Özümüz Kökümüz

22 Ekim 2016
Sayı 02 - Temmuz 2010

Yaşam iradesi denen bir şey var. Herhangi bir canlı kendi canlılığını devam ettirebilmek için en azından organlarını bu yolda kullanmak zorunda kalıyor. Bir böceğin, bir kuşun bile doğal davranış olanaklarını kısıtladığınızda nasıl çırpındığını görebilirsiniz. Ters dönmüş bir tosbağa ya da sırtüstü düşmüş bir hamamböceğinin ayakları üzerine dikilmek için telaşına bir bakın…

Davranışları ve yaşam alanı başkası tarafından sınırlandığında ne denli korkuya kapılıyorlar, geriliyorlar ve bir çıkış yolu bulmak için can havliyle çabalıyorlar. Elbette bunlar içgüdüsel bir dürtü sonucu olarak ortaya çıkıyor ve organizmalarında saklı yaşam güçlerini kendi varlıklarını devam ettirmek için kullanmak istiyorlar. Tek dürtü ve tek amaç beslenmek, üremek ve neslin sürekliliğini sağlamak. 

İnsan bundan ibaret değil; bedensel varlığının ötesinde bir varlık olduğu için salt bedeni arzularının doyurulması ile yetinemiyor. Daha somut söylemek gerekirse, beslenmek ve üremekten ibaret bir yaşam süreci insana yetmiyor. Bu gerçeği her an kendi iç dünyamızda sık sık değişen hallerden izleyebiliriz. 

Kendimizi sadece madde boyutuyla yaşatmanın ötesine geçme arayışının içinde buluruz her zaman. Yakından baktığımızda insani tüm etkinliklerin temelinde tinsel bir özlemin gizli-açık, belli-belirsiz olarak bulunduğunu görebiliriz. 

Ancak insan kendi yapıp etmeleri üzerinden kendi kendini izleyebilirse, etkinliklerinin varoluşsal özüne uygun olup olmadığını görebilir. Bireysel girişimlerimiz olur, toplumsal etkinliklere katılırız, amaçlı düzenli organizasyonlar içinde bulunuruz… 

Bu süreçte üç halin olduğunu düşünüyorum: Birincisi; sadece başka insanların bulunduğu ortamlarda bulunmak, yalnızlığın baskısından kurtulmak, başka insanlarla hangi düzeyde olursa olsun dokanakta bulunmak için. 

İkincisi; kendini ortaya koymak, kendini ifade etmek; böylece başkasının gündemine girmek, başkası tarafından değerli bulunmak, bir anlamı olduğunu yaşamak için.

Üçüncüsü ise; Kendi tefekkürü sonucu arayışa düşmek, anlam sorgulamasına boğulmak; deyim yerinde ise bir derde düşüp derman arayışına yönelmek. 

İlk ikisi yaşanmadan üçüncüsüne gelmek çok zor görünüyor. Birinci ve ikinci aşamayı tüketen insan kaçınılmaz olarak üçüncü aşamaya gelir. Manevi, başka bir deyişle insani güzellik burada ortaya çıkıyor. Hiçbir şey beklemeden, hiç kimse seni zorlamamışken; herhangi bir görev duygusuyla değil, bir şey elde etmek için değil, sadece ve sadece içten gelen bir itkiyle tinsel dertler edinebilmek ne hoş bir duygu. 

İnsan sonsuz bir dünyaya açılıyor. Hiç kimseyi yargılamadan, onda bunda kusur bulmadan, kendini birilerine beğendirme telaşına düşmeden hayata dalmak… 

Kendi adıma söylersem; Anadolu Aydınlanma Vakfı ortamı bu zamana kadar bulunduğum tüm ortamlardan köklü bir biçimde farklılıklar taşıyor. Bu farklılıkların bilincimde ve varlığımda yaptığı etkiler kendimle daha barışık olmanın, iç huzuru bulmanın, bir insan olarak varolmamın anlamının ne olduğuna dair pek çok varlıksal sorunu fark etmemi sağladı. Bunun için beni çekiyor olsa gerek. Binlerce yıldır nice güzel insanın aklı ve gönlüyle yaratılıp insanlığa sunulmuş olan manevi çiçekleri koklamak, lezzetleri tatmak bir insan için bulunabilecek en güzel nimettir diye düşünüyorum.