İnsan Zihninin Kendi Koyduğu Sınırları Aşabilmesi: ‘Öğrenilmiş Çaresizlik’ Karşısında ‘Öğrenilmiş İyimserlik’

Sınır - Yaz 2016

İnsan, hayatını sürdürürken çeşitli sınırlarla kuşatılmıştır. Bunların kimisi fiziksel ve dış etkenlerden kaynaklıyken bazıları da psikolojik ve içsel nedenlerle oluşur. İnsan nasıl kendi potansiyelini ketleyebilir ve kendi kendini olumsuz sınırlarla nasıl kuşatabilir? Bunun ne kadar bilincindedir? Kendi yarattığı veya koşulların dayattığı sınırların farkında mıdır ve bunlara müdahale edebilir mi? Sınırlarının farkında olmak onları ortadan kaldırmanın ilk koşuludur. Bu bağlamda öğrenilmiş çaresizlik kuramı, çaresizliğin nasıl “öğrenildiğini” ve insanın hayatındaki temel kararları nasıl etkilediğini inceler.

Çaresizlik öğrenilebildiğine göre, ‘çaresiz olmamak’ da öğrenilebilir mi? Bilinçli farkındalık ile bu nasıl başarılabilir?

Öğrenişmiş Çaresizlik Kuramı

İnsan davranışında öğrenme sürecinin çok önemli bir yeri vardır. Deneyim ve pratik sonucu davranıştaki göreceli ve kalıcı değişmeler olarak tanımlanan öğrenme, konuştuğumuz dili, tutum ve inançlarımızı, gelenek ve göreneklerinizi, amaçlarımızı, uyumlu ve uyumsuz kişilik özelliklerimizi ve algılarımızı etkilemektedir. (Hulse, Egeth ve Deese, 1980, aktaran Ersever )

Öğrenilmiş çaresizlik kavramı ilk olarak, daha sonradan Pozitif psikolojinin kurucularından olacak Seligman ve arkadaşı Maier’in (1967) Pennsylvania Üniversitesinde hayvanlarla yaptıkları araştırmalarıyla tanımlanmıştır. Bu araştırmacılar kaçma, çaresizlik ve kontrol grubu olmak üzere, üç grup köpek kullanmış ve köpeklere iki ayrı deneysel işlem uygulamışlardır. İlk aşamada birinci gruptaki köpeklere bir kutu içinde kaçabilecekleri elektrik şoku verilmiş, kutu içindeki bir pedala bastıklarında elektrik şoku kesilmiştir. Bu gruptaki köpeklere şokun geleceğini önceden belirten herhangi bir ayırt edici uyarıcı verilmeksizin 64 şok verilmiş ve köpekler bir kaç tekrardan sonra şoku pedala basarak durdurmayı öğrenmişlerdir. Deneye katılan ikinci gruptaki köpeklere ise birinci gruptaki köpeklerle aynı özellik ve sayıda şok verilmiş, ancak, deney ortamı bu gruptaki köpeklerin elektrik şokunu kesemeyeceği biçimde düzenlenmiştir. Deneye katılan üçüncü grup köpeklere deneyin birinci aşamasında hiç bir işlem uygulanmamıştır. (Ersever)

Köpeklerin her biri kendi grubunda bu deneyimi kazandıktan sonra, üç grup da başka bir kutuya konmuştur. Burada, kutunun bir tarafını diğerinden ayıran alçak bir engel yer almaktadır. Böylece köpekler engelin üzerinden atlayarak elektrik şoklarından kaçabileceklerdir. Deney sonuçları incelendiğinde, şokları önceden denetlemeyi öğrenen köpekler engeli aşıp kaçabileceklerini çok kısa sürede fark etmişlerdir. Daha önce şok verilmeyen köpekler de çok kısa sürede engeli aşıp şoktan kurtulmayı öğrenmiştir. Ancak yaptığı hiçbir şeyin işe yaramadığını öğrenmiş olan köpek, kutunun şoksuz bölümüne geçmek için engelin üzerinden kolayca atlayabilecek olmasına karşın, kaçmak için hiçbir çaba göstermemiştir. Kutudan düzenli olarak şok almasına rağmen kısa bir sürede pes etmiş ve olduğu yerde yatmıştır. Kutunun diğer tarafına atlayarak elektrik şokundan kaçabileceğini hiç fark etmemiştir. Köpekler, maruz kaldıkları ve daha da önemlisi engelleyemedikleri bu elektrik şoku karşısında çaresizlik geliştirmişlerdir. (Aksoy)

Öğrenilmiş çaresizlik modeli, köpeklerin kendi davranışlarıyla elektrik şokunun verilmesi arasında hiç bir ilişkinin bulunmadığını öğrenmelerine işaret etmektedir. Yani, davranış ve davranışın sonucu arasında bir ilişki olmadığı konusu yaşamın çeşitli yönlerine genellenerek çaresizlik davranışını ortaya çıkarmaktadır. (Cananoğlu, 2011)

Hiroto (1974) kontrol edilemeyen gürültü uyarıcısı vererek insanlarda öğrenilmiş çaresizlik gelişimini araştırmıştır. Yine üçlü deney düzeneği içinde oluşan araştırmada, deneyin birinci aşamasında, çaresizlik ve kaçma olmak üzere iki denek grubu çok yüksek sese maruz bırakılmıştır. Çaresizlik grubundaki denekler hayvan deneylerinde olduğu gibi hem kontrol grubuna hem de kaçma grubuna göre daha yüksek oranda çaresizlik davranışında bulunmuşlar, gürültüyü kontrol edebilecekleri halde kontrol etme yönünde çok az çaba göstermişlerdir.

Öğrenilmiş çaresizlik kavramı pek çok bilim adamı tarafından değişik şekillerde tanımlanmıştır.

İlk defa Seligman tarafından ortaya atılmış olan öğrenilmiş çaresizlik, kısaca bir davranış ile bu davranışın sonucu arasında bir bağlantı olmadığını öğrenmesi sonucunda bireyin benzer durumlarda gereken davranışı yapmaması olarak tanımlanabilir (Isaacowitz ve Seligman, 2007). Seligman’a göre davranışları ile belirli bir sonucu kontrol edemeyeceğini öğrenen bireyde, güdüsel, bilişsel ve duygusal alanlarda olmak üzere, üç yetersizlik ortaya çıkar. (Maier ve Seligman 1976, Aktaran Ersever, 1993). Güdüsel alandaki yetersizlik kendini, davranışa gerektiği kadar aktif olarak hazır olmama şeklinde gösterir. Bilişsel yetersizlik kendini kontrol algısının zayıflaması ile gösterir. Olayların kontrol edilmesi mümkün olsa bile, bireyin kontrol edebilmek için gerekli olan davranışları öğrenmesi güçleşir. Duygusal yetersizlik otonom faaliyetlerdeki değişme ile kendini gösterir. Bireylerdeki kalp atışlarındaki yükselme, kaygı gibi belirtiler buna örnektir. (Ersever.)

Abramson ve arkadaşlarına  (1978) göre iki tür çaresizlik vardır. Bunlardan birisi evrensel diğeri de bireysel çaresizliktir. Evrensel çaresizlik, sonucu kontrol etme yönünden tüm bireylerin başarısız olduğu durumları belirtmektedir. Bireysel çaresizlik ise sonucu kontrol etme yönünden bir bireyin başarısız diğer bireylerin ise başarılı olduğunu gösteren durumları ifade etmektedir

Tadeusz, (1993)’a göre öğrenilmiş çaresizlik olumsuz durumlardan kaçınmak veya başarmak gayretlerinde çevreyi etkileyecek bir yol bulamayan bireyin denemelerden vazgeçmesidir. (Aktaran, Sünbül ve Gürsel, 2001). Başka bir tanıma göre,  kişinin herhangi bir durumda çok sayıda başarısızlığa uğrayarak, bir şey yapsa da hiçbir şeyin değişmeyeceğini, olayların kendi kontrolünde olmadığını, o konuda bir daha asla başarıya ulaşamayacağını düşünüp, bir daha deneme cesaretini kaybetmesidir. Öğrenilmiş çaresizlik, geçmişteki acı deneyimlerden çıkarılan negatif şartlanmaların bugünkü davranışları belirlemesidir (Sekman, 2006, Cananoğlu, 2011).

Atkinson ve arkadaşları (1996) öğrenilmiş çaresizlik yaşantısı sırasında insanda ortaya çıkan durumu stres durumu olarak ele almaktadır. Bu çaresizlik yaşantısına bağlı olarak yaşanan stres durumu sırasında insanda ortaya psikolojik, bilişsel ya da fiziksel bozukluklar çıkabilir.

Geçirdiği yaşantılarında istenilen sonucun ortaya çıkmasını sağlayamayan ve davranışları ile bir sonucun ortaya çıkışını kontrol edemeyeceğine yani başarısız olacağına inanan bir insan, gelecekte davranışlarıyla sonucu kontrol edebilecek bile olsa, sonucu kontrol etmesini mümkün kılacak davranışları göstermeyecektir. Yapılan araştırmalar, davranışlarıyla sonucu kontrol edemeyen organizmanın başlangıçta hareketsiz kaldığını, denemeler ilerledikçe, edilgin hale geldiğini yani pasifleştiğini ve ilerleyen saflarda durumun “davranış-sonuç” ilişkisi bakımından tam bir “çaresizlik” halini aldığını ortaya koymaktadır. (Cananoğlu, 2011)

Thurstone’un yaptığı bir araştırmada öğrenilmiş çaresizliğin ortaya çıkmasında geçmiş yaşantıların ve bir çocuğun içinde bulunduğu çevrenin önemli bir rolü olduğu görülmüştür. Çevreyi kontrol etme olanağı bulamayan, etkileşimde bulunduğu kişiler tarafından sürekli kontrol edilen kişilerin başarısızlık karşısında daha kolay öğrenilmiş çaresizlik geliştirdikleri bulunmuştur (Aydın, 1985; aktaran Hayalioğlu)

Petermann ve Sauerborn (1989) hem ihmal edilen hem de şımartılan çocuklarda sosyal yönden yetersizlikler görüldüğünü, sosyal olarak yetersiz-ihmal edilen çocukların girişim yeteneği zayıf, edilgen tepkiler gösterebileceklerini ve bu çocuklarda çaresizlik davranışlarının görülebileceğini bildirmektedirler (Aktaran, Kılıç ve Oral, 2006). Dweck ve Reppucci (1973) genellikle kızların erkeklerden daha fazla çaresizlik davranışı gösterdiğini ve bunun kısmen öğretmenlerin kızlar ve erkekleri değerlendirmeye yönelik farklı geribildirimler vermelerine bağlı olabileceği belirtmektedir.

Öğrenilmiş Çaresizliğin Sonuçları

Çaresizlik yaşantısı sonucunda oluşan öğrenilmiş çaresizlik durumunda insanda ortaya çıkan sonuçları Hovardoğlu (1986) üç kategoride ele almıştır.

1. Güdüsel değişmeler, davranışlarda gerektiği kadar aktif olamama şeklinde ortaya çıkmaktadır. Yani davranışlarıyla bir sonucu kontrol edemeyeceğini öğrenen bireyin güdülenmesinde bir azalma ortaya çıkmakta ve ileride benzer durumlarla karşılaştığında sonucu kontrol edebilecek davranışları göstermek için daha az istekli ya da hevesli (kaçınma, geri çekilme) olmaktadır.

2. Bilişsel değişmeler kendisini, kontrol algısının zayıflaması ile ortaya koymaktadır. Yani davranışlarıyla sonucu kontrol edemeyeceğini öğrenen (öğrenilmiş çaresizlik) birey, yeniden ortaya çıkan bu türden davranışlar karşısında bir “kontrol edememe” beklentisi geliştirmektedir. Bu beklenti ise, olayların kontrolü mümkün olsa bile, bireyin kontrol için gereken davranış sistematiğini göstermesi ihtimalini zayıflatmakta ya da ortadan tamamıyla kaldırmaktadır. Böylece sonucu kontrol etmek ile ilgili yeni davranışların öğrenilmesi güçleşmekte ya da hiç mümkün olmamaktadır.

3. Heyecansal değişmeler ise bireyin biyo-fizyolojik faaliyetlerinde ortaya çıkan değişme ile kendisini göstermektedir. Araştırmalara göre davranışlarıyla sonucu kontrol edememe durumu bireylerde kan basıncında artma, kalp ritminde hızlanma ve bozulmalara yol açmaktadır. (Cananoğlu, 2011)

Öğrenilmiş çaresizlik, eğitim-öğretim sürecinde önemli bir etkendir. Çünkü yapılan çalışmalar bir öğrencinin başarısı ile öğrenilmiş çaresizlik davranışı arasında yakın bir ilişki olduğunu göstermektedir. Başarısız olan bir öğrencinin başarısızlık nedenini kendisine ilişkin nedenlere yüklenesi ve ilerde okul başarısı için önceden bir başarısızlık beklentisi içine girmesi hayli yüksek olabilir. Öğrenilmiş çaresizlik konusunda yapılan araştırmalar, bu olgunun bireylerde erken yaşlardan itibaren gelişmeye başladığını, öğrenilmiş çaresizlik ile birlikte görülen “başarısızlık beklentisinin bireyin yaşamında önemli sonuçlar doğurabileceğini, öğrenilmiş çaresizlik olgusunun devamı halinde bireyde depresif bozukluklar oluşabileceğini ortaya koymuştur. (Uzbaş 1998), öğrenilmiş çaresizliğe özgü açıklama biçimine sahip bireylerin diğer insanlara oranla depresyona daha yakın bireyler olduğunu ileri sürmektedir. Öğrenilmiş çaresizlikten kaynaklanabilen depresyonun olumsuz sonuçları ise öğrencilerde istenmeyen bir takım davranışlar halinde görülebilir. (Düzgün, Hayalioğlu, 2006).

Uzun süre yoksunluk yaşayan bireyler kişisel yetersizlik, olumsuz benlik imgesi, kendini suçlama, karamsarlık ve geleceğe ilişkin olumsuz beklentiler gösterebilmektedir.

Çaresizliğin, insanın fiziksel sağlığını da olumsuz etkilediği kanıtlanmıştır. Bununla ilgili ilk çalışmalardan birini Madelon Visitainer gerçekleştirmiştir. Laboratuarda yaptığı bir deneyde farelere,  tümör oluşturabilecek birkaç hücre yerleştirmiştir. Ancak bu hücreler, bağışıklık sisteminin normal şartlar altında karşı durabileceği hücrelerdir. Ardından iki gruba ayrılan farelerden bir grubu çaresizliği öğretmiştir. Deneyin sonunda hâkim olma (mastery) duygusunu geliştiren farelerden %70’si tümörü reddedebilmişken, çaresizliği öğrenen bu oran %27’de kalmıştır. Dolayısıyla Visintainer bu durumda öğrenilmiş çaresizlik olan bir psikolojik durumun kansere yol açabileceğini gösteren ilk kişi olmuştur. (Seligman, 2006) daha sonra yapılan araştırmalar öğrenilmiş çaresizliğin bağışıklık sistemini pasifleştirdiği kanıtlamıştır. İyimserlerin daha sağlıklı olmalarının diğer bir sebebi de sağlıklarına daha çok dikkat etmeleri ve gerektiğinde bir doktora danışmayı ihmal etmemeleridir. Ayrıca başlarına kötü olaylar gelen insanlar istatistiklere göre daha çok hasta olur.

Kötümserlik ve İyimserliğin Öğrenilmiş Çaresizlik ile İlişkisi

Yaşamda herkesin başına bazı terslikler gelebilir. Kimi insan kendisinin çok şanssız olduğuna, tüm kötü olayların kendisini bulduğuna inanmaktadır. Kimi insan da benzer terslikleri yaşamasına rağmen, kendinden ve yaşamdan memnun olduğunu ve zorlukları aşabileceğini ifade etmektedir. İnsanların başlarına gelen terslikleri, kötü şeyleri kendilerine nasıl açıkladıkları onların kötümser ve iyimser olma durumlarında etkili olur. Seligman’a göre insanın kötümser veya iyimser olması çaresizlik geliştirmesinde oldukça etkilidir. (Seligman, 2006)

Kötümserlerin belirleyici özelliği, kötü olayların uzun bir süre devam edeceğine, yaptıkları her şeye zarar vereceğine ve kendi hataları olduğuna inanma eğilimleridir. Aynı ağır darbeyi alan iyimserler ise, yaşadıkları başarısızlığı tam tersi bir biçimde yorumlar. Yenilginin yalnızca geçici bir aksaklık olduğuna ve nedenlerinin de yalnızca bu tek olguyla sınırlı bulunduğuna inanma eğilimindedirler. İyimserler, yenilginin sadece kendi hataları olduğunu düşünmezler: Koşullar, geliştirilmesi gereken beceriler, şanssızlık ya da diğer insanlar buna neden olmuştur. Bu gibi insanlar yenilgiden etkilenmezler. Kötü bir durumla karşılaştıkları zaman, onu bir zorluk olarak görür ve eskisinden daha çok çaba harcarlar. Pes etmezler. (Aksoy)

Kötümser insanlar kolay depresyona girer. Yeteneklerini verimsiz kullanır ve hayattan yeteri kadar zevk alamazlar. Bir işe başlamaları zordur. Okul ya da işlerindeki performansları düşüktür. Fiziksel sağlık bile bu durumdan çokça olumsuz yönde etkilenir.  Yapılan araştırmalar iyimser kişilerin okulda ve işyerlerinde kötümserlere göre daha başarılı olduklarını gösterir. Ancak kötümserlerin bazı durumlarda daha gerçekçi oldukları gözlenmiştir. Bu da hayati tehlikesi olan durumlarda avantaj yaratabilir. Seligman çalışmalarında iyimser insanların okulda ve işlerinde daha başarılı olduklarını, göstermiştir.

İyimserler yenilgiler karşısında daha çabuk ayağa kalkar ve yeniden başlayabilir. Kötümserler ise düştüklerinde depresyona girebilirler. Bu motivasyon ve devam edebilme güdüsü sayesinde iyimserler işlerinde daha başarılı olurlar. Sağlık durumları da daha iyidir.

Seligman, olumsuzluğun yıkıcığına karşın olumlu bir tarza sahip olanların bundan nasıl etkileneceğini araştırmaya koyuldu ve araştırmaları için iş yaşamında satış alanına yöneldi. Satış alanı olumsuz tepkilerin, reddedilmenin, hayal kırıklıklarının sık yaşandığı bir dünyaydı. Çalışmanın sonunda, karşılaştıkları itirazları kalıcı ve şahıslarına yönelik algılamayıp geçici olduğunu, bunun genel değil (hep böyle oluyor yaklaşımı)  o müşteriye özel bir durum olduğunu düşünenlerin, yani genel olarak iyimser açıklama tarzına sahip satışçıların daha yüksek performans gösterdikleri görüldü. (Kalit) Seligman, bu bulgular üzerine Amerika’daki en büyük sigorta şirketlerinden biri olan Met Life ile çalışarak satış temsilcilerinin işe alım süreçlerinde adayların iyimserlik özelliklerini belirleyen testler geliştirmiş ve bu özellikleri yüksek çıkan adayların işe alınmasıyla satış performansı %50 arttırılmıştır. (Seligman, 2006)

Seligman ve Abramson çaresizlik ve depresyonun ortadan kaldırılmasında kişilerin başlarına gelen olaylar hakkındaki açıklama tarzlarını değiştirmenin önemi konusunda çalıştılar. Belli tarzda açıklama yapanların çaresizliğe davetiye çıkardıklarına, onlara bu açıklamaları nasıl değiştirebilecekleri öğretildiğinde depresyonu da ortadan kaldırılabileceğini düşündüler. Kimileri başlarına gelen kötü olaylar hakkında “Hepsi benim yüzümden, tüm bunlar hiç bitmeyecek ve yatığım her şeyi etkileyecek” diye düşünürken bazısı “şartlar buna yol açtı, bir süre sonra ortadan kalkacak. Zaten hayatta başka şeyler de var.” diye kendilerine açıklama yaparlar. Kötü olayları nasıl açıkladığınız, sadece yenilgiye uğradığınızda dile getirilen sözcükler değildir. Bu çocukluğunuzda ve ergenlikte öğrendiğiniz bir düşünme örüntüsü, alışkanlığıdır. Seligman, açıklama tarzımızın, doğrudan doğruya, dünyadaki yerimizle ilgili görüşümüzden, kendimizi değerli ve haklı ya da değersiz ve umutsuz bulmamızdan kaynaklandığını ifade eder. Bu durum da iyimser ya da kötümser olmamızda da belirleyicidir. (Aksoy)

Açıklama tarzının 3 önemli yönü vardır: Süreklilik, Genelleme ve Kişiselleştirme.

Süreklilik / Geçicilik: Çabuk pes eden kişiler başlarına gelen kötü olayların sürekli devam edeceğine ve hayatlarını etkileyeceğine inanırlar. Bu kötümser açıklama tarzıdır. Çaresizliğe direnen kişiler ise kötü olayların sebeplerinin geçici olduğunu düşünür ki bu da daha iyimser bir açıklama tarzıdır.
Genelleştirme: Yenilgilerin sebeplerini genelleştirerek hayatının her alanına yayanlar kötümser açıklama tarzına sahiptir. İyimserler kötü olayların spesifik, geçici nedenleri olduğuna ve sadece belli bir konuyla sınırlı olduğuna inanır. Umut da aslında açıklama tarzının bu iki boyutuyla ilgilidir. Kötü olaylar için geçici ve spesifik nedenler yüklemek umudun doğmasını sağlar. Öte yandan kalıcı sebepler gelecekte çaresizliğe ve umutsuzluğa neden olur.

Kişiselleştirme: Kötü olaylar karşısında insanın kendini (içselleştirme) veya ötekileri ya da koşulları suçlamasıyla ilgilidir. Birey, davranışının nedenini çaba, yetenek, kişilik özelliği gibi kendine ilişkin değişkenlere ya da şans, işin güçlük derecesi, ortamın özellikleri gibi kendisinin dışındaki değişkenlere yükler. (Kök, 1992)

Kötümser açıklama tarzı ile kişi kendisi ve dünya hakkında olumsuz duygular besler, kötü olayları değişmeyen, genel ve içsel nedenlere bağlar. Ancak insanın yenilgi, kayıp ve çaresizlik konularında farklı bir bakış açısı, farklı bir açıklama tarzı geliştirerek zor zamanlarla çok daha kolay baş etmek ve depresyondan kurtulmak mümkün olabilir.

Açıklama tarzı çocuklukta gelişir. Genel olarak bakıldığında ergenlik çağına kadar çocukların çok iyimser, umut dolu ve çaresizliğe karşı korunmuş oldukları gözlenir. Ancak ergenlikle beraber bu iyimserliğin ciddi bir bölümünü kaybederler. Seligman, evrimin bir şekilde gelecek nesilleri güvence altına almak için çocukların sağ salim ergenliğe ulaşmasını hedeflediğini ve bu nedenle intihar eğilimi gösterecek kadar depresyona girmediklerini yazar. Zira yedi yaşından önce intihar eden bir çocuk yoktur. Doğa çocuklara bol bol umut bahşetmiştir.

İnsanın açıklama tarzı hayatının erken dönemlerinde oluşur ve bunu etkileyen faktörlerle ilgili 3 temel varsayım vardır:

• Annenin açıklama tarzı

• Büyüklerin (öğretmen ve ebeveynlerin) eleştiri tarzı

• Hayatta yaşanan çocukluk krizleri.

Annenin, çocuğuyla olan ilişkisinde, hem kendi başına gelen hem de etrafında gördüğü olayları nasıl açıkladığı çok önemlidir. Annesinin kötü olayları kalıcı, süreklilik gösteren ve kişisel sebeplere bağladığı dinleyen bir çocuk dünyanın bu şekilde işlediğini varsayar. Çocuk, hayatındaki en etkili insandan kötü olayların bitmeyeceğini, her şeye zarar verebileceğini öğrenir. Çocukların antenleri sürekli açıktır ve annenin çocuklarının “Neden?” sorularına verdikleri cevaplar onların hayat karşısındaki açıklama tarzlarını şekillendirir ve çaresizliğe sevk edebilir. İyimser annenlerin çoğunlukla çocukları da iyimser olur. Açıklama tarzının modellenmesi açısından babanın etkisinin çok daha az olduğu gözlemlenmiştir (Seligman, 2006).

Bunun yanında ebeveynlerin çocuklarına  “Yine yapamadın” derken bir daha düşünmeli, ona boyunu aşan başaramayacağı baştan belli olan görevler vermemelidir. Çocuklar başarabileceği küçük adımlarla hareket ederse özgüvenleri zedelenmeden, sonundaki büyük işleri de başarabilecek hale daha kolay geleceklerdir. Ancak çocuğa direkt olarak boyundan büyük hedefler gösterilmesi veya beklenmesi, başaramamaları sonucunda öğrenilmiş çaresizlik geliştirecektir. Anne ve babaların çocuklarına bu alanda iyi bir model olmaları da gerekmektedir. Küçük başarılar da takdir edilmeli, yapılan hatalar kabullendirilip, doğrusu öğretilmelidir. Aşırı koruyucu yetiştirmekte çocuklara “sen yapamıyorsun” mesajını verir. Anne ve babanın sürekli tartıştığı ve birbirlerini acımasızca eleştirdikleri ortamda yetişen çocuklar için öğrenilmiş çaresizlik kaçınılmazdır.

Seligman, öğrenilmiş çaresizlikte çocukluk yaşantılarının önemli olduğuna inanır. Çocuk bir davranışta bulunduğu zaman çevrede hemen bir değişim meydana getirebiliyorsa çocukta hâkim olma (mastery) duygusu gelişir. Davranış ile sonuç arasındaki ilişki zamandaş değilse, çocuk davranışta bulunmanın bir önem taşımadığına inanır ve çaresizlik duygusu gelişir. Erken yaşta kontrol edici yaşantıların varlığı, hâkim olma duygusunun yerleşmesine yol açar ve çaresizliğe karşı bir tür bağışıklık oluşur (Akt. Aydın, 1985).

Açıklama tarzını etkileyen diğer etkenler ise çocuğun, öğretmen, aile büyükleri gibi hayatındaki önemli büyüklerin olumsuz olaylar karşısında onları nasıl eleştirdiği ve ailenin yaşadığı zor durumlar karşısındaki tavırlardır.

Öğrenilmiş İyimserlik

Seligman günlük yaşamda insanların çaresizlikten kurtulmayı öğrenmelerinin önemine inanmış ve bu nedenle de ‘Öğrenilmiş İyimserlik’ adlı kitabından genişçe bahsettiği öğrenilmiş iyimserlik kavramı üzerinde durmuştur. Varsayım kısaca şöyledir: Eğer çaresizlik öğreniliyorsa, çaresizlikten kurtulmak için gerekli olan beceriler de, örneğin iyimserlik, öğrenilebilir olmalıdır. Bu bakış açısı oldukça önemlidir. Çünkü depresyon gibi günlük yaşamı, işlevselliği etkileyen psikolojik rahatsızlıklar da öğrenilmiş çaresizlik kuramı ile açıklanabilmektedir. Bu da demek oluyor ki çaresizlikle ve depresif belirtilerle baş etmek mümkün olabilir. (Aksoy)

Kötümser insanlar engeller karşısında daha cesaret verici bir bakış açısına sahip olmayı öğrenebilirler. Bunun ilk aşaması olumsuz olaylar karşısında zihinde otomatik olarak oluşan düşünceleri fark etmektir. Düşünceler çok kısa bir sürede inancalara dönüşebilir. İnancalar alışkanlık haline gelir ve durup bunlara odaklanana kadar bu fark edilmeyebilir. Bu inancalar da duyguların ve yapılan eylemlerin nedenidir.

Öğrenilmiş iyimserlik, olumsuz düşüncelerin farkına varılması, tersliklere, akılcı, yapıcı, kalıcı olmayan, genelleme ve kişiselleştirmelerden uzak bir açıklama tarzı ile yaklaşabilmektir. Demek ki tersliklere verilen zihinsel tepki ile düşünce biçimini değiştirerek, olumsuz durumlarla çok daha iyi başa çıkılabilir. Örneğin, insan mutsuz, kaygılı ya da kızgın olduğunu fark ettiği her sefer, kendine neler söylediğinizi düşünmelidir. Bazen değiştirilmesi mümkün olmayan durumlarla karşılaşılabilir. Durum böyle olduğunda durumu değiştirmeye, tersliğin bir felakete dönüşmesini önleme yolları üzerine yoğunlaşmak önemlidir. Ancak olumsuz düşünceler çoğu zaman çarpıtılmış düşüncelerdir. Bunlara meydan okumamız gerekir. Duygusal yaşamın bunları yönetmesine izin verilmemelidir.(Aksoy)

İnsan olumsuz düşüncelerin farkına vardığı anda ya dikkatini başka konuya vermeli ya da bu düşüncelerin üstüne giderek doğruluğunu veya geçerliliğini sorgulamalıdır. Bunları fark edip yazıya dökerek, doğruluklarını teyit edecek yeterli kanıtlar bulmaya çalışarak, alternatifleri düşünerek otomatik oluşan olumsuz düşüncelerle bilinçli olarak mücadele etmelidir. Bunlar engellenebilirse, ardından gelen olumsuz duygular da yerini neşeye bırakabilir.

Öğrenilmiş iyimserlikle “olumlu düşüncenin gücü” denilen yaklaşım arasındaki farkın anlaşılması önemlidir. Pollanavari Olumlu düşünmede “ Her gün her şekilde daha iyiye gidiyorum, ben çok özelim.” Türünden temeli ve kanıtı olmayan yargılar tekrarlanır ancak bunlar tutarsız olduğundan etkili olamaz. Buna karşın öğrenilmiş iyimserlik tutarlıdır ve olumsuz olmayan düşünme ile gelişir. Alternatifleri düşünme sanatıdır. İyimserlik, işler kötü gittiği zaman suçu başkalarına atmak değildir. Sorunlar karşısında sorumluluğu yok saymak onları sadece daha da kaçınılmaz hale getirir. İyimserlik, mutsuzluğu ya da öfkeyi yok saymak ya da reddetmek de değildir. Olumsuz düşünceler de hayatın bir parçasıdır ve insanı rahatsız eden durumları düzeltebilmek için oluşan uyarılardır.

Schulman (1999) gerçeği görmezden gelen ya da kör bir iyimserliğin değil, zarar ya da riskin yüksek olduğu durumlarda kötümserliğin, düşük olduğu durumlarda iyimserliğin tercih edilmesini öneren esnek iyimserliği savunmaktadır. Esnek iyimserlik ile gerçekçi olmayan iyimserliğin yaşanılan durumun taşıdığı risk ya da zararı değerlendirme ölçütlerinin farklılaştığı görülmektedir. Esnek iyimserlik, riskin ya da zararın boyutlarını değerlendirirken gerçekliği referans alırken; gerçekçi olmayan iyimserlik, her koşulda iyimserliği referans almaktadır. (Yağmur, Duy)

Seligman, iyimserliği öğretebilmek için arkadaşlarıyla beraber yıllarca yaptıkları çalışmalar sonucunda sistematik bir yöntem geliştirmiş ve bunu birçok öğretim kurumunda başarıyla uygulamışlardır. Öncelikle, yaptıkları anketlerle kötümser ve depresyona meyilli çocukları /gençleri belirleyip bu kişiler üstüne çalışmışlardır. Öğrenilmiş iyimserlik tekniklerini, özellikle kötümser düşüncelere meyilli 8-14 yaş arasındaki çocuklarda uygulamak ve onları gelecekte yaşayabilecekleri çaresizliklere karşı bağışıklı hale getirmek çok önemlidir. Bu konuda hem öğretmenlerin hem de ebeveynlerin üstüne önemli görevler düşmektedir. Seligman, çocukların kötümserlik derecesini belirleyerek depresyona yatkınlığı sayısal olarak ölçebilmeyi ve bunların sonucunda riskli çocuklara iyimserliğin nasıl öğretilebileceğini “İyimser Çocuk” (Optimistic Child) adlı kitabında detaylarıyla anlatmıştır. Bir çocuğa iyimserliğin öğretilmesi ona kendini tanıması, kendisini ve dünyayı merak etmesini sağlar. Çocuğa iyimserlikle, önüne çıkan her şeyi pasif bir kabullenişle karşılamak yerine dünyada aktif sorumluluk alması, hayatını kendi yönlendirmesi öğretilir. (Seligman, 1995).

Ancak Seligman iyimserliğin her şeyin koşulsuz çaresi olmadığı konusunda da uyarıda bulunur. İyimserlik, doğru ebeveynliğin, çocuğun güçlü ahlaki değerlere sahip olmasının, azim ve adalet duygusunun yerine geçemez. İyimserlik sadece bir araçtır ancak doğru ve yerinde kullanıldığında, güçlü bir araçtır. Güçlü değerler ve azimle beraber hem bireysel başarıyı hem de sosyal adaleti mümkün kılabilir. (Seligman, 1995)

Kaynakça:

Abramson, L.Y., Seligman, M.E.P. ve Teasdale, J. (1978), “Learned helplessness in human: critique and reformulation”, Journal of Abnormal Psychology, 87 (1), ss. 49-74.

Aksoy, Gözde Emik; Öğrenilmiş İyimserlik. http://www.ozelegitimizmir.com/tr/ogrenilmis-iyimserlik-makalesi.html

Atkinson R. Atkinson R.C., Smith E.E., Bam D.J. ve Hoeksema S.N (1996), Hilgard’s introduction to psychology, harcourt brace company, USA: 12’th Edition.

Aydın, B. (2006), “Öğrenilmiş Çaresizliğin Yordanması ve Yaşam Başarısı İle İlişkisi”, Yüksek Lisans Tezi, Mersin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Mersin.

Cananoğlu, Eda; ilköğretim 5. Sınıf Öğrencilerinin Öğrenilmiş Çaresizlik Düzeyleri Ve Algıladıkları Sınıf Atmosferinin Sosyodemografik Değişkenlere Göre İncelenmesi;  Türkiye Cumhuriyeti Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sınıf Öğretmenliği Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi Adana, 2011

Dweck, C.S. ve Repucci N. D. (1973), “Learned helplessness and reinforcement responsibility in children”, Personality and Social Psychology, 25, ss. 109-116.

Ersever, Hakan; Öğrenilmiş Çaresizlik; Ankara üniversitesi eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi ilt: 26 Sayı: 2 Yayın Tarihi: 1993

Hayalioğlu Halil, Düzgün Şükrü;  Öğrencilerde Öğrenilmiş Çaresizlik Düzeyinin Bazı Değişkenler Açısından İncelenmesi; Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Dergisi Yıl:2006 Sayı: 13

Hiroto, D.S; Locus of Control and learned helplessness; Journal of Experimental Psychology, 102, 187-193

Hovardaoğlu, S. (1986), “Bazı Değişkenlerin Öğrenilmiş Çaresizliğe Etkileri”, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Ankara.

Hulse, S.H.; Egeth, H. Ve Deese, J., (1980) The Psychology of Learning, McGraw- Hill

http://www.hurriyetaile.com/cocuk/cocuk-psikolojis…

Isaacowitz D. M. ve Seligman M.E.P. (2007), Learned helplessness, Elsevier Inc.

Kalit, Ercan; Olumlamanın Gücü, http://www.yediadim.com/satis-makaleleri/olumlaman…

Kök, M. (1992), “Psikolojik Danışmanın Dezavantajlı Çocukların Öğrenilmiş Çaresizlik, Benlik Tasarımı ve Genel Kaygı Düzeylerine Etkisi”, Yüksek Lisans Tezi, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum.

Meier, S.F.; ve Seligman, M.E.P.; (1976) Learned Helplessness: theory and evidence. Journal of Experimental Psychology. 105, 3-46

Sekman, M. (2006), Her Şey Seninle Başlar, Alfa Yayınları, İstanbul.

Seligman, M.E.P. ve Maier, S.F. (1967), “Failure to escape traumatic shock”, Journal of Experimental Psychology, 74.

Seligman, Learned Optimism: How to Change Your Mind and Your Life; Vintage Books Edition, 2006

Seligman, Optimistic Child: A Proven Program to Safeguard Children Against Depression and Build Lifelong Resilience, 1995

Schulman, P. (1999). Applying learned optimism to increase sales productivity. Journal of Personal Selling & Sales Management, 19(1), 31-37.

Sünbül, A.M. ve Gürsel, M. (2001), “Başarılı ve Başarısız Lise 1. Sınıf Öğrencilerinin Öğrenilmiş Çaresizlik ve Problem Çözme Becerilerinin Karşılaştırılması”, Selçuk Üniversitesi. Eğitim Fakültesi Dergisi, 12, Konya.

Terwogt MM, Schene J, Koops W (1990), “Concepts of emotion in institutionalized children”,

Ulusoy, Yağmur; Duy, Baki.; Öğrenilmiş İyimserlik Psiko-eğitim Uygulamasının Öğrenilmiş Çaresizlik ve Akılcı Olmayan İnançlar Üzerindeki Etkisi, Kuram ve Uygulamada Eğitim Bilimleri  Educational Sciences: Theory & Practice – 13(3)  1431-1446 ;

https://www.edam.com.tr/kuyeb/pdf/tr/9b7e744b335ce68675b2cd2797fb91e2soytr.pdf