Prof. Avram Galanti’nin ‘Arabî Harfleri Terakkimize Mânî Değildir’ Kitabına Eleştiri*

9 Kasım 2016
Sayı 57 - Şubat-Mart 2015

Günümüzde, Mustafa Kemal’in önderliğinde başarılmış dil devrimiyle ilgili en geniş kapsamlı eleştiri; bu devrimin bizi tarihimizden, Osmanlı kültür mirasından ayırdığı yönündedir. Her medeniyetin olduğu gibi Osmanlının da dünya mirasına kendine has katkıları ve kazandırdığı zenginlikleri olmuştur. Ancak her devrimin olduğu gibi dil devrimimizin de olumlu ve olumsuz sonuçları değerlendirilmelidir.

Cumhuriyete geçiş birçok açıdan sancılı olmuştur. Öyle ki, Osmanlının yönetimi tek vesayeti bir kişinin iradesine bırakırken, Cumhuriyet, yönetimi halka emanet etmiştir. Bu, kendini bilen olgun birey için pek tabii ki kazanımdır. Sorumluluk alma yaşında olmayan çocuksu bilinçler için ise bir tedirginlik ve korku nedenidir.

Dil devrimi, kendinden önceki dili devirmiştir. Bu devrilme eski ve köhne bir binanın yerle bir olması gibidir. Ancak her eski bina, orada yaşamış olanlar için birçok anıyı ve geçmişin anımsamalarını da içinde taşır. Yine de aklı başında her insan bilir ki, yeni olan, eskinin üzerine bina edilmez. Bu nedenle “yeni” kendini bir devrim olarak ortaya koymaya, kendinden öncekini devirmeye zorunludur.

Bu devrilme ile şüphesiz kulaklarda harika tınlayan bir dili yitirdik. Açıktır ki Tevfik Fikret’i, Fuzûli’yi artık sözlük olmaksızın anlayamamaktayız. Davud el-Kayserî, Molla Ahmet Cezirî gibi filozofları, Kenan Rıfaî, Osman Kemalî, Niyazi Mısrî gibi tasavvuf ehli kimseleri ve maalesef Avni Konuk gibi şarihleri anlamak için sözlüklere ihtiyacımız şüphesiz var. Yine de bu şahısların kendi alanlarında birer üstdil (metadil) kullandıkları, Osmanlıcayı biliyor olmanın bu kişileri anlamaya yetmediği de açıktır.

Bu gibi yazarlar halkın çok küçük bir kesimi tarafından anlaşılmaktaydı ki bu hâlâ böyledir. Halkın diğer büyük kısmı ise okuma yazmayı ne kendi imkânlarıyla ne de bir destekle öğrenmekten uzaktı. Osmanlıcanın Arap harflerinden gelen zorluğu, sesli-sessiz harf ayrışması, aynı şekilde yazılıp tamamen farklı okunan kelimeler vb. Osmanlıca eğitimi hepten zorlaştırıyordu. Kaldı ki Osmanlıca adı altında kendini yine kendisiyle yapılandıramayan bir dilin Arapça ve Farsçaya olan muhtaçlığı da dilsel açıdan eksikliği, siyasi açıdan da bağımlılığı kaçınılmaz kılıyordu.

Dönemin önemli düşünürlerinden Prof. Avram Galanti samimi bir aydındır. Seviyesiz mutaassıplar Osmanlılığı savunurken, Osmanlının kültürel unsurlarını hiçe saymakta, Galanti gibi birçoklarını Türk olmamakla eleştirmektedir. Galanti kendi döneminde (ve yaşasaydı bugün dahi hâlâ) bu gibi seviyesizliklere aldırış etmeyen, Türklüğünü gururla ifade eden bir milliyetçi, bir eğitim adamı, bir siyasi ve bir aydındır. Ancak görünen odur ki kendi döneminde haklı olan kaygıları, Mustafa Kemal’in ruhuyla beslenen Türk gençliğinde ortadan kalkmıştır.

Kendi döneminde Arabî harflerle eğitimi savunan Galanti’ye en güçlü eleştiriler Falih Rıfkı Atay tarafından yapılmıştır. Ancak her iki düşünürün de savunmalarının ardında dil devriminin ne noktaya taşınabileceği, yeni Türkiye’nin kaderinin ne olacağını tam kestiremedikleri sezilmektedir. Galanti’yi, bugün rahatlıkla eleştirebiliriz, ancak o gün için haklılık taşıyan düşünceleri ve endişeleri, Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte Türklüğün ve Türkçenin geldiği boyutu anlamak adına önemlidir.

Kendisinin makalelerinden alıntılamayı uygun gördüğüm kesitler, konuyla ilgili önem taşıdığını düşündüğüm seçkilerden ibarettir.

* * *

“Geçenlerde Bakü şehrinde bir Türkoloji (Türkiyât) Kongresi toplandığı ve orada teklif sûretiyle, bazı mukarrerât ittihâz edildiği malûmdur. Mukarrerâtdan biri, Lâtin harflerinin kabulüne ait idi. Bu kongreye iştirak eden Türkologların kâffesi lisâniyâtçı ve iştikâkcı değildir. Bunlardan lisâniyât ile iştigal eden küçük bir grup, Lâtin harflerine, ıstılâhlara ve lisâna ait meseleleri tedkîk ve karar ittihaz ettikten sonra, kararını Kongre’nin hey’et-i umûmiyesine arz etmiş ve müttehaz karar da, Kongre’ce kabul olunmuştur.

Küçük gruba, ıstılahlâr hakkında, böyle bir karar aldıran âmil nedir? Fikrime göre, bu grup Kongrece Lâtin harflerinin isti’mâli kabul olunduktan sonra ıstılâhların, – Arabî harfler ile yazılacak olan imlânın arz edeceği müşkilât yüzünden – Arapça ve Acemceden değil, Avrupa’dan alınması daha münasip olacağını düşünmüş ve Avrupaî ta’birler’’in isti’mâl edilmesini tavsiye ve Kongre bu tavsiyeyi karar şeklinde kabul etmiştir…

Mevcûd ilmî ta’birlerimizi ne yapacağız? Bunları da mı Avrupalılaştıracağız? Şayet, bunlar alâhâlihî bırakılacak olur ise, ileride, bunlardan biri, yeni kabul olunacak Avrupaî ta’birlerden biriyle bir ism-i mürekkeb yapmak îcab eder ise, ne yapacağız? Ta’birlerden hangisini tercih edeceğiz?” [1]

Prof. Galanti’nin buradaki kaygısı açıktır. Halkı temsil etmeyen küçük bir grubun, ülkenin kaderini tayin etmekte olduğunu ve bu alınan kararların sonucunda eğitimin ve yaklaşan yeniliklerin Türkleri Avrupalılaşmaya iteceği kaygısını dile getiriyor. Bu basit bir kaygı değildir. Hatta bu çok önemli ve yerinde bir kaygıdır. En basit örnekle yeni Türk abecesinin artık “elifba” değil “alfabe” şeklinde adlandırılacağı açıktır [2].

Ancak Türk dil devriminin amacı Yunanlaşmak veya Avrupalılaşmak değildi. Bu devrimlerin amacı ne Avrupalı ne de Arap olmayan yeni bir ulus yaratmaktı. Osmanlı ne Avrupalı ne de Arap değildi şüphesiz. Ancak kullandığı abece Arabî harflerden oluşmakta, insanlar düşüncelerini bu dilin yapısıyla kurmakta ve kelime haznesini bu dil belirlemekteydi. Ancak dilin yapısını bilmemekte, kelime türetimi yapamamakta, yeni bir kelimeyi dile kazandıramamaktaydı. Dolayısıyla bilimin, ekonominin, ticaretin vb. kelimeleri olduğu gibi dile kabul edilmekte, sonuçta da ezberlenmiş, ama anlama dönük derinlikleri olmayan kelimelerle konuşulmaktaydı.

Galanti, yeni Türkçenin kabulüyle dildeki Arabî unsurların temizlenmesi ve bunların yerine Avrupa dillerinden kelimeler yerleştirileceği kaygısını gütmekteydi. Bu kaygısında da haklıdır. Ancak Gazi’nin fikrindeki dil devrimi; dil kurumunun, kökleri ve yapısı tamamen Türkçe olan bir dilin doğuşundan yanaydı. Bizzat kendi girişimleriyle dile kazandırılan terim ve kavramlar bilimin, matematiğin, felsefenin, edebiyatın Türkçe yapılabileceğini ispat etmiştir.

“Bu alınan kararın ma’nası budur: Türkçe, âdî bir iş lisânı derekesine indirilecek, yani halk arasında aile ve iş mektupları teâtî etmeğe yarar bir vasıta olacakdır. O halde, Türkçenin inkişâfı, ilim lisânı derecesine is’âdı için, milletce ve hükümetce sarf edilen gayret nerede kalıyor?!” [3]

Galanti, dil devrimi ile girişilen zorlu mücadelede başarıya ulaşılamaması durumunda, Türkçenin kolay öğrenilebilen, basit yapısı nedeniyle bir sokak dili ve ticari hayatın kullanacağı âdi bir dili olarak konumlanacağını, bu dil ile de edebiyatın, felsefenin, bilimin vb. yapılamayacağını belirtiyor.

Bu kaygı sadece Türkçe için geçerli değildir. Aydınlar, gazeteciler, fikir insanları, edebiyatçılar vb. üzerlerine düşen görevi yapmadıklarında bu tehlike her bir dil için geçerli olacaktır. Galanti, milletçe ve hükümetçe girişilen çabanın böyle bir durumda gereksiz bir gayret olarak kalacağını savunuyor. Oysaki bu gayret bir millet olabilmenin zorunlu şartıdır. Adı Türk olan bir milletin, konuştuğu dilin Arapça olması, Arabî olmasa da onun harflerini kullandığı ve onun kelimeleriyle biçimlendiği apaçıktır. Öyleyse Türkçeyi bu reddetme gayreti bir Türk milliyetçisi ve aydını için ayıp değil midir?

“Ben, Türklerin “Avrupaî ta’birler”i kullanmağa meyyal olduklarını farz edeceğim. Ma’lumdur ki, Avrupa’da en ziyade ilmin terakkî ettiği yerler Almanca, İngilizce, Fransızca, İtalyanca tekellüm edilen yerlerdir. Türkler, bu Avrupâî ta’birleri, gelişi güzel mi, yani kâh Almancadan, kâh İngilizceden, kâh Fransızcadan, kâh İtalyancadan mı yahut muayyen bir lisândan mı alacaklar? Birinci halde, lisânımız ilmî tam bir vahdet değil, gayr-ı ilmî yamalı bir vahdet teşkil ve ikinci halde, kendisini dar bir çerçeve içinde habsedecekdir. [4]

Her milletin, kendi lisânını zenginleştirmeğe çalıştığı bir sırada biz dahi kendi lisanımızı zenginleştirmeğe çalışmalıyız. Bakü Kongresi’nin ıstılâhât hakkında verdiği karar, lisanımızı fakirleştirmekten başka bir şeye yaramaz. Çünkü kararı, gayr-ı kâbil-i tatbikdir.” [5]

“Türkçemiz, ta’bîrât ve ıstılâhât-ı ilmiye vücuda getirmek kâbiliyetinden mahrumdur… Türkçe, ta’birât ve ıstılâhât-ı ilmiyenin hiç olmaz ise yüzde seksenini, Arapça ve Acemceden almak mecburiyetindedir.” [6]

Arapça ve Farsça, Osmanlıcadan daha yetkin ve doğru dillerdir. Zira Osmanlıcanın kelime kökleri zaten bu iki dile dayanmaktadır. Osmanlıcanın yetkinleşmesi, özünün bu yapısı itibariyle onu Arapçaya ve Farsçaya yakınlaştırır. Bu durumda aslî kabul edilen zeminsiz yapısı ya hepten yitirilir, ya da kendini kendinden türetebilen bir dilin arayışına girişilir ki, bu da zaten Yeni Türkçedir.

Galanti maalesef dili zenginleştirmenin yolunu Osmanlıcayı daha da Araplaştırmakta bulur. Bunu içinde bulunulan çıkmazın bir gereği olarak ortaya koysa da, tutarsızlık daha en başta kendini gösterir. Türk dilini, içindeki yabancı unsurlardan temizlenmek ve zenginleştirmek adına daha fazla Araplaşmaya ihtiyaç olduğu savı, Türkçeyi hepten kaldırmak ve nihayet Arap dilini kullanmaya geçmenin bir önerisi olarak kabul edilebilir. Bu ise vatanını seven Galanti gibi biri için hepten tutarsızlıktır.

“Tadil edilmiş savâit ile istenilen kelimeler kolaylıkla yazılabilir. Harb-i umumi esnasında gazetelerde ismi sık sık geçen bir veuvre kelimesi var idi. Bu isim, meşhur Verdun kal ‘asının istihkâmlarından birinin ismidir. Türkçe gazeteler, bunu “ﺮﻭﻭﻭ” şeklinde yazarlar idi. Şimdiki Türkçe imlâ ile yazılan bu kelimenin hiç olmazsa yirmi türlü telaffuzu vardır ki, âtîde gösteriyorum:

Vovr, vover, vivever, vevever, vouvr, veuver, viviver, veviver, veuvr, vouver, vivover, vevover, vuvr, vuver, vivouver, vevouver, viveuver, veveuver, vivuver, vevuver

Bu kelime, muaddel sâiteler ve âtîdeki usul ile, derhal hatasız okunur: Birinci ve üçüncü () sâmite olduklarından işaretsiz, ikinci () sâite olduğundan (eu) sadasını vermek için, bâlâda gösterildiği vech ile () üzerine küçük bir hat vaz’ ve bu suretle kelimenin telaffuzu te’min edilerek, ﺮﻭۉﻭ olur ki, kelime birdenbire hatasız okunmuş oluyor.” [7]

Bu anlaşılmaz ifadenin ardında yeni Türkçenin mahiyeti hakkındaki bilgisizlik olduğu kesindir. Eski Türkçenin Fransızca bir kelimeyi daha doğru yazabilmesi ise alışkanlıkla ilgilidir. Dilin kullanımı ve yapısı geliştikçe bu beceriyi ve yetkinliği her dil gösterebilir. Kaldı ki Eski dilde Gel, Kel ve Gül gibi harf ortaklığı taşıyan kelimeleri birbirinden ayırmak da çok olanaklı değildi. Benzer örnekler çoğaltılabilir. [8]

Prof. Galanti’nin buradaki yanılgısı Türkçe’nin Latin abecesiyle yazıma daha uygun olduğunu bilmemesinden ibarettir. Bunun nedeni de böyle bir yazımla karşılaşmaması olabilir. Bugün Türkçeyi her iki abeceden okuyabilenler için Latin harflerinin kolaylığı tartışılmazdır. Arabî harfler konusundaki ısrarın ise dinsel bir tutum olduğu da şüphesiz görünmektedir.

Latin harflerine tarafdar olanlar ne istiyorlar? Tasavvutlu Lâtin harfli bir elifbâ. Tasavvutlu demek, mahreçleri hemen hemen bir ve fakat şekilleri muhtelif olan harfleri, bir tek harf ile göstermek demektir. Bu ameliyeyi ikmal ettikten sonra, Lâtin harflerinin şekilleriyle basılmış kırâat kitabları[nı] çocuklara dağıtacağız. Bunlar bir ay zarfında çatır çatır kırâat öğreneceklerdir. Buraya kadar Lâtin harfleri tarafdarları haklıdır. Çünkü çocuklar Arabî harfleriyle yazılmış kitabların kırâatını a’zamî olarak ancak üç ayda öğrenebilirler idi…

Mesele, âdî bir elifbâ meselesinden ziyade, memleketin irfânı meselesidir. Lâtin harflerinin bütün fevâidinden istifade edebilmek için evvel be-evvel, Türkçemizi, ilmî ta’bîrât icâd edecek bir hâle getirmek lâzımdır. Ta’bir-i diğer ile, lisânımızın ıslâhâtına elifbâdan değil, nefs-i lisândan başlamalı. Aksi takdirde Lâtin harfleri memleketin geri kalmasına yardım etmekten başka bir şeye yaramaz.” [9]

Galanti burada Yeni Türkçenin çabuk öğrenilir ve halkın geneline hızla yayılabilecek dil yapısını fark etmiştir. Tedirginliği ise bu yeni dil ile anlamaya dönük eylemlerin, felsefenin, bilimin, edebiyatın, yani kısaca bu yeni dil ile düşünmeye ve düşüncesinde derinleşmeye girişecek yeni neslin eser verebilme, dönüp kendisinden öncekilerin ne dediğini anlama, anlamlandırabilme konusunda yetersiz kalacağı konusundadır.

Haklıdır. Bu önemli, ciddiye alınması gereken bir risktir. Bu riskte başarısız olunması durumunda bir dil, sırtında taşıdığı koca bir medeniyetle yok olup gitmenin tehlikesi ile burun burunadır. Eğer başarılamasaydı koca bir Osmanlı, sanki hiç yaşamamış gibi yok olabilirdi. Dil ile birlikte tarih ve tarihe katılan kazanımlar da yok olabilirdi. Koca bir kütüphane, bir anda anlaşılmaz karalamaların olduğu bir kâğıt yığınına dönebilir, tarih, bağrında Türk ulusunu ebediyen silebilirdi.

Bu böyle olduğundan Atatürk’ün nasıl bir risk aldığı daha iyi anlaşılacaktır. Eğer başaramasaydı Osmanlının son paşası olarak tarihe geçebilirdi. Ancak bu savaşın verilmemesi durumunda Osmanlının hızlı Araplaşmasının da önüne geçilemeyecek, Yunus Emre’den Hace Bektaşi Veli’ye Türklüğün nice değerleri zaten heba olacaktı.

“Bugün bilinmesi lâzım gelen ilmî bir hakîkat vardır ki, o da, dünyanın her tarafında, ilmî ta’birler ancak tercüme sûretiyle yapılır ve halihâzırda bizde, bu tercümeye en ziyade elverişli olan lisân Arapçadır. Binâenaleyh hâlihâzırda, behemehâl Arap elifbâsının bütün harflerine muhtacız.”

Bu iddiasının ardından Arapçanın Kur’an-ı Kerîm’in dili olduğu, İslâm’ın da kitabını anlayabilmek adına Arabi harflerden dönmemesi gerektiğini belirtir. Türkler Avrupalı olmadığı kadar, Arap da değillerdir. Bununla birlikte Osmanlı Arapların dinini ve Arabî geleneklerini din olarak yaşayan bir toplumdu. İslâm, Arabî bir unsun değildir. Kur’an-ı Kerîm bu dil ile inzal edilmiş olsa dahi onu Araplaştırmak mümkün olamaz. Zira Kur’an-ı Kerîm’in kendi söylemi evrenseldir. Ancak Osmanlının yaşadığı İslâm, Cumhuriyetin ilanından epey zaman önce çoktan Arabî bir mahiyete bürünmüştü.

Harf ve imlâ meselelerinin mûcib-i terakkî olduğunu iddiâ edenlerin iddiâlarını tedkik ve bunların haklı olmadıklarını âtîdeki misaller ile isbat edelim:

Fransızca elifbâ, Türkçe munfasıl elifbâdan daha zordur. Fransızca imlâ, hâlihazırdâki Türkçe imlâdan kolay değildir. İngilizce kırâat ve imlâ ba’zı ahvalde Türkçe kırâat ve imlâ kadar zor ve ba’zı ahvalde de daha zordur. Japoncada harf yazısı yoktur. Japonlar’ın yazısı kısmen resim yazısı ve kısmen hece yazısıdır ki kullandığımız yazıdan, nisbet kabul etmez derecede, zordur.

İlk iki devlet, kırâat ve imlâ zorluğu yüzünden acaba ilerleyememişler mi? Ya Japonya’ya ne diyelim? Yazısı resim yazısı olan Japonya ile yazısı harf yazısı olan İspanya arasında bir mukayese yapsak, terakkiyi İspanya’da değil Japonya’da görürüz. Bundan anlaşılıyor ki, terakkî mutlak Lâtin harfleri ile elde edilemez. [10]

Japonların bu çetrefil yazısı, terakkilerine mâni olmuş mu? Hayır! Demek ki yazının şekli mâni-i terakkî değildir. Bunun ile beraber, Japon yazısının güçlüğünü hiç bir kimse inkar etmez; fakat lisânlarının ve ecdadının mirasının hatırı için, Japonlar bu vatanî hususda fedakârlığa katlanıyorlar. Zaten vatana hizmet etmek demek, fedakârlıklara katlanmak değil midir?! [11]

Bu savların yanında İngilizlerin İngilizce, Fransızların Fransızca, Japonların Japonca konuştuğunu unutmamak gerekir. Eğer unutulmuyor, bilerek ve isteyerek Türklerin, Türkçenin Arap dilinden beslenmesi gerektiği savunuluyor ise bu çok büyük çaresizliktir.

Bu noktanın hakikati tezahür ettikden sonra, Lâtin harfleri taraftarlarına bir cevab olmak üzere, Latin harflerinin fâideleriyle mazarratlarını tesbit edelim.

Fâideleri bunlardır:

1- Lâtin harfleri, bir çocuğa, kırâatı bir ayda, Arabi harfleri ise iki yahud üç ayda öğretir.

2- İmlâ müşkilâtı olmaksızın, aile ve iş mektupları suhûletle yazdırır.

Mazarratları bunlardır:

1- Tâli tahsilin yüksek kısmıyla âli tahsili söndürür.

2- Millî irfan müesseselerimizde müfekkir yetiştirmeye mâni olur.

3- Eslâfımızın müellefâtını unutturur.

4- Mazimiz ile olan her türlü revâtıbı keser.

5- Kendi yetiştireceği Latin harfi neslini kitabsız bırakır.

6- İktisâdiyâtımızın bir kısmını mahv eder. Bu cihet muhtâc-ı izâhtır. Hududumuzun bir tarafında sâkin komşularımız, Acemce konuştuklarından ve kullandıkları yazı Arapça yazı olduğundan, bizde Lâtin harfleri kullanıldığı takdirde, aramızda ticaret muhâberesi vesâiti sâkıt olur.

7- Arapça yazıyı kullanan memleketler ile Türkiye arasında, bir yabancılık husûle getirir. Bu cihet muhtâc-ı izahtır. Yazı birliği ve lisân mukâreneti milletler arasında bir teveccüh  uyandırır. Bu teveccüh bizim için kıymetlidir. Biz de, esbab-ı siyasiyyeden dolayı, teveccühe muhtacız. Çünkü siyasî düşmanlarımız çoktur. [12]

Galanti’nin gösterdiği faydalar doğru çıkmış, Türkiye’de okuryazar oranı çok kısa bir sürede iki katına çıkmıştır [13]. Diğer yandan olumsuz olarak belirttiği öne sürümlerin de yanlış olmadığı açıktır. Ancak bunların bir kısmının dil üzerinde yapılan çalışmalarla giderildiğini ve düşüncesini Türkçe ile yapabilen düşünürlerin varlığını cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren görmekteyiz.

* * *

Bugün Türkçe, kendini kendinden türetebilen bağımsız bir dildir. Duygulara eşlik eden, kalpleri titreten öz Türkçeyle şiir yazılmakta, felsefe ve bilim yapılabilmektedir. Bununla birlikte Türkçenin ne batı dillerine, ne de Arapçaya bir ihtiyacı kalmamıştır. Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan vatansever bir Türk’ün, samimi bir dil bilimcinin hayalini Mustafa Kemal ve bu devrime eşlik eden, yüreğini koyanlar başarmıştır. Yine de kabul edilmelidir ki, cumhuriyetin dil devrimi tam anlamıyla sonuca gidememiş, Gazi’nin öngörüleri tamamlanamamıştır. Başarı ise dile güvenmeyi ve ona inanmaya devam etmekle mümkün olacaktır.

Eğer başarabilirsek Galanti’nin kaygıları da boşa çıkmış olacak. Eğer başarılabilirsek Türkçe Osmanlının ve Galanti’nin kendi kullandığından çok daha zengin bir konuma gelmiş olacak. Bunun için verilmesi gereken bir savaş vardır. Bu savaşın silahı kalem, mermisi de öz Türkçedir. Eğer başaramazsak, bu yazıyı yazan kadar, okuyan da kaybetmiş olacak!

* İlgili makaleler Prof. Avram Galanti’nin “Arabî Harfleri Terakkimize Mânî Değildir” isimli kitaptan alıntılanmıştır. Bedir Yayınevi, 1996.


Dipnotlar:

[1]  A. Galanti, “Bakü Türkoloji Kongresinin Gayr-ı İlmi Bir kararı” başlıklı makaleden. 24 Mart 1926, Akşam Gazetesi.

[2]  Abece Türk dilinin ilk üç harfidir (A,B,C). Elifba, Arap dilinin ilk iki harfi (Elif, Ba), Alfabe Yunan dilinin ilk iki harfidir (Alfa-Beta).

[3]a.g.e.

[4]a.g.e.

[5]a.g.e.

[6]a.g.e.

[7]  A. Galanti, “Elifbamız Nasıl Tâdil Olunur?” başlıklı makaleden.

[8]  1928 yılında yeni alfabenin kabulünün ardından bir tören sırasında eski ve yeni harflerin geçişi. Fotoğraf www.candundar.com.tr adresinden alınmıştır.

[9]  A. Galanti, “Latin Harflerini Kabul Etmeli mi, etmemeli mi?” başlıklı makaleden. 4 Nisan 1926, Akşam Gazetesi.

[10]  A. Galanti, “Latin Harflerine Dair” başlıklı makaleden. 13 Nisan 1926, Akşam Gazetesi.

[11]  A. Galanti, “Arap ve Japon Yazıları” başlıklı makaleden. 29-30 Nisan 1926, Akşam Gazetesi.

[12]a.g.e.

[13]  İstatistik Göstergeler 1935-2006 – Türkiye İstatistik Kurumu. http://www.ataturkiye.com/devrimleri/harfdevrimi/o…