Niyet

Umut - Kış 2017

“Ümit fakirin ekmeğidir” deriz.

Eğer buradaki “fakir” kelimesinden kast edilenin; Hz. Îsâ’nın “Ne mutlu fakir olduklarını bilenlere” şeklindeki sözünde geçen, mânevî eksikliklerini idrak eden, “fakir” olduğunu düşünürsek, konu edilen ekmeğin de Hz. Îsâ’nın eti yani iman üzere edinilecek olan öğretisi olduğu sonucuna varırız.

Şüphesiz kendilerinin eksiksiz ve kusursuz olduklarını düşünenler asla bir arayışa talip olmayacaklardır.

Hıristiyanlık dininin temel taşıyıcıları olarak ümit’in yanısıra iman ve şefkatten de bahsedilir. Sırasıyla “Çapa-Haç-kalb” sembolleriyle gösterilen bu üç kavram özellikle Aziz Pavlus’un Korintoslulara Birinci Mektubunun 13. Bab’ında dikkati çekmektedir.“Kolesiler ve Filimonun Mesajı” isimli eserinde, Pavlus’un Koloselilere mektubunu yorumlarken R.C.Lucas; Pavlus’un; “İmanınız ve şefkatiniz göklerde saklı bulunan ümidinizden kaynaklanıyor” dediğini öne sürer. Ve ona göre Pavlus; bu üç niteliğin insanda doğuştan bulunmadığını ve çalışılarak da kazanılamayacağını düşünmektedir. Pavlus; böylece iman-ümit-şefkat üçlemesi altında, doğal insanı yani beşerî değil de ruhsal insanı yani kâmil olmaya talip olan insanı konu edinmektedir. Özellikle; Hıristiyanlık ile batıya taşınan “ümit” ise; Âdem’in günahının taşınmasından doğan ölümden kurtuluş ve Îsâmesih’in ödediği fidyeye iman ederek tövbe ile girilen sonsuzluk yolunda ebedi hayat ümididir. Ölümün olmadığını anlatan resurrection yani Hz. Îsâ’nın dirilişi bu teklife delil olarak sunulmaktadır.

Bu esnada günlük dilimizde aynı anlamda kullanılan umut (Türkçe) ve ümit (Farsça) kavramlarının arasındaki TDK tarafından söylenilen ince farkı belirtmeden geçmemek gerekir. Umut; aklın ışığı altında, aklın yasalarına bağlı olarak beklenilenin, olgusallıkta gerçekleşeceğine duyulan güveni ifade eder. Ümit ise sadece inanca yani îtikata dayalı bir bekleyiştir. Yani; Resul ümmetine ilettiyse, ümmeti açısından, vaad edilenin beklenmesine dair akılla, yasalarla bir yaklaşım gerekmez.

Çünkü; dinin çerçevesinde, İmanın gereği, ümit edilen şeylere itimat, görünmeyen şeylere kanaattir. (İbranîlere 11:1)

Din; Arapça ve İbranîcede de tam kelime karşılığı “hüküm, yargı” demek olup ümidin hükmünü ifade eder.

Niyet ise; gelecekte olacağı beklenen bir erek olması dolayısıyla, ümidimizdir.

Burada hareket ettirici erk olarak ereğe işaret edilir yani geleceğe yapılan bir projeksiyon söylenmektedir. Aristo’nun nedenler sınıflandırmasında geçen; “Cause a finale” yani sonda olan “neden” niyet olarak başlangıçtadır.

Sibernetik akıl ile bakılırsa Hz. Îsâ’nın “Başlangıç ve son benim” ya da “Alfa ve omega benim” sözleri daha anlaşılır olacaktır. Yoksa sibernetik biliminin anlayışından yoksun olunduğunda Hz. Îsâ’nın bu sözü “saçma-sapan” bir söz ya da üzerinde düşünülemeyecek bir inanç alanı olarak kalacaktır. Hâlbuki anlam varlığı olarak insan, her zaman sondadır, gelecektedir ve ahirettedir.

Ereksiz, niyetsiz ve ümitsiz yani anlamsız “insan” var olamaz. İnsan; niyet varlığıdır. Bu bağlamda Hz. Îsâ kendisinin “anlam” olduğunu söyler.

Vesica piscis”, balık kesesi ya da “balık” ezoterik sembolizmada da çoğunlukla “niyet”i gösterir. İslâm’ın kutsal kitabı Kur’an’ın en gizemli sûretlerinden olan Kehf (mağara) Sûresinde Hz. Mûsa ile yardımcısı Yeşua ben Nun’un iki denizin birleştikleri yeri ararken acıkıp balığı unutmaları İslâm tasavvuf ıstılâhında, yola çıkış niyetlerini kaybetmeleri olarak açıklanmaktadır. Mısır’dan çıktıktan sonra çölde dolaşan İbranîlerden Mısır’ı görmüş olanların tamamı Mûsa da dâhil hiç kimsenin vaad edilmiş topraklara giremediğini biliyoruz. Sadece “Yeşua” istisnadır. Yeşua; Nun oğlu yani Niyetin oğludur ve Mûsa’nın niyeti Yeşua’da görünmüştür. Nun kelimesinin Aramice’de anlamı da “balık” olup “Yeşua” kelimesinin İbranîce yazılışı ise okunamayan tetragramaton’un tam ortasına yani yod ve he’den sonra “ŞİN” harfinin yazılması ile yapılır. Okunamayan isim; HAŞEM, “Şin” harfi ile “Yeşua” diye okunur ki Hz. Îsâ’nın adı da aslında Yeşua’dır. Proto Hıristiyanların sembolünün de “balık” olması göz ardı edilmemelidir. Nun oğlu Yeşua denilmesinin; Carl Gustav Jung’a göre nedeni, Yeşua’nın kökeninin derin sularda yani karanlıkta olduğuna işaret etmesidir. “Dört Arketip” isimli eserinde Jung, balık sembolünün “İnsanın içgüdüsel ruhu” olduğunu söylemektedir. İnsanın varoluşunda “Bilinçdışı bir niyetin” varlığı ve onun unutulmasının sonuçlarına değinmekte; ve balığın unutulmasının, kararsızlığa ve enerji kaybına dolayısıyla psikolojik yorgunluğa sebep olduğunu eklemektedir.

Denizdeki garip bir balıktan, kılçıksız ve derisiz bir balıktan simyacılar da söz etmektedirler. Bu balık, onlara göre “canlı taş”ın, filius philosophorum’un özünü temsil eden küresel yani mükemmel unsurdur. Bu unsurun ne olduğunu da bu bağlamda düşünmek gerekir.

Sibernetik, Er Kund tarafından, “Bir sistemin belirli bir hedefe ulaşmak için, içinde bulunduğu şartlara göre en uygun davranışlar ve davranış yetenekleri bilimidir…” şeklinde tarif edilmektedir. Buradaki “Belirli hedef” kararlı olunan bir niyet halini göstermektedir. Cehalet; bilgeler tarafından, yaşantımızın her bir mertebesinde kendisiyle savaşacağımız düşmanımız olarak söylenir. Cahillikte inat ve ısrar etmek olarak tanımlayacağımız “cehalet” bilgisizlik demek değildir. Cehalet kelimesinin tam karşılığı “bir niyet” yani bir yönlenme ve bir umut ya da ümit olmaksızın, ısrarla başıboş diğer bir tabirle serseri yürümektir. Araplar çölde kaybolmuş deveye “Cehl” oldu demektedirler. Cehl olmak çölde kaybolmaktır, bu mânada da “Kaybolmuş olan” yine “Niyet” olmaktadır.

Bir kavramın, bir kelimenin anlamına ermek, evveline gitmek için ise ayrımlı birliğine gidebilmek, zıttı ile analiz etmek gerekir. Ancak; analiz esnasında bütünselliği parçalamayacak ve dengemizi sağlayarak, uyumu koruyacak olan tutum ise sürekli geri besleme ile anlamı korumaktan ve asla niyeti unutmamaktan geçer. Niyet; negatif feedback yaparak “zorunluluk” ilkesi altında dengeye ve dinamik ereğe yönlendirir, eylem bütünlüğünü korur.

Eski Yunan’da “Kübernetes” “Gemiyi yöneten pilot” kısaca “Dümenci” demekti. Platonun; Gorgias isimli eserinde “Kübernetes, yalnız ruhları değil, bedenleri ve malları da büyük tehlikelerden korur” denilmektedir. Kübernetes ya da dümenci bir yönelim göstererek İslâm’da “kıble” kelimesi ile tabir edilen ereğe dönmektedir. Kıble; amaç olan, yönelinen yani “niyet” olandır. Almanlar ve Avusturyalıların “Kibernetik” olarak yazıp okudukları bu bilim dalına bizim bilim adamlarımız Fransızlar gibi “Sibernetik” demektedirler. Sibernetik; bir haberleşme, kontrol, ayarlama ve denge kurarak yönetme bilimidir. Son’daki “hedef”, sibernetikte ayarlayan, denge kuran unsur, başta “niyet” olarak bulunmaktadır.

Tabiidir ki; başta gizli olan niyet sonda açığa çıkandır. Ümit insanın hayatındaki anlamdır. Ümidi olmayan amacını ve ümidin yoksunluğuna bağlı olarak hayatının anlamını da kaybeder. Bu durumun sonucu nihilizm ve psikolojik ölümdür. Anlamsızlık yani “Anomi” tıpkı “Anemi” yani kansızlık gibi enerjimizi zayıflatır ve bizi tüketir. Ümidimiz bizim hükmümüz, dinimizdir ve “niyetimiz” olarak süreç boyunca bize hükmeder bizi güdüler. Ancak; ümit “Asla kuşkuya yer bırakılmadan” zorunluluk altında korunabilir. İman; “Zihinlerde uyandırılan ışık” olarak tanımlandığında aklın bir işi olarak konuşlandırılmış olur ki aslında “îkan” kavramı daha uygun olur. Bu durumda ikan üzere “ümit” yerini umuda bırakacaktır.

Hâlbuki Hıristiyanlıkta iman, şefkat ile ilişkisinde kullanılmaktadır. Kelâm hayatın kaynağıdır, Bu hayat bütün insanlara nur oldu.(Yuhanna 1:4) Hz.Îsânın (Kelâm-logos) İncil’de; Kendisinin hayat ve nur olduğu söylenir. Eğer iman; “edilecek” yani “yapılacak” bir eylem gerektiriyor ise gene aklî olur ve îkan diye ifade edilir. Ancak; İngilizlerin “faithfull” kavramında söyledikleri gibi sevgiden doğan ve kalbe “dolan” bir hal ise, işte dinlerde “iman” derken kast edilen budur, deriz. Umut edilenin, umulanın gelecekte olması; onun gerçekleşeceğine olan şüphesiz kanaati akıl ile gösterirken; Ümit ise, eyleme geçirecek olan yürekliliği de gönül ile birleştirmemizi istemektedir. Doğuyu vicdan ve batıyı akıl ile eşleştirirsek Umut batının, Ümit ise doğunun beklentisi olur.

Pratik ile praksis arasındaki tek fark praksis’in “amaçlı” etkinlik olmasıdır. Ve aslında “eylem” derken kastımız, her zaman “amaçlı” devimlerimizdir. Eylemlerimiz esnasında içsel uyumumuzu ve dinamik koşullar altında ereğe olan yolculuğumuzu koruyan hüküm; ümittir. Niyetin gerçekleştirilmesi sürecinde ise “Niyet yani ümit” artık “irade” olur.

Ümidin kaybedilmemesi, ancak amacımız olan hedefe yürünmesi ile olacağından, dengenin korunması da sibernetik tarafından açıklanan, “negatif feed-back” yapılarak yani niyet göz ardı edilmeksizin olumsuz irade kullanılarak, fedakârlık ve feragat ile sağlanabilir. Pelikan kuşu ise batıni öğretilerde bu fedakârlık ve feragatin sembolüdür. Pelikan kuşu yavruları yumurtadan çıktıktan sonra her dişi kuş gibi onları belli bir süreye kadar besler ve hayatta kalmalarını sağlayacak gıdayı çevreden toplar. Ancak; Pelikan kuşunu mâneviyatta feragatin timsali yapan niteliği, yavrularına vereceği besini çevreden tedarik edemediği zaman ortaya çıkmaktadır. Yiyecek bulamadığı zaman, Pelikan kuşu o güçlü gagası ile göğsünden (akan kanlara ve acıya aldırmaksızın) kopardığı etlerini yavrularına ikram etmektedir. Buradaki gözden kaçırılmaması gereken bir incelik de feragatin dişil kimliğidir. Bu derin şefkatin sembolü Mısır dizgesinde yerini scrabe’ye bırakmaktadır.

Aynı şekilde Hıristiyanlığın ana paradigmasına göre de; insanlığın günahtan kurtuluşu uğruna “kısas gereği” canını “fidye” olarak veren Îsâ Mesih en yüksek feragatin temsilcisidir. Oluş; gelecekte gerçekleşecek bir hedefe, ancak insanda “ümit” ile ifadelendirdiğimiz geleceğe projeksiyonla anlam kazanır.

Ümit; bu bağlamda mevcut durumun inkârı ve gelecekte tesis edilecek olana, ümit edilene bağlı eylemlerde yaşanması olup, “ahiret yaşantısı” derken söylemek istediğimizi kapsamaktadır.

“Ümit fakirin ekmeğidir” ve bir daha hiç acıkılmayacak kadar doygunluk sağlar.