Nevruz'da Süt İçme Geleneği

30 Ekim 2016
Sayı 27 - Ağustos 2012

Türk tarihinin bilinen en eski bayramı olan Nevruz, baharın geliş günü ve yılbaşı olarak kutlanmaktadır. Nevruz, baharın ilk günüdür ve ekinoks yani gece ile gündüzün birbirine eşit olduğu gündür. Farsça, nev (yeni) ve ruz (gün) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelen “Nevruz” sözcüğü “yeni gün” anlamına gelmektedir.

Nevruz “yeni gün”dür; yani eski, dolayısıyla alışılagelmiş olanın karşısındaki, daha öncekilerden farklı olan varoluştur. Bilindik, tanıdık olan eski gün geçip gittiğinde, bir anlamda öldüğünde ortaya çıkar “yeni gün”, yani Nevruz… Eski yılın sona ermesi, ölmesiyle başlayan yeni bir yılın yılbaşıdır; kışın bitişiyle yani ölmesiyle başlayan baharın ilk günüdür Nevruz. Kışın bitişiyle gelen baharı kutlarken aslında neyi kutlamaktayız? Bir anlamda doğanın baharla birlikte yeniden canlanıp doğurmaya başlamasını, bereketi, verimliliği, yeniden hayat buluşu kutlamaktayız. Bir yeniden doğuştur kutladığımız. Kışın toprak altında sabırla bekleyen tohumların, gün yüzü, güneş yüzü görmelerini kutlamaktayız. Doğanın gelin misali süslenmesini kutlamaktayız. Gelin misali süslenen doğanın doğuracağı çocukları, yani vereceği ürünleri kutlamaktayız.

Doğa olayları insanda da meydana gelir diye düşündüğümüzde şu soruyu sorabiliriz: Peki insanın Nevruz’u nedir? İnsan ne zaman Nevruz’u yaşar ve kutlar? Doğaya baharı getiren güneştir. Donmuş toprak güneşle birlikte çözülür, yumuşar ve ürün verebilecek bir hale gelir. İnsanın da kalbindeki katılığı, donukluğu yumuşatan, hatta eriten, soğumuş kalbine sıcaklık veren, baharı getiren “sevgi”dir. O halde insan için bahar, sevenlerin bir araya geldiği, sevginin deneyimlendiği andır. Nevruz’da Ali ile Fatma evlenmiştir denir, yani gece ile gündüz; seven ve sevilen; eril ve dişil bir araya gelmiş, böylece baharı başlatmışlardır. Âşık için maşûkunu gördüğü an oraya bahar gelir. Âşığın Nevruz’u, âşık için baharın gelmesi, maşûku ile hemdem olduğu, gönlüne sevginin dolduğu andır.   

Nevruz, baharın gelişi olarak kutlanmakla birlikte, Tanrı’nın dünyayı yarattığı gün,  sAli ve Fatma’nın evlendiği gün, ölülerin dirilip eğlendiği gün, kırkların bir araya toplandığı gün, Nuh’un gemisinin karaya çıktığı gün ve Ali’nin doğduğu gün olarak da kutlanmaktadır. Bu kutlamalar çeşitli ritüellerle yapılmaktadır. Nevruz günü yapılan yaygın bir uygulama da süt içmektir. Süt, yeni doğan bir canlıyı hayatta tutabilmek, onu beslemek, gelişimini sağlamak üzere verilen kâmil besindir. Süt, doğurmuş bir dişi yani bir anneden yavrusunu beslemek amacıyla çıkar. Yaradılış “su”dan meydana gelir, besleyen ve büyüten ise “süt”tür. Sudan doğan hayat süt ile gelişir ve büyür. Anne yavrusuna sütünü verirken şefkatini, merhametini de verir. Sütün renginin beyaz olması onun saflığı sembolize ettiği şeklinde yorumlanmıştır. Dilimizde, çok beyaz, çok temiz anlamında kullandığımız “süt gibi” ve “sütten çıkmış ak kaşık gibi olmak” deyimleri de sütün temizlik ve saflık niteliğine gönderme yapan deyimlerdir.

Süt, sembolik açıdan anneliğin, sevginin, şefkatin, merhametin, fedakârlığın, besleyiciliğin, yetiştirmenin, vericiliğin sembolü olarak da ele alınmıştır. Hz. Muhammed’e miracında şarap, süt ve bal dolu üç bardak sunulduğu, Hz. Muhammed’in de süt dolu bardağı aldığı anlatılır. Âlemlere rahmet olarak gönderildiği ifade edilen peygamber, anneliğin simgesi olan süt dolu bardağı almıştır. Şarap, sarhoş edici, insanın aklını başından alıcıdır ve herkese sunulmaz; ehline helal, na-ehle haramdır. Besleyicilik ve geliştiricilik özelliği ile değil, sarhoş edicilik özelliği ile ön plandadır. Bal ise şifadır. Balın da şifa verici ve tedavi edici özelliği ön plandadır. Süt ise besler, büyütür ve yalnızca bebeği olan, doğurmuş bir anneden çıkar. Bir anlatımda Hz. Muhammed süt dolu bardağı aldığında Cebrail’in ona, “İçtiğin süt senin ve ümmetinin fıtratı, yani hilkat-i İslamiyyesi’dir” dediği rivayet edilir.

“Sütüne havale etmek” yani “bir işi beklenen biçimde yapmasını o kişinin vicdanına bırakmak” ve “sütüne kalmak” yani “kişinin insanlığına, namusuna kalmak” gibi deyimlerle anlatılan da bir anlamda sütün ahlâkı simgeleyen niteliğidir. Yine “sütü bozuk” deyimi, mayası bozuk, kötü soydan gelen ve ahlâksızlık eden kimse için kullanılır.

İbrani ve İslam geleneğinde cennette akan dört ırmaktan birinin süt ırmağı olduğu söylenir. Türk mitolojisinde de insanlara ilk ruh ve yaşamın Süt Ak Göl’den verildiğinden bahsedilir. Süt Ak Göl’ün sahibi Ak Ana’dır. Bir çocuk doğduğunda Süt Ak Göl’den alınan bir damla çocuğun ağzına damlatılır ve çocuk böylece hayat bulur. Anadolu tasavvuf geleneğinde de “süt emme” diye tabir edilen, tâlibin mürşidinden ilim, ahlâk, edeb, marifet, feyz almasıdır. Yine tasavvuf geleneğinde mürşidin tâlibini sütüyle beslediği, yetiştirdiği söylenir. Dolayısıyla, mürşide annelik niteliği atfedilmiş, tâliplerine de “kardeşler” mânâsına gelen “ihvan” denmiştir. “Aynı mürşidin manevi sütünden beslenenler ihvandır,” denmiştir. Dolayısıyla, burada tâlipleri kardeş yapan aynı gönlün sütünden içmektir. Maddi âlemde nasıl ki aynı annenin sütüyle beslenenler kardeş sayılıyorsa, manevi âlemde de aynı mürşidin sütüyle beslenenlerin kardeş olduğu söylenmiştir.

Nevruz’da süt içme geleneğinin anımsanması, sütün temsil ettiği tüm bu nitelikleri ve daha başka açılımları üzerine düşünmektir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Muhammed Mustafa’nın nitelikleri üzerine ve Muhammed Mustafa’nın sevgisiyle, manevi sütüyle büyütüp yetiştirdiği ve Nevruz’da da doğumunu gördüğü Hz. Ali üzerine düşünmektir.

“Çerağlar uyansın, kurulsun cemler, 

Gülbanklar çekilsin, sürülsün demler,
Cümbüşe gelsinler cümle erenler,
Ali’nin doğduğu eyyâm bu demdir…”

Hüseyin Hüsnü Erdikul