NLP'yi Anlatmak

Sayı 25 - Haziran 2012

“Görünce tanırım,

İşitince anlarım,

Yapınca öğrenirim.”

Çin Atasözü

En kısa tanımı ile “insanın kendi beynini kullanma kılavuzu” olan NLP (Neuro Linguistic Programming: Nöro Dilbilimsel Programlama) takdir edersiniz ki salt yazıya gelen bir öğreti değil. Burada yazacağım her şey eksik ya da bir tür tahrife uğramış olacaktır bu nedenle. Bir başka deyişle, NLP yapılarak iyi anlaşılır ve yazı genellikle NLP deneyimine haksızlık yapar. Bu nedenle olabildiğince sohbet dilinde aktarılması, okuyanın okuduğunu kendi deneyimleri ile karşılaştırarak özümsemesini sağlar. Richard Bandler ve John Grinder (NLP’nin kurucuları) Structure of Magic: Sihrin Yapısı adlı kitaplarında şöyle diyorlar:

Örneğin, şu cümleyi alın: Kitap mavi. Mavi, bizim İngilizceyi (Türkçeyi) anadili olarak konuşanların, görülebilen ışık çizgisinin bir bölümüne ilişkin deneyimimizi tarif etmek için kullanmayı öğrendiğimiz isimdir. Dilimizin yapısı tarafından yanlış yönlendirilerek, maviliğin, kendi duyumsadığımıza verdiğimiz ad yerine, kitap diye adlandırdığımız nesnenin bir özelliği olduğunu düşünmeye başladık.

O halde, tüm algılar faks gibi bir temsile dayanır; burada “faks”tan kasıt, herhangi bir temsilin sadece gerçeklik hakkındaki bilginin sistematik olarak kodlanmasının bir yolu olduğudur, gerçeğin kendisi değil. Bu yolla, algılamanın kendisinden türetildiği içsel temsillere bağlı olarak her algının doğru, ancak eksik olduğu söylenebilir.

Büyük olasılıkla NLP hakkında bir şeyler duymuş ve/veya okumuşsunuzdur. Çağın pazarlamacı zihniyeti paralelinde, size her şeyi yapabileceğinizi öneren bir öğreti olarak tanıtılmıştır öncelikle. Kapitalizmdeki her olgu gibi, bu yolla metalaştırılmış, içeriğinden boşaltılmış, satın alındığında mutluluk veren bir hapa dönüştürülmüş olarak… Bir teori, bir felsefe ve bir yaşam biçimi olarak… İşin hakikati, NLP ile insanlar, daha önce havsalalarının almayacağı şeyleri yapmayı başarmışlardır. Çünkü NLP bir teknik, bir metodoloji olarak insan beyninin zaten kullandığı yöntemi, daha etkin ve iradi olarak kullanmamıza olanak sağlar.

Richard Bandler ve John Grinder, bu tekniği başkalarını gözlemlerken keşfetmişlerdir. Sordukları soru da şudur: “Farkı yaratan fark nedir?” Gözlemlemeyi seçtikleri kişiler, kendi alanlarında mükemmele ulaşmış kişilerdir, bu alan ne olursa olsun: aile terapisinde diğerleri % 20 oranında başarı gösterirken, aynı üniversitede (California) % 80 başarıyı yakalayan Virginia Satir; Geştalt ekolünün kurucusu Fritz Perls, antropolog ve sistem düşünürü Gregory Bateson, hipnoterapinin kurucusu ve düşüncesiyle kendi felcini yenerek bu yola çıkan Psikiyatr Dr. Milton Erickson, Nureyev ve kendi kendine uyuşturucu bağımlılığından kurtulabilmiş gençler ve diğerleri…

Bu insanların çoğunun hayatı benzer varsayımlarla karşıladığını keşfettiklerinde, buradan bir dizi “mükemmeliyet varsayımları” oluşturdular. Asıl çarpıcı olan ise şu keşifleridir: “Farkı yaratan fark, kişinin o olguyu kendi zihninde nasıl temsil ettiğinden doğmakta.” Bunu gözlemleri ve NLP’ce sordukları sorularla keşfederler. Bu ise, insanlık için muhteşem bir kapı açar ve şu varsayıma neden olur: “Eğer bir kişi bir şeyi yapabilirse, herkes yapmayı öğrenebilir.”

Doğaldır ki, “Bu nasıl mümkün olabilir?” sorusu gelir hemen akla. Bu sorunun cevapları da NLP’nin özünü teşkil eder.

Evinize aldığınız bir tost makinesinin bile bir kullanma kılavuzu vardır, ama hiçkimse size “Hoş geldin dünyaya bebek, al bu da senin kendi beynini kullanma kılavuzun,” demedi! Hepimiz, bizden önce gelenleri modelleyerek kendimiz ve hayat hakkında kanaatler edindik, davranış kalıplarımız oluştu. Genetik kodlama ile beraberimizde getirdiklerimizin üstüne, esas olarak anne ve babamızın ya da bizi büyüten kişinin dünya modelini benimsedik. Üstelik bunun çoğu, henüz bilincimizin bile ayrışmadığı 0–3 yaşları arasında oldu. Yani bugün, hayat ve kendi hakkımızdaki genellemeler aslında bize ait değildir. Yetişkin hayatımızda, bazen bu düşünce ve davranış kalıplarımızın esiri, bir tür kukla olarak işin içinden çıkmaya çalışırız. Korkularımız, takıntılarımız, değersizlik duygumuz, özgüven eksikliğimiz, inançlarımız, değerlerimiz hatta kimliğimiz, doğduğumuzda oluşturmaya çalıştığımız hayatta kalma stratejisi bağlamında başkalarını örnek alarak ya da dışarıdan gelen önermeleri aynen yükleyerek oluşturduğumuz kayıtların sonucudur. Ne yazık ki, bu kayıtların ne olduğunu bilemeyiz; sadece onların tezahürünün (manifetasyonlarının) farkına varabiliriz ve hoşnut değilsek de değiştirmeye çalışırız.

Burada bir başka NLP varsayımından söz etme sırası:“Değişmek için ihtiyaç duyduğunuz kaynaklar sizde zaten var.” İnsan beyninin hızlı çalışan sağ lobu (sağlaklar için; solaklar için tam tersi), en muhafazakâr tahmine göre, bir saniyede on milyon bitlik bilgi hızında (bunu kırk milyon olarak tahmin eden düşünürler de var) bilgiyi, beş duyu cinsinden algılar, depolar, kodlar ve gerekirse sinirlerimize emir verir ve eylem ve/veya söze dönüştürür. Beynin dili beş duyudur. Deneyimlerimiz de bu beş duyudan oluşmaktadır, başka neden olabilir ki? Sağ beyne biz farkında olmadığımız taraf demeyi seçeriz, çünkü çok daha yavaş çalışan sol beynin aksine, sağ beyin rasyonel aklımızın bilgisi ya da denetimi dâhilinde işlemez.

Sol beyin rasyonel aklın, mantığın, sayıların ve dilin bulunduğu bölümdür. Çok yavaş (en hızlı konuşmamızın hızında) ve ‘binary’ sistemle (1–0, devre açık, devre kapalı) çalışır. Yani bilgisayarı kendi beynimizin bu bölümünü model alarak üretmişizdir. Bu tarafla yapabildiklerimiz sınırlıdır, ancak çok önemli bir işlevi vardır: bizi hayatta tutmak. Kimi durumlarda 2 kere 2 hep 4 etmek zorundadır. Başka bir sisteme geçmemelisiniz. Karşıdan karşıya geçerken 50 tonluk kamyon geliyorsa, yapmanız gereken şey kaçmaktır. “Acaba ağır ağır geçsem kamyon beni ezer mi?” gibi bir alternatifiniz yoktur. Bunu sağlayan sol beyindir ve bu nedenle de her türlü değişime direnir. Çünkü onun programına göre, bugüne kadar sizi olduğunuz gibi hayatta tutmuştur, değişime ne gerek vardır?  Her değişimi bir tehdit, bir ölüm tehdidi gibi algılar: programın ve bakmakla yükümlü olduğu bedenin!

Sağ beyne gelince, bütünsel düşüncenin, hayal gücünün, 3 boyutluluğun, ritmin ve renklerin bulunduğu yerdir. Yukarıda söz ettiğim hızlı çalışan beyin bu taraftır. Sol beyne ait olan dil, sağ beyne tercüman olamaz. Bu nedenle sanat vardır. Sanat sağ beynimizi ifade edebilme aracıdır; bu edebiyatla/şiirle dili kullanmak şeklinde olsa bile. Çünkü edebiyatta dil farklı bir şekilde kullanılarak sanata dönüşür. Dans/raks da bir kendini ifade biçimidir ve sanattır. Yaratıcı süreç içinde hemen tüm büyük sanatçılar, yeni bir şey keşfedenler ya da bilimsel sezgilerini kullananlar, bunu bir tür trans içinde yaptıklarını ifade ederler. Trans, yavaş çalışan sol beyni by-pass ederek sağ beynin kaynaklarına ulaşma halidir. Dinler ve mistik oluşumlardaki meditasyon, zikir vb. uygulamalar, bu trans haline (ya da vecd) geçebilmek için birer araçtır. NLP bize bunu, istediğimiz anda, iradi olarak yapabilmemizi sağlar: hayatın her alanında ve istediğimiz sonuç çerçevesinde.

Sağ beynin Avatar filmindeki gibi bütüne, kolektif enerjiye, sevgiye, tevhide vb. bağlanmanın göbek bağı olduğuna inanıyorum. Birçok öğretinin aksine, insanın hem iç hem de dış dünyanın ayrımına varması için sadece beş duyusu olduğunu düşünüyorum. İngiltere’deki bir guru’mun dediği gibi, “6. his dedikleri, sadece bu duyularımızın çok hızlı çalışma halidir!” Amaçlanan Nirvana ya da vecd haline, her iki beyni de ve birbirleri ile geçişimli kullanabilme haline ulaşmak olduğuna inanıyorum. Bu bağlamda Tanrı ile birliğimizin vücud bulduğu yer de sağ beynimizdir. Sağ beynimiz bütünün hem kendisi hem de bir mikro-kozmosu ve insanlarda o bütünle birleşmenin kapısıdır. Sağ beynin kaynaklarına ulaştığınızda, kim olduğunuzu hatırlıyorsunuz ve insan olmaktan doğan sınırlar kalkıyor. Ancak, bizim bunun farkına varabilme yolumuz, yine beş duyumuz ile yaptığımız bir algılama (örneğin, vahiy ses duyusuyla, tabletler görsel olarak inmiştir) ve bu algıyı da dilin sınırlılığı içinde anlamaya ve aktarmaya çalışıyoruz: yani bir sonsuzluğu, sonlu bir araçla…

Metin Bobaroğlu’nun aktardığı “kavram ve simge dili ile tasavvufun hikmet dili”ni bu bağlamda düşündüğümüzde, birincisi sol beynin, ikincisi de sağ beynin dili olur.

Ölen deneyimlerdir; çünkü kavramlar ölü doğar zaten. Bir deneyimin içindeyken (sağ beyin) onu kavramsallaştıramazsınız (sol beyin). Kavramsallaştırmak, adını koymak demektir, deneyimden çıkıp o deneyime bakmak ve adını koymak demektir. Bu arada deneyim ölmüştür ve kavram da ölü olan bir olgunun ifadesidir ancak. Bu nedenle Adorno, “İnsan asla mutluyum diyemez, ancak mutluydum diyebilir,” demiştir.

Deneyimi yaşarken o ne ise onu olursunuz. Beyin beş duyu cinsinden bunun kaydını ve kodlamasını yapar. Bir başka zaman aynı deneyime ulaşmak istediğinizde, o deneyimi tetiklersiniz ve insan nöro-fizyolojik olarak hatırladığı için, aynı deneyimi yeniden yaşamanız mümkün olur. İşte bu yolla NLP yalnız kendinizin değil, başkalarının da mükemmelini tekrarlayabilme yolunu size açar. Çünkü farkı yaratan fark, kişinin o olguyu/deneyimi zihninde nasıl temsil ettiğinde yatar ve bu modellenebilir, başkasına enstale edilebilir.

Bu nedenle bugün “Nirvana’ya ulaşmak için acı çekmek” modelini artık terk etmemiz gerek. NLP bize daha iyi modeller olduğunu ve bunları bizim de yapabileceğimizi kanıtladı. Bu ise tüm insanlık uygarlığının bu yeni anlayış ışığında değişmesi ve yeniden yükselmesi demek ki çok derin ve farklı bir konu. Belki bir başka yazıda ya da birlikte üzerinde sohbet edebilmek dileğiyle…