Onomastik Çerçevede Osmanlı Kuruluş Dönemi Tarihi

Sayı 101 - Kasım - Aralık 2021

Bu yazı Vatan Özgül’ün “Onomastik Çerçevede Osmanlı Kuruluş Dönemi Tarihi” kitabının önsözüdür…

Konuya; ömrünün büyük bir bölümünü Osmanlı’nın kuruluş dönemini araştırmaya adamış, ancak ölmeden evvel son 5 sene içinde, Fuad Köprülü merkezli “Kayı Boyu faraziyesini bırakıp”, bir nevi öz eleştiri yapmaya başlayarak, Osman Bey ve Osmanlı kuruluş dönemiyle ilgili bilinenlerin/paradigmanın doğru olmadığını söyleyen Halil İnalcık’ın şu sözleriyle başlamak isteriz:

İlk Osmanlı devletini tamamıyla yeniden ele almak lazım.

“Şimdiye kadar yazılan bütün şeyleri bir tarafa atacaksınız, yeni baştan yazacaksınız.” “Osman Gazi tarihini yeni baştan yazmak lazım.

“[Pachymeres’in kaydını ima ederek] Osman hakkındaki bilgiler 1305’ten sonra birdenbire kesiliyor.[1]

Bu sözler, oldukça çarpıcı ve dikkat çekicidir. Yani Halil İnalcık, bizatihi kendi yazdıkları dâhil olmak üzere, bugünlere kadar yazılıp çizilenlerin, genel kabullerin, paradigmaların ve iddiaların doğru olmadığını ifade ediyor gibidir.

Konu hakkında Colin Imber’in fazlaca iddialı bir görüşüne de yer vermek isteriz. Colin Imber şöyle der: “Osmanlıların kökenleri hakkındaki eski ya da çağdaş kuramların hiçbiri kesinlikle kanıtlanamaz. Osman Gazi hakkındaki geleneksel hikâyelerin neredeyse tümü hayal ürünüdür. Çağdaş bir tarihçinin yapabileceği en iyi şey, Osmanlı tarihinin başlangıcının bir kara delikten ibaret olduğunu kabul etmek olacaktır. Bu deliği doldurmak yönündeki her girişim, yalnızca yaratılan masalların sayısını artırmakla sonuçlanacaktır.[2] Benzer bir yaklaşım ise Osmanlı kuruluş dönemini ve Osman Bey’in kimliğini araştırma gayretinden sonra, ortaklaşa kaleme aldıkları çalışmalarında William L. Langer ve Robert P. Blake tarafından da sergilenir: “[Osmancık onomastiği kastedilerek] Bu cık veya cuk ekinin ne anlamda kullanıldığını bilmiyoruz ve Osman’ın adının orijinal biçimini kesin olarak saptamak da mümkün değil.[3]

Acaba öyle mi? Belki biz de masalların sayısına bir diğer katkıyı bu çalışmamızla birlikte ortaya koymuş oluyoruz. Dahası, muğlak olarak algılanan “Cık/Cuk” mefhumunun neye dayandığını, bu çalışmamızda saptadığımızı iddia ediyoruz. Aslında bu çerçevede ilk vurgulardan birini (ancak olumsuzlama/ değilleme/ reddiye anlamında ve Gibbons’ın Osman Bey’in kökeni için “çoban nesli” tanımlamasını eleştirmek amacıyla) yapan, Fuad Köprülü’dür. Fuad Köprülü, Gibbons’ın Osmanlıların kökeni konusundaki “Cuk adlı zengin bir çobanın nesli” olduğu yönündeki tezini eleştirdiği yerdeki dipnotta, kesin bir ifade kullanıp “Cuk kelimesinin bir kabile adı olması ihtimali düşünülemez” diyerek, zaten konunun asli bağlamını görebilme ihtimalini, kendi eliyle ortadan kaldırmıştır. “Niçin düşünülemez?” olduğu konusunda da ikna edici bir açıklama getirmemiştir. Hatta J. Marquart’ın “Cuk” adlı bir kavmin varlığını ifade ettiği çalışmasına atıfta bulunup “bu faraziyenin doğruluğu ortaya çıksa bile, bununla Osman arasında uzak yakın bir münasebet tesisi imkânsızdır[4] diyerek, bu çalışmamızda ortaya koyduğumuz ÇİK kavmi ile Osman Bey arasındaki bağla ilgili olarak Fuad Köprülü, kökten bir reddiye ortaya koymuştur. Yine Fuad Köprülü, Cuk olarak zikrettiği ve bir biçimde Marquart’ın çalışmasından dolayı haberdar olduğu bu kavim ile paradigmatik Osman Bey arasında niçin bir ilişki kurulamayacağını da açıklamamıştır. Çünkü Fuad Köprülü, bir şekilde ve bir biçimde, Osman Bey’in kökenini, paradigma olarak göçebe bir Oğuz boyu olan Kayılarda arayıp bulmaya gayret etmiş ve bu faraziye, Osmanlı tarihi araştırmalarında en başat faraziyelerden biri olarak birçok tarih araştırmacısının ön kabulü olmuştur.

Çalışmamız içinde altı çizilen temel noktalardan biri; tarih sahnesinde ismi görülebilen en eski Türkî kavim adı olarak literatürde İskit/Skyth ya da Saka olarak anılan kavmin, aslen ve doğru imla ile ÇİKET, yani anlamı itibariyle ÇİKler olduğudur. Bu saptama yahut keşf, bu satırların yazarına ait değildir. Yani orijinal bir saptama ortaya koyuyor değiliz. Görebildiğimiz kadarıyla ilk defa -fakat detaylı analiz yapılmaksızın- Zeki Velidî Togan tarafından, ancak bu sözcüğün nasıl bir galat-ı meşhur biçime dönüştüğünün detaylarıyla birlikte ve daha net olarak Fahrettin Kırzıoğlu tarafından zikredilmiştir. Ne var ki bu önemli saptama, her nedense diğer araştırmacı-yazarların dikkatinden kaçmış gibi görünmektedir. Çünkü anlaşılmaz bir ısrarla, tarihte Türklerden kalma hiçbir eserde yer almayan bir imlayla, yani İskit (ya da Saka) imlasıyla bu kavmin tarihi hakkında değerlendirmeler yapılmaya devam edilmektedir. Dahası bu sözcüğün etimolojisi hakkında, varlığı tarihsel kayıtlarla delillendirilemeyen etnonimler üzerinden ortaya atılan iddiaların sayısı, hiç de az değildir. Her ne kadar ÇİKET saptaması daha önce ortaya konmuş olsa da bu saptamayı güçlendiren bilgi, bulgularla birlikte ÇİK mevzusu -ki daha sonraki dönemde ÇİĞİL olarak karşımıza çıkacak olan etnonim- olabildiğince derinlikli bir şekilde, bu çalışmamız içinde ele alınmıştır.

Osman Bey’in aslî etnik/ailevi kökeni hakkında başat-temel bulgulara aslında Fuad Köprülü ulaşmıştı. Ne var ki Fuad Köprülü, kendi ortaya attığı Kayı faraziyesinin doğru olmadığını fark edip ve muhtemelen ortaya attığı tezinin çökmesinden duyduğu hicaptan dolayı, konuyu yeni baştan ele alıp asli tarihsel hikâyeyi yazma cesaretini gösterememiştir. Kısacası bu çalışmamızdaki temel saptama, Fuad Köprülü tarafından ortaya konabilirdi. Ancak Fuad Köprülü bundan kaçınmıştır.

Bir sorunu çözmek, neden-sonuç ilişkilerini irdelemeyi mecbur kılar. Böylesi bir yöntem -tabiri caiz ise- bir inşaat yapmaya benzer. Lakin burada önemli bir sorunla karşı karşıyayız. Söz gelimi; bu çalışmamızda merkeze aldığımız Osmancık onomastiğinin “ne”liğini saptamak ve “Osmancık’ın asli etnik/ailevi kökeni/nesebi nedir?” sorusunun cevabını verebilmek için Kayı faraziyesinin/ kurgusunun/ kurmacasının çözülmesi bir zorunluluk oldu. Kayı faraziyesinin çözümü, Türkistan/Horasan tarihini derinlikli şekilde araştırmayı gerektirdi. Çalışmamız sırasında fark ettiğimiz ve bizce oldukça garip ve anlaşılmaz bir durum ise; malum paradigmatik Oğuz Boyu damgalarının, günümüze dek hiçbir araştırmacı tarafından Ön Türkçe tamgalar bağlamında ele alınıp nasıl okunabileceğinin ve bu itibarla aslen neye işaret ettiğinin/edebileceğinin araştırılmamış olmasıdır. Bu nedenle Ön Türkçe dilbilgisine müracaat ederek, KAYI damgası olduğu iddia edilen ifadenin aslen ne olabileceği de araştırıldı. Araştırmalarımız sırasında KAY ile ÇİK bağıntısını fark ettikten sonra ve buradan yola çıkarak, Sasani paradigmasını da irdelemek durumunda kaldık. Böylelikle geriye doğru ilgili tüm bağlar incelendi. Bir devlet ve medeniyet tasavvuruna dayanan tarihsel arka planın keşfi ve ilintili coğrafya, şaşırtıcı başka bağlamları da sorgulamayı zorunlu hale getirdi. Bu nedenle Atlantis mevzunu dahi araştırmak durumunda kaldık. Tüm bunları yaparken Selçuklunun asli kökenini ve dahası Tuğrul ve Çağrı Beylerin atalarını da keşfetmenin gerekliliği fark edildi. Ancak tüm araştırma sürecinde temel tutum; dönemin çağdaşı olan eserlerin irdelenmesi, anakronik yaklaşımlardan uzak durmaya yönelik hassasiyet, dil-tarih-coğrafya/topoğrafya üçlüsüne önem vermek ve ayrıca özelde dil araştırmaları ile sezgileri ve çağrışımları ön plana çıkartmak oldu. Ortaya çıkan sonuçların ne denli tutarlı olup olmadığını incelemek için dönemin çağdaşı kaynaklarda delillerinin olup olmadığı konusunda yine literatüre başvuruldu. Kısacası; konunun bu denli erken dönemden başlatılmasının nedeni budur. Çünkü eğer temel doğru değilse, yani yanlış bir temel yahut varsayımlar ile başlanırsa, kaçınılmaz olarak sonuçların da yanlış olacağı bilinciyle, böylesi kapsamlı bir çalışma ortaya konuldu.

Osmanlı kuruluş dönemi tarihi araştırmacılarının birçoğunun, Anadolu Selçuklu tarihini yeterince irdelediklerini söylemek güçtür. Bu durum, ortaya konan (mesela; İbn Bibi ve Aksarayî’ye yapılan kısıtlı ve sonuca götürmeyen bazı göndermelerin bulunduğu) çalışmalardan açıkça görülür. Hatta konunun nazikliği, bununla da sınırlı değildir. Çünkü etnik köken/nesep olarak çok daha gerilere, Horasan devri Türk tarihine kadar uzanan iddialar ve başta Kayı boyu faraziyesinin “ne”liğini bilebilmek için, Orta Asya Türk tarihinden başlamak üzere Anadolu Selçukluya kadar olan tüm tarihsel süreci, bir biçimde biliyor olmak gerekiyor. Daha yalın bir ifadeyle; böylesi bir birikim ve içselleştirme olmaksızın, Osmanlı kuruluş döneminin araştırılmaya çalışıldığı görülmektedir ki bu kabul edilemez bir tutumdur. Yani (Kayı faraziyesini irdelemek ve buradan hareketle 1300’lü yıllara kadar olan olayları analiz etmek için) nasıl olur da Horasan dönemi Karahanlı, Gazneli ve Büyük Selçuklu gibi Horasan/Türkistan ile ilintili devletlerin tarihini ve Anadolu Selçuklu ile Beylikler dönemi tarihini bilmeksizin Osmanlı’nın kökleri ve Osmanlı kuruluş dönemi irdelenebilir? Şimdiye kadarki çalışmaların genel eksenine bu gözle bakılacak olursa, hiç olmayacak bir iş, oldurulmaya çalışılmış gibidir. Koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucularının geçmişi-kökeni bilinmeksizin, bir tarih anlatımı, aktarımı ve akademik öğretimi yapılmaktadır.

Osmanlı kuruluş dönemi araştırmalarında birçok konunun ele alınmadığı görülmektedir. Örneğin; Osmanlı diye bilinen ailenin Anadolu’ya geliş hikayeleri içindeki yer adları olarak Erzurum’dan Erzincan’a oradan Ankara-Karacadağ bölgesine geliş, Konya merkezli Anadolu Selçuklu ile irtibat noktasında Konya yakınları ile olan olası ilişkileri, hep yaygın paradigmanın çerçevesinde değerlendirilmiştir. Oysa ki, en azından olasılıklar dahilinde; örneğin Erzincan göstergesinden hareketle, bu ailenin o yöredeki olası varlığı ve olanların Mengücikler ile olası iş birliğinin yahut ilgisinin araştırılması gerekirdi. Lakin günümüze kadar bu konuda herhangi bir araştırmanın yapılmadığı görülmektedir. Sürmeli Çukur diye bir yer varsa bile burası aslen neresi olabilir diye de sorulmadığı anlaşılmaktadır. Ankara-Karacadağ’daki olası varlıklarına yönelik bir kanıt var mı yok mu ve eğer varsa bunun asıl tarihsel gerçekliği nedir diye de sorulmamıştır. Yine rivayetler çerçevesinde bu ailenin, Hacı Bektaş-ı Veli olarak bildiğimiz arifle olan olası ilişkilerini temel aldığımızda, bu sefer Hacı Bektaş’ın kimliği ve nerede yaşamış olabileceği yine araştırılmamıştır. Öyle ki Hacı Bektaş’ın, hayatının önemli çoğunluğunu bugünkü Hacı Bektaş İlçesi-Nevşehir’de (eskiden Kırşehir’e bağlıydı) geçirdiğinden kimsenin şüphesi yok gibidir. Şu soruları sorma ihtiyacı duyulmuştur: Sulıca-Karahöyük toponimi/toponimileri ile neresi kastedilmektedir? Kırşehir/Nevşehir civarına ait toponimler mi? Bundan emin miyiz? Çünkü yine paradigmatik bilgilerin doğru olduğu varsayılarak araştırmaların devam ettirildiği, ancak bu çabayla da konunun aydınlığa kavuşturulamadığı görülmektedir. Neden Dedegi Sultan menakıbında bu tür yer adları bulunmamaktadır? Hatta neden Hacı Bektaş Veli velayetnâmesinde olan birçok olgu-kişi adı, Dedegi Sultan menakıbında yer almamaktadır? Yahut Dedegi Sultan menakıbının başat örgüsü Konya-Ilgın ve çevresinde cereyan etmekteyken, neden Hacı Bektaş Veli velayetnâmesi nüshalarında bu çerçeve görülmemektedir? Yahut Hacı Bektaş Veli velayetnâmesinde bu çerçeve, aslında farklı toponim/yer adları ile mi anlatılıyor? Neden Dedegi Sultan menakıbında Kırşehir adı hiç geçmiyor ve hatta neden böylesi bir mekân adı ima bile edilmiyor?

Çalışmada merkeze aldığımız sorulardan biri de şudur: Osman Bey kimdir? Ayrıca Osman Bey nerede doğmuştur? Ele aldığımız temel sorulardan bazıları ise şunlardır: Er Tuğrul kimdir? Ne zaman doğmuş ne zaman ve nerede ölmüş olabilir? Yaşadığı sürece ne ile meşguldü? Er Tuğrul’a iktâ/temlik edilen Sultanönü yahut karmaşa içinde Sultanhöyüğü gibi zikredilen yer adlarıyla hangi yerleşim birimi/birimleri kastedilmektedir? Burası hakikaten Eskişehir/İnönü civarı mıdır yoksa farklı yerleşim birimi/birimleri midir? Neden Eskişehir’le ilgili kayıtlarda, bahse konu kişiyi ya da onunla ilintili kişileri, olayları ya da olguları doğrulayacak dönemin çağdaşı deliller veya ipuçları bulunmamaktadır? Sultanönü ve Sultanhöyüğü eğer farklı yer adlarıysa, bu yer adlarıyla hangi yerleşim birimleri kastedilmektedir?

Eğer Pachymeres olmasaydı, Osman Bey’in Bursa civarındaki etkinliği bile muğlak ifadelerle anlatılacaktı. Ancak 1305 yılı civarı Bursa çevresinde faaliyet gösteren Osman Bey’in ailesi, o vakitler nerede yaşamaktaydı? Söğüt’te mi yaşıyorlardı? Eğer böyleyse bu bilgi nasıl doğrulanmaktadır? Diyelim ki 1300 yılı civarı Söğüt’te yaşıyorlardı. Ya 1290 ya da 1280’de neredeydiler? Tabiri caiz ise, filmi bu biçimde geriye sardıkça; “1270, 1260, 1250, 1240 yılı ve daha da önceleri nerede yaşıyorlardı?” şeklinde bir soru yöneltilebilir. Literatüre bakılacak olursa, Pachymeres’deki bazı bilgi kırıntılarından hemencecik İznik fethine ve oradan Orhan Bey dönemindeki bazı olaylara geçilip, konunun devamı getirilmeye çalışılmakta, böylece bu çalışmamız içinde zikredilen soru işaretlerini araştırma gayretinden kaçınıldığı görülmektedir.

Alaeddin Keykubad ile Er Tuğrul ve oğullarının yakın ilişkisi Osmanlı kroniklerinde bile rivayet edilmekteyken, bu ilişki, niçin Selçuknameler ve dönemin çağdaşı diğer kaynaklardan hareketle araştırılmamıştır? Bu ailenin, tarihte izi takip edilebilecek önemli bir manevi arka planı var mıydı ve varsa ne idi? Süleyman Şah olarak kastedilen kimdi? Ve bir türlü ispat olunamayan Kayı faraziyesinin ortaya çıkışının nedeni aslen ne olabilirdi? Yine rivayetler içinde Anadolu macerası öncesi ya da aynı dönemde Kuzey Suriye ile ilintili göstergelerin belli bir sebebi var mıydı? Acaba bu aile, Anadolu’ya gelmeden önce nerede yaşıyordu?

Çalışmamızda ele alınan sorulardan biri de şu olmuştur: Koskoca bir imparatorluk kurduğu iddia edilen ve hanedanın dip dedesi olduğu söylenen Osman’ın ismi, neden hanedan üyeleri tarafından 16. yüzyılın başlarına kadar hiçbir şehzadeye verilmemiştir? Hepsinin ötesinde; kuruluş döneminde inşaa edilen onlarca imaret kitabesinde, neden bahse konu silsile Orhan Bey’e kadar gelip, Osman ismi zikredilmemektedir?

Şimdiye kadarki araştırmalara bakılacak olursa; Osman Bey’in bile tarihsel kimliği netleştirilemediğinden olsa gerek Er Tuğrul, Süleyman Şah ve daha öncekilerin kimliklerinin deşifre edilmesi gibi bir gayret içine girilmediği de görülmektedir. Kayı faraziyesi doğru ise, yani bu aile göçebe bir aile ise, nasıl olurda koskoca bir imparatorluğa doğru evrilecek bir devlet teşkilatlanmasını başarabildiler? Nasıl bir maddi-manevi arka plan, tecrübe ve birikim ile bu başarılabildi? Dünya tarihinde hangi göçebe toplum gerçek anlamda bir devlet kurmuştur? Yalnızca göçebe kavimlerle ilgili belgeselleri incelemekle bile, göçebe kültürün, böylesi bir birikime sahip olamayacağı hemen görülür. Buna rağmen, Osmanlı’nın kuruluş paradigmasındaki göçebelik iddiası garip değil midir? Yüksek tarih bilincine sahip ve muhtemelen antropolojik yaklaşımları da irdelemiş olan Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk şöyle bir saptamada bulunmuştur: “Türkler bir aşiret olarak Anadolu’da imparatorluk kurmuş olamaz. Bunun başka türlü bir izahatı olmalıdır. Tarih bilimi bunu ortaya çıkarmalıdır”.[5] Lakin rivayetlere yansıyan Kayı imgesinden hareketle, göçebelik ile ilişkilendirilebilecek bir yapı hakikaten -farklı bir bağlamda bile olsa- var olmuş olması mümkün müdür? Ancak bu mümkünse, konunun daha da fazla karmaşık bir hal alacağı ortadadır. Acaba bu problemi çözebilmek olanaklı mıdır?

Dahası Osman Bey nerede ölmüştür ve nereye gömülmüştür? Bursa merkezindeki manastırın bahçesine gömüldüğünden emin miyiz? Geyikli Baba kimdir? Geyikli Baba niçin Osmanlı rivayetlerinde bu denli yer bulmuştur? Taşköprülüzade’nin aktarımları ve Geyikli Baba ile ilgili Miladi 1403 tarihli belgedeki bilgiler bütünleştirildiğinde; “Niye Balım Sultan, Germiyan Beyi’nin oğlu gibi anılıyor?” ve dahası Geyikli Baba Türbesi’nde “Geyikli Baba’nın yanı başında yer alan sandukadaki Balım Sultan kimdir?” soruları sorulmalıdır. Buradan hareketle; 15. yüzyılda Dimetoka’da doğduğu ve tarikat olarak Bektaşiliğin kurucusu olduğu rivayet edilen/iddia edilen Balım Sultan mevzusundan da şüphe edilmesi gerekmez mi? Dahası Ede Balı kimdir? Osman Bey ile nasıl ve nerede tanıştılar? Niçin Ede Balı ismi üzerinden bir araştırma yaptığımızda, onun hakkında bilgilere ulaşılamıyor?

Germiyan mevzusunun “ne”liği aydınlatılabilmiş midir? Germiyan sözcüğü nereden geliyor? En nihayetinde Kütahya merkezli bir beylik olacak olan Germiyan Beyliği’nin kurucu ailesi, hemen öncesinde, mesela; 1260’larda nerede yaşıyordu? Osmanlı rivayetlerinde Er Tuğrul’un Sarı Yatı olarak da anılan Savcı adlı bir oğlundan bahsediliyor. Paradigmaya göre bu kişi 13. yüzyılın son çeyreğinde halen hayatta olmalı denilebilir. İlginç şekilde, Kütahya merkezinde Germiyan’dan kalan en eski tarihi eser olup Miladi 1314/1315 tarihinde Umur Bey tarafından inşa ettirilen bu medresenin kitabesinde “Umur bin Savcı” ifadesi yer alır ki bu Savcı’nın, 13. yüzyılın son çeyreğinin belli bir döneminde (en azından 13. yüzyılın üçüncü çeyreğinde) halen hayatta olduğuna hükmetmek için yeterli bir delildir. O halde -en azından olasılıklar düzlemi içinde- neden bu Savcı ile Er Tuğrul’un oğlu Savcı’nın aynı kişi olup olmadığı hiç araştırılmamıştır? Sunkur Tekin kimdir? Gündüz Alp kimdir? Tekin sözcüğü ne anlama gelmektedir?

Osmancık onomastiğindeki “-cık”, bir küçültme eki midir? 13. yüzyıl ve öncesi Türkçesi’nde kişi adlarında ya da diğer bağlamda böylesi bir küçültme eki var mıdır? Eğer bu bir küçültme eki değilse, o zaman bu dilbilimsel anlamda ne olabilir? Eğer bu bir isim geleneğine dayanmaktaysa; neden paradigmatik Osmanlı ailesinde başka hiçbir bireyde “-cık” ekiyle (eğer bu bir ek ise?) anılan herhangi bir şehzade ya da padişah adı görülmüyor? Yani Osman Bey yaşça en küçük erkek çocuk olduğu için mi ona böyle hitap edilmiştir? Lakin onun hakikaten en küçük evlat olduğu bilgisi nasıl doğrulanıyor? Ve nasıl oluyor da Osmanlı ailesinden olmadığı zannedilen Balabancık’ta, İncecik Balaban’da, Kadıncık Ana’da bu ifade görülüyor? Osmanlı rivayetlerinde Osman Bey’in ataları içinde Tuğrul ve Sunkur isimli zatlar var. Bunlar avcı kuş isimleridir. Hatta bir biçimde Er Tuğrul, Osman’ın babası ise neden devam eden hanedan ailesi içinde bu isim geleneği görülmez?

  1. yüzyılla ilgili bilgiler veren Elvan Çelebi’nin eserindeki Süleyman Şah onomastiğiyle anılan kişinin, neden Osman Bey’in atası olduğu iddia edilen Süleyman Şah’la bir ilgisi olup olmadığı -en azından olasılıklar düzleminde bile olsa- araştırılmamıştır? Elvan Çelebi’nin eserinde Hacı Bektaş ile Ede Balı arasındaki ilişki vurgulanmasına rağmen neden bu ilişki araştırılmamıştır? Bu çerçevede paradigmatik Osmanlı ailesinin bahse konu ariflerle ilişkisi nedir ve o dönem nerede yaşamaktaydılar? Osman Bey’in atalarının/ailesinin, paradigmatik Babaî İsyanı karşısındaki tutumları ne olmuştur? Neden Osmanlı kuruluş dönemi rivayetleri içinde Babaîlik, en başat manevi ekol olarak var durmaktadır? Anadolu’da isyan çıkardığı iddia edilen bu ekolün, nasıl olur da kendileri için bir tehdit olabileceğini düşünmediler? Yoksa bu Babaîlik, yani Osmanlı kuruluş mitlerinde yer alan Babaîlik, aslında bir isyan çıkarmadı mı? Yoksa onlar, yani paradigmatik anlamda “Osmanlı’yı kuran aile, Babaî miydi”? Yoksa paradigmada Babaî İsyanı diye bilinen ayaklanmayı çıkartan aslında farklı bir ekol mü? Ve eğer böyleyse, bu ekol nedir? Osmanlı kuruluş mitlerindeki bahse konu ekole neden Babaîlik deniyor? Burada kutsanan ve “Baba” sözcüğüyle yüceltilen/anılan bir kurucu manevi önder olmalı, fakat bu kimdir? Bu bağlamda Baba İlyas kimdir?

Elvan Çelebi, Baba İlyas olarak andığı kişinin bir biçimde Baba İshak’ın tutumlarından hoşlanmadığını söylemesine ve hatta Baba İshak’ın, bizzat Baba İlyas’ın en yakın müridlerini öldürmeye kalkmasına rağmen, halen ve ısrarla literatürde anlaşılmaz bir tutum içinde Baba İlyas’ın, bahse konu paradigmatik Babaî İsyanı’nın manevi önderlerinden biri olduğu söylenmektedir. Ancak sorunlar bununla sınırlı değildir. Neden Baba İlyas adında birini dönemin çağdaşı olan kaynaklardan hareketle saptayamıyoruz? Aynı şekilde; neden Baba İlyas’ın öğrencilerini/ takipçilerini dönemin çağdaşı olan kaynaklardan hareketle saptayamıyoruz? Yoksa bunların, yani bu isimlerin, olay ve olguların hepsi uydurma mı? Yoksa farklı isimler mi söz konusudur? Alevî-Bektaşî menkıbevi eserlerinde “Baba İlyas” ve “Muhlis Paşa” gibi (Elvan Çelebi’nin eserinde geçen) onomastikler anılmaz. Ayrıca Iraklı Ebu’l Vefâ da yer almaz. Elvan Çelebi’nin eserinde ise hiçbir yerde ne Ahmed Yesevî ne de Iraklı Ebu’l Vefâ anılır. Öte yandan Ahmed Eflâkî’de hiçbir bahiste Ahmed Yesevî anılmaz ve Iraklı Ebu’l Vefâ (Hacı Bektaş bahsinde) da anılmaz. Dahası Anadolu tarihi ile ilgili 13.-14. yüzyılda yazılmış hiçbir eserde ne bir tarikat olarak Yesevîlik mevcuttur ne de kesin bir biçimde Iraklı Ebu’l Vefâ’nın doğrudan takipçisi olduğu söylenebilecek bir kişiye rastlanılmaktadır. Bu durum, yaygın paradigmatik bilgilere göre –hiç değilse- garip bir durum değil midir? Osmanlı kroniklerinde ve Şeyh Bedreddin menakıbında anılan Şeyh Bedreddin’i ve onunla ilişkilendirilen ayaklanmayı, neden dönemin çağdaşı kaynaklarda göremiyoruz, hatta neden bu konuda en ufak bir ima dahi bulunmamaktadır?

Tüm bu tartışmalar içinde görülecektir ki, belki de en önemsiz soru, Osman Bey’in adının ne olduğu, Otman mı Atman mı Tuman mı olduğudur. Ancak bir farkla… O da bu onomastiğin ne olduğunun, yani doğrusunun tespit edilip onomastik gelenek üzerinden iz sürebilmek amacıyla bu adın ne olduğunun saptanması önem arz etmektedir.

Ortada ve ulaşılabilir olduğu halde, Osman Bey’in ailevi kökeni/nesep bağı hakkında ilk, en eski ve görebildiğimiz kadarıyla tek bilginin zikredildiği İbn Haldun’un meşhur eserine, neden konuyla ilgili uzmanların çoğu tarafından başvurulmamıştır? Hele ki İbn Haldun, bilindik tüm Osmanlı kronik yazarlarından çok daha önce yaşamış, neredeyse tüm yaşamını Tarih Felsefesi çalışmalarına adayan, bu bağlamda en azından çağdaşlarına göre daha yüksek bir tarih bilincine sahip olduğundan kuşku duyulmayacak ve yine bu bağlamda göz ardı edilmemesi gereken bir alimin aktardığı bilgilere, neden gönderme yapılmamıştır? Neden İbn Hacer gibi diğer görece erken dönem yazarların aktardığı bilgiler, bir çırpıda göz ardı edilmiştir? Yahut ters mantıkla; bırakalım orijinal-müellif nüshasını, Kâtip İbn Cüzey tarafından kaleme alınmış istinsahı bile ortada olmayan İbn Battuta seyahatnamesinde yer alan Osman Bey ile ilgili bilgiler, neden sanki dönemin çağdaşı bilgilermiş gibi, yani 14. yüzyılda yaşamış seyyahın aktardığı bilgilermiş gibi ele alınıp, sanki doğru/hakiki tarihsel bilgilermişçesine kabul edilip aktarılmaktadır? Saptamalarımıza göre Osmanlı’dan günümüze kalan en eski belge olan I. Murad dönemi vakfiyesinde, I. Murad’ın evlendiğini söylediği kadın ve onun babası Seydi Sultan ile ilgili bilgilere neden gönderme yapılmamaktadır? Bilindik Osmanlı kroniklerinden daha önce yazıldığı söylenen Konstantin Kosteneçki’nin Stefan Lazareviç Biyografisi’nde Orhan Bey’in ailevi kökeni hakkında bilgiler yer alıyor ve burada Osman Bey’den hiç bahsedilmiyor. Neden Osmanlı kuruluş dönemini çalışan araştırmacılar (Orhan Bey’in nesebini ve kuruluş dönemi paradigmasını irdelemek için) bu esere hiç müracaat etmemiştir?

Hacı İlbeyi kimdir? İddia edildiği şekliyle böylesi Karesili bir zatı neden saptayamıyoruz? İleri Hâce ise hiç mi hiç araştırılmamıştır. Enverî’nin kaydına göre; Süleyman Paşa’nın mürşidi olan Seyyid kimdir? Kemalpaşazade’nin eserinde Orhan Bey’in mahremi ve musahibi olarak tanımlanan İleri Hâce kimdir? Neden tevârih geleneğinde Süleyman Paşa, “Paşa” olarak anılmaktadır? Paşa onomastiği, bir rütbe olarak vezirlik alameti midir? Bir şehzadeye, hatta Rumeli’de padişah gibi hükmeden bir şehzadeye, vezirlik rütbesi verilmiş olması garip olmaz mı? Yahut büyük yaşta evlat olduğu için mi “Paşa” dendi? Ama neden devam eden Osmanlı hanedan ailesinde büyük yaştaki şehzadeler için “Paşa” onomastiğini hiç göremiyoruz?

Lala Şahin I. Murad’ın lalası mıdır? Eğer öyleyse -Arnavutluk Sancağı Defteri’ndeki bilgilerden hareketle- nasıl oluyor da II. Murad döneminin sonlarına kadar yaşayabiliyor? Dahası; neden I. Murad döneminde Lala Şahin’i saptayamıyoruz? Öyleyse Lala Şahin kimdir? Yahut eğer I. Murad’ın lalası olan biri varsa bu kim olabilir? Eğer varsa, bu kişiyi Bursa-İznik civarında saptayabiliyor olmamız gerekmez mi?

Bursa ve çevresinde Osmanlı’nın kuruluşuyla ilgili paradigmatik bilgileri doğrulayacak bulgulara ulaşılamazken, nasıl oluyor da Balaban ailesinin bu çevredeki varlığıyla ilgili birçok kanıta ulaşabiliyoruz? Dahası Balaban ailesinin; Rumeli’de (Batı Trakya’da, Bulgaristan’da) ve Anadolu’da varlığını ve daha birçok yerde bu ailenin fetih hareketleri içinde yer aldığını saptayabilirken, hatta belki de en önde gelen ailelerden biriyken neden bu aile, Osmanlı kroniklerinde Osmanlı kuruluş paradigması içinde açık ve net şekilde zikredilmemektedir? Neden Osmanlı kroniklerinin önemli çoğunluğu (İdris-i Bitlisî öncesindekiler) I. Murad’ın oğlu Savcı Bey’den ve (başka kaynaklarda yer alan) Savcı Bey ayaklanmasından bahsetmemektedir? Böyle bir ayaklanma oldu mu olmadı mı? Ve eğer bir ayaklanma olduysa aslında bu olay ne ile ilgiliydi?

Bu ve benzeri yüzlerce soruyu dillendirebiliriz, ancak zaten çalışmamız içinde yeri geldikçe bu tür sorular bizzat sorularak yahut sorular sorulmaksızın, olayın “ne”liği doğrudan araştırılmakta ve ilgili bilgi, bulgu, sonuç ve değerlendirmeler zikredilmektedir.

Bu çalışmada ortaya konan çıkarımların-saptamaların tümünün, mutlak anlamda doğru olduğunu iddia etmiyoruz. Hele ki yüzlerce sayfalık bir eserde hiç hata olmadığını söylemek, olanaklı değildir. Ancak bu çalışmada; yaygın kabullerin/paradigmaların tuhaflığına vurgu yaparak, yeni bir bakış açısı getirmeyi amaçladık. Amaçlarımızın başında ise; isim geleneği ve onomastik konusunda farkındalık yaratmak ve özellikle tarih araştırmalarında bu farkındalık olmaksızın ortaya konan çalışmalardaki tutarsızlığı gözler önüne sermektir. Ortaya konan tutarsızlığın başında ise; aynı olay hakkında aynı eser içinde farklı pasajlarda ya da farklı eser yahut eserlerde zikredilen tüm farklı kişi ve topluluk adlarının, sanki farklı tarihsel şahsiyetler ya da topluluklarmışçasına ele alınıyor olması gelmektedir. Yalnızca bundan dolayı bile, literatürün oldukça kirletilmiş olduğunu iddia ediyoruz. Oysa ki sanıldığının çok ötesinde, özellikle kişiler/tarihsel karakterler bağlamında, hiç de öyle çok sayıda farklı kişi bulunmamaktadır.

Tarih, kan tarihidir. Mürekkebi al-kırmızı kandır. Beşerin beşere zulmüyle dolu hikayeleri barındırır. Bu açıdan bakılacak olursa, kimsenin gurur duyulacak bir tarihi olamaz demek gerekecektir. Bu aslında bir başka açıdan şöyle de ifade edilebilir: Tarihle övünç duyulamaz, çünkü övünç duyulabilecek her ne ise onu biz yapmadık. Tersi de doğrudur denilebilir. Tarihten utanç duyulamaz, çünkü o utanç konusu şeyi biz yapmadık. Bu gözle bakıldığında tarih, ancak ve ancak ibretliktir denilebilir. Tarih Felsefecisi Herder’e göre tarih, ancak onun parıltılı anları örnek alınarak, yani hümanitenin kendini gösterdiği dönemler ve çağlar örneğinde parçadan bütüne giden bir yorumlama altında görüldüğünde ulaşılabilir hale gelir.[6] Hikmet-bilgelik, doğruluk, adalet gibi kavramlar acaba anıtlarda, yazıtlarda, kitaplarda sadece yer teşkil etmiş sıradan sözcükler midir? Bir eylem varlığı olan insanın edimlerine bakarak bu kavramların içeriğinin doldurulup doldurulmadığını görebilir miyiz? Söz gelimi Kant; “Kudret, aklın hür düşüncesini elinden alır” gerekçesiyle Platon’un “Ya arhont filozof olmalı ya da filozof arhont” savına karşı çıkmakta haklı mıdır? Çünkü Platon’a göre; doğru düzene, kozmosa, ancak “İyi” ile uyum sağlanabileceğini gösteren, amacı ise devletini bu seviyeye yükseltmek olan bilgeler/filozoflar aracılığıyla ulaşılabilir. Bu, hayatı felsefeye dayamaktır. Filozof, bunun yollarını bilir. Böylesi bir anlayış/ yönetim tarzıyla yönetilmeyen devlette acılar bitmez. Mübahat Türker-Küyel, bilge-hükümdarlık nizamının/ yönetiminin ve bu anlayışla ortaya konan kanun/yasa ya da yasalar bütününün, Ön Türk yazıtlarından beri saptanan “Töre” (Törü sözcüğü daha sonra Töre’ye dönüşmüştür) kavramıyla karşılandığı söyler.[7] Aslında çok sonraları Türk sözcüğüne dönüşecek olan “Törük”ün, bir kavim adı olmadan önce, “Tanrı, efendi, yasa, gerçek” anlamlarını imlediği görülmektedir. Türk sözcüğünün, Töre’yi tesis eden ya da “ona uyan” anlamında olmasından dolayı bu tabiri zaten barındıran “Töre” sözcüğüyle aslında, bir din-manevi yolun adının tarif edilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır.[8] Bu itibarla Töre sözcüğü; Tanrı Yolu, Efendinin Yolu, Yasanın Yolu, Hakikat Yolu gibi anlamlara gelmektedir.

Herder’in söz konusu ettiği “tarihin parıltılı anları” belki de toplumsal yaşam ve sosyal tarih açısından, adaletin olabildiğince tesis edilmiş olduğu dönemlerde ve toplumlarda gözlemlenebilir denilebilir. Ve belki de bu uğurdaki içtenlikli çabalarda izlenebilir. Bilge-hükümdarlık geleneğinin bilgelik vasfıyla – ki eğer kavramın içeriğini olduğu şekliyle alırsak, adalet ilkesi başta olmak üzere ideaların, tümel kavramların kendinde açığa çıkmasıyla- “Böylesi bir hükümdarlık anlayışı, tarih sahnesinde ne derece başarılı olabilir ve ne denli adaleti tesis edebilir?” sorusu önem kazanır. Öte yandan bir devlet geleneğinin varlığı, kurumlarıyla birlikte bir devlet ve medeniyet tasavvurunun varlığını mecbur kılar. Dahası devlet-kurumlar-medeniyet dendiğinde kurumsallaşmayı, yani birçok organizasyonun tesis edilmesini, planlama kabiliyetinin varlığını, tecrübeyi ve aynı zamanda aklın işlerini ifade etmiş oluruz. Sosyolojik tanımlamayla göçebe ya da köylü bir toplum ya da topluluklarda böylesi bir birikimin-tecrübenin ve yeteneğin aranması, bu anlamda boşuna bir çaba olacaktır. Çünkü tarih sahnesinde onlarca devlet kurup yönetmiş -ve bir saptama olarak, farklı etnik aidiyetten olduğu zannedilse de farklı coğrafyalarda yine birbirinden farklı birçok toplumu, devlet organizasyonu altında yönettiği anlaşılan- bir yapının, tarihsel arka planında da böylesi bir birikimin, tecrübenin, aklın ve geleneğin varlığı, teorik bir beklenti haline dönüşür. Bilgece yönetim gayreti içinde olmak ise; bir gereksinim icabı, sürekliliğin ve sürdürülebilirliğin, adalet üzere tesisi açısından benimsenmiş bir tarz gibi görülebilir. Biz de bu çalışmada bilge-hükümdarlık/tanrı-krallık/filozof-arhontluk geleneğinin, nihayetinde büyük bir imparatorluğa dönüşecek olan Osmanlı’nın kuruluşunu gerçekleştiren ailenin/ailelerin tarihsel arka planındaki varlığına yönelik bilgi, bulgu ve saptamaları serimledik. Takibini yaptığımız ailenin manevi arka planını keşfedebilmek amacıyla, belli ipuçlarından yola çıkarak, bahse konu manevi arka planın tarihsel sürecini de elden geldiğince ortaya koymaya çalıştık.

Dahası, yine takibini yaptığımız ailenin bir bilge-hükümdar (tanrı-kral; filozof-arhont; gazi-eren/alp-eren) geleneğinin takipçisi olduğunu gözler önüne serilmektedir. Bu nedenle; sıradan bir Alp, Gazi, Hükümdar, Bey/ Emir gibi görünenlerin önemli çoğunluğunun aslında, yine gelenekteki ifadesiyle Gazi-Eren/Alp-Eren olduğu, muhtelif bulgularla ortaya konulmaktadır. Ancak yaygın paradigmadaki Gazi-Eren tanımlamasındaki “Eren” kavramının içeriği ile ortaya koyduğumuz bağlam arasında örtüşen yanlar olsa da farklılaşan yanlarının olduğu da görülecektir.[9] Burada vurguladığımız nokta; bilgelik/hikmet ile adil bir hükümdarlık/beylik, bu itibarla adaleti elden geldiğince tesis ve bir eylem olarak şecaat, yani şövalyelik/cesaretle müşahede/deneyim ve farkındalık içinde mücadele olgusudur. Bunun arka planını destekleyen, başka bir deyişle motivasyon kaynağı olan bir manevi anlayış olduğudur. Dahası paradigmatik Osman Bey’in bizatihi kendisinin, belli bir tarihten sonra bir mürşid, manevi önder/öğretmen olarak hizmet ettiği, hatta malum bir irfan geleneğinde gerçek sosyal tarih kimliğinden habersiz şekilde anılmaya devam edilen ve bu itibarla adeta etnografik malzeme gibi kalan bir manevi önder olduğu da görülecektir. Nitekim bu saptamanın gerek sosyal tarih araştırmacıları ve gerek ise bahse konu irfan geleneği üzerinde araştırma yapanlar tarafından kolaylıkla kabullenemeyecek bir sonuç olduğunu tahmin edebiliyoruz.

Çalışmamızda ana metin içinde ve dipnotlarda “ileride anlatılacaktır” vb. ifadeler görülecektir. Çünkü muhtemelen ilk defa ortaya konan birçok bilgi, bulgu, çıkarımlar ve eşleştirmelerden dolayı ve her bir olgu/olay, bir önceki bulguların/çıkarımların üzerine devam ettiğinden ve dahası, ilgili yerde, konunun içeriğini ve bağlantılarını açıklayabilmek adına, çalışmanın içindeki farklı bilgilerin varlığına gönderme yapılma zorunluluğu doğmuştur. Bu tarz uygulama, sık tekrarları engellemeye yöneliktir. Buna rağmen başat bazı konularda ister istemez tekrarlar görülecektir. Dahası; sonraki bir konu anlatılırken, daha önceki bir mevzuda ortaya konan çıkarımların/ sonuçların anımsanacağı varsayılmaktadır. Bu nedenle, daha öncesinde ilgili bölümlerde verilen bilgiler, çokça tekrarlanamamakta ve yine aynı nedenle ilgili göndermeler yapılmamaktadır. Bazı şahsi saptamalarımız ile birlikte muhtelif kaynaklardan aktarımlar sırasında özellikle vurgulamak istediğimiz detaylar, bold yapılarak belirginleştirilmiştir. Anlatımın özgün doğası olarak gerek muhtelif dizgeleri ya da ilişkileri tarif etmek, çerçeveyi tarif etmek yahut özetlemek ve gerekse ifadelere görsellik katarak daha kolay anlaşılır hale getirmek maksadıyla belli başlı işaretler de kullanılmıştır. Aktarımın ya da anlatımın kendi iç bağlamından ortaya çıkan mutlak eşitliği ifade ederken “eşittir işareti” (=) kullanılmıştır. Bağıntılı/yakın ilişkili olduğunu göstermek, bazı bahislerde ise saptamaya bağlı olarak ortaya çıkan özdeşliğin/eşitliğin ifade edilmesi ya da özdeşlik/eşitlikten kaynaklı geçişlilik olgusunun/ihtimalinin betimlenmesi için “küçüktür – büyüktür işaretleri” (< >) bir arada kullanılmıştır. Değişimi/ dönüşümü/galatlaşmayı ya da oluşumu göstermek, ardılı/sonrakini tarif etmek, kronolojik anlamda bir ya da birkaç sonraki kişiyi/olayı/olguyu tanımlamak ya da ilgili dizgenin varlığına vurgu yapmak, bazı bahislerde ise işaret edilen anlama vurgu yapmak amacıyla “büyüktür işareti” (>) kullanılmıştır. Kronolojik anlamda önemli bir zaman farkının ifade edilmesi, görece uzun zaman aralığından kaynaklı olarak olaydaki/olgudaki ara durumların aktarılması veya bundan dolayı net olmayan değişimi/dönüşümü yahut ardıl kişiyi/olayı/olguyu tarif için ve ayrıca bazı bahislerde görece uzun zaman aralığını kapsayan özet bir dizge sunabilmek maksadıyla “üç adet büyüktür işareti” (>>>) kullanılmıştır. O pasaj içinde şahsen ortaya koyduğumuz değerlendirmenin net olmama durumunu yahut herhangi kaynaktan aktardığımız iddiaya ya da saptamaya katılmadığımızı yahut büyük bir çelişki içerdiğini ya da bariz hatalı olduğunu ifade etmek için parantez içinde soru işareti (?) ya da köşeli parantez içinde soru işareti [?] kullanılmıştır.

Ana dili Türkçe olan, akademik eğitimi sırasında İngilizce eğitimi almış olan, bu kitap çalışması öncesinde Osmanlıca matbu ve rika yazısını okuma eğitimi almış olan bir kişi olarak, literatürü adı geçen diller yahut yazı çeşitleri üzerinden takip edebilme şansına sahiptik. Teknolojinin gelişimi, araştırma ve bilgiye ulaşma noktasında da birçok imkânı gündeme getirmiştir. Başta OCR (matbu metinleri tarayarak bilgisayar dosyasına dönüştürme) ve internet üzerinden farklı diller arasında çeviri yapma teknolojisi; ilk başlarda sadece ve genelde İngilizceye, ama son zamanlarda ise Türkçeye de birçok farklı dilde yazılmış eserleri oldukça başarılı düzeyde çevirip okuyabilme fırsatı yaratmıştır. Dahası bu teknoloji sayesinde, en azından günümüz dillerinde o sözcüğün nasıl sesletildiği/telaffuz edildiği de öğrenilebilmektedir. Örneğin; Türkçeye de çevrilmiş olan Konstantin Mihailoviç’in eserinin Lehçe ve Sırpça baskılarına ulaşılarak bu metinlerde geçen onomastiklerin ne olduğu ve nasıl sesletildiği, bu şekilde saptanmıştır. Lakin görece erken dönemde ve/veya el yazısı ile kaydedilmiş yabancı dildeki metinlerin çevirileri konusunda, konunun uzmanlarının desteğine başvurulmuştur. Örnek vermek gerekirse; Anonim Selçuknâme’nin -her ne kadar günümüzde iki farklı Türkçe çevirisi mevcutsa dakonunun önemine binaen ilgili sayfaların Farsçadan Türkçeye tercümesi, İbn Haldun’un eserinden aktardığımız ilgili metnin Arapçadan Türkçeye çevirisi, Konstantin Kosteneçki’nin eserinden aktardığımız ilgili sayfaların Bulgarcadan Türkçeye çevirisi, bu dillere hâkim uzmanlar aracılığıyla yapılmıştır. Lakin spesifik noktalarda ve de özellikle onomastiklerin transkripsiyonları noktasında yine literatürün ve tarihsel sürecin takibinin getirilerinden istifade edilerek, ayrıca gerektiğinde (ve imkân dahilindeyse) teknolojik imkanlardan istifade edilerek, yapılmış olan çevirilerin daha yetkin hale getirilmesi sürecinde şahsi müdahalelerimiz olmuştur. Buna bir örnek vermek gerekirse; Anonim Selçuknâme’nin çevirisinde (ve literatürde mevcut Türkçe çevirilerinde ve bu çalışma bünyesinde ilgili uzman tarafından yapılıp tarafımıza ulaştırılan çeviride de) “Kadıcık/Kadıcuk” şeklinde birleşik şekilde transkript edilen sözcüğün aslında ana/orijinal metinde ayrık olarak (Kadı Cık/Cuk) yazıldığı tarafımızca saptanmış ve çalışma içinde bu şekliyle kullanılmıştır. Antik Yunanca eserlerin hem orijinal Yunanca/Grekçe metinlerinin hem de İngilizce çevirilerinin ve de Latin harflerine transkripsiyonlarının yer aldığı Perseus Library gibi akademik camia tarafından oluşturulmuş sanal kütüphanelerden-kaynaklardan istifade edilmiş ve var ise Türkçe çevirileriyle birebir karşılaştırmaları yapılmıştır. Bu süreçte yine başta onomastikler olmak üzere konunun detaylandırılmasında, daha derinlikli araştırmalar yapılarak gerek farklı bilgi kaynaklarından ve gerekse (ve imkân dahilindeyse) yine teknolojik imkanlardan istifade edilmiştir. Söz gelimi; Antik dönem Yunanca eserde geçen bir sözcüğün ne şekilde sesletildiği ve buradan hareketle ne şekilde Latin harfleriyle Türkçeye transkript edilmesi gerektiği konusunda, bu konuya özel olarak hazırlanmış sanal bilgi kaynaklarından yararlanılmıştır. Osmanlıca bilgisi; Arapça ya da Farsça bir metnin içindeki bir sözcüğü/detayı bulup incelememizi olanaklı kılmış, muhtelif literatür ve sözlükler vasıtasıyla ilgili kısmı, en azından sözcükler ve temelde onomastikler üzerinden irdelememize ve varsa mevcut Türkçe çevirilerdeki hataları yahut çelişkileri fark etmemize imkân tanımıştır. Çalışmamız içinde yer verdiğimiz iki kitabenin çevirisi konusunda -her ne kadar literatürde transkripsiyonu varsa da- bu konuda yetkin olduğunu bildiğimiz birçok kişiye başvurulmuş, lakin geri bildirim alınamamıştır. Bu kitabeleri yeni baştan okuma/okutma gayreti içine girmemizin nedeni ise mevcut okuma önerileri içinde ikna olunamayacak noktaların ve çelişkilerin tarafımızca keşfedilmiş olmasıdır. Konunun uzmanlarından geri bildirim alınamamasından dolayı, dönemin ve yörenin kitabeleriyle ilgili literatür, tarafımızca incelenmiştir. Osmanlıca bilgisinin yardımıyla kitabelerin yazı stili olan sülüs-nesih yazısı hakkında araştırma yürütülmüştür. Kitabe okumaları sürecindeki temel dayanak noktalarımızdan biri; bahse konu kitabelerin bulunduğu yörenin ve dönemin tarihini, ince ayrıntılarına kadar irdelemiş olmanın getirdiği öz güven ve araştırma yöntemi olarak ortaya konan tutumdur. Söz gelimi; hiçbir biçimde var olmayan sözcüklerin mevcut okuma önerilerindeki varlığı bu sözcüklerin yeni baştan irdelenmesini zorunlu kılmıştır. O dönemin ve yörenin kitabelerinin analoji yöntemiyle incelenip, buradan hareketle bahse konu kitabelerdeki sözcüklerin-tarihlerin ne şekilde okunması-anlaşılması gerektiği hususu üzerinde de durulmuştur. Buradan yola çıkılarak kitabelerin yeni okuma önerileri ortaya konmuştur. Çalışma içinde ayrıca muhtelif tamgalarla ilgili incemeler yapılmıştır. Literatürden hareketle Gök Türkçe alfabe-tamga yazısı öğrenilerek, tamgalar üzerinden muhtelif değerlendirmeler ortaya konulmuştur.

Çalışmamızın ana ekseni, kitabın başında sunulan ilk bölümdeki isim geleneği ile ilgili bilgilerin ve saptamaların üzerine temellenmektedir. İsim geleneği derken hem Türklerde isim verme geleneği hem de literatürde onomastiklerin, nasıl ve ne şekilde zikredilmiş olabileceğine yönelik yaklaşımlar ve saptamalar kastedilmektedir. Ayrıca konunun karmaşıklığını gözler önüne sermek ve nasıl bir akıl yürütme ortaya koyduğumuzu araştırmacıların bilincine sunabilmek amacıyla, yeri geldikçe sorgulayarak yapıp-yıkma ve böylece keşfedilebilen tüm ihtimalleri değerlendirip, sağlıksız bilgi-bulgu ve çıkarımları, olabildiğince ayrıştırma/arındırma yöntemi uygulanmıştır. İşte bu nedenle; okunan herhangi bir pasajdaki/bölümdeki sonuç, nihai sonuç olmayabileceğinden, çalışmanın sonuna kadar metnin sabırla takip edilmesini ve böylesi süreklilik barındıran bir okumayla ilerlenmesini öneriyorum.

Özetle; bu çalışma, kendi içerisinde de bir tarihsel süreç barındırmaktadır. Bu nedenle iç içe geçen birçok aktarım ve yorumlamaların tek bir metin içinde yer almasından dolayı okuyuculardan özür dilemek isterim. Çünkü daha etkin, öz-kısa, akıcı ve kolay bir yöntem saptayamadım. Ortaya konulan bu kitap, onomastik bilimi üzerine kurgulanan tarihsel bir çalışma olduğu için, kitap içinde yüzlerce onomastik ve terim vardır. Bu nedenle özet bir dizin oluşturulmuştur.

Ulu Önder Atatürk, büyük bir tarih meraklısı ve yüksek tarih şuuruyla Türk Tarih Kurumu’nu kurmuş ve her fırsatta kurumun çalışmalarına iştirak ederek katkılar sağlamış, Türk Tarih Tezi’nin ortaya çıkmasında bizzat rol almıştı. Atatürk’ü meşgul eden sorulardan bazıları “Acaba Akdeniz’in kaybolmuş olan eski medeniyetleriyle Türklerin alakası nedir? Türklerin cihan tarihinde ve medeniyet aleminde rolleri nedir?” idi. Şöyle demişti: “Tarih tezi olgunlaştı. Onun üzerinde yürümek, durmadan çalışmak lazımdır. Bazı imansızlar olabilir, bunlar yol kesenlere benzer, aldırmayınız”. Ankara Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi’ni ve Türk Dil Kurumu’nu da kuran Atatürk, tarihsel araştırmaların dil ve coğrafya bilgisi olmaksızın yetersiz kalacağını düşünmüş olsa gerek. Bu bağlamda dil araştırmalarına da büyük önem veren Atatürk, bir gün hasta yatağından kalkıp “Ben daha dil üzerine çalışmak isterim” demişti.[10] Ulu önderin açtığı bu yolda ve onun neyi amaçladığını bildiğimizi/anladığımızı umarak, aynı ruh, şevk, heyecan ve zevk ile bu çalışmamızı ortaya koymaya çalıştık.

Bu eserin ortaya çıkma sürecinde ve/veya bu eserin içindeki makalelerin yazımı sürecinde desteklerini esirgemeyen Prof. Dr. Ahmet Taşğın’a, Prof. Dr. Bilgin Aydın’a, Prof. Dr. Ayşe Kayapınar’a, Prof. Dr. Levent Kayapınar’a, Prof. Dr. Cenk Güray’a, Prof. Dr. Haşim Şahin’e, Dr. Esra Doğan Turay’a, Müfit Yüksel’e, Veysel Bayram’a, Gürol İpek’e, Levent Balta’ya, İSAM Kütüphanesi çalışanlarına ve Mustafa Birol Ülker’e, Ali Aktaş’a, Funda Gülhan’a, Yücel Usman’a, Atılgan Toker’e, Mehmet Dal’a, Gazi Kitabevi’ne, Suavi Sarı’ya, Mehmet Çakır’a gösterdiği anlayış ve desteğinden dolayı sevgili eşim Prof. Dr. Sema Alay Özgül’e, sevgili kızım Gizem Özgül’e ve isimlerini anmayı unutmuşsam şimdiden özürlerimin kabulüyle bu çalışmada emeği geçen herkese teşekkürü bir borç bilirim.

Bu kitabın başka araştırmaların ortaya çıkmasına katkı sağlayacağını, başta onomastik konusu olmak üzere ortaya konan yaklaşım ve tutumlar açısından farkındalık yaratacağını ümit ederim.

 

[1]  Yusuf Oğuzoğlu, Halil İnalcık’ın Bursa Araştırmaları, Bursa Kültür A.Ş. Yayını, Bursa, 2012, s. 92

[2]  Colin Imber, “Osman Gazi Efsanesi”, Osmanlı Beyliği (1300-1389) ed. Elizabeth A. Zachariadou, Tarih Vakfı Yurt Yayını, İstanbul, 1997, s. 77

[3]  William L. Langer ve Robert P. Blake, “Osmanlı Türklerinin Doğuşu ve Tarihsel Arka Planı”, çev: Kudret Emiroğlu, Söğüt’ten İstanbul’a-Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu Üzerine Tartışmalar, der: Oktay Özel-Mehmet Öz, İmge Kitabevi Yayını, İstanbul, 2005, s. 214

[4]  Fuad Köprülü, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu-Ekler: “Osmanlı İmparatorluğunun Etnik Kökeni” ve “Kayı Kabilesi Hakkında Notlar”, Alfa Yayını, İstanbul, 2016, s. 240, 24

[5]  Afet İnan, “Atatürk ve Tarih Tezi”, Belleten, Türk Tarih Kurumu, Cilt: III, Sayı: 10, Ankara, 1939, s. 243-246

[6]  Doğan Özlem, Tarih Felsefesi, Notos Kitap, İstanbul, 2012, s. 82

[7]  Mübahat Türker-Küyel, “Bilge Kağan Bir Filozof-Arhont Mudur?”, XI. Türk Tarih Kongresi-Kongreye Sunulan Bildiriler, II. Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1994, s. 455-464; Mehmet Ali Çakmak-Rumeysa Tezcan, “Kutadgu Bilig’e Göre Türklerde Adalet Anlayışı”, Akademik Hassasiyetler Dergisi, Cilt: 3, Sayı: 5, Ocak 2016, s. 177-183; Olcas Süleymanov, Tarih Öncesi Türkler-Kadim Türk Dillerinin ve Yazılarının Kökeni Hakkında, Teas Press Yayını, İstanbul, 2016, s. 191-196; Aysu Ata, Orhun Türkçesi, Anadolu Üniversitesi Yayını, Eskişehir, 2011, s. 187; Platon, Devlet, çev: Sabahattin Eyüboğlu-M. Ali Cimcoz, İşbankası Yayını, İstanbul, 2017, s. 182

[8]  bkz. Olcas Süleymanov, Tarih Öncesi Türkler-Kadim Türk Dillerinin ve Yazılarının Kökeni Hakkında, Teas Press Yayını, İstanbul, 2016, s. 191-193; Kazım Mirşan’dan aktaran Necdet Sümer (Necdet Sümer, Atatürk’ün Özlediği Bilgin Kazım Mirşan’ı Okurken, Detay Yayıncılık, Ankara, 2014, s. 471; Ziya Gökalp, Türk Töresi, Ötüken Yayını, İstanbul, 2014, s. 19-21; Fuzuli Bayat, Ay Kültünün Dini-Mitolojik Sisteminde Türk Boy Adları Etimolojisi, Üç Ok Yayını, Ankara, 2005, s. 58, 74-83

[9]  Feridun M. Emecen, Gazi tabirinin erken dönem kayıtlarda görülmediği iddia etmektedir (bkz. Feridun M. Emecen, İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası, Timaş Yayını, İstanbul, 2012, s. 115-139). Osmanlı kuruluş paradigmasında yer alan kişiler için bu doğru olabilir. Lakin bu kitapta Osman Bey’in atası olarak saptadığımız Behram Şah için Gazi unvanının kullanıldığını görüyoruz. Bir sikkede ve Ravendî’nin eserinde Gazi unvanıyla anılmaktadır (Necdet Sakaoğlu, Türk Anadolu’da Mengücekoğulları, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2005, s. 73, 75, 82). Alp Erenlik ile yine bilge-hükümdarlık geleneğinin ima edildiğine dair anlatımlar için ayrıca bkz. Âşık Paşa, Garib-nâme, Cilt II/2, haz: Kemal Yavuz, Türk Dil Kurumu Yayını, İstanbul, 2000, s. 548-579

[10]  bkz. Afet İnan, “Atatürk ve Tarih Tezi”, Belleten, Türk Tarih Kurumu, Cilt: III, Sayı: 10, Ankara, 1939, s. 243-246; Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, haz: Arı İnan, Türkiye İş Bankası Yayını, İstanbul, 2019, s. 255-328, 423; K. Atatürk, Güneş-Dil Teorisi Ulus Dil Yazıları-Etimoloji Morfoloji ve Fonetik Bakımdan Türk Dili, haz: Doğu Polat, Alaca Yayını, İstanbul, 2019, s. 9, 10; Atatürk’ün “Dil Yazıları” I (Sözlük Çalışmaları), haz: Yasemin Yılmaz, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Başkanlığı Yayını, Ankara, 2011