geçerliydi. 5 yıl boyunca sessiz kalıp, söylevleri dinlerlerdi. Ondan sonra onaylandığı takdirde Pythagoras’ın kendisiyle tanışmaya ve evine kabul edilmeye hak kazanırlardı.[2]

Pythagoras’ın İlkeleri

Pythagoras’a göre; insanın doğayı ve Tanrı’yı anlaması için geometri, müzik ve astronomi bilgisine sahip olması gerekir. Hiç kimse bu bilimleri iyice öğrenmeden Pythagoras’a yaklaşamazdı. Okula katılmak isteyen herkes, bu üç konuda sınava tabi tutulurdu. Pythagoras aşırılıkçı değildi. Her konuda ölçülü olmayı önermiş, hiçbir konuda aşırı uca gitmemiştir. Çünkü o aşırı erdemin bir kusur olduğuna inanırdı. En gözde yargılarından biri de şuydu: “Tüm gücümüzle bedenden hastalığı, ruhtan cehaleti, mideden lüksü, bir ailede uyumsuzluğu ve her şeyden aşırılığı kesip atmak için elimizden gelen tüm çabayı göstermeliyiz”. “Bütün insanlar ne istediklerini bilirler, neye ihtiyaçları olduğunu bilmezler” derdi. Pythagoras öğrencilerini “Kendiniz için dua etmeyin” diye uyarırdı. “Çünkü hiçbir insan, kendisi için neyin iyi olduğunu bilemez. Dolayısıyla elde edildiğinde zarar verecek bir şey istemek doğru değildir”.[3]

Pythagoras’ın Öğretisini Sunması

Öğretisini daima müzler mabedinde sunmaktaydı. Oraya sadece mürşit ile ikinci dereceye mensup müritler girebilmekteydi.

Bu yuvarlak şekilli mabedin içinde mermerden yapılmış 9 heykel bulunmaktaydı. Bu 9 mermer heykelin tam ortasında ise, ayakta duran Ocak Tanrıçası “Hestia” yer alıyordu.

Heykel sol eliyle önündeki ocağın içindeki ateşi korumakta, sağ eliyle göğü işaret etmekteydi. Heykelin bu sembolik karakteri muhafaza ettiği ateşin kaynağını göstermekteydi. Bu ateş her şeyin içinde gizli bulunan ilahi prensibi sembolize etmekteydi.

Heykelin kendisi de sırrın muhafızıydı. Diğer heykellerin her birinin ayrı bir sembolik anlamı vardı. Hepsi toplandığında var oluşun temel prensipleri ve sırları teker teker ortaya çıkmış oluyordu.

Heykellerin neyi sembolize ettiğini kısaca açıklayalım:

Kalliope: Epik Şiir

Kleio: Tarih

Erato: Lirik Şiir (Lir ile temsil edilirdi)

Euterpe: Müzik

Melpomene: Tragedya

Polyhymnia (ya da Polymnia): Korolu Şiir

Terpsikhore: Dans

Thalia: Komedya (Maske ve sarmaşık çelengi ile temsil edilirdi)

Urania: Gök Bilimi

Pythagoras ilk defa bu heykellerle karşılaşan öğrencilerine şunları söylemekteydi:

Bu heykeller yakında yüce güzelliklerini kendi iç âleminizde seyredeceğiniz ilahi güçlerin yeryüzündeki suretlerinden ve tasvirlerinden başka bir şey değildir. İnsanın hakikati kendi iç âleminde bulma olgusu, öyle birkaç günde gerçekleştirilebilecek bir olgu değildir. Bu iş, yıllar boyunca egzersiz yapmayı, bu yolda çeşitli çalışmalar gerçekleştirmeyi, sabır göstermeyi ve aynı zamanda zekâ ve irade arasındaki ahengi kurmayı gerektirmektedir. Yani arzu edilen mükemmeliyete ulaşmak gerçekten hiç de kolay mesele değildir”.

Bu güçlerin sırrını anlatarak, onlara açıklık getirerek Pythagoras (Teogoni – Tanrı doğum) veya akılcı Teoloji (İlahiyat) yapmış oluyordu.

Pythagoras, enstitüsünde göğüs göğse mücadeleyi ciddi şekilde yasaklamıştı. Güç ve çevikliği geliştirmekle gurur ve kinin de geliştirilmiş olacağını söylemekteydi.

Gülüş insanın karakterini kesin olarak ortaya koyar. Kötü bir insanın gülüşünü hiçbir yapmacık çaba güzelleştiremezdi. Bunun göstergesinin, gülüşün, insan karakterini kesin şekilde ortaya koyması olduğunu söylemekteydi. Ona göre kötü bir insanın gülüşü, hiçbir yapmacık çaba ile güzelleştirilemezdi, gizlenemezdi.

Ruh Öğretisi

Pythagoras’a göre insan ruhu yüce âlem ruhunun cüzüdür. İlahi ruhun bir kıvılcımıdır. Ölümsüz bir monaddır. Ruhlar gelişmemiş varlık âlemlerinde tohum halinde mevcut bulunurlar. Herhangi bir insanın özünü oluşturan şey, bir dizi gezegende ve gelişmemiş varlık âlemlerinde milyonlarca yıl boyunca kaldıktan sonra gelişir ve bireysellik ortaya çıkar. Bireysellik, monadın ilahi mührünü teşkil eder. Tanrı şuur yoluyla bu bireysel monadda tezahür eder.

Bu aşamadan sonra “monad” kendisinde bulunan gizil güçleri geliştirir. Polarize haldeki güç, duyarlı hale gelmekte, duyarlılık içgüdü haline, içgüdü de zekâ haline dönüşmektedir.

Şuurun alevi yanmaya devam ettiği sürece ruh bedenden daha da bağımsızlaşır ve özgür bir hayat sürmek ister.

Henüz polarize durumda bulunmayan ruh, yerkürenin unsurlarına bağlı durumdadır. Bedenini terk ettikten sonra ateş tarafından cezbedilen hayvan ruhu, bir süre ateşte kaldıktan sonra yerküreye dönmekte ve orada kendi türünün arasında tekrar bedenlenmektedir. Bunlar atmosferden dışarı çıkamazlar.

Uzaydan gelip ölümle birlikte tekrar uzaya dönen ruh, sadece insan ruhudur. Ama Elementer Ruh, kozmik hayatın hangi çağında insan ruhu haline dönüşmüştür?

Bu dönüşüm, gezegenler arası periyottan ve ancak dört dörtlük bir formasyona kavuşmuş halde bulunan insan ruhlarıyla temasa geçildiği anda gerçekleşir.

Bu insan ruhları, kendi spiritüel prensiplerinin elementer ruhta meydana gelmesini sağlamışlardır. Bu şekilde meydana gelmiş bulunan beşer ruhu, insan aşamasına ulaşabilmek için çok kere bedenlenmiştir ve daha nice gezegenler arası süreçleri idrak etmesi gerekmektedir.

Mısır’ın ezoterik geleneğine göre; bugünkü beşeriyeti oluşturan bireyler, insan görünüşü içindeki hayatlarına maddesi dünyaya göre daha az yoğun olan başka gezegenlerde başlamışlardır. O zamanki insanın bedeni tüy gibi hafif buharımsı bir nitelikteydi ve bedenlenişleri de hafif bir biçimdeydi.

Bu ilk beşerî dönemde, vasıtasız ruhsal algılama yetenekleri çok güçlü ve çok süptildi. Muhakeme ve zekâları ise henüz çekirdek halindeydi. Bu yarı madde, yarı ruhsal hal içindeki insan, ruhları görebilmekteydi. Her şey tüm açıklığıyla ve tüm büyüleyiciliğiyle gözler önüne serili bulunmaktaydı.

Kürelerin armonisini bile işitmekteydi. Ne düşünüyordu ne de muhakeme ediyordu, yaptığı iş sadece istemekti. Sesleri, formları ve ışığı iç içe algılaya algılaya ve de ölüm ile doğum arasında bir hayal misali dalgalana dalgalana yaşayıp gitmekteydi. Orfiklerce “Satürn Cenneti” diye adlandırılan şey buydu.

Hermes’in doktrinine göre insan, gitgide yoğunlaşan kürelerde bedenlene bedenlene maddeleşmiştir. İnsan, daha kaba ve daha kalın maddeye bürününce spiritüel duyularını kaybetmiştir. Ama zekâsını ve iradesini büyük ölçüde geliştirmiştir.

İnsan Tanrı’sına ve onun şuuruna ancak kendi çabasıyla kavuşabilir ve ancak o zaman Tanrı’nın çocuğu olmaya layık olur.

Tanrı’nın çocuğu olan, göklerden başka vatan tanımaz.

İnisiyasyonlar

Birinci Derece – Hazırlık Safhası (Çömezlik)

Hazırlık safhası diye anılan çömezlik süresi en az iki yıl sürmekte, hatta bazen beş yıla kadar uzayabilmekteydi. Çömezler veya başka bir deyişle “dinleyenler” dersleri mutlak bir sükûnet içinde dinlemek zorundaydılar.

Ustaya itiraz yoktu. Öğreti üzerine tartışmaya da girilemiyordu. Sunulan bilgileri saygıyla kabullenmek ve daha sonra onların üzerinde düşünmek zorundaydılar.

Dinleyenlerin zihnine bu kuralı yerleştirmek amacıyla onlara, bedeni uzun bir tüle sarılı olan ve bir parmağını “sus” anlamında ağzının üzerine koymuş bulunan bir kadın heykeli, yani “Sükût Müz”ü gösterilmekteydi. Bu heykel Mısır’daki “İsis” heykelinden başka bir şey değildi.

Pythagoras gençlik tarafından eşyanın kökeninin, amacının ve sonunun anlaşılıp kavranabileceğine inanmıyordu. Hakikatin anlamını vermeden önce, “Gençlere diyalektik ve akıl yürütme yaptırmak demek, boş kafa ve kasıntılı bir sofist üretmek demektir,” diye düşünmekteydi. Öğrencide her şeyden önce, sezgisini uyandırıp geliştirmek yanlısıydı. Onlara doğal duygulardan ve insanın hayata başlarken ilk görevlerinden yola çıkıp bunların evrensel yasalarla ilişkilerini göstermek istiyordu.

Gençlerin kafasına her şeyden önce, ana-baba sevgisini sokmayı amaçladığı için bu duyguyu, baba fikriyle Tanrı fikri arasında bir benzerlik kurmak suretiyle çok daha geniş kapsamlı bir hale getirmekteydi.

“Baba unvanı kadar yüce bir unvan daha yoktur,” demekteydi.

Pythagoras “Dost, bir başka sen’sin. Onu bir Tanrı’yı kutsar gibi kutsa ve say,” demekteydi.

Dost sevgisini, tüm erdemlerin uyaranı, hayatın şiiri ve idealin yolu haline getirmekteydi.

Pythagoras itaatin, gönül rızasından kaynaklanır bir şey haline gelmesini arzulamaktaydı.

Törel öğreti, felsefi öğretiye hazırlık özelliği taşımaktaydı. Çünkü sosyal görevlerle kozmosun ahengi arasında kurulan ilişkiler, insanın evrensel benzerlikler ve uyumlar yasasını sezinlemesine zemin hazırlamaktaydı.

İkinci Derece İnisiyasyon – Arınma

Törenle kabul edilen müritlerin mürşit ile yakın ve dolaysız ilişkiye girildiği güne “Altın Gün” denilmekteydi. O gün mabedin iç avlusuna girme onuruna erilmekteydi. Ezoterik (iç) ve Egzoterik (dış) terimleri bu olaydan kaynaklanmışlardı.

Asıl inisiyasyon o gün başlamaktaydı. Yapılan açıklamalar, esrarlı sayılar biliminde mündemiç (içkin) prensiplerden başlayıp evrensel gelişmenin nihai sonuçlarına ve “ilahi psişe”nin, yani insan ruhunun kaderine ve yüce hedeflerine varıncaya kadarki bilgileri içeren mistik doktrinin tam ve mantığa dayalı açıklamasından ibaret bir ifşaattı. Bu sayılar bilimi Mısır ve Asya mabetlerinde bilinmekte ve tanınmakta olan bir bilimdi.

Tüm doktrinin anahtarı durumunda olduğu için de, “özel yol” dışındaki insanlardan özenle esirgenmekteydi. Mistik âleme ait olduğu için sayılar, harfler, geometrik şekiller veya insan tasvirleri sadece inisiyeler tarafından bilinmekte ve anlaşılmaktaydı. İnisiye bu işaretlerin perdesini yeni müride ancak ketumiyet yemininden sonra açmaktaydı. Pythagoras, bu bilimi bizzat kaleme aldığı “Kutsal Kelâm” adlı eserinde dile getirip açıklamıştı.

Pythagoras müritlerini, matematikçiler diye adlandırmaktaydı. Çünkü yüce öğretisi sayılar doktriniyle başlamaktaydı. Bu bilimde “sayı”, soyut bir nicelik olarak değil, fakat evrensel ahengin kaynağı demek olan Tanrı’nın yani yüce “Bir” in asli ve aktif erdemi olarak yorumlanıyordu.

İhtirasları, arzuları yenmek, inisiyasyondaki ilk görevdi: “Arınma”.

Pythagoras’ın Evren ve Tanrı Anlayışı

Pythagoras’a göre evren ve Tanrı insana üç aynadan aksetmiş bir şekilde görünür:

  1. Güdüleri ve duyuları vasıtasıyla baktığında Tanrı tezahürleri gibi, çok sayıda ve sonsuzdur (Tanrı sayısını sınırlamayan çok tanrıcılık buradan kaynaklanmıştır).
  2. Makul can (l’âme) vasıtasıyla baktığında, Tanrı iki aşamalıdır. Yani “Ruh” ve “Madde”dir (Zerdüştçülüğün, maniciliğin ve diğer birçok dinin düalizmi buradan kaynaklanmıştır).
  3. İdrak etme yetisi (müdrike) aracılığıyla baktığında, Tanrı üç ögelidir. Yani evrendeki tüm tezahürlerinde Ruh, Can, Fizik Beden’dir (Hint’in üçleme esasına dayalı dinleri Brahma, Vişnu, Şiva ile Hristiyanlığın üçlemi Baba, Oğul ve Kutsal Ruh ise bu anlayıştan kaynaklanmıştır).
  4. Her şeyi özetleyen irade vasıtasıyla anlayıp kavrandığında ise Tanrı bir ve tektir (Bu anlayıştan da Musa’nın Hermetik tek tanrıcılığı meydana gelmiştir).

Bu aşamada Tanrı’yı ne kişiselleştirme söz konusudur ne de bedene büründürme. Bu noktada insan kendisini, görünen evreni aşmış ve mutlak kavramın içine dalmış bulmaktadır.

Üçüncü Derece – Mükemmellik  

Kozmogoni ve Psikoloji

Bu aşamada sayılar bilimi, inisiyasyonun, ancak önsözü olabilirdi. Önemli olan “İlahi Düşünce”yi kavramak söz konusuydu. “Ezoterik Kozmogoni” ve “Ezoterik Psikoloji”yi öğrenmek çok önemliydi.

Pythagoras’a göre; “âlemin maddi” gelişimi ile “Ruhsal” gelişimi birbirine karşıt olan fakat varlığa ait içkin iki harekettir. Bunlar ancak birbirleriyle açıklanabilmektedirler. Birlikte ele alındıklarında da âlemi açıklamaktadırlar.

Maddi gelişim; Tanrı’nın maddedeki tezahürünü, maddeyi işleyip yoğurmakta olan âlemin ruhu vasıtasıyla temsil edilmektedir.

Ruhsal gelişim ise şuurun bireysel monadlarda hazırlanışını ve onların hayat çemberleri içinde, sudur ettikleri kutsal ruha kavuşma teşebbüslerini temsil etmektedir.

Evreni, fizik açıdan veya ruhsal açıdan görmekle iki ayrı objeyi gözlemlemiş olmayız. Buna, âlemi iki zıt ucundan gözlemlemek denir.

Âlemin yerküre açısından akılcı bir açıklamasını yapabilmek için, işe maddi tekâmül ile başlamak gerekir. Çünkü âlem bize kendisini maddi yanıyla göstermektedir. Fakat bu tekâmül şekli bize “evrensel ruh”un maddedeki faaliyetini gösterirken ve bireysel monadların gelişimlerini izletirken, bizi yavaş yavaş sürükleyip eşyanın dışından içine intikal ettirmekte, yani âlemi tersinden yüzüne geçirmektedir.

Pythagoras’a göre evren canlı bir varlıktır. Bu yüce varlık, evrene bir can (âme) hayat verir ve içine bir zekâyı nüfuz ettirir.

Fiziki Kozmogoni

Pythagoras’a göre, evrenin tam ortasında ateş vardır (Güneş bu ateşin ancak bir yansımasıdır). Doğu ezoterizminde de ateş hep ruhun yani ilahi şuurun, evrensel şuurun temsili simgesiydi. Filozofların Pythagoras ve Platon’un fiziği diye öne sürdükleri şey onların gizli felsefelerinin imgelendirilmiş tasvirlerinden başka bir şey değildir. Pythagoras’ın kozmogonisi, ruh varlıklarının hayatını ve tekâmülünü anlatır.

“Ay altı bölgesi” yani yeryüzü, ruh varlıklarının bedenlenmelerine ve bedenden ayrılmalarına refakat eden bir mekândır.

Aristoteles, Pythagoras’ın dünyanın güneşin etrafında döndüğüne inandığını kesin olarak ifade etmiştir.

Pythagoras üçüncü dereceye mensup müritlerine dünyanın iki türlü hareketini öğretmekteydi.

Pythagoras’ın ifadesine göre, görünen evren yani yıldızlarla birlikte uzay, sonsuz sınırsız mekânlara dağılmış haldeki maddeyi bir merkezde toplayıp yoğunlaştıran “âlem ruh”unun geçici bir görünümünden başka bir şey değildir.

Her güneş sistemi, “evrensel ruh”un cüzüne sahipti. Türler ve canlı ruh varlıkları Tanrı’dan yani Baba’dan hayat bulmuşlardır.

Gezegenler, güneşin çocuklarıdır. Çekim gücü ile maddenin özünde olan dönme dolanma gücü tarafından şekillendirilmiş bu gezegenlerin her biri güneşin astral bedeninden yansımıştır, türemiştir. Yarı şuurlu bir astral beden ile donatılmıştır.

Her gezegen, Tanrı düşüncesinin değişik bir ifadesidir.

Pythagoras’a göre tüm kürelerin ve tüm varlıkların oluşumunun temeli “Dört Unsur”dur ve maddenin kademeli olarak dört halini ifade eder:

Toprak: En yoğun ve kaba olan birinci hal, ruha en zıt düşen hal

Su: Sıvı hali

Hava: Gaz hali

Ateş: Ölçüye gelmez hali temsil eder.

Beşinci unsur, yani “esir” ise süptil ve canlılık dolu bir maddi haldi. Bu halde madde, artık atomik değildi. Bu unsur kozmik akışkandı. Astral ışıktı, yani âlemin ruhuydu, canıydı.

Ezoterik doktrin, hayvan türlerindeki dönüşümlerin “sarsma” ya da “şok” yasasına göre meydana geldiğini öne sürmekteydi. “Ayıklanma” (selection) yasasına göre değil.

Yeryüzünde yeni bir türün meydana gelmesi gerektiğinde, daha üstün türden bir ruh varlığı topluluğu, belli bir çağda gelip önceki türün tohumlarında bedenlenmekte ve bu yolla o türü yeni bir kalıba sokup kendi suretinde şekillendirmekteydi. İnsanın yeryüzünde meydana gelişini ezoterik doktrin böyle açıklamaktaydı. Yerküresel tekâmülün bakış açısından insan, önceki türlerin son dalı ve tacıydı.

Birbirini izleyen tüm bu yaratılışlar, her doğum olayında olduğu gibi, dünyanın hayatını yaratan görünmez güçler tarafından “şok”a uğratılarak meydana getirilmişti.

İnsanın yaratılışı da daha öncelere ait semavî bir insanlık âlemi sayesinde gerçekleştirilmiştir. Doğa güçleriyle mücadeleye mecbur bırakılmış hayvansal varlık, ruh varlığının etkisiyle şaşkına dönmüş ve şok olmuş ilahi ışığın etkisiyle parıldamıştır.

Pythagoras’a göre dünyada altı tufan meydana gelmiştir. Her tufandan sonra gelişmiş bir insan ırkı zuhur etmiştir.

Pythagoras’a göre her birimizin ve hepimizin bir iç sorunu vardır ve kendimize şu soruyu sormamız gerekir:

“Ben bu dünyanın malı mıyım?”

Ben bu dünyanın malı değilim. Çünkü o beni açıklamaya yetmiyor. Benim kaynağım bu dünya olamaz. Ama ben nereye gidiyorum? Bu psişenin sırrıdır. Ruhun sorunudur.

Pythagoras’a göre görünen âlem bizi dünyanın tarihini incelemeye, bu tarih de insan ruhunun sırrını araştırmaya sevk etmiştir.

Tanrı katında insanın üç değil, bir olan geçmişi hali ve geleceği vardır.

İnisiye bilgelerin sırrı şudur: “Kendini bil, böylece Tanrılar âlemini de bilirsin.” Kendimizde görünmez âlemin sonsuz ihtişamını ve vasıtasız hayatı uyandıralım, kendimizi zekânın, prensipler ve kutsal sayılar biliminin meşalesiyle donatalım. Bunu gerçekleştirmek yalnızca arınmış ruha özgüdür.

Ruhsal Kozmogoni

Ruh mineralde belirsiz bir güç halindedir. Bitkide bireyselleşmeye başlar, hayvan içgüdüsünde polarize olur. Sonra bu ağır gelişim süreci içerisinde şuurlu monad haline gelme eğilimi gösterir. Geri varlık âlemlerinde tohum halinde mevcut bulunan ruhlar, oralarda uzun periyotlar boyunca kalmaktadırlar. Gezegen değiştirerek bir üst âleme yükselişleri ise kozmik devrimlerden sonra mümkün olmaktadır.

Pythagoras’a göre gelişmemiş ruhlar ezoterik doktrini ve inisiyasyonları anlayamaz. Onlar yalnızca organik ölümsüzlüğün peşindedirler.

İnsan ruhu yüce âlem ruhunun cüzüdür. İlahi ruhun bir kıvılcımıdır (lâme-i ilahi). Ölümsüz bir monad’dır. Tanrı şuur yoluyla monad’da tezahür eder. Bireylik monad’ın ilahi mührünü teşkil eder. Monad kendisinde mevcut bulunan gizli güç halindeki prensipleri geliştirir. Polarize haldeki güç, duyarlı hale gelmekte, duyarlık içgüdü haline, içgüdü de zekâ haline gelmektedir.

Uzaydan gelip ölümle birlikte tekrar uzaya dönen ruh sadece insan ruhudur. Bunu sembolik olarak Yunan şiiri şöyle anlatır:

“İnsan ruhu bazen toprak kurdu haline dönüşür. Bazen de semavi kelebek haline gelir ve kanatlarını zaman zaman hisseder. Hayvan ruhları ise atmosferi geçemez. Onlar ateşte kalıp sonra tekrar kendi türünün arasında bedenlenmektedirler.”

Dünya; Musa tarafından cennetten çıkış yeri, Orfe tarafından da ay altı mekânı, maddeye bürünüş yeri olarak adlandırılmıştır. Buradan itibaren yoluna devam etmek suretiyle insan, düşe kalka, müdrikesini ve iradesini özgürce kullanarak spiritüel duyularına tekrar kavuşabilmektedir.

Ezoterik doktrine göre insanın ve insanlığın nihai hedefi nedir?

Ezoterik doktrinin bu soruya cevabı şöyledir: “Maddeyi kesin olarak yenmek, tüm spiritüel yeteneklerini geliştirerek kendinde her şeyin prensip ve amacını bulduğu zaman ilahi hale kavuşacaktır. Böylece bedenlenme mecburiyetinden de kurtulmuş olacak olan ruh, ilahi zekâ ile tam bir birleşme haline kavuşacaktır. Özgür olacaktır.”

Dördüncü Derece – Epifani

Epifani: İnisiyenin ruhunu Tanrı ile birleştirip hakikatin bütününü seyrettiği hali ifade etmektedir.

“Zekâ” inisiyasyonunu “irade” inisiyasyonu izlemekteydi. En zoru da buydu. Bu inisiyasyonda müridin, hakikati kendi iç varlığının derinliklerine indirmesi ve sonradan onu hayatında kuvveden fiile çıkarması söz konusuydu.

Pythagoras’a göre bu ideale erişebilmek için şu üç yüksek niteliği birleştirip bütünleştirmek gerekmektedir:

Hakikati zekâda, fazileti ruhta ve temizliği bedende gerçekleştirmek.

Bedensel temizlik yüksek düzeyli bir sağlık bilgisi ve ölçülü bir nefs hâkimiyeti vasıtasıyla muhafaza edilmekteydi. Bu temizlik, bir amaç olarak değil sadece araç olarak istenmekteydi. Beden vasıtasıyla işlenmiş her türlü aşırılık, ruhun hayat verici organı demek olan “astral beden”de bir iz ve bir kir meydana getirmektedir. Çünkü maddi bedenin tüm davranışlarında hep astral bedenin katkıları bulunmaktadır. Hatta bu davranışları bizzat astral beden gerçekleştirmektedir. Çünkü o olmadan maddi beden, hareketsiz ve cansız bir yığından başka bir şey değildir.

Demek ki, ruhun temiz olabilmesi için bedenin temiz olması gerekir.

“Bilgi” yardımıyla müridin hikmete ulaşması gerekmektedir.

“Müdrike” (idrak etme yetisi), her şeyde hayır ve şerri bir bakışta ayırt etmeyi başarır. Müdrike, Tanrı’yı âlemlerin bütününde olduğu gibi, varlıkların en küçüğünde de görebilir hale gelmelidir. Bu seviyeye varmış olan kimse “el almış usta mürit” kimliğini kazanmakta ve yeterli enerjiye sahipse o zaman yeni güç ve yeteneklere sahip olmaktadır. Ruhun iç duyuları açılmakta, iradesi de diğer iradelere ışın ışın yayılmaktadır. Bu güce ulaşmış müritler, parmakla gösterilecek kadar azdır.

Yunan böyle insanlardan üçüne tanık olmuştur. Helenizm’in doruğunda Orfeus, zirvesinde Pythagoras, gerileme döneminde de Tiana’lı Apollonius tur.

Arı ruh haline gelmiş olan ruh, bireyliğini kaybetmez, aksine onu kemale erdirir. Yani Tanrı halindeki ilk örneği (archetype) haline gelmiş olur.

Pythagoras’ın ifadesine göre bu haldeki insan, artık insan değildir, Yarı Tanrı’dır. Çünkü tüm varlığından, Tanrı’nın sonsuzlukları dolduran ışığı yansımaktadır.

Onun için bilmek demek, yapabilmek demektir. Sevmek demek, yaratmak demektir. Olmak demek, hakikati ve güzelliği ışın ışın yaymak demektir.

Pythagoras inisiyasyonun dördüncü derecesinde müritlerine, doktrinini hayatlarına uygulamayı öğretmekle yetinmiştir.[4]


Kaynakça:

– Cemil Sena, Filozoflar Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1968

– Charles H. Kahn, Pythagoras and the Pythagoreans. A Brief History, Indianapolis, 2001

– Edouard Schure, İnsanlığı Aydınlatan Büyük İnisiyeler, Ruh ve Madde Yayını, İstanbul, 1989

– Hegel, Mantık Bilimi Varlık Öğretisi, İdea Yayını, İstanbul, 1991

– Kitty Ferguson, Kadim Pythagoras Kardeşliği, Ayna Yayınevi, İstanbul, 2008

– Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitapevi, İstanbul, 1985

– Manly P. Hall, Tüm Çağların Gizli Öğretileri, Mitra Yayını, İstanbul, 2008

– Walter Burkert, Weisheit und Wissenschaft; Studien zu Pythagoras, Philolaos und Platon, Nürnberg, H. Carl, 1962


Dipnotlar:

[1] Kitty Ferguson, Kadim Pythagoras Kardeşliği, Ayna Yayınevi, İstanbul, 2008, s. 27-30; Edouard Schure, İnsanlığı Aydınlatan Büyük İnisiyeler, Ruh ve Madde Yayını, İstanbul, 1989, s. 370-375

[2] Kitty Ferguson, a.g.e. s. 33-35, 51-54; Edouard Schure, a.g.e. s. 378-381, 448, 449

[3] Kitty Ferguson, a.g.e. s. 127

[4] Edouard Schure, s. 419-445