Pythagoras

Sayı 89 - Kasım - Aralık 2019

Hayatı

Pythagoras’ın tüccar babası
Mnesarchus iş nedeniyle Delf şehrindeyken karısı Parthenis’le birlikte kaderin
(kader tanrıçalarının) Suriye’ye dönüş yolculuğunda yanında olup olmadığını
öğrenmek için Delf kâhinine danışmaya karar verir. Yerdeki geniş bir yarığın
üzerine kurulmuş üç ayaklı altın tahtında oturan Pythi (Apollon’un kadın
peygamberi) sordukları soruya cevap vermek yerine Mnesarchus’a karısının hamile
olduğunu, bir erkek çocuk doğuracağını, güzellikte ve bilgelikte bütün
insanlara örnek olacak çocuğun hayatı boyunca insanlığa büyük katkılarda
bulunacağını söyler. Mnesarchus kehanetten öyle etkilenir ki karısının adını
Python onuruna Pythasis olarak değiştirir. Gerçekten de karısı Fenike’nin Sidon
şehrinde kâhinin söylediği gibi bir oğul dünyaya getirir. Mnesarchus ile
Pythasis, oğullarının kaderinin kâhin tarafından belirlendiğine inanarak ona
Pythagoras adını verirler.

Pythagoras’ın doğumu ile ilgili
birçok efsane vardır. Bazıları onun ölümlü olmadığı söyler. O dünyaya gelerek
insanlığa bilgi vermek için bedenlenen bir Tanrı’dır. Pythagoras antik zamanların
kutsal bir doğumla geldiğine inanılan birçok bilgesinden biridir. Godfrey
Higgins şunları söyler: “İsa’nın hayatıyla Pythagoras’ın hayatı arasındaki ilk
çarpıcı benzerlik, her ikisinin de Suriye’de doğmuş olmasıdır. Pythagoras’ın
doğduğu Sidon da İsa’nın doğduğu Bethlehem de Suriye’dedir. Pythagoras’ın
babası tıpkı İsa’nın babasına yapıldığı gibi, karısının insanlığa büyük
hizmetlerde bulunacak bir oğul dünyaya getireceği kehaneti yapılmıştır. Her
ikisi de anneleri yolculuk sırasındayken doğmuştur. Yusuf ve karısı vergilerini
ödemek için Bethlehem’e gittiklerinde, Pythagoras’ın babası da ticari
nedenlerle Samos’tan (Sisam) Sidon’a dönerken Pythagoras’ın annesi, güneş
tanrısı Apollon’un suretiyle karşılaşır. Bu hikâye Yusuf ile Meryem’in
hikâyesine tıpatıp benzer. Bu özel olaylar nedeniyle Pythagoras ile İsa, aynı
şekilde anılmıştır: “Tanrı’nın oğlu”.

Bu ünlü filozof, M.Ö. 600 ile 590
yılları arasında bir tarihte doğmuştur. Yaklaşık 100 yıl yaşadığı tahmin
edilmektedir. Pythagoras’ın, Yahudiler arasında bulunmuş hahamlardan İsrail’in
kanun koyucusu Musa’nın gizli öğretilerini öğrendiği iddia edilmektedir. Daha
sonraları ortaya çıkan Esseniler okulunun ise sadece Pythagorasçı sembolleri
yorumlamak için kurulduğu söylenmektedir. Pythagoras; Mısır, Babil ve Kalde
gizemlerine inisiye olmuştur. Seyahatleri hakkında söylenenler farklılık
gösterse de tarihçiler onun birçok ülkeyi ziyaret edip birçok ustanın dizinde
yetiştiği noktasında birleşirler. Yunan filozoflarından öğrenilmesi mümkün her
şeyi öğrendikten ve büyük bir ihtimalle Eleusis gizemlerine inisiye edildikten
sonra Mısır’da birçok deneme ve reddedilişten sonra Thebes rahipleri tarafından
İsis gizemlerine inisiye edilmiştir. Bu korkusuz gizem okulları meraklısı
Fenike ve Suriye’ye giderek Adonis gizemlerini öğrenmiştir. Euphrates (Fırat)
vadisini geçtikten sonra burada Babil bölgesinde yaşayan Keldaniler’in gizli
ilimlerinde öğrenim görecek kadar uzun kalmıştır. Sonunda Media’dan (Pers
coğrafyası) geçerek Elephanta ve Ellora Brahmanları’nın bir öğrencisi ve inisiyesi
olduğu yıllar boyunca Hindistan’da kaldığı söylenmektedir.

Pythagoras’ın isminin Brahmanlar’ın
kayıtlarında Yavançarya, “İyonyalı
Öğretmen” adıyla kayıtlı olduğu da ifade edilir. Pythagoras, “filozof”
(Philiasophos) kavramını ilk kullanan kişidir. Ondan önce bilge insanlara
veliler veya bilgeler deniyordu ki bu kelimeler “bilenler” şeklinde
yorumlanıyordu. Pythagoras, çok mütevazı idi. Filozof kelimesini yarattı. Bu
kelime, “bilge sever” anlamına geliyordu.

Seyahatlerinden döndükten sonra
Güney İtalya’da bir Dor kolonisi olan Krotona’da bazen “üniversite” diye anılan
bir okul kurdu. Krotona şehrine geldiğinde kuşkuyla karşılanmış, kısa bir süre
sonra çevre kolonilere çok önemli konularda danışmanlık yapmaya başlamıştır.
Etrafına küçük ve samimi bir öğrenci grubu toplayan Pythagoras, onlara
kendisine verilen gizli bilgiyi açmıştır. Bütün sanatların ve bilimlerin
temelindeki üçgen olarak gördüğü okült matematik, müzik ve astronomi
öğretmiştir.

Pythagoras yaklaşık 60 yaşındayken
öğrencilerinden Teona adlı bir genç kızla evlendi. Bu evlilikten 3 çocuğu oldu.
Karısı ona hayatı boyunca ilham vermekle kalmayıp, filozof suikast kurbanı
olduktan sonra da onun öğretilerini yaymaya devam etti. Pythagoras’ın,
dehalarda sık sık rastladığımız açık sözlülüğü, birçok siyasi ve kişisel
düşmanlıklara yol açmıştır. Ona inisiyasyon için gelenlerden Silon adlı birisi
öğrenci olarak kabul edilmediği için, Pythagoras’ı ve felsefesini yok etmeye
azmetmiş, hınç duygusu içindeki bu kişi, yanlış söylentiler yayarak halkı filozofa
karşı kışkırtmıştır. Eşkıya çetesi bir gün büyük öğretmen ve öğrencilerinin
yaşadığı küçük köye baskın yaparak, evleri, binaları yakıp Pythagoras’ı
öldürmüştür. Filozofun ölümüyle ilgili söylenceler farklılık göstermektedir.
Bazılarına göre Pythagoras, Krotona’dan küçük bir grup öğrencisiyle birlikte
kaçarken düşmanları tarafından tuzağa düşürüldüğü,  geceyi geçirmek için seçtikleri binanın ateşe
verilmesiyle diri diri yandığı söylenmektedir. Başka bir söylenceye göre
kendilerini yanan binanın içinde bulan öğrenciler, bedenleriyle ateşin üzerinde
Pythagoras’ın kaçabileceği bir köprü oluşturmuşlar ve Pythagoras bu olaydan
kısa bir süre sonra insanlığa hizmet edip, insanlığı aydınlatmaya dair
çabalarının beyhudeliğini görerek acı içinde ölmüştür. Rivayet edilir ki
Pythagoras’ın öğrencileri ona asla ismiyle hitap etmeyip “efendi”, “o insan”
sıfatlarını kullanmışlardır. Bunun nedeni, Pythagoras isminin özel olarak bir
araya gelmiş, belli bir sayısal değere ve büyük bir anlama sahip olduğuna dair
inanç olabilir.

Pythagoras’ın ölümünden sonra okulu
yavaş yavaş dağılmıştır. Zaman içinde Pythagoras, bir insandan ziyade bir tanrı
sayılmaya başlamış ve etrafa dağılmış öğrenciler öğretmenlerinin aşkın dehasına
duydukları saygıyla, birbirlerine hep bağlı kalmışlardır. Edouard Schure,
“Pythagoras and Delphic Mysteries” adlı eserinde Pythagorasçı okul
öğrencilerinin kardeşlik bağını göstermek için, aşağıdaki örneği anlatır: “Hastalık ve yoksulluk içinde olan
öğrencilerden birini yardımsever bir hancı evine alıp bakar. Öğrenci ölmeden
önce hanın kapısına birkaç gizemli işaret çizer ve dönüp hancıya ‘Endişelenme.
Kardeşlerimden biri borcumu ödeyecektir,’ der. Bir yıl sonra bir yabancı hanın
önünden geçerken kapıdaki işaretleri görür. Hancıya ‘Ben bir Pythagorasçı’yım.
Bir kardeşim burada öldü. Size onun için ne kadar borcum olduğunu söyler
misiniz?’ der.”
Pythagoras’ın öğretisinin katıksız tek tanrıcılık olması
bütün kadim inisiyatik okullarda Tanrı’nın birliğinin doğru olduğunu gösterir.

Uzun saçlı Samoslu bilge
Pythagoras’ın, Apollon’un oğlu olduğuna dair Roma İmparatorluğu’nda bir mit
vardı. Bu hikâye, M.S.1. yüzyılda yeniden doğmuş, Pythagoras olduğunu ve
evrensel hakikatleri yetkiyle konuştuğunu iddia eden, mucize yaratan gezgin
Tyanalı (Kapadokya) Apollonius tarafından yayılmıştı. İmparator Septimus
Severus’un karısı Julia Domna, Pythagoras’ın Tanrı tarafından gönderildiğini ve
onun Apollon’un oğlu olduğunu her tarafa yaydı. Bu görüş veya mit, efsane ile
tarihin buluştuğu nokta olarak kabul edilmişti.

Samos (Sama), “büyük yükseklikler”
demektir. Samos tarihi hakkında bilinenler, sözlü tarihin ve arkeolojinin bir
karışımıdır. Efsaneye göre adaya ilk yerleşenlerin başında altın postun
peşindeki Argonot yolculuğunda Herkül ve Orfeus ile birlikte yelken açmış olan,
Zeus’un kahraman oğlu Ankaios vardı. Delf mabedindeki Pythia kahininin
buyruğuyla Ankaios, bir koloni kurmaya karar verir. Arkadia’dan, Teselya’dan,
Atina’dan, Khalkis’ten aileler getirerek Samos’a yerleştirir. Delf kâhini, bu
adaya adını verir, Samos. Samos’un yüksek dağları vardır. Eski hikayeler,
Pythagoras’ın ailesinin Ankaios’un neslinden geldiğini söyler.

Thales, Pythagoras’ın doğumundan
yaklaşık 15 yıl önce bir güneş tutulmasını gözlemiş ve kaydetmiştir. Bu olay
Yunan biliminin ve tabiat bilgisinin başlangıcı olduğu kabul edilir. Thales’in
gözlemlediği bu güneş tutulmasının tarihi, MÖ. 25 Mayıs 585’tir. Pythagoras’ın lakabı,
“Uzun saçlı Samoslu”dur.[1]

Pythagoras, Miletoslu
bilgin-astronom Anaximander’den dersler aldı. Anaximander, matematik ve
geometriyi kullanarak dünyanın en eski haritalarından birini çizdi. En üstün
bilginin peşinde koşan Pythagoras için Anaximander’in görüşleri önemli idi.
Anaximander (ö. M.Ö. 546) “her şeyin temelini oluşturan sınırsız veya
sınırlanamayan” (Apeiron) kavramını getirdi. Anaximander’e göre sınırsız olan
ayrıştığında sonuç olarak erkek-dişi, çift-tek, sıcak-soğuk gibi kontrastlar
ortaya çıkmıştı. Kontrastlar onun yaratılış şemasının merkezindeydi. Zıtlara
ayrılış daha sonra Pythagorasçı görüşlerin de önemli bir öğesi oldu.
Anaximander evrendeki tüm kontrastın, çeşitliliğin ve çokluluğun altında yatan
bir “birlik” olduğuna inanıyordu. Bu fikir, Pythagorasçılar’la birlikte çok
daha güçlü olarak ortaya çıkacaktı. Anaximander’in fikirleri, önce
Pythagoras’a, ondan da Philolaos’a geçmiştir. İamblikhos, Thales’in
Pythagoras’ı Mısır’a gitmek konusunda ikna ettiğini söyler. Thales,
Pythagoras’tan özür dilemiş, çok yaşlı olduğunu belirterek ona öğretmenlik
yapamayacağını, bilgeliğinin kısmen Mısırlılardan geldiğini söyleyerek, bu
nedenle Mısır’a gitmesi konusunda onu ikna etmiştir.

Pythagoras hem Thales’ten hem
Anaximander’den hem de Anaximenes’ten dersler almıştır. Thales Pythagoras’a
Mısır’a gitmesini tavsiye etmekle kalmamış, ona zamanını iyi kullanmasını ve
dikkatli olmasını öğütlemiştir. Pythagoras az miktarda ve kolay sindirilen
gıdalarla beslenmiş, uykusu kısa, ruhu tetikte ve saf olsun, bedeniyle değişmez
ve mükemmel bir sağlık durumunda kalsın diye dikkat etmiştir. Pythagoras yaşlı
öğretmeninin tavsiyesine uyup bu gıpta edilecek durumunu korumayı başarmıştır.
Önce doğduğu yer olan Sidon’a uğramış, kâhinlerle konuşmuş, Babil ve Sur
gizemlerine inisye edilmiş ve bunu batıl inançtan dolayı değil, tanrıların
gizemleri ve sırlarıyla ilgili öğrenilmeyi hak eden hiçbir şeyi kaçırmama
niyetiyle yapmıştır.

Pythagoras, bir süre sonra Mısır’a
doğru yoluna devam etti. Mısır gemisi, Pythagoras’ın kalacağı tapınağın
yakınlarında, Fenike kıyısına yanaşır. Gemiciler böyle yakışıklı bir
delikanlıyı iyi fiyata satabileceklerini düşünerek onu memnuniyetle kabul
ederler. Yolculuk esnasında ise bu karardan vaz geçerler. Bu mütevazi gençte
normal bir insandan beklenmeyecek farklı bir şey olduğunu düşündüler.
Pythagoras gemiye bindikten sonra iki gece üç gün boyunca bir köşede
yemeden-içmeden ve uyumadan sessizce oturduğunu gözlemlediler. Sonunda
gemiciler Pythagoras’ı güvenle Mısır sahiline bırakırlar.

Pythagoras sıkça Mısır’daki
tapınaklara gitti. Rahiplerle ve kâhinlerle sohbet etti. Bilgelikleriyle ünlü
olan insanlarla görüştü. Astronomi ve geometriyi iyice öğrendi. Mısır’da aldığı
eğitimle Yunanistan’a felsefeyi getiren ilk kişi oldu. Mısır tapınaklarındaki
saflaştırma ayinlerine katıldı. O zamanlar Mısır, II. Amesis tarafından
yönetiliyordu. Bu Firavun, Samos’lu tiran Polykrates ile tanışıyordu.
Pythagoras, Polykrates’ten Amesis’e yazılmış olan bir tavsiye mektubuyla
Mısır’a gitmiştir. Önce Heliopolis rahipleriyle görüşmüştür. Onlar da onu
Memphis’teki rahiplerin daha tecrübeli olduklarını söyleyerek onu Memphis’e
gönderirler. Oradakiler de aynı şeyi söyleyerek onu Teb’e gönderirler. Artık
Teb rahiplerinin onu gönderebilecekleri başka bir yer yoktur. Rahipler, onun
işini zorlaştırırlar. Kendiliğinden gideceğini düşünürler. Fakat Pythagoras
onların sözlerini sebatla yerine getirir ve rahiplerin hayranlıklarını kazanır.
Rahipler ona gizli bilgeliklerini öğretirler. Rahipler, onun kendi tanrılarına
adaklar sunuşuna izin verirler. Bu normal olarak bir yabancıya izin verilen bir
şey değildir. Pythagoras daha sonra kendi öğretisinde bu gizlilik kuralını
uygulayacaktır.

Mısır’da yönetici sınıfı
okur-yazardı. Pythagoras, Mısır dilini bilmiyordu. Önce rahip literatürünü ve bilgeliğini
anlayabilmek için, kendisine yabancı olan bu dili, alfabeyi ve sayıları
öğrendi. Rahip sınıfının kullandığı el yazısını çalışıp öğrendi. Sonra da
hiyerogliflere geçti. Mısır’ın sıfır için bir simge bulunmayan ondalık sayı
sistemini öğrendi. Mısırlılar çarpım yapmak için bir sayıyı kendisiyle o kadar
defa topluyorlardı. Bölmek için, kalan sıfırlanana kadar küçük olana dek küçük
sayıyı büyüğünden çıkarıyorlardı. Pi sayısı, bilinmiyordu. Ama şu yöntemle
dairenin alanını yaklaşık olarak hesaplıyorlardı: Dairenin çapını ölçüp, bunun
9’da birinin kendisinden çıkarıp, sonucun karesini alıyorlardı. Pythagoras,
Mısır tanrıları ve tanrıçalarından oluşan hiyerarşiyi ve ölüm sonrasıyla ilgili
inançları çalışıp öğrendi. Tapınak çatılarında ayın aşamalarına ve yıldızların
hareketine yönelik gözlemlere katılmış ve bunların 12 ay ve 365 günlük Mısır
takvimiyle ilişkisini öğrenmişti. Mısırlılar, ülkelerinin evrenin merkezi
olduğunu ve yıldızlarla dünyadaki olaylar arasında kesin bağlantılar bulunduğunu
düşünüyorlardı. Örneğin, 7 aydır görünmeyen Sirius (Sopdet), bir sabahyıldızı
olarak Temmuz ortasında yeniden belirir ve yıllık Nil taşkınlıklarının
başlangıcıyla, yeni yılı müjdelerdi. Pythagoras Heliopolis’te evrendeki
çeşitliliğin tek bir kaynaktan “her şey anlamına gelen”, “Tanrı Atum’dan”
geldiğini açıklayan yaradılış teolojisini öğrendi. Atum, gerçekleşmemiş bir
potansiyel halinde var oluşunu sürdürüyordu. Ve bu, Anaximander’in
öğretisindeki ve daha sonra Pythagoras’ın düşüncesindeki “sınırsız” kavramıyla
örtüşüyordu. Porphyrios’un anlattığına göre Pythagoras’ın Memphis’te kaldığı
dönemde yaratıcının zihnindeki bir fikrin fiziksel bir realiteye dönüşümü için
bir aracı (metaksu) ortaya koyan daha dikkate değer bir tanrısal teolojiyi
öğrenmişti.

Erken kültürlerin çoğunda, sözlü
veya yazılı sözcüğün, yaratıcı gücü olduğu anlayışı var idi. Tekvin’deki
Yaratılış’ta, “Tanrı konuşmuştu ve öyle
olmuştu”
. Memphis’teki rahiplerin teolojisi, yaratıcı sözünü, iki farklı
role büründürmüştü. Yaratıcının zihnindeki bir fikir ile fiziksel yaratılış
arasında tanrısal bir aracıya (metaksis), bir bağlantıya ihtiyaç vardı. Memphis
ezoterizmi, daha sonra Yuhanna İncili’nin başlangıç cümlesiyle anlam kazanacak ve
bir teoloji haline gelecekti. “Logos-İsa”, teslisin iki öğesi, Tanrı ile insan
arasındaki yaratıcı boşluğun üzerindeki köprüydü: “Her şey onun aracılığıyla
yaratıldı ve yaratılmış olan hiçbir şey, onsuz yaratılmadı”.

Platon’un Demiurgos’u da aynı
boşluğu birleştiriyordu. Memphis teolojisinde o rolü üstlenen Tanrı, “Ptah”,
insani seviyede benzer şekilde davranıyor, insan zihnindeki (bir zanaatkâr veya
bir sanatçıdaki) bir fikrin, gerçek dünyadaki bir ürüne dönüşümünü sağlıyordu.
Bu rol veya bir kuvvet, tesir idi ya da büyü idi. O olmadan elinizdeki sadece
bir konuşma, bir fikir ya da kâğıda yazılmış bir şeydi. O olunca, yaratıcı
gücümüz var idi. Pythagoras ve tilmizleri daha sonra yaratıcı gücü sayılara
atfedeceklerdi. Pythagorasçılar sayıları, yaratıcının zihnindeki fikir ve
yaratılış ve de bu ikisinin arasındaki bağ olarak göreceklerdi. Porphyrios’a
göre Pythagoras’ın uzun bir dönem geçirdiği ve rahipler tarafından en saklı
gizemlere kabul edildiği Teb’de, Mısır teolojisi, bir tektanrıcılığa sahipti.

Tanrı Amun (anlamı: “saklı” idi),
tanrılar arasında en yüce olandı. Bilinmez ve aşkın idi. Diğerleri onun farklı
tezahürleri idi. Iamblichus’a göre Pythagoras, Babil’i fetheden Kambises’in
askerleri tarafında esir alındı ve Mısır’dan Babil’e götürüldü. Pythagoras,
Babil’de yaklaşık 12 sene kalmıştır. Babil, gücünün ve zenginliğinin zirvesinde
şahane-egzotik ve kozmopolit bir kentti. Samos’tan çok daha eski bir kentti.
Iamblichus Pythagoras’ın, Mısır ve Babil’de toplam 34 yıl kaldığını yazar.
Pythagoras, Samos’a döndüğünde onu sadece birkaç kişi hatırlar. Bilgi birikimi
ve anlattığı hikâyelerle, mükemmel bir etki yaratır. Fakat yurttaşları arasında
zamanla bu ilgi azalmış, kısa süre sonra onu kimse dinlemez olmuştu. Fakat
Pythagoras matematik disiplinlerinin tatlı lezzetini sunmakta kararlıydı. Yeni
bir yöntem geliştirdi. Bir kalabalığa öğretmektense, ümit veren bir öğrenciyi
seçmeyi tercih etti. Öğrenci; fakir, yetenekli ve atletti. Pythagoras onu Gymnasium’da
top oynarken keşfetmişti. Öğrenci ile Pythagoras bir anlaşma yaptılar.
Pythagoras onun yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayacak, karşılığında ise genç
adam, Pythagoras’ın kendisini eğitmesine izin verecekti. Bu genç adam,
“Eratokles’in oğlu Pythagoras” adını almıştı. Öğretmenini onurlandırmak için,
Pythagoras’ın Samos’taki tanıkları arasından onunla birlikte Güney İtalya’ya
giden sadece oydu. Eratokles’in oğlu Pythagoras, atletizm üzerine üç ciltlik
bir kitap yazmıştı. O kitapta Eratokles’in oğlu Pythagoras, kuru incir yerine
et yenmesini tavsiye ediyormuş. Iamblichus’a göre eğer bu öneriyi öğretmeninden
aldıysa, o zaman bu, diğer kaynaklardaki Pythagoras’ın, vejetaryen olduğu ve
öğrencileriyle takipçilerine vejetaryen olmayı şart koştuğu bilgisiyle
çelişmektedir. Dünyanın çevresini ölçen kişi, ünlü İskenderiyeli kütüphaneci
Eratosthenes’in oldukça güvenilir listesinde kaydedilmiş olan bilgiye göre,
olimpiyat oyunlarının MÖ. 588 yılındaki şampiyonu, Samoslu Pythagoras adında
biriydi. Erastosthenes bu adamın felsefeci Pythagoras ile aynı kişi olduğunu
düşünmüştü. Bir başka öğrencisiyle olan hikâyesi de Pythagoras’ın, katı bir
vejetaryen oluşuyla çelişmektedir. Eurymenes de bir atletti. Fakat küçüktü. Olimpiyat
oyunları için çalışırken yalnızca ıslak peynir, kuru incir ve buğday ekmeği
yeme geleneği vardı. Pythagoras, Eurymenes’e onun yerine et yemeği öğütlemiş,
ona ayrıca oyunlara zafer amacıyla değil idman amacıyla ve bedenine fayda
sağlaması için katılmasını öğretmiş. Diyet ve Pythagorasçı spor psikolojisi
mucizeler yaratmış, Eurymenes, -Porphyrios’un kelimeleriyle- “üstün
Pythagorasçı bilgeliğiyle Olimpia’yı feth etti” denmiştir.

Pythagoras, Kroton’a yerleştikten
kısa bir süre sonra çevresinde biriken takipçilerinin sayısı yüzlerce kişiyi
bulmuştu. Diogenes Laertius’un yazdığına göre, kardeşliğin üyelerine hiçbir
şeyi yalnızca kendilerine ait olarak görmemek zorunda oldukları öğretiliyordu.
Arkadaşlık, eşitlik demekti. Sahip olunan her şey ortaktı. Eşyaları ortak bir
ambara koyuyorlardı. Pythagorasçılar’ın çoğu bu öğüde uymuştu. Bu ortak
paylaşımdan dolayı Pythagoras’ın takipçileri Yunancada “ortak hayat” sözünden
gelen Koinobitler olarak bilinir oldular. Pythagorasçılar’ın tümü bir topluluk
içinde aynı konuma sahip değildi. Pythagoras’ın 600 kadar felsefeyle uğraşan
öğrencisi vardı. Adına “duyanlar” denilen çok daha büyük bir grup var idi. 2000
erkek, eşleri ve çocuklarıyla Pythagoras’ın kurallarını ve reçetelerini
öğrenmek amacıyla inşaa edilmiş ve bir şehir kadar büyük olan bir oditoryumda
toplanıyordu. Kroton’un en varlıklı ve etkili vatandaşları, bu topluluğa
üyeydi. Bunlar bir süreliğine huzur içinde, bir arada yaşamışlar, birbirlerine
büyük bir saygıyla davranmışlar ve sahip olduklarının bir kısmını da
paylaşmışlardır. Birçoğu Pythagoras’a çok büyük saygı duymuş ve onu neşeli ve
faydalı bir tanrı gibi görmüştü.

Aristoteles, “Pythagorasçı Felsefe
Üzerine” adlı eserinde Pythagorasçılar’ın akılcı hayvanlar arasında bir ayrım
yaptığını yazar: “Tanrılar ve insanlar
arasında Pythagoras gibi varlıklar var idi. Tanrılar ile insanlar arasında yer
alan varlıklar, çatışkı halindeydi. Hepsi de yanındakine hükmetmeye ve onu
köleleştirmeye çalışıyordu. Bazen de başarılı oluyordu.”
Bu hakikatin
tezahürü ve en hazin bölümü; Kroton’un birkaç km güneyindeki Sagros nehrinde
Locri şehri ordusu karşısında Kroton ordusunun aldığı utandırıcı yenilgiydi.
Diogenes Laertius, Pythagoras’ın Kroton’a bir anayasa yazdığını, onun ve
takipçilerinin kelimenin tam anlamıyla üstün bir aristokrat oldukları, yani en
iyi şekilde yönettikleri bilgisini aktarır. Pythagoras’ın Kroton ekonomisi
üzerindeki etkisini ortaya koyan kanıtlar vardır. Para uzmanları, Kroton ve
onun yönettiği bölgedeki ilk para sistemi olan kabartmalı tasarım içeren
sikkelerden oluşan bir sistemi, Pythagoras’ın ve ilk takipçilerinin getirdiğini
söylerler. Bu sikkeler hem güzeldi hem de taklit edilişi zordu. M.Ö. 4. yüzyıldaki
Pythagorasçılar arasında arkadaşları bulunan Aristoksenos, Pythagoras’ın bazı
ağırlık ve ölçü birimlerini icat ettiğini ama sayılar hakkındaki çalışmaları
yalnızca ticari uygulamalarla sınırlı tutmadığını yazar. Pythagoras’ın
sayıların bu tür uygulamalarla bağlantılı kullanımından da anladığını belirtmiş
olur.

Porphyrios’a göre Pythagoras ve
yaşamı boyunca onu izlemiş olanlar, fikirlerinin, ilkelerinin, öğretilerinin ve
disiplinlerinin ayrıntılarını başkalarına ifşa etmemişlerdir. Hiçbir şey
yazmamışlardır. Sessizlikleri sıradan değildi. Bu gizlilik yüzünden, Pythagoras
hakkında yüzyıllardan bu yana gelmiş olan bilgi, bölük pörçük, parçalanmış ve
kulaktan dolma şeklindedir. Pythagorasçı sessizliği tek vurgulayan Porphyrios
değildi. Diogenes Laertius da açıkça iki tür sessizlikten bahsetmiştir. Bir
yandan sessizlik uygulaması dışarıdakilerden gizlemek anlamına geliyordu. Diğer
yandan ise dinlemek ve öğrenmek için kişisel sessizliği korumak demekti. Bu
özellikle de eğitim gören takipçiler için geçerliydi. 5 yıl boyunca sessiz
kalıp, söylevleri dinlerlerdi. Ondan sonra onaylandığı takdirde Pythagoras’ın
kendisiyle tanışmaya ve evine kabul edilmeye hak kazanırlardı.[2]

Pythagoras’ın
İlkeleri

Pythagoras’a göre; insanın doğayı
ve Tanrı’yı anlaması için geometri, müzik ve astronomi bilgisine sahip olması
gerekir. Hiç kimse bu bilimleri iyice öğrenmeden Pythagoras’a yaklaşamazdı.
Okula katılmak isteyen herkes, bu üç konuda sınava tabi tutulurdu. Pythagoras
aşırılıkçı değildi. Her konuda ölçülü olmayı önermiş, hiçbir konuda aşırı uca
gitmemiştir. Çünkü o aşırı erdemin bir kusur olduğuna inanırdı. En gözde
yargılarından biri de şuydu: “Tüm
gücümüzle bedenden hastalığı, ruhtan cehaleti, mideden lüksü, bir ailede
uyumsuzluğu ve her şeyden aşırılığı kesip atmak için elimizden gelen tüm çabayı
göstermeliyiz
”. “Bütün insanlar ne istediklerini bilirler, neye ihtiyaçları
olduğunu bilmezler” derdi. Pythagoras öğrencilerini “Kendiniz için dua etmeyin” diye uyarırdı. “Çünkü hiçbir insan, kendisi için neyin iyi olduğunu bilemez.
Dolayısıyla elde edildiğinde zarar verecek bir şey istemek doğru değildir
”.[3]

Pythagoras’ın Öğretisini Sunması

Öğretisini daima müzler mabedinde
sunmaktaydı. Oraya sadece mürşit ile ikinci dereceye mensup müritler
girebilmekteydi.

Bu yuvarlak şekilli mabedin içinde
mermerden yapılmış 9 heykel bulunmaktaydı. Bu 9 mermer heykelin tam ortasında
ise, ayakta duran Ocak Tanrıçası “Hestia” yer alıyordu.

Heykel sol eliyle önündeki ocağın
içindeki ateşi korumakta, sağ eliyle göğü işaret etmekteydi. Heykelin bu
sembolik karakteri muhafaza ettiği ateşin kaynağını göstermekteydi. Bu ateş her
şeyin içinde gizli bulunan ilahi prensibi sembolize etmekteydi.

Heykelin kendisi de sırrın
muhafızıydı. Diğer heykellerin her birinin ayrı bir sembolik anlamı vardı.
Hepsi toplandığında var oluşun temel prensipleri ve sırları teker teker ortaya
çıkmış oluyordu.

Heykellerin neyi
sembolize ettiğini kısaca açıklayalım:

Kalliope: Epik Şiir

Kleio: Tarih

Erato: Lirik Şiir (Lir ile temsil
edilirdi)

Euterpe: Müzik

Melpomene: Tragedya

Polyhymnia (ya da Polymnia): Korolu Şiir

Terpsikhore: Dans

Thalia: Komedya (Maske ve sarmaşık çelengi
ile temsil edilirdi)

Urania: Gök Bilimi

Pythagoras ilk defa bu heykellerle
karşılaşan öğrencilerine şunları söylemekteydi:

Bu heykeller yakında yüce güzelliklerini kendi iç âleminizde
seyredeceğiniz ilahi güçlerin yeryüzündeki suretlerinden ve tasvirlerinden
başka bir şey değildir. İnsanın hakikati kendi iç âleminde bulma olgusu, öyle birkaç
günde gerçekleştirilebilecek bir olgu değildir. Bu iş, yıllar boyunca egzersiz
yapmayı, bu yolda çeşitli çalışmalar gerçekleştirmeyi, sabır göstermeyi ve aynı
zamanda zekâ ve irade arasındaki ahengi kurmayı gerektirmektedir. Yani arzu
edilen mükemmeliyete ulaşmak gerçekten hiç de kolay mesele değildir
”.

Bu güçlerin sırrını anlatarak,
onlara açıklık getirerek Pythagoras (Teogoni – Tanrı doğum) veya akılcı Teoloji
(İlahiyat) yapmış oluyordu.

Pythagoras, enstitüsünde göğüs
göğse mücadeleyi ciddi şekilde yasaklamıştı. Güç ve çevikliği geliştirmekle
gurur ve kinin de geliştirilmiş olacağını söylemekteydi.

Gülüş insanın karakterini kesin
olarak ortaya koyar. Kötü bir insanın gülüşünü hiçbir yapmacık çaba
güzelleştiremezdi. Bunun göstergesinin, gülüşün, insan karakterini kesin
şekilde ortaya koyması olduğunu söylemekteydi. Ona göre kötü bir insanın
gülüşü, hiçbir yapmacık çaba ile güzelleştirilemezdi, gizlenemezdi.

Ruh
Öğretisi

Pythagoras’a göre insan ruhu yüce âlem
ruhunun cüzüdür. İlahi ruhun bir kıvılcımıdır. Ölümsüz bir monaddır. Ruhlar
gelişmemiş varlık âlemlerinde tohum halinde mevcut bulunurlar. Herhangi bir
insanın özünü oluşturan şey, bir dizi gezegende ve gelişmemiş varlık âlemlerinde
milyonlarca yıl boyunca kaldıktan sonra gelişir ve bireysellik ortaya çıkar.
Bireysellik, monadın ilahi mührünü teşkil eder. Tanrı şuur yoluyla bu bireysel
monadda tezahür eder.

Bu aşamadan sonra “monad”
kendisinde bulunan gizil güçleri geliştirir. Polarize haldeki güç, duyarlı hale
gelmekte, duyarlılık içgüdü haline, içgüdü de zekâ haline dönüşmektedir.

Şuurun alevi yanmaya devam ettiği
sürece ruh bedenden daha da bağımsızlaşır ve özgür bir hayat sürmek ister.

Henüz polarize durumda bulunmayan
ruh, yerkürenin unsurlarına bağlı durumdadır. Bedenini terk ettikten sonra ateş
tarafından cezbedilen hayvan ruhu, bir süre ateşte kaldıktan sonra yerküreye
dönmekte ve orada kendi türünün arasında tekrar bedenlenmektedir. Bunlar
atmosferden dışarı çıkamazlar.

Uzaydan gelip ölümle birlikte
tekrar uzaya dönen ruh, sadece insan ruhudur. Ama Elementer Ruh, kozmik hayatın
hangi çağında insan ruhu haline dönüşmüştür?

Bu dönüşüm, gezegenler arası
periyottan ve ancak dört dörtlük bir formasyona kavuşmuş halde bulunan insan
ruhlarıyla temasa geçildiği anda gerçekleşir.

Bu insan ruhları, kendi spiritüel
prensiplerinin elementer ruhta meydana gelmesini sağlamışlardır. Bu şekilde
meydana gelmiş bulunan beşer ruhu, insan aşamasına ulaşabilmek için çok kere
bedenlenmiştir ve daha nice gezegenler arası süreçleri idrak etmesi
gerekmektedir.

Mısır’ın ezoterik geleneğine göre;
bugünkü beşeriyeti oluşturan bireyler, insan görünüşü içindeki hayatlarına
maddesi dünyaya göre daha az yoğun olan başka gezegenlerde başlamışlardır. O
zamanki insanın bedeni tüy gibi hafif buharımsı bir nitelikteydi ve
bedenlenişleri de hafif bir biçimdeydi.

Bu ilk beşerî dönemde, vasıtasız
ruhsal algılama yetenekleri çok güçlü ve çok süptildi. Muhakeme ve zekâları ise
henüz çekirdek halindeydi. Bu yarı madde, yarı ruhsal hal içindeki insan,
ruhları görebilmekteydi. Her şey tüm açıklığıyla ve tüm büyüleyiciliğiyle
gözler önüne serili bulunmaktaydı.

Kürelerin armonisini bile
işitmekteydi. Ne düşünüyordu ne de muhakeme ediyordu, yaptığı iş sadece
istemekti. Sesleri, formları ve ışığı iç içe algılaya algılaya ve de ölüm ile
doğum arasında bir hayal misali dalgalana dalgalana yaşayıp gitmekteydi.
Orfiklerce “Satürn Cenneti” diye adlandırılan şey buydu.

Hermes’in doktrinine göre insan,
gitgide yoğunlaşan kürelerde bedenlene bedenlene maddeleşmiştir. İnsan, daha
kaba ve daha kalın maddeye bürününce spiritüel duyularını kaybetmiştir. Ama
zekâsını ve iradesini büyük ölçüde geliştirmiştir.

İnsan Tanrı’sına ve onun şuuruna
ancak kendi çabasıyla kavuşabilir ve ancak o zaman Tanrı’nın çocuğu olmaya
layık olur.

Tanrı’nın çocuğu olan, göklerden
başka vatan tanımaz.

İnisiyasyonlar

Birinci Derece – Hazırlık Safhası (Çömezlik)

Hazırlık safhası diye anılan
çömezlik süresi en az iki yıl sürmekte, hatta bazen beş yıla kadar
uzayabilmekteydi. Çömezler veya başka bir deyişle “dinleyenler” dersleri mutlak
bir sükûnet içinde dinlemek zorundaydılar.

Ustaya itiraz yoktu. Öğreti üzerine
tartışmaya da girilemiyordu. Sunulan bilgileri saygıyla kabullenmek ve daha
sonra onların üzerinde düşünmek zorundaydılar.

Dinleyenlerin zihnine bu kuralı
yerleştirmek amacıyla onlara, bedeni uzun bir tüle sarılı olan ve bir parmağını
“sus” anlamında ağzının üzerine koymuş bulunan bir kadın heykeli, yani “Sükût
Müz”ü gösterilmekteydi. Bu heykel Mısır’daki “İsis” heykelinden başka bir şey
değildi.

Pythagoras gençlik tarafından
eşyanın kökeninin, amacının ve sonunun anlaşılıp kavranabileceğine inanmıyordu.
Hakikatin anlamını vermeden önce, “Gençlere
diyalektik ve akıl yürütme yaptırmak demek, boş kafa ve kasıntılı bir sofist
üretmek demektir,
” diye düşünmekteydi. Öğrencide her şeyden önce, sezgisini
uyandırıp geliştirmek yanlısıydı. Onlara doğal duygulardan ve insanın hayata
başlarken ilk görevlerinden yola çıkıp bunların evrensel yasalarla ilişkilerini
göstermek istiyordu.

Gençlerin kafasına her şeyden önce,
ana-baba sevgisini sokmayı amaçladığı için bu duyguyu, baba fikriyle Tanrı
fikri arasında bir benzerlik kurmak suretiyle çok daha geniş kapsamlı bir hale
getirmekteydi.

“Baba
unvanı kadar yüce bir unvan daha yoktur,”
demekteydi.

Pythagoras “Dost, bir başka sen’sin. Onu bir Tanrı’yı kutsar gibi kutsa ve say,”
demekteydi.

Dost sevgisini, tüm erdemlerin
uyaranı, hayatın şiiri ve idealin yolu haline getirmekteydi.

Pythagoras itaatin, gönül
rızasından kaynaklanır bir şey haline gelmesini arzulamaktaydı.

Törel öğreti, felsefi öğretiye
hazırlık özelliği taşımaktaydı. Çünkü sosyal görevlerle kozmosun ahengi
arasında kurulan ilişkiler, insanın evrensel benzerlikler ve uyumlar yasasını
sezinlemesine zemin hazırlamaktaydı.

İkinci
Derece İnisiyasyon – Arınma

Törenle kabul edilen müritlerin mürşit
ile yakın ve dolaysız ilişkiye girildiği güne “Altın Gün” denilmekteydi. O gün
mabedin iç avlusuna girme onuruna erilmekteydi. Ezoterik (iç) ve Egzoterik
(dış) terimleri bu olaydan kaynaklanmışlardı.

Asıl inisiyasyon o gün
başlamaktaydı. Yapılan açıklamalar, esrarlı sayılar biliminde mündemiç (içkin)
prensiplerden başlayıp evrensel gelişmenin nihai sonuçlarına ve “ilahi psişe”nin,
yani insan ruhunun kaderine ve yüce hedeflerine varıncaya kadarki bilgileri
içeren mistik doktrinin tam ve mantığa dayalı açıklamasından ibaret bir
ifşaattı. Bu sayılar bilimi Mısır ve Asya mabetlerinde bilinmekte ve tanınmakta
olan bir bilimdi.

Tüm doktrinin anahtarı durumunda
olduğu için de, “özel yol” dışındaki insanlardan özenle esirgenmekteydi. Mistik
âleme ait olduğu için sayılar, harfler, geometrik şekiller veya insan
tasvirleri sadece inisiyeler tarafından bilinmekte ve anlaşılmaktaydı. İnisiye
bu işaretlerin perdesini yeni müride ancak ketumiyet yemininden sonra
açmaktaydı. Pythagoras, bu bilimi bizzat kaleme aldığı “Kutsal Kelâm” adlı
eserinde dile getirip açıklamıştı.

Pythagoras müritlerini,
matematikçiler diye adlandırmaktaydı. Çünkü yüce öğretisi sayılar doktriniyle
başlamaktaydı. Bu bilimde “sayı”, soyut bir nicelik olarak değil, fakat
evrensel ahengin kaynağı demek olan Tanrı’nın yani yüce “Bir” in asli ve aktif
erdemi olarak yorumlanıyordu.

İhtirasları, arzuları yenmek,
inisiyasyondaki ilk görevdi: “Arınma”.

Pythagoras’ın
Evren ve Tanrı Anlayışı

Pythagoras’a göre evren ve Tanrı
insana üç aynadan aksetmiş bir şekilde görünür:

  1. Güdüleri
    ve duyuları vasıtasıyla baktığında Tanrı tezahürleri gibi, çok sayıda ve
    sonsuzdur (Tanrı sayısını sınırlamayan çok tanrıcılık buradan kaynaklanmıştır).
  2. Makul
    can (l’âme) vasıtasıyla baktığında, Tanrı iki aşamalıdır. Yani “Ruh” ve
    “Madde”dir (Zerdüştçülüğün, maniciliğin ve diğer birçok dinin düalizmi buradan
    kaynaklanmıştır).
  3. İdrak
    etme yetisi (müdrike) aracılığıyla baktığında, Tanrı üç ögelidir. Yani evrendeki
    tüm tezahürlerinde Ruh, Can, Fizik Beden’dir (Hint’in üçleme esasına dayalı
    dinleri Brahma, Vişnu, Şiva ile Hristiyanlığın üçlemi Baba, Oğul ve Kutsal Ruh
    ise bu anlayıştan kaynaklanmıştır).
  4. Her
    şeyi özetleyen irade vasıtasıyla anlayıp kavrandığında ise Tanrı bir ve tektir
    (Bu anlayıştan da Musa’nın Hermetik tek tanrıcılığı meydana gelmiştir).

Bu aşamada Tanrı’yı ne
kişiselleştirme söz konusudur ne de bedene büründürme. Bu noktada insan
kendisini, görünen evreni aşmış ve mutlak kavramın içine dalmış bulmaktadır.

Üçüncü
Derece – Mükemmellik
 

Kozmogoni ve Psikoloji

Bu aşamada sayılar bilimi,
inisiyasyonun, ancak önsözü olabilirdi. Önemli olan “İlahi Düşünce”yi kavramak
söz konusuydu. “Ezoterik Kozmogoni” ve “Ezoterik Psikoloji”yi öğrenmek çok
önemliydi.

Pythagoras’a göre; “âlemin maddi”
gelişimi ile “Ruhsal” gelişimi birbirine karşıt olan fakat varlığa ait içkin
iki harekettir. Bunlar ancak birbirleriyle açıklanabilmektedirler. Birlikte ele
alındıklarında da âlemi açıklamaktadırlar.

Maddi gelişim; Tanrı’nın maddedeki
tezahürünü, maddeyi işleyip yoğurmakta olan âlemin ruhu vasıtasıyla temsil
edilmektedir.

Ruhsal gelişim ise şuurun bireysel
monadlarda hazırlanışını ve onların hayat çemberleri içinde, sudur ettikleri
kutsal ruha kavuşma teşebbüslerini temsil etmektedir.

Evreni, fizik açıdan veya ruhsal
açıdan görmekle iki ayrı objeyi gözlemlemiş olmayız. Buna, âlemi iki zıt
ucundan gözlemlemek denir.

Âlemin yerküre açısından akılcı bir
açıklamasını yapabilmek için, işe maddi tekâmül ile başlamak gerekir. Çünkü âlem
bize kendisini maddi yanıyla göstermektedir. Fakat bu tekâmül şekli bize
“evrensel ruh”un maddedeki faaliyetini gösterirken ve bireysel monadların
gelişimlerini izletirken, bizi yavaş yavaş sürükleyip eşyanın dışından içine
intikal ettirmekte, yani âlemi tersinden yüzüne geçirmektedir.

Pythagoras’a göre evren canlı bir varlıktır.
Bu yüce varlık, evrene bir can (âme) hayat verir ve içine bir zekâyı nüfuz ettirir.

Fiziki
Kozmogoni

Pythagoras’a göre, evrenin tam
ortasında ateş vardır (Güneş bu ateşin ancak bir yansımasıdır). Doğu
ezoterizminde de ateş hep ruhun yani ilahi şuurun, evrensel şuurun temsili
simgesiydi. Filozofların Pythagoras ve Platon’un fiziği diye öne sürdükleri şey
onların gizli felsefelerinin imgelendirilmiş tasvirlerinden başka bir şey
değildir. Pythagoras’ın kozmogonisi, ruh varlıklarının hayatını ve tekâmülünü
anlatır.

“Ay altı bölgesi” yani yeryüzü, ruh
varlıklarının bedenlenmelerine ve bedenden ayrılmalarına refakat eden bir mekândır.

Aristoteles, Pythagoras’ın dünyanın
güneşin etrafında döndüğüne inandığını kesin olarak ifade etmiştir.

Pythagoras üçüncü dereceye mensup
müritlerine dünyanın iki türlü hareketini öğretmekteydi.

Pythagoras’ın ifadesine göre,
görünen evren yani yıldızlarla birlikte uzay, sonsuz sınırsız mekânlara
dağılmış haldeki maddeyi bir merkezde toplayıp yoğunlaştıran “âlem ruh”unun
geçici bir görünümünden başka bir şey değildir.

Her güneş sistemi, “evrensel ruh”un
cüzüne sahipti. Türler ve canlı ruh varlıkları Tanrı’dan yani Baba’dan hayat
bulmuşlardır.

Gezegenler, güneşin çocuklarıdır.
Çekim gücü ile maddenin özünde olan dönme dolanma gücü tarafından
şekillendirilmiş bu gezegenlerin her biri güneşin astral bedeninden
yansımıştır, türemiştir. Yarı şuurlu bir astral beden ile donatılmıştır.

Her gezegen, Tanrı düşüncesinin
değişik bir ifadesidir.

Pythagoras’a göre tüm kürelerin ve
tüm varlıkların oluşumunun temeli “Dört Unsur”dur ve maddenin kademeli olarak
dört halini ifade eder:

Toprak: En yoğun ve kaba olan birinci hal,
ruha en zıt düşen hal

Su: Sıvı hali

Hava: Gaz hali

Ateş: Ölçüye gelmez hali temsil eder.

Beşinci unsur, yani “esir” ise
süptil ve canlılık dolu bir maddi haldi. Bu halde madde, artık atomik değildi.
Bu unsur kozmik akışkandı. Astral ışıktı, yani âlemin ruhuydu, canıydı.

Ezoterik doktrin, hayvan
türlerindeki dönüşümlerin “sarsma” ya da “şok” yasasına göre meydana geldiğini
öne sürmekteydi. “Ayıklanma” (selection) yasasına göre değil.

Yeryüzünde yeni bir türün meydana
gelmesi gerektiğinde, daha üstün türden bir ruh varlığı topluluğu, belli bir
çağda gelip önceki türün tohumlarında bedenlenmekte ve bu yolla o türü yeni bir
kalıba sokup kendi suretinde şekillendirmekteydi. İnsanın yeryüzünde meydana
gelişini ezoterik doktrin böyle açıklamaktaydı. Yerküresel tekâmülün bakış açısından
insan, önceki türlerin son dalı ve tacıydı.

Birbirini izleyen tüm bu
yaratılışlar, her doğum olayında olduğu gibi, dünyanın hayatını yaratan
görünmez güçler tarafından “şok”a uğratılarak meydana getirilmişti.

İnsanın yaratılışı da daha öncelere
ait semavî bir insanlık âlemi sayesinde gerçekleştirilmiştir. Doğa güçleriyle
mücadeleye mecbur bırakılmış hayvansal varlık, ruh varlığının etkisiyle şaşkına
dönmüş ve şok olmuş ilahi ışığın etkisiyle parıldamıştır.

Pythagoras’a göre dünyada altı
tufan meydana gelmiştir. Her tufandan sonra gelişmiş bir insan ırkı zuhur
etmiştir.

Pythagoras’a göre her birimizin ve
hepimizin bir iç sorunu vardır ve kendimize şu soruyu sormamız gerekir:

“Ben
bu dünyanın malı mıyım?”

Ben bu dünyanın malı değilim. Çünkü
o beni açıklamaya yetmiyor. Benim kaynağım bu dünya olamaz. Ama ben nereye
gidiyorum? Bu psişenin sırrıdır. Ruhun sorunudur.

Pythagoras’a göre görünen âlem bizi
dünyanın tarihini incelemeye, bu tarih de insan ruhunun sırrını araştırmaya
sevk etmiştir.

Tanrı katında insanın üç değil, bir
olan geçmişi hali ve geleceği vardır.

İnisiye bilgelerin sırrı şudur: “Kendini bil, böylece Tanrılar âlemini de
bilirsin.”
Kendimizde görünmez âlemin sonsuz ihtişamını ve vasıtasız hayatı
uyandıralım, kendimizi zekânın, prensipler ve kutsal sayılar biliminin
meşalesiyle donatalım. Bunu gerçekleştirmek yalnızca arınmış ruha özgüdür.

Ruhsal
Kozmogoni

Ruh mineralde belirsiz bir güç
halindedir. Bitkide bireyselleşmeye başlar, hayvan içgüdüsünde polarize olur.
Sonra bu ağır gelişim süreci içerisinde şuurlu monad haline gelme eğilimi
gösterir. Geri varlık âlemlerinde tohum halinde mevcut bulunan ruhlar, oralarda
uzun periyotlar boyunca kalmaktadırlar. Gezegen değiştirerek bir üst âleme
yükselişleri ise kozmik devrimlerden sonra mümkün olmaktadır.

Pythagoras’a göre gelişmemiş ruhlar
ezoterik doktrini ve inisiyasyonları anlayamaz. Onlar yalnızca organik
ölümsüzlüğün peşindedirler.

İnsan ruhu yüce âlem ruhunun cüzüdür.
İlahi ruhun bir kıvılcımıdır (lâme-i ilahi). Ölümsüz bir monad’dır. Tanrı şuur
yoluyla monad’da tezahür eder. Bireylik monad’ın ilahi mührünü teşkil eder.
Monad kendisinde mevcut bulunan gizli güç halindeki prensipleri geliştirir.
Polarize haldeki güç, duyarlı hale gelmekte, duyarlık içgüdü haline, içgüdü de
zekâ haline gelmektedir.

Uzaydan gelip ölümle birlikte
tekrar uzaya dönen ruh sadece insan ruhudur. Bunu sembolik olarak Yunan şiiri
şöyle anlatır:

“İnsan
ruhu bazen toprak kurdu haline dönüşür. Bazen de semavi kelebek haline gelir ve
kanatlarını zaman zaman hisseder. Hayvan ruhları ise atmosferi geçemez. Onlar
ateşte kalıp sonra tekrar kendi türünün arasında bedenlenmektedirler.”

Dünya; Musa tarafından cennetten
çıkış yeri, Orfe tarafından da ay altı mekânı, maddeye bürünüş yeri olarak
adlandırılmıştır. Buradan itibaren yoluna devam etmek suretiyle insan, düşe
kalka, müdrikesini ve iradesini özgürce kullanarak spiritüel duyularına tekrar
kavuşabilmektedir.

Ezoterik doktrine göre insanın ve
insanlığın nihai hedefi nedir?

Ezoterik doktrinin bu soruya cevabı
şöyledir: “Maddeyi kesin olarak yenmek,
tüm spiritüel yeteneklerini geliştirerek kendinde her şeyin prensip ve amacını
bulduğu zaman ilahi hale kavuşacaktır. Böylece bedenlenme mecburiyetinden de
kurtulmuş olacak olan ruh, ilahi zekâ ile tam bir birleşme haline kavuşacaktır.
Özgür olacaktır.”

Dördüncü
Derece – Epifani

Epifani: İnisiyenin ruhunu Tanrı ile
birleştirip hakikatin bütününü seyrettiği hali ifade etmektedir.

“Zekâ” inisiyasyonunu “irade”
inisiyasyonu izlemekteydi. En zoru da buydu. Bu inisiyasyonda müridin, hakikati
kendi iç varlığının derinliklerine indirmesi ve sonradan onu hayatında kuvveden
fiile çıkarması söz konusuydu.

Pythagoras’a göre bu ideale
erişebilmek için şu üç yüksek niteliği birleştirip bütünleştirmek
gerekmektedir:

Hakikati zekâda, fazileti ruhta ve
temizliği bedende gerçekleştirmek.

Bedensel temizlik yüksek düzeyli
bir sağlık bilgisi ve ölçülü bir nefs hâkimiyeti vasıtasıyla muhafaza
edilmekteydi. Bu temizlik, bir amaç olarak değil sadece araç olarak
istenmekteydi. Beden vasıtasıyla işlenmiş her türlü aşırılık, ruhun hayat
verici organı demek olan “astral beden”de bir iz ve bir kir meydana
getirmektedir. Çünkü maddi bedenin tüm davranışlarında hep astral bedenin
katkıları bulunmaktadır. Hatta bu davranışları bizzat astral beden
gerçekleştirmektedir. Çünkü o olmadan maddi beden, hareketsiz ve cansız bir
yığından başka bir şey değildir.

Demek ki, ruhun temiz olabilmesi
için bedenin temiz olması gerekir.

“Bilgi” yardımıyla müridin hikmete
ulaşması gerekmektedir.

“Müdrike” (idrak etme yetisi), her
şeyde hayır ve şerri bir bakışta ayırt etmeyi başarır. Müdrike, Tanrı’yı âlemlerin
bütününde olduğu gibi, varlıkların en küçüğünde de görebilir hale gelmelidir. Bu
seviyeye varmış olan kimse “el almış usta mürit” kimliğini kazanmakta ve
yeterli enerjiye sahipse o zaman yeni güç ve yeteneklere sahip olmaktadır.
Ruhun iç duyuları açılmakta, iradesi de diğer iradelere ışın ışın yayılmaktadır.
Bu güce ulaşmış müritler, parmakla gösterilecek kadar azdır.

Yunan böyle insanlardan üçüne tanık
olmuştur. Helenizm’in doruğunda Orfeus, zirvesinde Pythagoras, gerileme
döneminde de Tiana’lı Apollonius tur.

Arı ruh haline gelmiş olan ruh,
bireyliğini kaybetmez, aksine onu kemale erdirir. Yani Tanrı halindeki ilk
örneği (archetype) haline gelmiş olur.

Pythagoras’ın ifadesine göre bu
haldeki insan, artık insan değildir, Yarı Tanrı’dır. Çünkü tüm varlığından,
Tanrı’nın sonsuzlukları dolduran ışığı yansımaktadır.

Onun için bilmek demek, yapabilmek
demektir. Sevmek demek, yaratmak demektir. Olmak demek, hakikati ve güzelliği
ışın ışın yaymak demektir.

Pythagoras inisiyasyonun dördüncü
derecesinde müritlerine, doktrinini hayatlarına uygulamayı öğretmekle
yetinmiştir.[4]


Kaynakça:

– Cemil Sena, Filozoflar Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1968

– Charles H. Kahn, Pythagoras and the Pythagoreans. A Brief
History
, Indianapolis, 2001

– Edouard Schure, İnsanlığı Aydınlatan Büyük İnisiyeler,
Ruh ve Madde Yayını, İstanbul, 1989

– Hegel, Mantık Bilimi Varlık Öğretisi, İdea Yayını, İstanbul, 1991

– Kitty Ferguson, Kadim Pythagoras Kardeşliği, Ayna
Yayınevi, İstanbul, 2008

– Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitapevi, İstanbul, 1985

– Manly P. Hall, Tüm Çağların Gizli Öğretileri, Mitra
Yayını, İstanbul, 2008

– Walter Burkert, Weisheit und Wissenschaft; Studien zu
Pythagoras, Philolaos und Platon
, Nürnberg, H. Carl, 1962


Dipnotlar:

[1]
Kitty Ferguson, Kadim Pythagoras Kardeşliği, Ayna
Yayınevi, İstanbul, 2008, s. 27-30; Edouard Schure, İnsanlığı Aydınlatan Büyük İnisiyeler, Ruh ve Madde Yayını,
İstanbul, 1989, s. 370-375

[2] Kitty
Ferguson, a.g.e. s. 33-35, 51-54; Edouard Schure, a.g.e. s. 378-381, 448, 449

[3] Kitty Ferguson, a.g.e. s. 127

[4] Edouard
Schure, s. 419-445