Peki, Biz Bu Soruları Neden Sormuyoruz?

Sayı 71 - Kasım-Aralık 2016

Bültende yazılan her yazı bence mutlaka bir tartışmaya, bir eleştiriye, bir sohbete ya da bir fikir teatisine açık olmalı. Kimi zaman yazdığım ve herkesin okuması için gönderdiğim yazılarım; bu karşılıklı sohbetlerin ve “Hâlbuki bence…”lerin eksikliğinden dolayı beni son derecede rahatsız etmiştir.

Bu girizgâhı, Düşünüyorum bültenin 70. sayısında yayımlanan sayın Prof. Dr. İsmail Güleç’in kaleme aldığı “Hz. İbrahim zalim olabilir mi?” başlıklı yazı hakkında bir iki şey söyleyebilmek için yaptım. Bunun yazıya bir ilave, bir itiraz, başka bir perspektif açmak niyeti taşıdığını söyleyebilirim.

Sayın Güleç, gayet haklı olarak, geçmişte kalan bir hikâyenin bütün cephelerini göstermek için hem Ahd-i Atîk’ten hem de Müslümanların kutsal kitabından (daha çok tefsir tadında) örnekler vermiş.

Burada büyükçe bir parantez açarak Sayın Güleç’in Ziyâüddin Serdar’a atfen söylenmiş olan “Hz. İbrahim zalim olabilir mi?” kaygısını yazının sonlarına doğru sorulmamaması gereken bir soru olarak tasnif edişini kendi açısından ve vermiş olduğu izahat ve alıntılarla temellendirmeye çalışıyor; bunu anlamak mümkün…

Ancak İbrahim’in eşleri çocukları, firavun ve Abimelech ve diğerleriyle olan ilişkilerinde ortaya çıkan ve ona şu zulüm yaftasını yapıştırmadan önce anlamaya çalışmamız gereken bir takım başka kalitelerine de bakılmalı derim..

Nuh’tan Yeşua’ya, Habakkuk Daniel ve Lut’tan Yakuplara, Yusuflara ve Davudlara ve Süleymanlara kadar; herhalde hikmetinden sual edilemeyecek olan Rabb’in, biz günahkâr kulların da asla sorgulamasına müsaade edilmeyen davranış biçimlerine, yaşamlarına ve yaşamlarından ki kalitelerine…

Tam da işin bu noktasında bütün hikâyât-ıanlayabilmek açısından Ahd-i Atîk ile Kur’an arasında zorunlu bir tercih yapmak lazım; çünkü İbrahim ve ondan evvelkilerin ve ondan sonrakilerin, hayatları, olaylar, yaşananlar, ilişkileri, soy ağaçları vesaire, Ahd-i Atîk’teki anlatımda hiç bir tasarrufa gidilmeden(!), en ince ayrıntılarına kadar tasvir edilmekte, sanki o gün o saat yaşanmış gibi…

Hâlbuki Kur’an bu bakımdan daha ağır başlı, daha ciddi, bu gibi teferruata önem vermeden, yalnızca isimler zikrederek kendi akidelerini vahiyden dercediyor. Hikâyâta pek yer vermiyor.

O halde eğer konu tarihsel ve kronolojik bir yol izleyerek İbrahim ve ahfadının yaşamlarını öğrenmekse ve dolayısıyla; bir başka inanç sisteminde kendisine yalnızca peygamberlik mertebesi olarak atfedilen azameti ve eşinin dahi zikredilmediği öğretiyi, belki de başka ihtiyaçlar için kullanmak üzere bir kenara bırakarak Ahd-i Atîk’e dönmekte yarar var.

İbrahim’in zulüm faslına gelecek olursak; (gen.21:12) de yazdığı gibi Sarah İbrahim’e “Kov bu kadın ve oğlunu buradan zira bu kadının oğlu benim oğlum Yitsak’a ortak olmasın” dedi.

İbrahim buna çok üzüldü; ancak hepinizin de bildiği gibi yüce Rab “Oğlunla cariyen için üzülme” dedi. “Sarah ne derse onu yap çünkü senin soyun İshak’la sürecektir, cariyenin oğlundan da bir ulus yaratacağım çünkü o da senin soyundan” dedi…

“Bütün bu havaleyi sana vereceğim” vaadinden sonra İbrahim’in Sarah’dan bir erkek çocuğu dahi olmaması Sarah’ı duygulandırdı mı? diye sormak lazım. Fedakâr eş, sadık kadın, kocasının yatağına Hacer’i sokarak zürriyetin devamını sağlıyor sonra kendisi eşinden bir çocuk sahibi olunca da birden o fedakâr kadın gidiyor yerine kıskanç, otoriter bir kadın geliyor… İbrahim ise yüce Rabb’in inayetiyle ancak itaat ediyor.

Yüce Rabb’in İbrahim kuluna öteki oğlundan da bir ulus yaratacağı sözü vermesi, İbrahim’i hatta Sarah’ı her türlü zulüm töhmetinden kurtarır sanırım. Bu bizlerin anlayamayacağı ileriye matuf yüksek evsâflı bir projedir ve yüce Rab ne derse o olur, tabii binlerce sene sonra bir oğlanın ordusu öteki oğlanın topraklarını zapt eder sonra da altı günde Hacer’in oğlunun ulusunu perişan eder. Neden yapar? Allah bilir. Yüce rabbin hikmetinden sual olunmaz.

Buraya kadar sanırım prensip olarak Sayın Güleç’in İbrahim’in Hacer’e zulüm edip etmediği konusunda bir soru sorulamayacağında mutabıkız.

O zaman bu yazının maksadı ne olabilir? diye kendime sorduğumda cevap olarak tedai, endüksiyon, dedüksiyon vs. diyebilirim.

Burada Tanrı ya da yüce Rab, Allah var. Burada onun arzuları, dilekleri, emirleri, tehditleri, cezaları var. Burada her daim Tanrı ile dirsek temasında olan peygamberler var. Bütün bu karmaşık örgüye ─diyelim ki bir deseni var ve bu desene- o günlerde bakıldığında; Habakkuk’un manifestayonu, Daniel’in apokaliptik mesajları, Davud’un, Rabb’ine o kadar yakın olmasına rağmen uçkur düşkünlüğü, kendisine bağ bahçe bağışlanan İbrahim’in, Rabb’in önünde iki kez yalan söylemesi, Nuh’un içip içip sarhoş olup etrafta çırılçıplak dolaşması, Lut’un kendi kızlarıyla cinsel ilişkiye girmesi, Yeşua’nın borularla Jeriko’yu yıkması bir tarafa çoluk çocuk herkesi doğrayıp şehri yakması, Yunus’un korkusu, Eyüb’un anlaşılmayan sabrı ve daha nicesini görürüz. Etrafta bıçakla kesilebilecek kadar kesif bir inanç; dolaysıyla izah edilemeyen bir korku, ispatlanamadığı için bir sürü mucize, tapınma ve yüce Rab var.

Bu desene bu günlerde baktığımızda ise inancın yerini genelde bilgiye teslim ettiğini görüyoruz. Dolaysıyla izah edilenden korkmaya gerek kalmıyor. Müspet ilimlerle artık mucizeler giderek seyrekleşiyor. (Fatima’da ağlayan Meryem anaların dışında). Tapınma ise teizmin yerini terk ettiği deizmle ufuk daha da bir genişliyor gibi. Hatta diyebilirim ki a-teizm ve nihilizmle beraber tapınma, ibadet de sorgulanabilir oluyor. Yanılıyor da olabilirim…

Bütün bunların perspektifinden baktığımızda o günlerde cereyan ettiği hikâye edilen olaylar; gerek bilimin gerek felsefenin, mantığın, gerek genel ahlâkın endazesine vurulduğunda İbrahim’in zulmü sorulabilir hanesine daha mı yakın duruyor acaba?

Gerek yüce Rabb’in verdiği emirleri, peygamber oğullarından yarattığı yüce ulusların çağımıza projeksiyonu, gerekse yüce Rabb’in emirlerini icra eden peygamberleri ve icra ederken de türlü çeşitli yoldan çıkıp bugünkü ve o günkü ahlâkın pekâlâ sorgulayabileceği davranışları sorulabilir ya da sorgulanabilir hanesine yazabilir miyiz?

Sayın hocamın “Peki, biz bu soruları neden sormuyoruz?”unun cevabı bu olabilir mi?

 

Aykut Yazgan tarafından eleştirel bir yorum getirilen İsmail Güleç’e ait “Hz. İbrahim Zalim Olabilir mi?” başlıklı makale, Düşünüyorum Bülteni 70. sayıda okurlarıyla buluşmuştur.