Platon’da İdealar Kuramı

Sayı 85 – Mart - Nisan 2019

Platon’un İdealar Kuramı’nı geliştirmeye başlaması, Yunan sitelerinde bozulma ve çürümenin yaşandığı bir döneme karşılık geliyor. Darbeler, karşı darbeler, savaşlar, ittifaklar ve yeni ittifaklarla geçen bu dönemin sonunda da Makedonya Krallığı, Yunan sitelerini bir bir ele geçirmeye başlıyor. Platon, söz konusu bozulma ve çürümenin sadece siyasal ve sosyal alanda olmadığı, arka planda daha köklü bir alanda yani fikrî ve ahlakî alandaki bir kaosun bu yıkıma yol açtığı kanaatinde. İdealar Kuramı’nı geliştirmesine neden olan faktörlerden biri de söz konusu kaostan çıkmanın bir yolunu arıyor olmasıdır.

Bu dönem fikirsel alanda Sofistlerin egemen olduğu bir
dönemdir ve Sofistlere göre ise her şeyin ölçüsü insandır. Yani herkesin
bireysel hakikati, sanısı ve arzusundan söz edilebilir ama evrensel bir
hakikatin, doğrunun varlığından söz edilemez. Zamanla bireysel hakikatlerin
yerini bireysel çıkarların aldığı bu dönemde toplumsal, ahlakî ve hukukî
uzlaşma imkânının yavaş yavaş ortadan kalkmasına bağlı olarak, barış, huzur ve
ortak yaşam olanakları da azalmaktaydı. Aslında böyle bir ortamda gerçek
anlamda konuşma ve iletişim bile mümkün olmayacaktır. Çünkü konuşmak için en
azından kelimelerin işaret ettiği şeyler konusunda anlaşmış olmak gerekir. Oysa
Sofistlerin dünyasında hiçbir tümel ya da uzlaşı yoktu. Kimsenin, kimseyle
konuşamadığı, herkesin sadece söylediği, her bireysel duyu algısının başka bir
bireysel duyu algısı ile çatıştığı bu ortamda, insan sayısı kadar monolog
birbirine hiç değmeden yayılmaktadır. İnsanın kendisiyle bile diyaloga
girmesinin mümkün olmadığı bir dünyada şiddet ve savaşın hâkim olmasına
şaşırmamak gerekir.

Sofist dünya görüşü, Heraklitosçu oluş kavramının
suiistimal edilmesi olarak düşünülebilir. Parmenides söz konusu tehlikeyi
önlemek için Varlık’tan her türlü hareketi ve oluşu kaldırmak istese de,
Parmenidesçi Varlık anlayışı duyusal dünyadaki oluş, yok oluş ve değişmenin
hesabının verilmesi noktasında yetersiz kaldığı için bu çabalarında başarısız
olmuştur denebilir. Platon’a göre Heraklitosçuluk sabit, kalıcı ve değişmez bir
gerçeklik olarak Varlık’ın reddidir. Dolayısıyla böyle bir Varlık’a yönelen,
konusu böyle bir Varlık olan bilginin ve bilimin de reddidir. Böylece insani
gerçeklik, insanın doğası, değerler, kültür vb. alanında herhangi bir hakikatin
zemini de ortadan kalkmaktadır. Platon’a göre Sokrates bu durumdan kurtulmanın
bir yolu olarak özellikle ahlakî alanda sabit ve değişmez birtakım kavramların
varlığını kanıtlama yoluna gitmiştir. Böylece gayri maddi nitelikteki evrensel
ve nesnel şeylerin varlığı ve onların bilgisi mümkün olabilecektir.

Platon’a göre, İdealar Kuramı veya akılsal gerçekliklerin
varlığının kabulü, duyusal dünyanın açıklanması ve anlaşılması için zorunludur.
Çünkü şeyler İdeaların birer yansısı ya da kopyasıdırlar. Duyularımızın dünyayı
kavrama konusundaki yetersizliğini gören Platon, başka bir yetinin
arayışındadır. Bizler söz konusu arayışı ve İdealar Kuramı’nın gelişiminin
izlerini Platon’un diyaloglarında görebiliyoruz.

Philebos diyalogundan ve
Aristoteles’in ustası hakkındaki görüşlerinden çıkardığımız kadarıyla
bilebildiğimiz son dönemi bir kenara koyarsak, İdealar Kuramı’nı temel olarak
iki dönemde inceleyebiliriz. Menon, Phaidon, Şölen, Phaidros ve Devlet diyaloglarında yer
aldığı şekliyle kuram Platon’un bazı ihtiyaçlarına cevap verse de kendi içinde
pek çok sorun ve çelişki barındırmaktadır. Parmenides, Sofist ve Devlet Adamı
diyaloglarında ise kuramın çok daha yetkin olan ikinci dönemi ile karşılaşırız.
Söz konusu metinlerde Platon, kuramın başlangıçtaki yapısını ve zaaflarını
eleştirip aşarak kuramını hem daha sağlam bir zemine oturtmakta, hem de kendi
içinde tutarlı bir hale getirmektedir.

Platon diyaloglarında idealara karşılık olarak, idea ya
da eidos kelimelerinin yanı sıra form ya da biçim ifadelerini de
kullanmaktadır. Bu nedenle kuram formlar ya da biçimler kuramı olarak da
bilinir. Kuramını ilk geliştirmeye başladığı dönemlerdeki diyaloglarında ise
idea ya da biçim hiç geçmese de, güzelin kendisi ya da iyinin kendisi gibi
ifadelere rastlarız. Şüphesiz burada kastedilen Güzellik İdeası ya da İyilik
İdeası’dır.

Diyaloglarda Sokrates, cesaret, dindarlık, ölçülülük,
güzellik gibi kavramların ne olduğunu araştırmaktadır. Sokrates cesur adamın
kim olduğunu ya da dindar bir kimsenin kim olduğunu araştırmamaktadır. Sokrates
cesaretin ve dindarlığın ölçüsünü araştırmaktadır. Cesur bir insanı cesur
olarak nitelememizin nedeni nedir? Cesaretin ilkesi nedir? Güzellik sadece
insana özgü değil, bir el ya da yüz güzel olabileceği gibi, bir çiçek ya da pelikan
da güzel olabilir. O halde güzel nedir? Her şey durmadan değişiyorsa, ne
bilginin konusu olabilir? Ne bilebilirim, bilgi nedir? Aynı nehirde iki kere
yıkanamam ama aynı 8 sayısıyla ya da aynı π sayısıyla defalarca işlem yapabilirim. Onlar kalıcı,
değişmez ve güvenilirdir. Duyularımla tanıklık ettiğim bu dünya her an değişse
ve dönüşse de, tıpkı matematik nesneleri gibi, hiç değişmeyen kalıcı bir
güzellik ideası, cesaret ideası ya da adalet ideası da var olabilir mi?

Bu ve benzeri sorulara cevap arayan Platon’un İdealar
Kuramı ile yapmak istediği, ustası Sokrates’in ahlakî değerlerine sağlam bir
ontolojik temel kazandırmaktır. Kanıtlamaya çalıştığı şey de ahlakî değerlerin
nesnelliği, mutlaklığı ve evrensel geçerliliğidir. Böylece Platon’a göre özel
halleri ve örnekleri dışında nesnel ve tümel bir gerçeklik olarak adalet, tüm
iyi şeyleri iyi yapan ve onlara iyi dememizin nedeni olan bir İyi İdeası ve tüm
güzel şeylerin kendisinden pay aldığı, güzel şeyleri güzel kılan bir Güzellik
İdeası vardır. Platon duyusal dünya ile idealar dünyası arasında bir değer
farkı tanımlamaktadır. Duyusal şeyler gelip geçici olmalarından dolayı aşağı,
idealar ise ezeli ve ebedi olmaları nedeniyle yüce, iyi ve tanrısal bir dünyaya
aittir. Peki, ideası olamayan duyusal nesneler var mıdır? Platon’a göre
bireysel varlıkların ve olayların ideası olmadığı gibi kötü çirkin ve bayağı
şeylerin de ideası yoktur. Parmenides diyalogunda Sokrates, “İnsanın, ateşin, suyun ideası var mıdır?” sorusuna “Emin değilim,” diye cevap verir. “İdeasının olması insana gülünç gelecek şeylerin (kıl,
çamur, pislik) ideası var mıdır?”

sorusuna ise Sokrates, kesin bir şekilde, “Yoktur,” diye cevap verir.

Eğer ortak bir adı olan her şeyin ideası varsa, aşağı ve
bayağı şeylerin de ideası olması gerekmez mi? Güzel şeyleri güzel kılan bir
Güzellik İdeası varsa, çirkin şeyleri çirkin kılan bir Çirkinlik İdeası da
olamaz mı? Aristoteles’in ifadesi ile; Platon’da çokluğun birliğine dayanan
kanıtın bakış açısıyla, idealar ile duyusal dünya arasında değer ayrımı yapan
ahlakî/estetik bakış açısı birbiriyle çatışmaktadır. Ancak Platon’un bu dünyada
“birden fazla varlıkta gördüğü her niteliğe” bir idea tekabül ettirmesi, onun
İdealar Kuramı’nın mantığının gereğidir. Yani aynı adı taşıyan birçok masanın
bir masa ideasında, ya da farklı nesnelerde görülen yeşil rengin bir yeşil
ideasında birleşmesi ve birliğe kavuşması gerekir. Platon, matematiksel
şeylerin karşılığı olan ideaların varlıkları ile ahlakî ve estetik değerlere
karşılık gelen ideaların varlıklarını hayatı boyunca savunmaya devam etmiştir.
Ancak unsurların, madenlerin, bitki ve hayvan türlerinin, idealarını sadece
kuramının mantığı gerektirdiği için yarım ağızla kabul etse de Parmenides
diyalogunda görüldüğü gibi herhangi bir güçlük karşısında da bunlardan kolayca
vazgeçmektedir.

Peki, ideaların özellikleri nelerdir? Platon sadece Şölen
diyalogunda Güzellik İdeası vesilesiyle ideaların ana özelliklerinin neler
olduğundan bahsediyor. Bu özelliklerin, diğer idealar için de geçerli olduğunu
kabul edebiliriz. Şölen diyalogunda Güzellik ideasını şöyle tanımlar: “O hep var olan, doğumsuz, ölümsüz, artamaz, eksilemez
bir güzelliktir. O bir bakıma güzel, bir bakıma çirkin, bir yerde güzel, başka
bir yerde çirkin olan değildir; mutlak güzelliktir. Bir yüzde, bir elde veya
ayakta, bir bedende vs. kendini gösterebilecek, kısaca duyusal olarak herhangi
bir varlıkta oraya çıkabilecek herhangi bir güzellik değil, tinsel bir
güzelliktir. Bütün güzel şeylerin kendisinden pay almasına karşılık, kendisi
onların parlayıp sönmeleriyle ne artan, ne eksilen, ne de herhangi bir çeşit
değişikliğe uğrayan güzelliktir.”

Güzellik İdeası vesilesiyle Platon’a göre ideaların ana
özelliklerinin neler olduğunu da öğrenmiş oluyoruz. Ezelî, ebedî, kendisinde ne
bir hareket ne de bir değişme söz konusu olan idealar bu halleriyle
Parmenides’in Bir’i ya da Demokritos’un atomunu çağrıştırmaktadır. Ancak
Parmenides’in Bir’i maddi olmasına karşın, Platon’un ideaları gayri maddi ya da
tinseldir. Diğer önemli bir fark da Parmenides’te tek bir Varlık’tan söz
edilmesine karşın, Platon’un ideaları çoktur.

İdeaların nerede olduğu gibi bir soru sorulabilecek olsa
da ancak maddi, fiziksel şeylerin bir yeri olduğu unutulmamalıdır. İdeaların
yerinin insan zihni olduğunu öne sürenler olsa da, bunun Platoncu realizmin ve
nesnelciliğin ruhuna tamamen aykırı olduğu açıktır. Platon da ustası Sokrates
gibi bir kavram realistidir ve ideaların reel olarak, nesnel olarak, insan
zihninden bağımsız olarak var olduklarına inanmaktadır. İdeaların, duyular
yoluyla elde edilen izlenimlerin zihin tarafından gruplanması, soyutlanması ve
genelleştirilmesi ile elde edilen zihinsel şeyler oldukları düşüncesi Platon’un
bakış açısına tamamen aykırıdır. Platon ideaların zihin tarafından
üretildiğini, icat edildiğini değil, keşfedildiğini düşünüyordu.

Tartışılması gereken diğer bir önemli nokta da idealar
ile duyusal dünya arasında nasıl bir ilişki olduğudur. Duyusal dünya Varlık’ın
gerekliliklerine cevap veremediği gibi bilginin elde edilmesine ve bilimin
yapılmasına da imkân vermez. Yani Türkçede olanca yalınlığı ile ifade edildiği
üzere; “göz bakar, akıl görür”. Bu nedenle Platon, duyusal dünyanın karanlığı yerine
akılsal dünyanın aydınlığını koymak ve bilime konu etmek istemiştir. Ancak son
tahlilde bilmek istediği duyusal ya da içinde yaşadığı dünyadır. İdealar
varsayımı, bu dünyanın bilinmesini mümkün kılacak bir düzenek, bir çare olarak
tasarlanmış ve ortaya atılmıştır. Duyusal dünya ile idealar dünyası arasında
hiçbir benzerlik ya da ilişki olmadığını kabul edersek, onun varlığını kabul
etmenin veya özelliklerini bilmenin bize ne faydası olacaktır?

Platon gençlik yıllarında idealar ile duyusal dünya
arasındaki ilişkiyi daha çok tümel-tikel ilişkisi olarak tanımlasa da henüz
tümele ayrı ve bağımsız bir varlık vermemektedir. Phaidon ve Şölen diyalogları ile
birlikte bu bakış açışı değişmektedir. İdealar artık idealler ya da
standartlardır. Duyusal şeyler de onlara benzemeye, onları taklit etmeye
çalışırlar, ama asla bunu başaramazlar. İdealar ile duyusal şeyler arasındaki
ilişki artık bir asıl/kopya ilişkisi gibidir. Bu dönemden itibaren Platon
ilişkileri gittikçe idealar lehine olarak ifade eder ve tümeli tikelden ayırıp
ayrı, bağımsız ve üstün bir varlık olarak tanıyınca aradaki ilişkiyi açıklamak
için de yeni modellere ihtiyaç duyar. Taklit (mimesis) modeli yanı sıra
önerdiği diğer bir model de pay alma (meteksis) / hazır bulunma (parousia) olarak özetlenebilir.
Duyusal nesneler idealardan pay alır ve idealar da duyusal nesnelerde hazır
bulunurlar. İdea, birliği olan, kendi kendisiyle aynı kalan, ezeli ve ebedidir.
Duyusal nesnelerin ise birliği yoktur, sürekli değişirler, olurlar ve yok
olurlar. Duyusal nesne ideaya ne kadar katılırsa o kadar var olur, varlık,
birlik, devamlılık kazanır, ondan ne kadar az pay alırsa da bu özelliklerini
yitirir.

Özellikle idealar ile duyusal dünya arasındaki
ilişkilerin yarattığı sorunlar ve ideaların kendi arasındaki ilişkilerin
yarattığı sorunlar, kurama önemli itirazların yapılmasına neden olur. Parmenides diyalogunda Platon bu
eleştirileri ortaya koyar, ancak itirazları ortadan kaldıracak çözümleri
gösteremez. Platon eleştirilerin haklı olduğu, ancak kuramın genel olarak
değerini ortadan kaldırmadığı, sadece kuramda birtakım düzenlemelerin yapılması
gerektiği sonucuna varır ve Sofist ve Devlet Adamı
diyaloglarında kuramı önemli ölçüde geliştirir.

Platon, kuramın ilk halinde Parmenides ve onun Varlık
Kuramı’nın fazlasıyla etkisi altındadır. Onlar ezelî-ebedî, değişmez,
hareketsiz, hep kendi kendileriyle kalan şeylerdir. Sofist Diyalogu’ndaki
Elea’lı yabancının sözleri ile söylersek; İdealar dünyasının meydana getirdiği bütün içinde ne
değişme ne hayat ne de ruh vardır. O muhteşem yalnızlığı içinde öylece
değişmeksizin durmaktadır.”
Buna karşın, idealar
dünyasının açıklamak iddiasında olduğu duyusal dünya hayat, hareket ve ruhla
dolup taşmaktadır. Dolayısıyla idealar dünyası içine de hayat, hareket ve ruhu
sokmak gerekir. Bilim önermelerden meydana gelir ve bilimsel önermeler tümeller
ile tümeller yani idealarla idealar arasındaki bir ilişkiyi ifade eder. Oysa
Parmenidesçi bir modele göre tasarlanan idealar birbirleriyle ilişkiye girmeyi
reddeden bir yapıdadır. Örneğin “insan ölümlüdür” dediğimizde: Ölümlülük
İdeasının İnsan İdeası içinde bulunması ve İnsan İdeasının da Ölümlülük
İdeasından pay alması gerekir. Bu ise ideaların bir ve basit olma özelliklerine
aykırıdır. Oysa idealar, bilimsel önermenin imkânını oluşturmak üzere öne
sürülmüşlerdi. Dolayısıyla idealarla duyusal şeyler ve idealarla idealar
arasında ilişkiler kurmak gerekir. Oluş, hareket, çokluk, kısaca yokluk dünyası
denen dünyaya İdealar Kuramı vasıtasıyla varlık, birlik, kalıcılık
kazandırırken, idealar dünyasına da bunun karşılığı olarak hareket, değişme,
çokluk hatta yokluğu sokmak gerekir. Peki, bu nasıl mümkün olacaktır?

Parmenides ve eski Platon Varlık’ın mutlak olarak ve
bütünüyle hareketsiz olduğunu savunmaktadır. Heraklitos ise Varlık’ın mutlak
olarak ve bütünü itibariyle hareketli olduğunu savunmaktadır. Platon artık
Varlık’ın kısmen hareketli / kısmen hareketsiz olduğunu savunacaktır ve şöyle
demektedir: “Filozof iki şeyi
birden isteyen çocukları taklit etmeli, Varlık’la Bütün’ün aynı zamanda hem
hareketli hem de hareketsiz olduğunu kabul etmelidir.”

Varlık mutlak olarak hareketsiz ise (Parmenides) hiçbir
şey hiçbir şeye yüklenemez. Varlık mutlak olarak hareketli ise (Heraklitos) her
şey her şeye yüklenebilir yani her şey her şey olur, hiçbir şey hakkında bir
şey söylenemez. Dolayısıyla bazı şeyler bazı şeylere yüklenebilir, bazı şeylere
de yüklenemez olmalıdır. Platon bunu başarabilmek için temel olarak 5 en yüksek
cins (megista gene) ya da kategori tanımlar, bunlar Varlık, Sükûnet,
Hareket, Aynılık ve Farklılıktır. Bu kategoriler herhangi bir bilme
faaliyetindeki yönetici ilkelerdir.

Varlık (İyi), her şeye yüklenebilir en genel yüklem
olarak en yüksek cinstir. Çünkü her şey vardır. O, mağara benzetmesindeki
güneştir. Sükûnet ve Hareket ikisi de varlıktan pay alır. Varlık’ın kendisi
olarak Varlık, ne Harekettir ne de Sükûnettir. Ancak Hareket vardır ve Sükûnet
vardır. Her şey ya hareket içindedir ya da sükûnet halindedir. Örneğin
Heraklitos’un yıkandığı nehir sürekli bir hareket halindedir ancak hidroliğin
temel prensipleri değişmemektedir yani sükûnet halindedir ki insanoğlu binlerce
yıldır kanal, savak, bent ve benzeri hidrolik yapılar yapabilmektedir. Var olan
bir şeyin her zaman kendisinin aynı, kendisi olmayan bir şeyden de farklı
olduğunu söyleyebiliriz. Bu iki cins yokluktan söz edebilmemize de imkân verir.
Parmenides, “Yokluk dile
getirilemez, ifade edilemez,”
diyordu. Örneğin insan
at olarak var değildir. Ancak var olmayan bir töz değildir, başka olandır.

Özetlersek, Varlık, Aynılık ve Farklılık her şeye ve
birbirlerine yüklenebilirler. Hareket ve Sükûnet her şeye ve birbirlerine
yüklenemezler. Bu 5 cins arasında en genel olanı Varlık’tır. Hareket de,
Sükûnet de, Başkalık da, Aynılık da vardır. Hareket, Hareket olarak kendisinin
Aynı, Sükûnetin gayrısıdır. Sükûnetin de Sükûnet olarak kendisinin Aynı ve
Hareketten Farklı olduğunu söyleyebiliriz. En genel cinsler bunlardır. Bunların
altında bulunan diğer idealar ise bunlardan ve doğalarına göre birbirlerinden
pay alacaklardır. İnsanın var, kendisinin aynı, attan farklı olduğunu
söyleyebiliriz, ama insanın at olduğunu söyleyemeyiz. Sayının var kendisinin
aynı ve insandan farklı olduğunu ve sükûnette olduğunu söyleyebiliriz, ama onun
hareket ideasından pay aldığını söyleyemeyiz.

Platon böylece ideaları birbiriyle ilişkiye sokmayı
olanaklı kılar ve ideaları birbiriyle hiçbir ilişkisi olmayan bir şeyler
koleksiyonu olmaktan çıkarır. İdeaların birbiri ile ilişkiye sokulmaları bilimi
de olanaklı kılmaktadır ve yüklemleme ve önerme mümkün olmaktadır. Böylece
nihayet idealar dünyası organik bir bütünlüğe kavuşmuş olur: En yukarda Varlık
(İyi), en aşağıda en alt türlerin idealarının bulunduğu, aşağıda olan ideaların
yukarıda olan idealardan pay aldıkları, her bir ideanın diğerleri ile belli bir
ilişki içinde bulunduğu, birlikli, organik ve hiyerarşik bir sistem. Böylelikle
aşağıya doğru duyusal dünyanın sınırlarına da inilmiş olur, yani mağaranın
duvarında görünen gölgelere.


Kaynakça:

1- Ahmet Arslan, “İlkçağ Felsefe Tarihi 2, Sofistlerden Platon’a, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2018.

2- Ahmet Cevizci, “Platon’un Felsefesi Üzerine Araştırmalar, İdealar
Kuramı”
, Gündoğan Yayınları,
1989.

3- Cavit Sunar, “Varlık Hakkında Ana Düşünceler”, Anadolu Aydınlanma Vakfı Yayınları, 2006.

4- Frederick Copleston,
“Platon”, İdea Yayınları, 2013.

5- William S. Sahakian,
“Felsefe Tarihi”, İdea Yayınları, 1997.