Ötekileştir(me)me

20 Kasım 2016
Sayı 63 - Ekim 2015

Ben ve öteki; bütün kargaşanın doğduğu yer, nasıl bu hale geldik? Hep mi böyleydik? Gözler sürekli dışarıya bakıyor, akıl içerde hırlaşıyor, adeta devamlı kusur arıyor, eleştiriyor, beğenmiyor, küçümsüyor… Bitmek tükenmek bilmeyen bir solucan devamlı içimizi kemiriyor. İnanması zor ama aslında dünyaya gelişimiz ne dışarısı ile ne de içimizde bir kavga ile başlıyor.

Psikolojik açıdan bakacak olursak obje ilişkileri teorisyenleri Melanie Klein, Margaret Mahler, Heinz Kohut, yeni doğanın bir obje gibi algıladığı anne ile ilişkisine bakar. Başlangıçta ikisinin arasında bir simbiyoz vardır ve bunu gelişimin normal aşaması olarak kabul ederler. Bu süreyi teorisyenler farklı zaman aralıklarıyla tanımlasalar da ilk 6 aylık süreyi kapsar. Daha sonra da bireyselleşme süreci hızlanır.

Bu bakış açısına göre benlik duygusunu, ilk ilişki kurduğumuz kişilerin duygusal ya da fiziksel ihtiyaçlarımızı vaktinde ve doğru anlayıp karşılaması ile kazanmaya başlarız. Eğer yeterince karşılanıyorsa “iyi ben”, karşılanmıyorsa “kötü ben” algısı oluşur. Doğduğumuzda kısa bir süre için (1 ay) otistik yaşıyoruz, bu dönemde henüz ben ve öteki kavramı yok. Daha sonra yavaş yavaş iyi ve kötüyü ayrıştırmaya , “iyi ben”, “kötü ben”, “iyi öteki”, “kötü öteki” duygusu gelişir. Böylece iyiler ve kötüler diye sınıflandırmaya dönüşmektedir.

Sonuç olarak olumlu benlik temsillerinden dayanıklı bir ben oluşuyor. Peki, olumsuz benlik temsilleri, sindirilmeyenler ne oluyor? Bugün, sindirilmeyenler nörotik yapı olarak tanımlanıyor. Bireyde sürekli bir gerilim yaratıyor, zaman zaman zayıf bulduğu yerden patlak veriyor ya da savunma mekanizmaları ile perdelenmeye çalışılıyor. Bu gerilimi kontrol edebilmek için değer yargıları katılaşıyor, psikoloji diliyle katı bir süper ego haline geliyor. Gitgide artarak, bu ihtiyaç ömür boyu sürüyor ve başlıyoruz çevremizdeki bireyleri kendi istek, ihtiyaç, beklenti, kültür, yetenek, anlayış, alışkanlık, vb.lerine göre değerlendirmeye.

Eğer bunlara uymuyorsa hemen yaftalamalar başlıyor; kötü, çirkin, anlayışsız… Çünkü bu sınıflandırmaları öğrenmişiz. Zaman içinde bu öyle bir hal alıyor ki, eleştirel bakış açısı daha çok kabul görüyor; daha zeki, akıllı, hele bir de bunları içine atmayıp paylaşıyorsa bir o kadar da özgüvenli olduğu kabul ediliyor. Böylece tuzağa düşüyoruz. Artık her şeyi eleştiren, hiçbir şeyi beğenmeyen, çok akıllı görünen ama içerde ve dışarda kavgası bitmeyen gergin, kontrolün zayıfladığı noktalarda öfke patlamaları yaşayan varlıklara dönüşüyoruz. Dönüşüyoruz, çünkü başlangıçta dünyaya öyle gelmedik. İçindeki bu gürültüden, hırlaşmadan rahatsız olanlar başlıyorlar bundan kurtulmanın yollarını aramaya.

Nesne ilişkileri kuramcıları bu konuda oldukça karamsar bir tablo çiziyorlar. Onlara göre birey erken çocukluk döneminde yeterince şefkat göremediyse, geçmiş olsun, bu kavgadan kurtuluş yok. Ancak bir tanesi der ki; hayatının bir döneminde, ne zaman, hangi yaşta olduğu önemli değil, eğer bu şefkati görürse kendisini değerli hissettiği gibi ötekine de aynı değer ve saygıyla yaklaşabilir.

Ben ve ötekindeki iyileri kabul ve özdeşleşmede bir sorun yok. Sıkıntı, olumsuz olanın sindirilmesinde. Çoğu zaman da tam bir sindirme olmadığı, bizim malımız haline gelmediği için bastırma ile durumu idare etmeye çalışıyoruz. Kontrol kaybı, öfke patlamaları da bu yüzden ortaya çıkıyor. Sindirme; kusurun kabulü ve incinmeme. Elbette bu sadece ötekinin kusurunu kabullenme değil, bir adım ötesi, kendi kusurlarımızı da kabullenme. Eğer sadece ötekinin kusurunu kabullenmede kalırsak, hoşgörüden öteye gidemeyiz, ama bu da yetmiyor, çünkü yine beğenmeme var. En güzelini İsmail Emre söylemiş: “Başkasına karışma, kendine karış.”

Başlarken gözler sadece dışarıya bakıyor demiştim, onu içe çevirmek nice zaman alıyor. Evimizin bodrumuna inmek bile rahatsızlık verir değil mi? Rutubetli, tozlu, kullanmadığınız eşyaları depoladığımız, belki bir gün işe yarar diye sakladığımız karanlık bir yer. Psikolojide içe bakış bir yöntem, sadece dışardan bakarsak herkes birbirinden farklı algılanır. Aslında sahip olduğumuz beden, ruhsal yapımızı anlamak için çok önemli bir yol gösterici. Hepimizin kimyası aynı, aynı maddeleri taşıyoruz, sadece üstünün örtüsü farklı, örtüyü kaldırınca fark kalmıyor. Cerrah ameliyat yaparken hastanın safra kesesini aramıyor. Her şeyi dışarıda gördüğümüz sürece huzur ve sükûnete ulaşmak zor görünüyor.

Yıllarca çalıştığım bir hastanenin bekleme salonundaki bir yazıyı hep anarım: “İnsan dünyayı değiştirmeye çalışıyor ama kendini değiştirmeyi düşünmüyor.” Elbette bu sürecin de aşamaları var; önce anlamak, düşünmek, sonra yapmak ve en sonunda olmak. Bir dönem bilmek değil, yapabilmek derdim, baktım o da yetmiyor, şimdi olmak diyorum, buradan görebildiğim mesafe bu kadar bitimsiz denilen de böyle bir şey olsa gerek. Yolumuz açık olsun…