Okul Öncesi Çağda Anne-Çocuk İlişkisi Bağlamında Kendiliğin Oluşumu Ve Yabancılaşma

20 Eylül 2016
Sayı 63 - Ekim 2015

Çeşitli kaynaklardan faydalanılarak derlenmiş bu çalışmada, insanın doğumdan itibaren ebeveynleriyle geçirdiği ilk yıllarındaki ilişkileri yoluyla kişiliğinin ve özyapısının gelişmesi, bu süreçte oluşabilecek sorunların ne şekilde kişinin kendisine yabancılaşmasına ve sağlıklı bir kendilik ortaya koyamamasına yol açtığı ele alınmıştır.

Okul öncesi dönemde, yani 0-6 yaş arasındaki çocuğun duygusal gelişimi için ebeveyn çok önemli bir rol oynar. Aile, birbirini etkileyen ve birbirinden etkilenen karı-koca, anne baba- çocuk ve kardeşler alt sistemlerinden oluşur. Özellikle okul öncesi çocukları için anne ve babasıyla ilişkileri oldukça belirleyicidir. Annenin kişilik özelliklerinin bu ilişkinin kalitesinde önemli bir rol oynadığı düşünülür. Anne-çocuk arasındaki ilişki, birçok kuram çerçevesinde ele alınmıştır. 1

Çocuk Gelişiminin Psikiyatrik Kuramlarda Değerlendirilmesi:

Sigmund Freud’un klasik psikanalitik kuramı ile başlayan süreçte birçok kuramcı çocuk gelişimi konusunda çalışmalar yapmıştır. 2 Sigmund Freud, kişilik gelişiminin ilk 5 ya da 6 yıldaki deneyimlerle oluştuğunu savunur. Yetişkin kişiliğinin temellerinin çocukluk yıllarında oluştuğunu ve psiko-cinsel gelişim dönemlerinin her birinin yetişkin kişiliğine etkisi olduğunu belirtir. Freud’dan sonra birçok kuramcı psikanalitik çerçevede çocukluk dönemi, kişilik gelişimi ve anne baba-çocuk ilişkilerini incelemiştir. Freud, çocuğun gelişimini beş dönemde ele alır. 1

Erik Erikson, kişilik gelişimin yaşam boyu devam ettiğini belirtir ve Freud’un beş gelişim dönemini geliştirerek sekiz dönem içinde tanımlar. Bunlardan bir kısmı Freud’un gelişim dönemleri ile paralellik gösterir. 3 Erikson, “istekler” ve “olması gerekenler” olarak iki kutuplu bir yapı üzerinde durmuştur. Egonun bir yandan aşırı ve yıkıcı isteklerle, diğer yandan ise anne baba ve toplumun kısıtlamalarıyla sıkıştırıldığını belirtir. Bu dönemlerin olumlu ve olumsuz boyutlar içerdiği ve her birinin kendine özgü bunalımlarıyla belirlendiğini; ayrıca, içinde yaşanılan toplum ve kültürden oldukça fazla etkilendiğini belirtir. Erikson’un gelişim kuramını Freud’unkinden ayıran en önemli özellik, Erikson’un çevresine güvenemeyen bir bebeğe eğer bir sonraki gelişim döneminde ilgi ve bakım sağlanırsa insanlara güven geliştirebileceğini öne sürmesidir. 2

Psikanalitik düşüncenin tarihsel gelişim sürecinde, Freud sonrası dönemde, bir dönüşüm gerçekleşir ve erken çocukluk dönemleri, çocuğun nesne, özellikle ilk nesne olan anneyle ilişkisi gibi konular incelenir. M. Klein, J.F. Masterson, D.W. Winnicott, M.S. Mahler, H. Kohut gibi kişiler klasik psikanalitik kuramdan ayrışan bu döneme önemli katkı sağlayan psikanalist ve kuramcılardır.

Mahler’in ebeveyn-çocuk ilişkileri konusundaki görüşleri de oldukça önemlidir. Mahler, Sigmund Freud’un klasik psikanalitik kuramından ayrılmadan çocuğun yaşamının başlangıcındaki ilk 36 ayı belli bir sistematikle ele almıştır. Özellikle “İnsan Yavrusunun Psikolojik Doğumu” adlı kitabı, kendisine kadar dağınık şekilde var olan psikanalitik gözlem, bulgu, yeniden inşa gibi pek çok parçayı belli bir düzene sokup birleştirmiştir. Çocuğun gelişimi ve ebeveyn ile çocuk arasındaki ilişki konusunda ayrıntılı bir psikanalitik bakış açısı sunar. 4 Mahler’e göre, insan yavrusunun biyolojik doğumu ile psişik doğumu eşzamanlı değildir. Biyolojik doğumun dramatik, gözlemlenebilir ve sınırlarının kesin olduğunu; psişik doğumun ise, yavaş bir şekilde gelişen ruhsal bir süreç olduğunu öne sürmüştür. 1 Ayrıca baba figürünün bebeğin, ilk kez anne dışındaki birinin varlığından haberdar olmasını sağladığını belirtmiştir. 5

Winnicott’a göre, çocuk yaşamının başlangıcında, bütünleşmemiş, zamanda ve mekânda dağınık deneyimler yaşar. Bu deneyimlerin kendilik çekirdeğini oluşturduğunu söyler. 6 (Winnicott D.W. Oyun ve Gerçeklik, Saffet Murat Tura’nın önsözü) Çocuğun annesi ile kurduğu ilişki ve annenin sağladığı kucaklayıcı çevre içinde, çocuk kendilik bütünleşmesini ve gelişmesini sağlar, kendilik duygusunu geliştirir. Annenin çocuğuyla ilgili bütünleşmiş tasarımları ve onun ihtiyaçlarına eş duyumlu yanıtlar vermesi, çocuğun giderek kendi bütünlüğünü kavramasına ve iç dünyasının oluşmasına yol açar. Winnicott, çocuğun yaşadığı “tüm güçlülük” deneyimini, eş duyumlu olarak ihtiyaçlarının karşılanması ve kendini her türlü tatminin kaynağı olarak algılaması olarak açıklar. 5 Gelecekteki yaşamında dış dünyanın güçlükleri karşısında yıkılmayan bir kendine güven duygusu böyle bir çocuksu tüm güçlülük deneyimine dayanır. Kendiliğin bütünleşmesi annenin eş duyumlu “ayna” yanıtlarına bağlanmıştır. Bu yanıtlar “kendilik” duygusunun gelişmesinde önemli rol oynar.

Annenin, çocuğun gelişimi ile paralel bir şekilde onun ihtiyaçlarına dereceli bir şekilde duyarsızlaşması çocuğun tüm güçlülük yanılsamasını kırar ve gerçeklik duygusunu geliştirir. Bu aynı zamanda anneden ayrılması, ayrımlaşma, dolayısıyla bireyleşmesi anlamına gelmektedir. Çocuğun tüm güçlülük yanılsamasının annenin eşduyumlu olmayan yanıtlarıyla erken ve sert engellenmesi ciddi psikopatolojik neticeler doğurur. Böyle bir durumdaki çocuk giderek bir “sahte kendilik” geliştirecektir. Kendiliğinden ihtiyaç ve taleplerinden vazgeçecek, hızla annenin ve başkalarının taleplerine göre kendini oluşturmaya çalışacaktır. Artmış bir zihinsel aktivite ile kendini ve çevresini sürekli olarak tarayacak, gerçekliği değerlendirmeye çalışarak yüzeysel bir uyum göstermeye yönelecektir. “Hakiki kendilik”, gelişmemiş bir nüve olarak “sahte kendilik” tarafından sarılıp, kuşatılıp korunacaktır. “Hakiki kendilik” kendiliğinden ihtiyaçların, dışavurumların kaynağıdır. “Sahte kendilik” ise çevrenin sağlamadığı olumlu ortamı sürekli olarak oluşturmaya yönelik bir aktivitedir. Çocuk oynamakla, daha sonraları kültürel yaratıcılığın temeli olacak bir aktiviteyi gerçekleştirmektedir. Winnicott’a için gerçek sağlıklı insan, paradokslarla birlikte yaşayabilen, oynayabilen, yaratabilen insandır. 6

Anna Freud’a göre, bir çocuğun gündelik davranışları ve semptomatolojisi (Semptomatoloji: Hastalığın belirtileri yani semptomlarıyla ilgilenen araştırma ve bilim dalı.)anne babasının bakımına ya da ihmaline, sevgi ya da sevgisiz yaklaşımına, çocuğa değer vermesine ya da çocuğu aşırı eleştirerek küçümsemesine; bunun yanı sıra, anne babanın aile yaşamındaki düzen ya da düzensizliğine bağlıdır. Ayrıca Anna Freud, annenin mizaç değişikliklerinin çocuk üzerinde önemli bir etki yarattığı da öne sürer. 7

Çocukluk dönemine psikanalitik çerçevede farklı bir bakış açısı getiren kuramcılardan birisi de Melanie Klein’dir. Temelde Sigmund Freud’un klasik psikanalitik kuramının izinde olan Klein, çocuklarla sürdürdüğü ve içselleştirilmiş nesnelere odaklandığı çalışmaları ile psikanalitik kurama farklı bir boyut getirmiştir. 1 Klein, insan yaşamında ilk yılın ruhsal gelişimin en belirleyici dönemi olduğunu öne sürmüştür. Melanie Klein ile başlayan ve ondan etkilenen birçok kuramcı nesne ilişkileri kuramına günümüzdeki şeklini vermiştir. Nesne ilişkileri kuramına göre, dürtüler bir ilişki içinde belirlenir ve ikisi birbirinden soyutlanamaz. 1

Kohut’a göre, çocuğun normal bir gelişim süreci için anneden gelen onaylayıcı tepkiler çok önemlidir ve çocuğa kendisini değerli hissettirir. Ayrıca, çocuk aynalama yoluyla hayran olunan bir varlık olduğunu görmek ister. 8 Bu duyguyu ona verebilme potansiyeli en yüksek olan ebeveyn ise annedir. Aynalama yapması (mirroring) demek, aynı zamanda onun kendisinden ayrı olduğuna, dolayısıyla anneden ayrı bir kendilik oluşturacağına da işaret etmek demektir. Bebeğin aynalama sonrası sahip olması beklenen düşünce “Ben mükemmelim, sen de bana hayransın”dır 7. Buradaki sen ve ben ayrımının oluşabilmesi, aynı zamanda bebeğin anneden ayrışmasını gerekli kılar. Annenin aynalama tepkisi vermemesi durumunda, çocuğun bütünlük duygusunu sürdürmesi ve kendisine yönelik saygısını korumasında güçlükler yaşar. Çocuğun bütünlüğünü koruyamaması durumunda ise, umutsuzluk duygusu içinde kusursuz olmaya çalışarak anne babasını etkilemeye çalışır. 1

Bağlanma Kuramı:

Bağlanma, doğumla birlikte başlayan ve temel olarak 0-3 yaş arasında şekillenen bir süreçtir. Bowlby, bağlanma kuramı çerçevesinde, türe özgü davranış örüntülerini ve yaşam boyu duygusal gelişim sürecini açıklamıştır. Bu dinamik, çocuk ile onu büyütenler arasındaki ilişkiyi yansıtır. Bowlby’ye göre ruh sağlığının temel belirleyicisi anne ve çocuk arasındaki bağlanmanın türüdür. Bu ilişki kaygılı ve güvensiz bir bağsa, bu bağ çocuğun tüm yaşamı boyunca içinde taşıyacağı bir “ben” ve “öteki” kalıbına dönüşecek, onun dünya ile kurduğu ilişkinin kipini belirleyecektir. Kaygılı bağlanma içindeki çocuk anne ile optimal bir mesafe bırakan bir ilişki kuramaz. Ya ona yapışır ya da ondan kopar. Ya da bu ikisinin arasında yalpalar durur. 3 (Winnicott D.W. Oyun ve Gerçeklik, Saffet Murat Tura, önsözden)

Ainsworth, Bowlby’nin bağlanma kuramını temel alarak üç farklı tipte bağlanma örüntüsü tanımlamıştır. 9 Bunlardan ilki, güvenli bağlanma örüntüsüdür. Bu durum için, eğer bebeğin temel gereksinimlerine zamanında karşılık verebilen bir bakıcı varsa bu durumda bebek, oyun oynamak ya da keşfe çıkmak için kendisini güvende hisseder. Temel bakım veren kişi ile kurulan bu tür güvenli bir bağlanma örüntüsü bebeğin uyumunu sağlamaktadır. İkincisi ise, kaygılı/kararsız bağlanma örüntüsüdür. Bakım veren kişinin bebekten gelen sinyallere tutarsız karşılık verdiği ya da zamanında karşılık veremediği durumlarda ise, bebekte kaygılı/kararsız bağlanma örüntüsü ortaya çıkabilir. Üçüncü bağlanma örüntüsü ise, kaygılı/kaçıngan tarzdır. Bu durumda ise, bakım veren kişinin bebeğin gereksinimlerine karşı tutarlı olarak tepkisiz kalması ve bunun sonucunda da, bebeğin bakıcısına kaygılı/kaçıngan tarzda bağlandığı belirtilmektedir. 8

Bowlby, annesiyle arasında duygusal bir ilişki gerçekleştirmiş olan küçük bir çocuğun, eğer anneden ayrılırsa bu durumun çocuğun kişilik gelişimi için oldukça zararlı olacağını belirtmiştir.

Winnicott ise, oyun oynamanın güveni içerdiğini ve başlangıçta bebek ile anne figürü arasındaki ilişkiden kaynaklandığını belirtir. Yaşamının erken döneminde bebeğin neredeyse mutlak bir bağımlılık durumu içinde olduğu ve anne figürünün kendisine uyum göstereceğine kesin gözüyle bakacağını öne sürer.6 Ailenin temel işlevleri arasında, çocuğun fiziksel, psişik ve sosyal alanlardaki gereksinimlerini karşılayarak sağlıklı bir birey olarak yetişmesi yer almaktadır.

Anne babanın çocuklarına rehberlik yapması ve kurallar koyması, çocuklara doğru ile yanlış ve kabul edilebilinir ile edilemez davranışlar arasındaki farkı ayırt etmelerinde yardımcı olur. Ebeveynlerin çocuklarına uygun şekilde sınır koymaları, çocuğun yargılama becerisinin ve vicdanın gelişmesini sağlar. Ayrıca, çocuğun çevresini, olayları anlaması ve öğrenmesi sürecine de yardımcı olur.

Güvenli bağlanma ve birlikte anlam oluşturmak için gerekli olan beş temel gelişimsel süreç bulunmaktadır. 10 11

Bunun ilki kendini güvende hissetme ve araştırmadır. Bebekler dünyaya geldiklerinde, yaşamlarını kendi başlarına sürdürmek için gerekli olan becerilere sahip değillerdir. Burada, doğru anlaşılma ve anlama hem yetişkinlerin hem de bebeklerin doğru/uygun tepkileri vermesiyle oluşur. Bebek, bu ilişki içinde güven duymayı, iletişim kurmayı, duyguları paylaşmayı öğrenir ve bu şekilde kendisi, başkaları, çeşitli nesneler ve olaylar hakkında fikir edinmeye başlar. Bebek, kendini güvende hissetmeye başladıktan sonra, çevreyi merak eder ve bunun için de, içinde bulunduğu çevreyi, bu ortamda yer alan kişileri ve nesneleri araştırmaya başlar. Bebeğin ilk araştırmaya başladığı kişiler, ona bakım veren kişilerdir.

İkinci süreç ilişkilerde sürekliliktir. Anne babaların çocuğun kendini güvende hissetmesi için hem sözle hem de davranışlarıyla ona güven vermelerinin, çocuğa gösterdikleri ilginin ve sevginin herhangi bir koşula bağlı olmadığını ona hissettirmeleri önemlidir. Anne-çocuk ilişkisinde herhangi bir nedenle bir kopukluk yaşandığında, çocuğun görevi, annenin neden, hangi niyetle tepki vermediğini anlamaktır. Bu noktada, annenin çocuğa yardımcı olması ve neden o an çocukla olamadığını çocuğa açıklaması gerekir.

Üçüncü süreç, duyguların birlikte dengelenmesidir. Anne ve bebek arasında duygusal bir uyum ortaya çıkar. Bu duygusal uyum, annenin çocuğun dikkatini çekebilmesine de olanak tanır. Bu şekilde anne, bebeğin dikkatini çevredeki nesnelere ya da olaylara çekebildiği gibi, bebek artık kendisinin ve annesinin duygu durumuyla da yakından ilgilidir.

Dördüncü süreç, anlamın birlikte yaratılmasıdır. Çocuk, kendisinin kim olduğunu, anne babasının nasıl insanlar olduğunu, çevresindeki nesnelerin nasıl kullanıldığını, yaşadığı olayların ne anlama geldiğini, öncelikle anne babasının ona dünyayı sunma şekliyle anlar. Sonuç olarak, çocuk, anne babasının dünyasında bir yeri olduğunu, onlar tarafından anlaşıldığını görmek ister, anne baba da, aynı şekilde, kendilerinin çocuğun gözünde bir yeri olduğunu görmek ister.

Anne ve çocuğun, anlam verme süreçleri içinde, bu sürece zarar verebilecek iki önemli nokta bulunmaktadır: İlişkide yaşanan kopuklukların nasıl tamir edildiği ve yargılama. Annenin çocuğa olan sevgisi ve ilgisinin koşulsuz olması önemlidir. Annenin, çocukta yalnızca kendi beğendiği yönleri önemsediği, “bu şekilde davrandığında seni seviyorum” mesajı verdiği durumlarda, çocuk, kendi özünden uzaklaşmaya ve yanlış bir benlik algısı oluşturmaya başlar. Çocuk kendisinin sadece başkaları tarafından beğenildiğinde değerli olduğuna inanır.

Anne ve çocuğun birlikte anlam oluşturmaları, ömür boyu devam eden bir süreçtir. Çocuk için, anne baba artık sadece dış dünyanın “tercümanları” değildir, onlar aynı zamanda çocuk için özdeşim modelleridir. Çocuğun anne babasıyla içinde bulunduğu “birlikte ve karşılıklı anlam verme” süreci, zaman içinde çocuğun kendilik duygusunun oluşumuyla sonuçlanır. “Bütüncül ya da bütünleşmiş kendilik” tutarlı, sürekliliği olan ve yaşadığı tüm deneyimleri bir araya getirebilmiş bir kişilik yapılanması anlamına gelir. Buradaki oluşum katı değil, esnek, deneyimleri sürekli yorumlayıp içine alan, yeni deneyimler arayan bir oluşumdur. Bu oluşumun, sağlıklı olmasının en temel şartı ise güvenli bağlanmadır. (Hughes)

0-6 yaş arasında yaşanan deneyimler, öz-yeterlik ve öz saygının yani genel benlik algısının temelini oluştururlar. Bu dönemde yaşanan olaylar kişinin kendi hakkındaki yargı ve değerlerini oluşturur. Benlik algısının sağlıklı bir biçimde gelişmesi yolunda destek görmeyen bir çocukluk dönemi, ergenlik başlangıcından itibaren benlik algısında büyük olumsuzlukların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Öz-yeterlik bireyin kendisi ile ilgili olarak özde/içte neler hissettiği ile ilgili bir terimdir. Öz saygı ise bireyin başkalarının onun hakkında neler düşündüğü ile ilgili hissettiklerini içerir. Bu nedenle benlik algısının sağlıklı oluşumunda ebeveynlerin, bakıcıların, diğer aile bireylerinin, öğretmenlerin, komşuların ve hatta televizyonun rolü vardır denilebilir. Gelişim dönemleri açısından anne-baba-çocuk ilişkileri, anne babanın çocukları ile ilişkileri, çocuğun yaş dönemi açısından farklı özellikler içermektedir. Okul öncesi dönem, çocuğun anne babasına en çok bağımlı olduğu dönemdir. Ancak okul öncesi dönemin kendi içinde de önemli farklılıklar gösteren alt dönemleri vardır.

0-18 Ay Çocuğu İle Ebeveynler:

Freud’a göre, yaşamın ilk 18 ayı oral dönem olarak adlandırılır. Oral dönemde çocuğun yaşamı algılaması ağız ile başlar. Bu süreçte ağız, dudaklar ve dil duyarlı bölgelerdir. Bu dönemde çocuk anneye bağımlıdır ve bu dönemde yaşayacakları olumsuz yaşam olayları oral bir kişilik geliştirmelerine, yani basitçe söylemek gerekirse “bağımlı kişilik” geliştirmelerine neden olabilir. 2 12 Ayrıca bu dönemde annenin bebeği memeden kesmesi ve beslenmeyle ilgili yaşanacak ciddi sorunların, çocukta oral kişilik özelliklerinin gelişmesine neden olabileceği belirtiliyor. 3

Fairbairn, anne-bebek ilişkisinde “oral dönem”in önemine değinir. Anne bu dönemde çocuğun bakıma muhtaç olması nedeniyle çocuk için “tüm-güçlü” bir figürdür. Annenin bebeğin gereksinimleriyle ne kadar uyum içerisinde olduğu, sonraki aşamalarda oral aşama denli önemli olmayacaktır. Çünkü çocuk, diğer aşamalarda anneye bu denli bağımlı olmayacaktır. Demek ki, çocuğun kişilik yapısının en temel öğeleri oral aşamada yalnızca anne tarafından kurulmaktadır. 13 14

Margaret Mahler, Freud’un kuramından ayrılmadan “Anayol Psikanalizi”ne önemli katkılarda bulunmuştur. Bu sürece genel olarak “ayrılma-birleşme” adı verilir. 4 Mahler’e göre, yaşamın başlangıcındaki ilk altı ay sırasıyla “normal otistik” ve “normal ortak yaşamsal” dönemlerden oluşur. Normal otistik dönemde, bebeği varsanısal arzu doyumu için kendisine yeterlidir. Zamanla bebeğin gelişiminde, kendi içsel nesnesinden dışarıdaki gereksinim bağlantılı nesneyi yani anneyi fark ettiği normal ortak yaşamsal dönem başlar. Yavaş yavaş fizyolojik ihtiyaçların psikolojik arzular haline gelmeye başlaması ile birlikte duygulanımların nesne bağları kurularak nesne imgesinin sınırları ortaya çıkmaya başlar. Mahler, normal otistik ve normal ortak yaşamsal dönemlerin, “ayrılma-birleşme” döneminin gerekli öncüleri olduğunu belirtmiştir. Altıncı aydan itibaren başlayan bu dönem dört alt döneme ayrılarak otuz altıncı aya kadar devam eder. 5 Altı ve onuncu aylar arasında “ayrılma- birleşme döneminin” ilk safhası yer alır ve Mahler buna “farklılaşma” adını verir. Bu alt dönemin başlangıcında bebek anneyle bedeninin daha fazla farkındalığını içeren bir ilişki kurmaya başlar. On ve on yedinci aylar arasında “alıştırma” adı verilen ikinci alt dönem başlar. Bu dönemde özerk işlevler ortaya çıkar ki bunların ana ifadesi hareketliliktir (yürümeye başlama). Yürümeye başlama, anne-çocuk ilişkisindeki güven, yakınlık, ilgi, mesafe, ayrılık, sahiplenme olgularının sınanmasına neden olur.

 

Kaplan, çocuğun 0-18 ayı arasında önce emeklemeye sonra yürümeye başlamasının, bağımsızlaşması ve güven duygusu oluşturmaya başlaması açısından önemli olduğunu belirtmiştir. 15 Çocuğun yaşamının ilk 1-1,5 yılında yürümeye başlaması ile süt çocuğu olmaktan çıkarak karşılaşabileceği zorlukları aşmayı becermeye ve bir şeyler yapabilmesinin büyük coşkusu içine girer. Bu dönemde, anne babanın da, kendilerini çocuğun coşkulu havasına kaptırdıkları söylenir. 15

Erikson ise, bu dönemi temel güvene karşı güvensizlik olarak adlandırır. Bebeklerin yaşamlarının ilk 1-1,5 yılında tamamen çevrelerindeki insanlara bağımlıdırlar. Bu dönemde bebeğe yeteri kadar ilgi ve sevgi gösterilmesi, gereksinimlerinin karşılanması ya da ağladığı zaman bunu kimsenin önemsememesi kişilik gelişiminin ilk dönüm noktasını oluşturur. Yani, yaşamının ilk dönemlerinde tamamen çevresine bağımlı olan bebeğin ihtiyaçlarının yeterince karşılanması durumunda temel güven duygusunun oluşacağı; bu çocuklar için dünyanın iyi bir yer, insanların sevecen olduğu ve başkalarına yaklaşmada bir sakınca olmadığı söyleniyor. Buna karşın çocuğun ihtiyaçlarının yeterince karşılanmaması durumunda ise, temel güvensizlik duygusunun gelişeceği belirtilir. Bu çocukların yaşamlarına yabancılaşma ve içe kapanma kalıbıyla başladıkları; sonuçta da ne kendilerine ne de başkalarına güvenecekleri vurgulanıyor. 2

Bowbly’nin “Bağlanma Kuramı”na göre ise, bu dönem bağlanmanın oluşumu için çok önemli bir dönemdir. Eğer bu dönemde bebek ile anne arasında sağlıklı bir ilişki kurulursa çocuğun güvenli bağlanması sağlanır. 1 Çocukların gelişimleri sürecinde, sadece ilişki içinde oldukları insanları içselleştirmedikleri, bunun ötesinde “ilişkilerin kendisini” iç dünyalarına mal ederek yaşadıkları öne sürülür. Bu kuram çerçevesinde, bebeğin yaşadığı birbirine zıt yaşantıların zaman içinde, bebeğin kendi imgesi (ben), objenin imgesi (anne) ve ikisi arasında oluşan duyguları içeren ilişkilerin karşıt yönleri olarak içselleştirildiği öne sürülür. 2

18 Ay- 3 Yaş Çocuğu İle Ebeveynler:

Çocuğun gelişiminin bu ikinci dönemi farklı kuramcılar açısından incelenecek olursa, Sigmund Freud bu dönemi anal dönem olarak adlandırır. Çocuğun tuvalet eğitimini aldığı dönemdir. Eğer bu dönemde anne baba tarafından katı bir tuvalet eğitimi verilir, baskıcı bir tutum sergilenirse, bu durumun “anal kişiliğe”, yani aşırı düzenli, inatçı gibi özellikleri olan bir kişilik oluşmasına neden olacağı belirtilir. 2

Erikson bu dönemi, özerkliğe karşı utanma ve şüphecilik olarak adlandırır. Eğer anne baba ve çocuk arasında sağlıklı bir ilişki sürdürülürse çocuğun bu dönemi özerklik duygusu ile tamamlayacağı belirtilir. Buna karşın, bu dönemde aşırı koruyucu bir anne baba çocuğun gelişimini engelleyerek onun utanç ve şüphe duygusu geliştirmesine neden olabilir. 1 Bağlanma kuramı açısından inceleyecek olursak, bu dönem açık seçik bağlanma dönemi olarak belirtilir. 18. aydan itibaren ayrılık kaygısı yaşamaya başlayan çocuk bu dönemde annesinden ayrıldığında kaygı duyar ve ağlar. Bebeğin bu durumla başa çıkmasına yardımcı olan anne, çocuğun güvenli bağlanmasını sağlayabilecektir. 2

Mahler, “ayrılma-birleşme” döneminin üçüncü alt dönemi olan “yeniden yakınlaşma”nın on yedi ve yirmi dördüncü aylar arasında yaşandığını öne sürer. Çocuk, bir yandan dünya hakkındaki yeni keşiflerini anneyle paylaşmak isterken, öte yandan anneye belirgin bir “olumsuzluk” gösterir. Anneden ayrılmış olma farkındalığı arttıkça, onun sevgisine duyulan gereksinim de artar. Bu “yeniden yakınlaşma”nın ikilemidir. Annenin çocuğa aşkı ve çocuğun bu çift eğilimli gereksinimlerine tahammül gücü, çocukta duygusal olarak yansızlaşmış bir benlik ve nesne temsilinin ortaya çıkışının temelini oluşturur. Çocuğun bu alt dönemdeki doyumsuzluk ve öfke krizleri, bu yaşadığı çelişkilerin yansımasıdır. Yirmi dördüncü aydan otuz altınca ay ve sonrasına uzanan dönem, dördüncü ve son alt dönemdir ki, “nesne sürekliliğinin” ortaya çıktığı ve klasik yapısal kuramdaki ben gelişiminin tamamlandığı zamandır. Benin hammaddesi olan sürekli ve yansız kendilik ve nesne temsilleri oluşur. 4 Bir önceki dönemde, yoğun gereksinim duyulan ve gölge gibi izlenen “iyi anne” ile yakınlaşınca “yutan” ve özerkliği engelleyen “kötü anne”, çocuğun yeniden yakınlaşma krizini aşması sayesinde yekpare bir annenin hammaddesi olmuşlardır. Bu anne, “iyi”si ve “kötü”sü ile tek ve biricik “anne”dir. Bu alt dönemde sözellik hızla gelişir. Oyunlar daha amaçlı ve yapılandırılmış bir şekil alır. Mahler’e göre, tüm bu gelişimlerin sağlıklı bir şekilde geçilmesi ile “ayrılma-birleşme” döneminin sonunda çocuğun anneden ayrılması beklenir. Eğer bu gerçekleşmezse sağlıksız bir gelişme olduğu ve çocukta bağımlılığın ortaya çıkacağı öne sürülmüştür. 4 Çocuğun bireyselleşmesi; bunun yanı sıra, bireyselleşme sürecindeki tutarlılık, bütünlük, süreklilik, esneklik ve sağlamlık bu krizin başarılı bir şekilde atlatılmasına bağlıdır. Çocuğun anne ile yaşadığı çift eğimlilik krizinden kurtulamaması, bağımlılık ile sağlıklı ayrılma arasında gidip gelmesine neden olabilir. Bu gidip gelmenin kişilikteki önemli bir çatışma olacağı; bunun sonucunda da çocuğun kendisi ve dünya hakkında tutarlı ve barışık bir duruşa ulaşmasını engelleyeceği belirtiliyor. Mahler’e göre, “ayrılma” ve “birleşme” birbirini tamamlayan iki gelişim olarak düşünülmüştür. Ayrılma, çocuğun anneyle ortak yaşamsal birleşme durumundan çıkmasını belirtir. Birleşme ise, çocuğun kendi ayırt edici bireysel özelliklerini üstlenmesini sağlayan başarıları ifade eder. Ancak bu süreçte, çocuğun bireyselleşmesine müdahale eden, yanından hiç ayrılmayan ve onu çocuksu olmaya zorlayan bir anne, çocuğun bilişsel, algısal ve duygusal işlevlerinin gelişmesinde geriliğe yol açabilir. 5

3-6 Yaş Çocuğu İle Ebeveynler:

3-6 yaş arasındaki çocuğun anne babası ile ilişkileri yeni bir döneme girer. Bu dönemin özelliklerini inceleyecek olursak Freud bu dönemi fallik dönem olarak adlandırır. Bu dönem psikoseksüel gelişim dönemidir. 16 Çocuğun ilgisi cinsel bölgeye odaklanmıştır. Freud bu dönemde “Oedipus Kompleksi”nden bahseder. Çok temel olarak, çocuğun karşı cinsten ebeveynine hissettiği hayranlık duyguları, aynı cinsten olana karşı öldürücü öfke ve kıskançlık hayalleridir. Yani erkek çocuk annesine, kız çocuk ise babasına hayrandır ve ona karşı bir çekim hisseder. Eğer bu dönem sağlıklı bir şekilde tamamlanırsa çocuğun yetişkinlik döneminde karşı cinsle ilişkileri için olumlu bir temel oluşurken; bu dönemdeki gelişimin sağlıklı olarak tamamlanamaması karşı cinsle ilişkilerde sorunlara yol açabileceği belirtilmektedir. 16

Ödipal dönemin başlangıcında erkek ya da kız çocuğunun en kuvvetli nesne ilişkileri annesiyledir. Çünkü annenin çocuğun ruhsal dünyasındaki temsili diğerlerinden daha fazla libidoyla yüklüdür. Kohut, sağlam bir kendiliği Ödipus deneyiminin ön koşulu olarak görür. 17 18Ancak Ödipus sırasında Freud’un da dediği gibi çocukta bazı dengeler bozulacaktır.

Erikson’ın gelişim kuramı açısından ise bu dönem, girişkenliğe karşı suçluluk duygusunun kazanıldığı bir dönem olarak açıklanır. Bu dönemde çocuklar anne babaları dışındaki insanlarla ilişkiye girmeye başlar ve sosyal etkileşim kurmaya çalışarak girişkenlik duygusu kazanırlar. 1 Çocuklar diğer çocuklarla etkileşime girdikçe, sosyal bir dünyada yaşamanın zorluklarıyla karşılaşır. Çocuklara diğer çocuklarla oynama şekilleri ve aralarında oluşabilecek çatışmaları çözüm yollarının öğretilmesi gerekir. Böylece, kendisine uygun oyun arkadaşları bulan, oyun ve diğer sosyal faaliyetleri öğrenen çocukta girişkenlik duygusunun gelişeceği öne sürülür. Eğer bu dönemde çocuk sosyal ilişki kurmayı başaramazsa, suçluluk ve geri çekilme duygusu yaşayabilir. Bu çocukların amaçları olmaz ve sosyal ortamlarda pek girişkenlik gösteremezler. 2

Günümüzde, 3-6 yaş döneminde genellikle çocuklar ilköğretim öncesinde kreş, anaokulu gibi bir eğitime başlar. Özellikle, çocuklarının okula gitme zamanı yaklaştıkça ebeveynlerin kaygılarını kontrol etmeleri gerekir. Eğer anne baba çocuklarının okula başlama sürecinde endişeye kapılırlarsa, bu durum ebeveynlerin duygu, düşünce ve davranışlarını etkileyecektir. Ebeveynin çocuğun anaokulunda geçirdiği süreç içinde olup bitenlerle yakından ilgilenmesi, çocuğu üzen ya da mutlu eden olayları onunla paylaşması da anne baba ile çocuk arasındaki ilişkinin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesini sağlayacaktır. 19

Ülkemizde yapılan bir araştırmada, çocuğa aşırı düşkün, sorumluluk vermeyen, aşırı disiplin uygulayan, aşırı sınırlayan ya da ihmal eden; örnek olmak yerine sadece ve sürekli uyaran, güven vermeyen, suçlayıcı, fiziksel ya da ruhsal sorunları olan ebeveynler ayrılık anksiyetesinin gelişmesinde etkindir. Bu tip ebeveynlik özelliklerinin, çocukların gelişim aşamalarını sağlıklı bir şekilde atlatamamasının yanı sıra, uyum sorunları geliştirmelerinden ve yaşamlarının ileri dönemlerinde ciddi psikopatolojilerin ortaya çıkmasından da sorumlu tutulmaktadır. 20

Yabancılaşma:

Kendine yabancılaşma kavramı insanların uzun yüzyıllardır yaşadığı ciddi bir kimlik sorununa işaret eder. Pek çok teorisyen ve bilim insanı klinik çalışmalarını, terapi sürecini yürütürken ve kuramlarını oluştururken bu kavramı kullanmıştır.

Freud, ego kavramıyla kişinin tam, bütün, muhakeme edebilen, gerçeği sağlıklı değerlendiren, travmalara, hayal kırıklıklarına, acılara, üzüntülere yani olumsuz yaşam olaylarına dayanıklı olan, “id” diye tanımladığı yaşam enerji kaynağından gelen dürtülerimizi sağlıklı yollardan deşarj edebilen, diğeriyle sağlıklı ilişkiler kurmamızı sağlayan “ben” olarak adlandırılan bir ruhsal yapı tanımlamıştır. Güçlü bir ego anlaşıldığı üzere kendi ile ilgili bir bütünlük hissetme ve farkındalık sağlar. Zayıf ego olarak tanımlanan yapı ise kendine yabancılaşma kavramı ile yakından ilgilidir. Ego gücü zayıf olan kişi karar almakta zorlanır, çok sağlıklı muhakeme edemez, travmalara dayanıksızdır, üzüntü, acı, hayal kırıklığı, kaygı, belirsizlik, boşluk, anlamsızlık, hiçlik, değersizlik, yetersizlik gibi duygular geliştirir. Bu savunma mekanizmaları yoluyla farkında olmadan gerçek duygularından, yani “ben”den, kendinden uzaklaşır. Freud’cu yaklaşıma göre, yabancılaşmanın nedeni bireysel ruh hastalıklarıdır. Ancak Marx yabancılaşmanın nedeninin toplum düzenine bağlamakta, Fromm da Freudiyen okulu insan doğasının parçalara ayırarak incelemesi nedeniyle eleştirmektedir.21

Adler’e göre bireyi belirleyen çevre değil, bireyin bizzat kendisidir. Bireyin yaratıcı gücü, yeteneklerini kendine özgü biçime kullanarak kendi hayat tarzını belirler. Adler’e göre ruhsal bozukluk, yanlış ve olgunluktan uzak bir hayat tarzının ifadesidir. Bireyin hayat tarzı çocukluğunun ilk dört ya da beş yılı içerisinde oluşur. Birey bu hayat tarzına göre tecrübelerini sindirir, uygular ve değerlendirir. Her tür nevroz olayında, küçükken kendi sorunlarını çözmeye alışmamış, hep başkalarının hizmetinden yararlanmış ve şımartılmış, bu nedenle insanlarla işbirliği yapmayı öğrenmemiş, yani toplumsal ilgisi (sosyal duygusu) yeterince gelişmemiş tip bir kişi ortaya çıkarmaktadır. 22 Sosyal duygunun yeterince gelişmesini sağlayamayan hayat tarzı ruhsal sorunların yani yabancılaşmanın temel kaynağıdır. Hayat tarzı ise bireyin yaratıcı gücünün bir ürünüdür. Bireysel psikolojinin yaklaşımına göre yabancılaşma sürecinde birey öznel bir varlıktır. 23 20

J. Masterson’ın gerçek kendilik ve sahte kendilik kavramları bu konu ile yakından ilişkilidir. 24 Masterson’a göre gerçek kendilik, kendiliğin ve nesnenin intrapsişik temsillerinin ve bunlarla bağlantılı duygu durumlarının bir toplamı olarak tanımlanır. Bu terim, “sağlıklı” ya da “normal” kavramlarının eş anlamlısı olarak kendiliğin önemli bilinçli gerçeklik işlevini vurgular. Bu kavram, ilave bir gerçeklik bileşeni taşıması istisnasıyla Winnicott’un (1965) hakiki kendilik kavramına benzerlik taşır. Gerçek kendiliğin kendine ait bir gelişimi vardır. Egoyla paralel ortaklığı bulunur ve bu ikili ayrı düşünülemeyecek kadar birbirine teğet çalışırlar. Gerçek kendilik, kendiliğin biricik ya da bireyleştirici isteklerini gerçeklikte yaratıcı bir şekilde tespit etmek ve hayat geçirmek için işlev gördüğü kadar, egoyla birlikte ve onunla yan yana, kendilik saygısının özerk biçimde düzenlenmesi için gereken sürekli bir kaynak sağlamak adına etkili bir şekilde uyum ve savunma sağlamak için de işlevseldir. 25

Yaratıcılık yani keşif yapmak, icat etmek, yeni ilişkilerde eski modelleri, yeni ilişkilerde eski modelleri algılayabilmek ya da eski modelleri yeni yollarla yeniden düzenleyebilmek, gerçek kendiliğin en karakteristik işlevlerinden biridir. Gerçek kendilik kişinin kendiliğinden, içinden gelerek, yaşam coşkusunu hissederek, farkında olarak, tercih ederek, potansiyellerini hayata taşıyarak, kendilik aktivasyonu yaparak yani yapmak istediği herhangi bir şeyi kaygılanmadan ve motive olarak yapma girişiminde bulunup engellere rağmen sürdürerek, kararlarını kendi alarak, aldığı kararların sonucunu yani hayatın sorumluluğunu üstlenerek yaşamasıdır. Sahte kendilik ise bilinç dışı savunma mekanizmaları yoluyla kaygıdan, acıdan, üzüntüden, hiçlik ve boşluk duygularından, değersizlik ve yetersizlik duygularından kaçarak ya da bu duyguları tekrar tekrar yaşayarak bu duyguları tamir etmeye çalışarak kişinin gerçek kendiliğinden uzak bir hayatı idame ettirmeye çalışır. Hayatın erken dönemlerinde kişiyi yıkıcı duyguların etkisinden geçici olarak korumak için gelişen bilinçdışı savunma mekanizmaları ilerleyen süreçte kalıcı hale gelen, hayat boyu tekrar eden kısır döngülere neden olan sahte kendiliklere dönüşür. 23

Bir kişinin aslında kendini çok zayıf, güçsüz ve değersiz hissetmesine rağmen çok güçlü, insanların korktuğu ve çekindiği, kendini çok beğenen ve çok değerli görüyormuş gibi gözüken bir kendilik oluşturması sahte kendiliğe örnek olabilir. Ya da sosyal ilişkilerinde daha yakın, daha içten, samimi ve daha aktif olmak isteyen bir kişinin arzu ettiğinin aksine çekinmesi, kaçması, yakın olunca boğulma duyguları hissetmesi, yalnız olmayı tercih etmesi, iş yerinde huzursuz, engellenmiş, potansiyellerini gerçekleştirmeye olanağı olmadığı halde yeni bir işe girip kendini ortaya koyabilme olanağı olan bir ortam yaratmada kaygıları olduğu için işten ayrılmama ya da ayrılıp ayrılmama konusunda gelgitler yaşaması da gerçek kendiliğin ortaya çıkmasına izin vermeyen sahte kendilik örnekleridir. Bu tekrar eden kısır döngüler nedeniyle, kişinin gerçek kendiliğini ortaya çıkarmasını engelleyen, bilinçdışı savunma mekanizmalarıyla oluşan sahte kendilikler ile pek çok insan kendine yabancılaşma denilen kimlik sorunu yaşamaktadır. 23

Gerçek kendilik, ikili semiyotik anne-çocuk biriminden ortaya çıkar ve ayrılma-bireyleşme evrelerinden geçerek, ayrı, bütün ve bağımsız hale gelir ve kendisine ait şu kapasiteleri kazanır: Duyguların akıcılığı, uyanıklığı, canlılığı, kendilik kimliği, kendilik ifadesi, kendilik saygısının sürdürülmesi, acı veren duyguların yatıştırılması, kendilik sürekliliği, kararlılık ve yaratıcılık. 24

Kişinin gerçek kendiliğinin ortaya çıkmasını engelleyen ve sahte kendiliklerin ortaya çıkmasına neden olan nedir? Yaşamın ilk üç yılı içinde, ortaya çıkmaya başlayan gerçek kendiliğin bu kendine has özelliklerinin ebeveynlerce (özellikle anne tarafından) desteklenmesi ve cesaretlendirilmesi, onun gelişimi, bütünleşmesi ve işlevlerini üstlenmesi için hayati önem taşımaktadır. Anne ve çocuk arasındaki erken dönem bağ –özellikle annenin çocukta ortaya çıkmaya başlayan kendiliğin kabulü–, kendiliğin gelişimi ve yakınlık, bağımsızlık ve yaratıcılık potansiyelleri için hayati önem taşır. Bu bağın yeterince vurgulanmaması da bu insani niteliklerde yetersizliklere yol açacaktır. Anne-bebek etkileşimi içinde simbiyotik ve farklılaşma alt evreleri süresince, kendilik algısının gelişimi için şefkat gösteren kişinin aynalanması çok önemli yer tutar. Burada sözü edilen beslenme, giydirme vb. fiziksel bakımlar değildir. Daha ziyade ebeveynlerin, ortaya çıkmaya başlayan kendiliğin biricik özelliklerini algılama ve bunlara olumlu ve destekleyici bir tavırla tepki verip çocuğun biricik mizacına saygı göstererek tanıma, kabul etme ve buna uygun biçimde muamele etmeyi vurgulamaktadır. Ayrıca çocuğun gerçeklikle olan deneysel, keşfe dayalı ve kendilik iddiasında bulunmasını sağlayacak maceraları sırasında bireyleşmesinin ifade edildiği, kendine özgü stil ve tavrın cesaretlendirilmesinden bahsedilmektedir. Bu ebeveyn işlevlerinde başarısızlıkların, kendiliğin gelişiminin başarısızlığına ve dolayısıyla narsistik ya da borderline (sınırda) kişilik bozukluklarının ortaya çıkmasına önemli katkıları vardır. Bu da çocuğun çaresizliğiyle sahte kendiliklerle, kendine yabancı bir yetişkin olarak hayatını idame etmesine neden olur. 24

Dış dünyayla başa çıkabilmek için gerçek kendiliklerini kullanamayan bireyler, bunun yerine bir sahte, savunmacı kendiliğe döner. Bu da kaçınma, pasiflik, inkâr ve fanteziyle oyalanmaya yol açarak, kendilik saygısı eksikliğini beslemeye devam eder. Gerçeklikten çok fanteziye dayanan savunmacı kendilik temsilleri, eşit derecede gerçeklikten uzak fantezi imgesinden oluşur: Kendilik iddiası olmadığı için sevilen ya da ödüllendirilen çaresiz çocuk ve annesinin geri çekilmesine yol açan, yetersiz, şeytani ve kötü kendilik imgeleri. Bunların ötesinde, kendiliğin süreklilik, bütünlük ya da birlik algısı yoktur. 24

Erich Fromm, yabancılaşma hakkında şunları söyler: “Tüm bunalım, bağımlılık ve putlaştırma durumları yabancılaşmanın doğrudan anlatımları ya da yabancılaşma için ödediğimiz bedeldir. Bunlara ek olarak ruhsal bozukluk olaylarının kökenindeki önemli bir olay olan, insanın kendi kimliğini yaşamada başarısızlığa uğraması da yabancılaşmanın bir sonucudur. Yabancılaşmış biri kendisine özgü duygu ve düşünce işlevlerini, dışındaki bir objeye aktarmış olduğu için artık kendisi değildir. Onda ‘ben’ ya da kimlik duygusu yoktur. Kimlik duygusundan yoksun olmanın pek çok sonuçları vardır. En temel ve yaygın olanı, kişiyi kendi içinde çözülmüş bıraktığı için tüm kişiliğin bütünlenmesini engelleyendir. Kendi içinde çözülmüş olan birey ya ‘bir şeyi isteme’ yeteneğinden yoksundur ya da eğer bir şeyi istiyormuş gibi görünüyorsa istenci sağlıksızdır. En geniş anlamda, her nevroz bir yabancılaşmanın sonucu olarak ele alınabilir.” 26

Karen Horney, “kişinin kendine yabancılaşması”nı kişinin kendi gerçek özünden vazgeçmesi, ruhunu satması olarak açıklar. Gerçek öz’ün, insanın canlı, eşsiz kişisel merkezi, gelişmek isteyen ve gelişebilecek olan tek parçası olduğunu söyler. Coşkusal güçlerin, yapıcı enerjilerin, yönlendirici ve yargılayıcı güçlerin ana kaynağıdır. Gerçek öz; kendi duygu ve düşüncelerimize yönelik “hoşnut kalan ya da karşı çıkan, benimseyen ya da yadsıyan, uğruna ya da karşı çaba gösteren, evet ya da hayır diyen kendiliğindenlik tepkileri” üretir. 27

Horney şöyle devam eder: “Bu terim temel olarak, bellek kaybı ve kişiliksizleşme vb. olaylarındaki gibi kimlik duygusunu yitiren insanlardaki aşırı durumlara uygulanır. Kendine yabancılaşmanın daha hafif türlerinde tam bir kimlik ve yönelim kaybı olmaz, ancak bilinçli deneyime yönelik genel yeti zayıflar. Örneğin, sanki bir sis bulutu içindeymiş gibi yaşayan birçok nevrotik insan vardır. Onlar için hiçbir şey net değildir. Hem kendi duygu ve düşünceleri hem öteki insanlar hem de bir durumun sonuçları bu insanlar için bulanıktır. Bu, nevrotik bireyin kendi duygularından, arzularından, inançlarından ve enerjisinden uzaklaşmış olmasıdır. Bu, bireyin kendi yaşamında etkin ve belirleyici güç olma duygusunu yitirmiş olmasıdır. Sonuçta bunlar, benim gerçek öz olarak adlandırdığım kendi içimizdeki en canlı merkeze yönelik bir yabancılaşmayı göstermektedir. Gerçek öz, “titreşen bir iç yaşam” sağlar; ister sevinç, özlem, sevgi olsun, ister öfke, korku, umutsuzluk olsun, duyguların kendiliğindenliğini besler. Ayrıca gerçek öz, kendiliğinden ilgi ve güçlerin kaynağı, “irade yargılarından gelen ilgi ve çabanın kaynağıdır”; arzulama ve irade gücünü kullanma yetisidir; yayılmak, gelişmek ve kendini gerçekleştirmek isteyen parçamızdır. Bütün bunlar, gerçek özümüz güçlü ve aktif olduğu zaman bize kararlar alma ve bu kararların sorumluluğunu üstlenme gücü kazandırdığını gösterir. Bu nedenle gerçek öz, doğal bir bütünleşmeye ve nesnel bir birlik, bütünlük duygusuna yol açar. Gerçek öz, bize yine tam bir özdeşime ulaşabilme olanağı veren, bireysel gelişim ve doyuma yönelik “özgün” güçtür. Dolayısıyla gerçek öz, kendimizi bulmak istediğimiz zaman söz konusu ettiğimiz şeydir.” 27

Kendine yabancılaşmanın tam olarak dile getirdiği şey, nevrotik kişinin kendinden uzaklaşmış olması yolundaki öznel duygusudur. Kendine yabancılaşma, kişiliksizleştirici dolayı-sıyla zayıflatıcı, tüketici bir süreçtir. Yabancılaşma, kaçınılmaz olarak kişiyi özerklikten ve kendiliğindenlikten yoksun bırakır. Yabancılaşmış yani nevrotik insan, kendi yaşamında etkili bir güç olmama duygusu besler. Sonuçsuz, kısır hayaller kurma, yönlendirilmiş etkinliklerin; fırsat düşkünlüğü dürüst çabaların yerini alabilir; inançsızlık, idealleri boğabilir. Kararsızlık, amaçlı bir işleyişi yasaklayacak boyutlara dek ulaşabilir. Bir başka yetersizlik de bireyin kendi sorumluluğunu üstlenebilme yetisinin zayıflamasıdır. Sonuç olarak bireyin gerçek özü giderek daha çok zayıflar ya da daha çok uzaklara gider. Ayrıca öz-sorumluluğu üstlenmekten kaçınmak, bir hasta için kendi sorunlarıyla yüz yüze gelmeyi ve bunları yenmeyi de zorlaş-tırır.

Bu bağlamda Horney’nin toplumsal yaşam sürecinde öznelliği başaran bireyi normal insan, buna karşın öznelliği büyük ölçüde yitirip edilgen konuma gelen bireyi de nevrotik-yabancılaşmış-insan olarak tanımladığı ifade edilebilir. Yabancılaşma, bireysel ve toplumsal sürecin birlikte neden oldukları ruhsal bir bozukluktur. 27

Sonuç:

Anne babanın temel görevi, çocuğun bir birey olarak kendisini geliştirmesi için uygun koşulları oluşturmaya çalışmaktır. Ancak anne babanın çocuğa bu koşulları sağlayamaması durumunda, çocuğun benlik duygusu sağlıklı bir şekilde gelişemez, bağımlı ve güvensiz bir birey olur.

Farklı kuramsal modeller 0-6 yaş arasındaki okulöncesi çocukluk dönemini farklı adlandırsalar da ortak noktaları, bu dönemin çocuğun sonraki gelişim ve yaşam dönemlerinde oluşturacağı etkilerin önemidir. Bu bağlamda, çocuk açısından yaşamının ilk yıllarında anne babanın rolü tartışmasız olarak çok önemlidir.

Okul öncesi dönemdeki çocuk ile anne baba ilişkisinin sağlıklı olması çocuğun hem kişilik gelişimi hem de yaşamının sonraki dönemleri ve yetişkinlik yaşamı için önemli bir temel oluşturmaktadır. Anne ve baba, çocuklarının sosyal ve duygusal gelişiminde uygun ve sağlıklı birer özdeşim modeli olacak şekilde davranmalı, çocuklarının yaş ve gelişim özelliklerine uygun beklentiler taşımalıdırlar. Anne baba ve çocuk etkileşiminde; çocuğun görüş ve düşüncelerine değer vermek, karşılıklı iletişim esnasında emir verme, uyarma, tehdit etme, yargılama, suçlama gibi iletişimi engelleyen davranışları kullanmamak son derece önemlidir. Çocuklarının sosyal ve duygusal gelişimini destekleyen anne babalar çocuklarıyla nitelikli ve yeterli zaman geçiren, sosyal yaşantıları paylaşan, onları ilgiyle dinleyen, sorularına karşılık veren, çocuklarının gelişimleri için gerekli olan uyarıcıları sağlayan, demokratik bir tutum içinde sorunlara çocuklarla birlikte çözüm arayan, güven verici ve hoşgörülü bir tutum içinde, gerektiğinde sınırlamalar getiren anne babalardır. Çocukların yaşları ne kadar küçükse, ebeveynlerine olan duygusal ihtiyaçları da o kadar fazladır. Bu nedenle anne babaların özellikle okul öncesi çağdaki çocukları ile kurdukları ilişkiye özen göstermeleri çocuğun psikolojik gelişimi için olumlu sonuçlar ortaya çıkmasını sağlayacaktır.

Kendine yabancılaşma yani kişinin kendisi ve hayatıyla ilgili farkındalığının bozulmuş olması insanın çocukluk yıllarında yaşadığı deneyimlerle de ilgilidir ve ebeveyn-çocuk ilişkisinin sağlıklı temeller üzerine kurulup kurulmadığı bu konuda önem taşır. Bu durum, diğer pek çok ruhsal soruna eşlik etmekte hatta direkt olarak ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Kişinin kendiliğinden, doğal, huzurlu, yaratıcı, kaygısız, kendilik girişimleri yapabildiği, hayatının sorumluluğunu aldığı, farkında olmadığı sahte bir hüzün, sahte bir neşe, sahte bir güç ya da güçsüzlük, sahte bir cesaret ya da sahte bir korkaklık hissetmeden kendi gerçek duygularını yaşayıp, isteklerini hayata geçirebildiği yani kendi olabildiği bir hayat yaşaması ancak bu kendine yabancılaşma sürecinden, kısır döngülerden yani sahte kendiliklerinden kurtulmasıyla mümkün olacaktır. Anne babalar, çocuklarıyla kurduğu ilişkilerde bu gerçeğin bilincinde olarak dikkatli olmalıdır.

Kaynakça & Notlar

1  Öngider, Nilgün, Anne- Baba ile Okul Öncesi Çocuk Arasındaki İlişki, Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 2013; 5(4):420-440 doi:10,5455/cap,20130527 http://www.cappsy.org/archives/vol5/no4/cap_05_27….

2  Geçtan E., Psikanaliz ve Sonrası, 5. Basım, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993.

3  Geçtan E., Psikodinamik Psikiyatri ve Normal Dışı Davranışlar, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1994.

4  Mahler M.S., Pine F., Bergman A., İnsan Yavrusunun Psikolojik Doğumu (Çev. A.N. Babaoğlu), Metis Yayınları, İstanbul, 2003.

5  Mahler M.S., La Perriere K., Mother-child interaction during separation-individuation, Psychoanal Q 1965; 34:483-498.

6  Winnicott D.W., Oyun ve Gerçeklik (Çev. T. Birkan), Metis Yayınları, İstanbul, 1998.

7  Freud A., Çocuklukta Normallik ve Patoloji (Çev. A.N. Babaoğlu), Metis Yayınları, İstanbul, 2003.

8  Kohut, Heinz, Kendiliğin Çözümlenmesi (Çev. O. Cebeci), Metis Yayınları, İstanbul, 2004.

9  Ainsworth MDS, Blehar M, Waters E. Patterns of Attachment. New York, Basic Books, 1969

10  Pamuk, Şeniz, Güvenli Anne-Çocuk Bağlanması: Gerekli Beş Gelişimsel Süreç http://www.beyazpsikoloji.com/c/ebulten/makale/pageid/69

11  Hughes, D.A., Attachment-Focused Family Therapy. W.W. Norton & Company: New York, 2007.

12  Brenner C., Psikanalizin Temelleri (Çev. I. Savaşır, Y. Savaşır), Hekimler Yayın Birliği, Ankara, 1993.

13  Fairbairn, W.R.D., Psychoanalytic Studies of the Personality, New York: Routledge & Kegan Paul Limited, 2002.

14  Selçuk, Yeşim, Kendilik Üçgeni, http://seanslararasi.com/detail.aspx?yid=10

15  Bowlby J., Winnicott D.W., Montessori M, Kaplan L.J., Bettleheim B., Çocukları Anlamak: Ailelere Çocuk Psikolojisi El Kitabı (Çev. A. Yazıcı), Gendaş, İstanbul, 1998.

16  Freud S., Haz İlkesinin Ötesinde Ben ve İd (Çeviri. An Babaoğlu), Metis Yayınları, İstanbul, 2001.

17  Kohut, H., Kendiliğin Yeniden Yapılanması, 2. basım, (orijinal basım: 1977), İstanbul, Metis Yayınları, 2006.

18  Türköz, Yeşim, Makale, Yaşamın İlk Üç Yılında Anne Bebek İlişkisi, http://www.yesimturkoz.com/kritik-yillar-yasamin-i…

19  Miller L., Steiner D., Reid S., Trowell J., Holditch L., Çocuğunuzu Tanıyın: 0-6 Yaş (Çeviri F Doruker), Altın Kitaplar, İstanbul, 2004.

20  Erermiş S., Bellibaş E., Özbaran B., Büküşoğlu ND, Altıntoprak E., Bildik T. ve ark., Ayrılma anksiyetesi bozukluğu olan okul öncesi yaş grubu çocukların annelerinin mizaç özellikleri, Türk Psikiyatri Dergisi 2009; 20:14-21.

21  Akyıldız, Hüseyin, Bireysel ve Toplumsal Boyutlarıyla Yabancılaşma, Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Y. 1998 S.3 (Güz) s 163-176. dergipark.ulakbim.gov.tr/sduiibfd/article/download/…/5000113336

22  Adler, Alfred, Kişilik Bozuklukları ve Toplumsal Bütünleşme ( Çev. Belkıs Çorakçı), Say Yayınları, İstanbul, 1983.

23  Adler, Alfred, Yaşama Sanatı (Çev. Kamural Şipal), Say Yayınları İstanbul, 1992.

24  Emişçi, Saadet, Makale, Kendine Yabancılaşma, http://www.tavsiyeediyorum.com/makale_9618.htm

25  Masterson, J.M., Gerçek Kendilik (Çev. P. Üzeltüzenci), Litera Yayıncılık, İstanbul, 2010.

26  Fromm, Erich, Çağımızın Özgürlük Sorunu, (Ç. Bozkurt Güvenç ), Gündoğan Yayınları, 1995.

27  Horney K, Nevrozlar ve İnsan Gelişimi, 1999.