Müzikte Kaygı: Nevcivan Özel ile Söyleşi

Kaygı - Kış 2016

Nevcivan merhaba. Bültenimizin bu sayısında Kaygı temasını işliyoruz. Konuyu senin uzmanlık alanın çerçevesinde incelemek istedik. Ne dersin, kaygının müzikle bir ilişkisi olabilir mi?

Neden olmasın? Salt kaygı denen duygu, insan hayatının değişmez bir parçasıdır. Ancak ne onsuz, ne de onunla olmak kolaydır. Kendisinden sonra stresi çağıran kaygı, insan hayatını olumlu ve olumsuz yönde etkileyebilir. İnsan farklı alan ve yaşayışlarında çok farklı şekilde cereyan etmektedir. Ancak bu etki, insanın yaşam tarzı, eğitimi, ilişkileri, mesleği ve hayat bakışı ile çok yakından ilgilidir.

Konu müzikte kaygı olunca geniş bir yelpaze önümüze çıkar ki birkaç farklı açıdan konuya bakmak gerekir. Müzik konusunu genel olarak kategorize edersek, iki ana başlık altında ele alabiliriz: Eğlence müzikleri ve dinlence müzikleri

Bu başlıklar altında ana unsur insandır ve onun üreteceği müziktir. Buna hem bestecilik, hem icracılık, hem de dinleyici açısından bakmak gerekir. Bu doğrultuda müzik dediğimiz olgunun üç ana unsuru öne çıkar; Üretici, icrâcı, dinleyici. Bu gruplarda kendi içinde amatör ve profesyonel diye ayrılacaktır.

Müzik türleri ise genel olarak üç sınıfa ayrılır:

1- Geleneksel müzik

  1. A) Klâsik müzik: klâsik, dinî (tasavvufî), popüler
  2. B) Halk müziği: yöresel, dinî (tasavvufî), popüler

2- Klâsik müzik

  1. A) Dönemsel (barok vb.)
  2. B) Çağdaş

3- Popüler müzik

Bu ayrımlardan yola çıkarak Türkiye’de müzik yapımını ve dinleyicilerini değerlendirmek ve geçmişle günümüz arasında bir karşılaştırma yapmak mümkün mü?

Tabii ki mümkün. Günümüzde müzik yapımcıları müzik türlerine göre branşlaşmaya çalışmışlardır. Yani rock müzik yapımcısı ayrı, pop müzik yapımcısı ayrı, geleneksel müzik yapımcısı ayrıdır.

Geçmişte böyle olmamakla beraber, günümüzde hem branşlaşma hem de az da olsa müzik eğitimi almış, ya amatör ya da profesyonel olarak müzikle uğraşmış, yöresinden yetişmiş ya da en azından iyi müzikleri dinleyen ve pazarlama yetenekleri olan kişiler yapımcılığa soyunmaktalar. Bu geçiş süreci ülkemizde çok uzun ve zor bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Otuz – kırk yıl öncesine kadar yapımcılar öncelikle sadece para kazanmayı düşünürler ve bu düşünceyle yatırım yaparlardı. Çünkü temel kaygıları yatırdıkları parayı kâr ederek geri almaktı. Teknoloji ve iletişim de günümüz kadar ileri olmadığından çıkan yapımlar çok önemli ve etkiliydi. Bunun yanı sıra o dönemdeki çoğu yapım içerik açısından günümüzden çok daha iyi sayılabilir. O dönemin bestecileri (arabesk müzik hariç) belli bir kalitenin üzerinde üretim yaptıklarından ve halk tarafından da kabul gördüklerinden yapımcılar da yapım üretirken bu kaygıyla hareket eder, bilgi ve imkânları dâhilinde titiz davranmaya çalışırlardı. Yani yapımcıların hem müzik hem de yapım olarak iyi bir içeriğe sahip müzik yapımlarını çıkarma kaygıları vardı.

1989-90 yıllarında eşimle birlikte “Müzik Yolcuları II. Albüm” isimli albümümüzü çıkarmaya hazırlanırken, rahmetli yapımcımız Kâmil Göksoy (Göksoy Plak) müziklerin sözlerinden kapak tasarımına kadar en az bizim kadar titizlenerek, tüm kaygılarımızı giderecek şekilde günlerce bizimle birlikte çalışmıştı. Son aşamaya kadar beğenip beğenmediğimizi sorar, “Siz beğendiyseniz herkes beğenir” derdi. Böyle yapımcılarla çalışmak ayrıcalıktı. Her yapımcı için bunu söylemek zor.

Günümüzde özellikle pop müzik yapımcılarının yalnızca maddi kaygıları var. Paranın gerekliliği elbette yadsınamaz ancak salt para düşünülerek yapılan işlerin sonucunda ortaya içeriği bomboş, günü kurtarmaya çalışan, müzikal olarak ucuz yapımların olduğu bir manzara çıkıyor. Çünkü ülkemizdeki müzik algısı çoğunlukla eğlence kapsamında kalmaktadır. Hâlbuki icrâ eden sanatçının kalitesi, üretimin kalitesi, müziklerin içeriği vb. konular bütün müzik yapımcılarının ortak kaygısı olmalıdır.

Organizatörler kendi branşlarına göre faaliyet göstermektedir. Ancak büyük resme baktığımızda organizatörlerin kaygıları da yine parasaldır. Sanatçı ve müzik kalitesinin önemi yine arka planda kalıyor. Çünkü amaç sadece eğlendirmek üzerine ediniliyor. Avrupa ülkelerine ve Amerika’ya baktığımızda organizatörlerin yüzde doksanının müzisyen olduğunu görüyoruz. Para kazanma kaygılarının yanında düzenledikleri festival, konser, vb etkinliklerde içeriğe çok önem verdiklerini, sanatçı ya da topluluk seçiminde oldukça titiz davrandıklarını da görebiliriz. Bu da sadece para kazanma değil, kaliteli içeriğe sahip bir organizasyon kaygısından kaynaklanmaktadır. Zira gelen dinleyiciler de bu doğrultuda bilinçli ve seçicidir.

Bu noktada müzik eğitimcileri için ne söyleyebiliriz?

Ben bu grubu amatör eğitimciler ve profesyonel eğitimciler olarak ikiye ayırıyorum.

Amatör eğitimciler, müzik dernekleri ve benzeri kuruluşlardan oluşur. Bu dernek ve kuruluşlardaki eğitimler amatör olsa da kaygılar mevcuttur. Eğitim almak için gelen üyelerin nota vb. gibi müzikal bilgileri olmadığından eğitimcilerin herhangi bir müzik eserini öğretirken üslûbuna göre öğretmek, eserin seslerini doğru öğretebilmek, seslerin düzgün çıkmasını sağlamak, konser verecek salonu bulmak ve konser verecek seviyede toplu icrâyı sağlayabilmek gibi kaygıları olabilir.

Müzik türü ne olursa olsun yukarıda ki adımlar geçerlidir. Derneklerin dışındaki özel müzik kuruluşlarının çoğunda da popüler kültür algısı mevcuttur ve ekonomik açıdan belli sayıda öğrenci elde etme kaygıları vardır. Bu amaçla yola çıkan kuruluşların verdikleri eğitim öğretim seviyesi oldukça düşüktür. Ancak az da olsa kaliteli ve kültür içerikli eğitim verme kaygısıyla para kazanmayı ikinci sıraya koyan kuruluşlar da vardır ki bu da sevindiricidir.

Profesyonel eğitimciler, eğitimini müzik okulundan almış olan veya müzik eğitimi veren yapılara mensup kişilerden oluşur ve en kaygılı olması gereken gruptur. Bu yapılar üniversitelerin Müzik Öğretmenliği bölümleridir. Bu kurumlardan orta öğretim öğrencilerine eğitim verecek müzik öğretmenleri yetiştirilmektedir. Bu alanda verilen eğitimler bir müfredata bağlıdır. Ancak müfredat programları milli değil, kendi kültürümüzden uzak ve yetersizdir. Fakat bu müfredat programlarını hazırlayan kişi veya kurumlar hiçbir kaygı gütmeksizin aynı düzeni yürütmekteler ve ne yazık ki bu kaygısızlığın sonuçları yıllar sonra ortaya çıkmış ve çıkmaktadır. Bu eğitime maruz kalan nesil kendi müzik kültüründen çok uzak bir tarzda yetişmekte ve öğretmen olmaktalar. 

Bizdeki müzik eğitiminin durumunu nasıl buluyorsun?

Ülkemizde maalesef müzik dersi ve öğretmenliğine hiç mi hiç önem verilmiyor. Müzik dersi derslerin önem sıralamasında adeta en sonda geliyor. Müzik dersine gereken önemin verilmesinin ruh sağlığını ve sosyalliği iyi gelişmiş bireylerin yetişmesi konusunda ne denli önem taşıdığı göz önüne alınmıyor. Toplumun çoğunluğunda çocuk, müziğe ilgi duyar veya bir enstrüman öğrenmek isterse doğru düzgün işlerle uğraşması gerektiğine dair uyarılarla karşılaşıyor, ısrarcı olur ise cezalandırılıyor. Bu durumda da bir kaygı vardır ancak müziğin tamamen aksi yönündedir.

Bir dönem sanat ve kültür konusunda kaygıları olan aklı başında yöneticiler müzik liselerinin kurulmasında ön ayak oldular. İyi de yaptılar. Ancak devamını getirme konusunda maalesef çok geri kaldık. Müzik liselerinin hemen hemen hepsinde öğrenciler neredeyse düzgün olarak nota okumayı ve bir enstrümanı lise seviyesinde çalmayı (Dünyada müzik kolejlerinde standarttır) öğrenmeden mezun ediliyorlar. Müfredatları hazırlayan eğitimcilerin hiçbir kaygıları olmadığı gibi, milli kültürümüzle ilgili ne eğitimleri, ne bilgileri ne de vizyonları bulunmuyor.

Tecrübelerime dayanarak paylaşmadan edemeyeceğim. Yurt dışı merkezli katıldığım gerek konserler, gerekse festivallerde hem amatör hem profesyonel gruplarla müzik yaptım. Festivallerin son gecesinde Jam Session adı verilen eğlencelerde gruplar bir arada kendi ülke müziklerinden çalıp söyleyerek eğlenirler. Birçoğunda şahit olduğum en belirgin özellik, Avrupa ya da Asya ülkelerinden gelen grupların kendi folk şarkılarını hep bir ağızdan ve müzikal birlik içinde gayet güzel söylemelerine karşın, bizim ülkemizi temsil eden grupların ne yazık ki bir tek türküyü dahi toplu halde ve düzgün bir biçimde seslendiremiyor oluşlarıydı.

Konuyla ilgili dünya standartlarında ikinci bir örnek vermem gerekirse; İsveç, Norveç gibi İskandinav ülkelerinde millet vekili adayı olabilmek için gereken şartlara sahip olduğu belirlenen kişinin ilk ve orta okuldaki müzik derslerinden aldığı notlara bakılıyor, yeterli seviyede ise aday olarak kabul ediliyorlar. Sosyal devlet anlayışları bunu gerektiriyor, değerlendirmesi size kalmış.

Müzik okulları ile ilgili son söze gelirsek, bu okullardan mezun öğrenci ve öğretmenlerimiz Avrupa ve Asya’daki müzik okullarının hazırlık sınıfı seviyesinde bile sayılmazlar maalesef. 

Konservatuvarların durumu nasıl?

Gelişmiş ülkelerde eğitim öncelikle kültür ve san’at kurumlarından başlar. Özellikle Almanya buna çok çarpıcı bir örnektir. II. Dünya Savaşı’ndan harabe ve perişan bir şekilde çıkan Almanya ilk bina tamirine konser salonlarından başlamıştır, ne fırın, ne kilise ne de ev. Nedeni ise kaygılarının olmasıydı.

Birkaç yıl önce İngiltere’de gerçekleşecek bir konser için İngiliz hava yollarının uçağına binmek üzere kapıda sıra bekliyordum. Hostes bana yaklaşarak “Lütfen uçağa buyurun” dedi. Ben şaşkınlık ve tedirginlikle “Neden?” diye sordum ve karşılığında “Efendim enstrümanınız var, siz önce binmelisiniz” yanıtını aldım. Kültür anlayışının bu şekilde yansımasında toplum ve sistem olarak mevcut kaygıların giderildiği anlaşılmaktadır. Bu kaygılardan dolayıdır ki incelik, zarâfet, nezâket ve sanatsal anlayış ortaya çıkmaktadır.

Tüm dünyada konservatuvarlar san’atçı yetiştiren kurumlar olarak kurulmuşlardır. Eğitimleri kendine has ve özerktir. En önemli kaygıları ve olmazsa olmazı, yüzyıllar içinde oluşmuş ve gelişmiş kültürel birikimleri, doğru ve çağdaş bir biçimde öğrencilere aktarmak, dünya standartlarında yaratıcı, özgür düşünceye sahip, vizyonu olan san’atçılar yetiştirmektir.

Dünyadaki bütün konservatuvarlarda klâsik eğitim, geleneksel müzik ve ondan faydalanarak ortaya konacak çağdaş müzik eserlerinin nasıl yaratılacağı ve icrâ edileceği üzerinedir. Klâsik eğitim dediğimiz bu eğitimi almadan başka alanlara ve bir üst basamaklara çıkmak olanaksızdır. Buradaki kaygı, yüzlerce yıllık kültür birikiminin, geleceğin san’atçılarının bilgi birikimi ve yaratıcılığı için olmazsa olmazıdır.

Kültürel eğitim anlamında gelişmişliklerini tamamlamış olan ülkeler bu düzene başarıyla ulaşmıştır. 2014 yılında Gürcistan/Tiflis’te yapılan Kafkas Caz Festivaline grubumla birlikte davet edildik. Orada bulunduğumuz süreçteki bir gün boş günümüzde bize şehri gezdirdiler. Şehrin en çok dikkat çeken özelliği, her biri en az 150-200 yıllık olan opera, tiyatro ve konser salonlarının faal durumda olması ve her akşam mutlaka bir gösterinin sahneleniyor olmasıydı. Her biri tarih kokan bütün binalara (ki bunlara evler de dahil) kesinlikle restorasyon yapılmadığı gibi iç dekorasyonları da aynı şekilde korunmaktaydı. Henüz Tiflis’e “TOKİ” uğramamıştı. Nedeni ise halkın böyle bir talebinin olmaması ve devlet başkanının bizzat böyle bir anlayışa izin vermemesiymiş. Bize rehberlik eden arkadaşlarımız, aksi halde bütün tarihi dokunun bozulup kimliğini kaybedeceğini, sadece san’at merkezleri olan opera, bale, tiyatro ve konser salonlarının aslına uygun olarak bakımının yapıldığını söylediler. Dışarıdan bakıldığında Gürcistan, yüksek yüksek gökdelenleri, geniş geniş otobanları, dünyanın en büyük havaalanları, köprüleri olmayan, tabir-i caizse kendi yağıyla kavrulan ve ülkemize göre fakir sayılan ancak aynı zamanda 200 yıllık konser salonlarının açık ve faaliyette olduğu, müziğin her türüne destek verilen ve halk tarafından ilgi gören bir kültür ve san’at anlayışının mevcut olduğu bir ülke.

Batı ülkeleri bu sistemi belli bir disiplin ve uyum içinde, büyük emeklerle belirlemiştir. Tabii ki bu anlayış bir devlet politikasıdır. Dolayısıyla sistem, bireyi teşvik edicidir. Konservatuvar öğrencisi de iyi yetişirse ve uzun çalışma yılları sonucunda emek vererek bir sazı(enstrüman) icrâ etmede en üst seviyeye çıkarabilirse karşılığını bulacağını bilmektedir. Aynı şartlar öğretmenler için de geçerlidir. Ve buna göre de bir disiplin içinde olmak, daha çok çalışmak ve araştırmak kaygıları mevcuttur. Dünya konservatuvarlarında piyano temel saz olarak belirlenmiştir. Yani meslek enstrümanınız keman dahi olsa piyano çalmak zorunludur. Armonik (sesli) sistemi en mükemmel şekilde icrâ edecek ve eğitimi verilecek enstrüman piyanodur. Sırf bu şart bile müzik san’atının temelindeki kaygılarını ortaya koymaktadır. Ancak sistem mevcut olan ya da olacak olan kaygıları tamamen ortadan kaldırmak üzeredir. Bu doğrultuda önce kaygıların belirlenmesi, daha sonra ise bu kaygıların nasıl giderileceği düşünülmelidir. Batıda müzik eğitim, öğretim ve icrâ sistemine dayalı, eski ve köklü bir sistemdir ve bugün itibariyle kendi içindeki kaygılarının neredeyse hepsini gidermiştir. Hem eğitim hem de profesyonellik anlamında sistem düzgün bir şekilde işlemektedir.

Ülkemizde ise cumhuriyetin ilk yıllarında çağdaş Türk müziğini yaratma kaygısıyla devlet tarafından bazı girişimlerde bulunuldu. Ankara Devlet Konservatuvarı kurulmuş, Türk Beşleri diye anılan, Ahmet Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Ulvî Cemal Erkin, Hasan Şerif Alnar ve Necil Kâzım Akses, Mustafa Kemal Atatürk tarafından burslu olarak yurt dışında eğitim almaları için Fransa’ya gönderildiler. Her biri döndükten sonra çağdaş Türk müziğimize örnek teşkil edecek besteler yaptılar, bu yolla ilk hareketi başlatmışlardır. Ancak bestecilerin o dönemdeki kaygılarının bir sebebi de geleneksel müziğimize ait Türkü ve diğer müzik ezgilerini çok seslendirmek ve benzeri konseptte çok sesli yeni eserler yazmaktı. Çünkü doğdukları dönem Osmanlı’da padişahlık dönemiydi. Cumhuriyetin ilânı ve tekkelerin kapatılmasıyla birlikte Türk müziğinin yeni bir anlayışta icrâ edilmesi isteği doğmuştu. Genç cumhuriyet müzik alanında çağdaşlaşma kaygısını giderecek en önemli hareketi yapmıştı. Ancak daha sonraki dönemlerde devlet bu san’atçıları ve bundan sonra gelecek nesilleri doğru yönde etkileyecek kararlar alıp teşvik edici bir politika maalesef izlememiştir. Gerçek anlamda milli kültür ve eğitimi politikasını oluşturmamıştır. Çünkü bu konuda hiçbir kaygıları yoktur. Bu yönden bakıldığında ülkenin en kaygısız bakanlığının Kültür Bakanlığı olduğunu söylemek yerinde bir söylemdir. Bu yüzdendir ki çağdaş Türk müziğimize kaynak olacak olan geleneksel müziğimizin eğitim ve öğretimini verecek bir konservatuvar ancak 1975 yılında kurulabilmiştir. Aslında bir ülkede bir tek konservatuvar olur. Aynı çatı altında hem geleneksel hem de çağdaş müzik eğitimleri verilir. Ki öğrenci kendi kültüründen bîhaber olarak yetişmesin ve aynı zamanda dünya müziğiyle beslenebilsin. Bu bütün dünyada böyledir, Türkiye hariç.

1975 yılına gelindiğinde geleneksel mûsıkîmizin ileri gelenlerinin ortak kaygılarından doğan bir hareketle, milli mûsıkîmizi oluşturan Türk halk müziği ve klâsik Osmanlı mûsıkîsinin eğitim ve öğretimini verecek olan Türk Mûsıkîsi Devlet Konservatuvarı, Ankara Devlet Konservatuvarından neredeyse tam elli yıl sonra kuruldu. Yönetiminde ve müfredatında özerk olmak üzere kültür bakanlığına bağlandı. Okulun kurulmasına önayak olanların iki önemli kaygısı vardı. Birincisi, tekke ve dergâhlar kapatıldığı için usta çırak ilişkisi ile eğitim-öğretimi yürütülen geleneksel müziğimizin zaman içinde kaybolması, ikincisi de geleneksel Türk müziğimizin Batı müziği etkisi altında ezilip yok olmasıydı. Dolayısıyla bu konservatuar da çağdaş anlayışa sahip olamadı ve başlangıçta üç saz dışındaki (Kontrbas, çello ve klârnet) hiçbir batı müziği sazının eğitimi okula ders olarak konmadı. Çünkü bu sazlar “San’at müziği” diye tabir edilen müziğin icrâsında kullanılmaktaydı. Bir sonraki kaygı TRT ve Kültür Bakanlığı topluluklarına san’atçı yetiştirmekti. Bir döneme ve bir seviyeye kadar başarılı olundu. Çünkü Türk müziği eğitiminin ve öğretiminin en önemli özelliği olan “usta-çırak” ilişkisi mevcuttu ve ders veren öğretmenlerin her biri branşının ustasıydı. Kısacası kaygılar genel olarak salt var olma üstüneydi. İlerisi için bir planlama yoktu…

1982 yılında Türk Müziği Devlet Konservatuvarı çağdaşlaşma adına YÖK’e ve oradan da İTÜ’ye bağlanıp akademik statüye dâhil edilince, bütün özelliği ve özerkliği kayboldu. Bu kararı alan yöneticilerde, san’atçı yetiştiren kurumlar ile bilim eğitimi veren üniversiteler arasındaki farkı ve getireceği sonuçları anlayacak bir kaygı oluşmamıştır, hala da yoktur. Bu değişiklikten sonra gelen yeni nesil öğretim elemanlarının da bir tek kaygıları vardı; titr sahibi olmak. Bu nesil eğitim-öğretim ve san’atçı yetiştirme konularında hiç kaygılanmadılar. Hoş, san’atçı yetiştirebilmek için yılların birikimi, tecrübe ve vizyon gereklidir. 2000 yılından itibaren uluslararası anlaşmalar ve uyum programları gereği, konservatuvarda sınav sistemi de dâhil olmak üzere birçok uygulama değişti. Konservatuvar gibi tamamen yetenekle ilgili ve buna bağlı eğitim ve öğretime dayalı bir okula zaman alıcı bir sürü ders eklendiği gibi sanatsal dersler de minimum seviyeye indirildi. Yılda bir kere bile konser veremeyen öğrencilerin yılları boş yere harcanmakta. Ancak buna rağmen yöneticiler herhangi bir kaygı gütmemekte.

Sonuç olarak konservatuarların yerine üniversiteler geldi. Bilim merkezleri olan üniversitelerden ancak bilim ve bilim insanı çıkacakken, san’at ve sanatçı da oralara mahkûm edildi. Oysaki san’at özgürlük, sınırları aşmak demektir.

Klâsik batı müziği eğitimi veren konservatuvarlarda da durum bir başka türlü vahim.

Çünkü orada da biz ne yapıyoruz, nereye doğru gidiyoruz, hedefimiz nedir, neye veya kime hizmet ediyoruz soruları sorulmuyor. Çağdaş anlamda tekâmülünü tamamlamış klâsik müziğe yaslanan bu anlayışla kendilerini adeta Kaf dağında gören ve hiçbir kaygıları olmayan eğitimciler bulunuyor. Hal bu ki durum hiç de öyle değildir.

Türk Beşleri çağdaş milli mûsıkî konusunda beste anlamında çalışmalar yaparak o dönem için ellerinden geleni yapmışlar yepyeni anlayışta örnek eserler vermişlerdir. Ancak asıl yapılması gereken konudan uzak kalınmıştır. Çünkü geleneksel müziğimizi maalesef yeterli derecede araştırıp bize özgü armoni sisteminin oluşturulması konusunda bir kaygı duyulmamış ve çalışma yapılmamıştır. O dönem yazılan eserlerden başka günümüzde kayda değer eserler yazılamamıştır. Oysa olması gereken öz müziğimizi en ince ayrıntısına kadar araştırıp, bize has armoni sistemi ile besteleme metodunun ortaya konması gerekirdi ki bu bizim çağdaş Türk müziği yolunda çok büyük bir adım atmamıza sebep olacaktı. Bu sistemi ve metodu ortaya çıkaracak bilgi ve beceriye sahiptiler. Ancak ne yazık ki olmadı. İleriki zamanlarda bazı başka müzik adamları (Örn: Ekrem Karadeniz-Kemal ilerici) çıkıp bu yolda adımlar attı ve Türk müziğinin geleneksel yapısını bozmadan bir sistem yarattı. Ancak kaygısız ve vizyonsuz yöneticiler yüzünden bu çalışmalar kitaplarda kaldı. Ayrıca “Ne gerek” vardı ki?


Bugün durum nasıl?

Bugün klâsik batı müziği eğitimi veren birçok konservatuvarda Türk müziğinin adı bile geçmez, geçemez. Öte yandan Türk müziği konservatuvarına 5-10 yıldır piyano ve kompozisyon dersleri konmuştur. Ancak profesyonellikten çok uzaktır. Belki 50-60 yıl sonra bir sonuç alınabilir. Oysaki burası Türkiye. Türk müziğini bilmeyen konservatuvar mezunu nasıl olabilir?

Yani batı müziği eğitimi alanlar Türk müziğini bilmemekte, Türk müziği eğitimi alanlar batı müziğini bilmemekte ve bu son kırık yıldır bu şekilde devam etmektedir. Dolayısıyla bu kaygısızlıktan ortaya çağdaş Türk müziğinin çıkmasını beklemek hayal kurmaktır. Bu konuda da tek rehber Mustafa Kemal Atatürk’tür. O’nun felsefesini “Birçok defa bu musikinin tam haysiyetini bulamıyoruz. İşte bu dinlediğimiz mûsıkî hakiki bir Türk mûsıkîsidir. Bu mûsıkîyi dünyanın anlaması lazımdır. Onu bütün dünyaya anlatabilmek için, bizim milletçe bugünkü medeni dünyanın seviyesine yükselmemiz gerekir” sözlerinden anlayıp uygulamak için var gücümüzle çalışmamız gerekirdi. Ancak bu halâ gerçekleşmemiştir.

Çok uzağa gitmeden Asya’daki soydaş Türk devletlerine baktığımızda, ekonomi vb. konularda bize göre geride kaldıklarını düşünebiliriz. Ancak müzik konusunda bizden en az 50 yıl ilerdeler. En yakınımızda olan Azerbaycan’a bir bakalım. Herhangi bir şehrin her ilçesinde mutlaka bir “Uşak Mûsıkî Mektebi”görürsünüz. Yani müzik ilkokulu ve bir üst seviyesi olan “Mûsıkî Koleji”, müzik lisesini. Büyük şehirlerinde ise konservatuvar ve müzik akademileri vardır. Bakü konservatuvarındaki eğitim ve öğretim çok kadimdir. Şehrin bütün konser salonlarında neredeyse her gün bir etkinlik vardır. Ayrıca halkı iyi seviyede mûsıkîşinasdır. Ne çalınıp söylenmekte ise neredeyse san’atçıyı eleştirecek seviyede gayet haberdardır. Nedeni ise malumdur ki geleneksel müzik örnekleri daha ilkokul seviyesinde öğrencilere dinletilmekte, öğretilmekte haftanın belli günleri ise konserlere götürülmektedirler. Kendi milli ses ve armoni sistemlerini kurmuşlar, bu sistemdeki eğitimlerinin sonucunda dünyaca ünlü besteciler, orkestra şefleri ses ve saz san’atçıları yetiştirmişlerdir. Ayrıca milli sazları olan “tar” ve “tar çalmak” ile geleneksel makâm mûsıkîleri UNESCO tarafından kültür mirası olarak kayıt altına alınmıştır. Yetiştirdikleri besteciler tarafından geleneksel ezgilerin ön planda olduğu hiçbir sesinden taviz vermeden yazılmış onlarca opera, operet, bale, senfoni gibi eserlerin yanında geleneksel halk çalgıları içinde yine onlarca konçerto yazmışlardır. Ayrıca bütün bu eserleri hem yurtiçinde hem de yurt dışındaki birçok ülkede seslendirmektedirler. İşte bunları başarmak için çok uzun zaman büyük zahmetlerle büyük emekler vererek ezâ ve cefasını çekerek bu günlere gelmişlerdir. Sebebi ise öncelikle varolma kaygısıdır. Çünkü anlayışları, bir milletin var olabilmesi ancak ve ancak milli kültür ve san’atla mümkün olduğudur.

Bu örnekleri diğer Türk devletlerinde de görmekteyiz. Bütün bu ülkeler milli opera ve balelerinden övünerek söz etmektedirler haklı olarak. Kendimize baktığımızda milli bir opera ve baleden söz etmemiz mümkün değildir. Öyle ki son elli yıldır ne opera, ne bale, ne konçerto vb. eser yazılmamıştır ve bu gidişle yazılamayacaktır. Sebebi yukarıda sözünü ettiğim sebepler ve gelecek kuşaklara katkımızın olduğu “Biz de bunları ürettik” diyebileceğimiz “Çağdaş ve milli bir müzik yaratma” kaygımızın olmaması. Bu sebepten Türk operası, Türk balesi diyecek bir durumumuz yoktur.

Yıllar önce Azerbaycan’ın ünlü opera san’atçısı rahmetli Lütfiyar İmanov ile Atatürk Kültür Merkezinde bir konser vermiştik. Kuliste kendisine devlet operasında hocalık teklif edildi. O da kabul etti. Sonra bir gün sohbet ederken “Türk operacıları hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorduğumda bana; Türkiyedeki opera icrâcılarının her eseri Alman ya da İtalyan ağzıyla(artiküle) seslendirdiklerini, hâlbuki oynanan eserin Rus besteciye ait olduğunu söylemişti. “Eser hangi ülkenin dilinde yazılmışsa o ağızla söylenmesi gerekir ve ses tekniği de ona göredir. Böyle icrâ olmaz. Siz her eseri Almanca ya da İtalyanca gibi okuyorsunuz” diye sözlerine eklemişti. Görüldüğü gibi Türk operası diye övünen “San’atçılarımızın” kendilerinden haberleri yoktu. Yani balık baştan kokmaktadır ve “biz yaptık, oldu” kafasıyla bu günlere gelinmiştir ancak bundan öte yol yok artık. Çok, çok, çok kaygılanmamız lâzımdır.

Yine bu çerçevede müzik dinleyicileri için ne söyleyebiliriz?

Benim tespitime göre müzik dinleyicisi bilinçli ve bilinçsiz dinleyici olarak iki gruptan oluşuyor.

Müzik okulları, konservatuvarlar kurarak ancak müzisyen ve san’atçı yetiştirilir. Pekiyi ya dinleyici? Bilinçli dinleyiciler yetiştirmedikten sonra yaptığınız san’at eserlerini kime sunacaksınız? Hâlbuki dinleyici yetiştirmek en az san’atçı yetiştirmek kadar önemlidir. Amatör dernek ve cemiyetler az da olsa bu yolda hizmet etmekteler. Ülkemizde iyi kötü müzisyenler, san’atçılar yetişmekte. Fakat dinleyici yetişmiyor maalesef. Bu anlayış ilkokulda başlar. Tâ ki liseyi bitirene kadar da devam etmelidir. Kişi hem kendi kültüründen, hem dünya müziğinden nasibini aldıktan sonra ne istediğini bilir hale gelince “bilinçli” dinleyici olur. Tabii bunun için özverili, aklı başında, hedefi ve kaygıları olan bir eğitim- öğretim sistemiyle, aynı vasıfları haiz öğretmenler gerekir. Yoksa “Efendim halk anlamıyor” gibi bir yalanın arkasına sığınarak iş yapmak, yine “Halk bunu istiyor” yalanıyla yıllarca halkı aptal yerine koyan bir kısım insanların ceplerini doldurmaktan öte gidemez. Kültür ve san’atınız tüm dünyada boy göstermediği sürece sizi kimse ciddiye almaz, adam yerine de koymaz. Çünkü elinizde değer sahibi ciddi bir işiniz yoktur. Hele ki iletişimin dorukta olduğu herkesin her yerden ve her şeyden haberi olduğu bu zamanki dünyada hiç şansınız olmaz. İdeal politik olarak öncelikle san’at ve müzik konusunda özgün, profesyonel ve enternasyonal değerlerde işler yapmanız gerekiyor saygı görmeniz için. Yine ulu önder Atatürk’ün o dehâsı ile ileriyi görerek başlattığı köy enstitüleri, vizyonsuz ve basiretsiz yöneticiler tarafından kapatılmamış olsaydı, bugün hem müthiş san’atçılar, hem de müthiş bilgili ve görgülü dinleyiciler ülkeyi tamamen kaplamış olacaktı. Bakın o zaman Türkiye Cumhuriyeti devletinden dünya çapında ne başarılı sanatçılar çıkıyor olurdu.

Bilinçli dinleyici olmazsa san’atçı motive olmaz, dolayısıyla san’at da olmaz.

Besteciler ve icrâcılar?

Geleneksel müziğin de klâsiği ve popüleri vardır. Klâsik olan eserler hiçbir ekonomik kaygı olmadan işlenerek ortaya çıkarılan san’at eserleridir. Buradaki tek kaygı müzik üretenin dünya görüşünü ve dolayısıyla kendisini san’atında doğru olarak ifade etme kaygısıdır. Gerek söz gerekse ezgi açısından da bir hesaplama söz konusu değildir. Bütün halk ozanları ve dini mûsıkî eserleri buna örnektir. Geleneksel müziğin popüler olma çabasında olanlarında ise kaygı yine ekonomik olduğundan, geleneksel müziğin kendine has karakterini oluşturan unsurlar kaldırıldığı zaman, çok kötü, kimliksiz, ifadeleri son derece zayıf ve yüzeysel sözlere sahip, derinliği olmayan, düşük müzikler ortaya çıkar ki bu tür müzikler sadece bedene hitap eder ve etkiler.

Klâsik eser üretenler kişilerde bazı karakteristik kaygılar vardır. Bunlar; eserlerde müzikal ifadeyi sağlayabilmek, makamların nazarî ve pratik icrâ bilgi ve tecrübesine sahip olabilmek, makamsal müziğin gerektirdiği karakteristikleri yerli yerinde kullanabilmek, söz ile melodinin prozodik uyumunu sağlayabilmek, eseri notaya doğru olarak dökebilmek, geleneksel üslûbun dışında kültüre ters düşen ses yapılarından uzak durmak, müzikal ifadelerin başka müzik tarzlarına benzemesinden kaçınmak vb…

21.yy.’da yaşayan bir insanın yüzlerce yıl öncesinden gelen büyük bir kültürün oluşturduğu geleneksel müzik yapısını öğrenmesi, hazmetmesi, anlaması, icrâ etmesi ve eser besteleyebilmesinin hiç de kolay bir olay olmadığını takdir edersiniz. Buradaki esas kaygı konuyu anlama meselesidir. Çağımızdaki teknoloji ve iletişim imkânlarının ezici baskısı altında bu tür müziklerle ilgilenmek ve üretimde bulunmak hiç kolay değildir.

İcrâcıların yukarıdakilerden farklı olarak kendilerine iyi bakma ve sağlıklı olma, seslerini koruma kaygılarının yanında saz icrâcılarının ise yine kendi sağlık ve ellerini koruma dışında bir de sazlarının bakımını yapma, kötü ortamlardan koruma, aynı zamanda da devamlı antrenmanlı ve hazır olma kaygısı vardır. Geleneksel müzikte icrâ toplu halde yapılır ve tek sesli(ünison)dir. Geleneksel müziğin kendine has sesleri mevcuttur ve sadece o müziğe hastır. Tek sesli yapılan toplu icrâlardaki en büyük kaygı en küçük bir ses hatasının olmamasıdır. Çünkü derhal belli olur ve eser bozulur. Ayrıca özellikle geleneksel Türk müziğinin her türünde doğaçlamalar karakteristiktir. Bunun için sazendenin çok antrenmanlı olması gerekir. Bu onları hep tetikte olma kaygısıyla devamlı zorlar ki bu pozitif bir strestir.

Klâsik batı müziğinde de kaygılar geleneksel müzikle çok benzerlikler gösterir ve ortak yönleri çoktur. Ancak klâsik müziği gelenekselden ayıran en temel özellik çok sesli diye tabir ettiğimiz armonik sistemdir. Bu alanda müzik üretenlerin temel kaygılarından biri eseri güzel bir şekilde armonilendirebilmek, ayrıca doğru olarak orkestralaştırabilmektir. Müzik üretenin kaygılı olmasının nedeni, bu büyük ve geniş imkânların olduğu sistem içinde duygu ve hissiyatını matematiksel bir sistemle birleştirmek ve müzikal ifadeyi ortaya koyabilmektir. Dolayısıyla klâsik müzikte kaygı türleri ve stres çok yüksektir. Eser yazıldıktan sonra orkestra tarafından icrâ edilirken kaygıların yeri ve türü değişir. Orkestradaki en büyük kaygı ve stres şeftedir. Çünkü eserin yorumunun gerektiği gibi olması olmazsa olmazlardandır. Şefin kaygılarından biri de orkestra elemanlarının şefin idaresine uyabilme yetenekleridir. Bu eserin yorumunun aslına uygun olarak ifâde edilmesine olanak sağlayacaktır. Solo icrâcıların kaygıları ise geleneksel müziktekilerle çok benzeşir.

Bence güzel bir söyleşi oldu. Fikir ve deneyimlerini paylaştığın için çok teşekkür ederim. Son olarak paylaşmak isteyeceğin, müzikle ilgili, ya da daha genel olarak kaygın var mı?

Kesinlikle var. Kaygılıyım çünkü iyi bir müzik san’atının olmadığı yerde, hak, hukuk, özgürlük ve insanlar için çağdaş bir gelecek gerçekleşmeyeceğini düşünüyorum.

Kaygılıyım; 2016 yılında hâlâ bunun farkında değiliz.

Kaygılıyım; Ülkemizde müzik sadece eğlence anlayışımızda var.

Kaygılıyım; Müzik eğitimi anlayışımızda bile bölünmüşlük var. Klâsik ve geleneksel müzik eğitim ve öğretimi 2106 yılında halâ maalesef aynı çatı altında değildir. Geleneksel müzik eğitim ve öğretimi bütün konservatuvarlarda olmadığından kimliksiz müzisyenler yetişiyor. Bu ülkede doğup büyüyen ve klâsik müzik eğitimi alan bir öğrenci yurt dışına gittiğinde “Nereden geliyorsun?”diye sorduklarında “Türkiye” der. Kendi müziğinden bir örnek istediklerinde ise bilmediğini, kendisine Bach, Beethoven, Mozart öğretildiğini söyler. Konu bazılarımızı ilgilendirmeyebilir ancak dünya müzisyeni olabilmek için önce kendini bilmek gerekir. Yoksa oradakiler herhalde Bach’ı veya Mozart’ı bizden iyi biliyorlardır şüphesiz.

Kaygılıyım; Bilinçli ve ne istediğini bilen, kaliteden anlayan dinleyici kitlemiz maalesef yok. Çünkü yetiştirmiyoruz. Bu da eğitim meselesidir. İlk ve ortaokullardaki müzik dersi müfredatları sil baştan ve amaca yönelik yeniden yazılmalıdır. İlköğretimde eğitim başlamalıdır ki lisede müzik kültürü oluşmaya başlasın.

Kaygılıyım; Bizim gibi büyük ve güçlü bir devletin her mahallemizde olmasa da şehirlerimizin ilçelerinde ilkokul ve lise seviyesinde müzik okulları yok.

Kaygılıyım; Genel olarak pop müzik adı altında piyasaya sürülen yapımlar gençlerimize kimliksiz, kalitesiz, ne olduğu belli olmayan bir aşağı müzik türü olarak dayatılmaktadır. Alternatifi olacak diğer müziklere de fazla fırsat verilmemektedir. Özellikle görsel medyanın yayın organlarında hep aynı tür müzik yayını olması, neredeyse görsel müzik medyasında tekelleşme, emperyalist, kapitalist anlayışın dayatması, toplumları itaatçi ve bireyselleşmekten uzak tutan en önemli taktik ve uygulamasıdır.

Kaygılıyım; Mustafa Kemal Atatürk’ün “Birçok defa bu mûsıkînin tam haysiyetini bulamıyoruz. İşte bu dinlediğimiz mûsıkî hakiki bir Türk mûsıkîsidir. Bu mûsıkîyi dünyanın anlaması lazımdır. Onu bütün dünyaya anlatabilmek için, bizim milletçe bugünkü medeni dünyanın seviyesine yükselmemiz gerekir” veciz sözleri ne yazık ki doğru anlaşılarak gereken yapılmamış, yapılamamıştır. Sebeplerinden biri de yine M. K. Atatürk’ün “Özgürlük benim karakterimdir” veciz sözünü özgür, bir kalıba sokulmaya çalışılmayan dolayısıyla vizyon sahibi san’atçılar ve çağdaş besteciler yetiştirme yolunda da anlayıp, müzik eğitim ve öğretim sisteminde uygulanmamış olmasıdır.

Kaygılıyım; Müzik sanatında yüksek ve çağdaş bir eğitim-öğretim seviyesi hedefimiz yoktur. Türk müziği konservatuvarı mezunları türkü bar ve mûsıkî derneklerinde, batı müziği konservatuarı mezunları da caz barlarda ya da bir orkestrada çok, çok şansları varsa her iki grubun da mezunları TRT veya özel korolarda, Devlet Senfoni Orkestrasında icrâcı olabilmekteler. Kısacası güç belâ yetişen elin parmağı kadar iyi sayılabilecek san’atçı adayı müzisyenlerin bile istihdam edilmeleri neredeyse imkânsız durumdadır. Çünkü devletin bu konuda hiçbir çabası olmadığı gibi tam tersine mevcut istihdam kadrolarını da kapatıp san’atsal faaliyet gösteren tüm kurumları, para kazandıran birer ticari kuruluş haline getirme düşüncesi vardır. Hâlbuki san’at ve san’atçılar tüm dünyada bir şekilde devlet tarafından koruma altındadırlar. Ayrıca san’attan kâr beklenmez. Özellikle müzik san’atı istismara çok açıktır. Devlet buna engel olup istihdam ya da istikrarlı bir piyasa yaratacağı yerde, kendisi istismarlara göz yummaktadır.

Kaygılıyım; Seksen milyonluk ülkemizde belediyelerin tekelinde bulunan kültür merkezlerinin dışında ortalama sekiz yüz kişilik seyirci kapasitesi olan on bin konser salonu bile yoktur.

Kaygılıyım; Profesyonel düşünce ve san’atsal anlayışa sahip müzik yapımcılarımız (prodüktör) maalesef yok. Çünkü yetiştirmiyoruz, yetiştirme gibi bir kaygı ve düşüncemiz de yok. Aynı dinleyici yetiştirmek gibi, san’atçı yetiştirmek gibi müzik yapımcılarını da yetiştirmemiz lâzım, acilen.

Kaygılıyım; Ben, bizim ülkemizde tar ve piyano düet konserini verebilmek için tam iki sene kapı kapı dolaşıp piyanist dilenmiş biri olarak, ülkemizin birçok kendini beğenmiş, kibirli ama maalesef dünyadan habersiz müzisyenlerine acıyorum. Günler, aylar, yıllar boş yere geçmekte ve biz hala uykudayız çünkü hiçbir kaygımız yok. Arada fark edenler bir takım güzel çalışmalar yapıyorlar, onları da inkâr etmeyelim ancak genel olarak uykudayız. Bu topraklarda var olan müzik kültürü öyle bir kültürdür ki, dünyada bir eşi ya da benzerini duyamaz ve göremezsiniz.

Ben hayatını müzik san’atına adamış ve kırk yılını vermiş bir san’atçı olarak sahip olduğum bütün bilgi, belge ve tecrübeye tamamen kendi imkânlarımla, kendi gayretimle ve olağanüstü mesailerimle sahip oldum. İmkânlarım dâhilinde hep yeni, hep daha iyi diyerek eserler üretmeye ve san’at değeri olan, dinleyicilerin ufkunu açacak albümler, belgesel müzikleri, halk çalgı aletlerinden oda orkestraları kurup hem konser hem de televizyon programları yaptım. Hem yurtiçinde hem yurt dışında birçok konser verdim. Bu çalışmalarımı azim ve kararlılıkla sürdürmekteyim. Konservatuvarda öğretim görevlisi olarak görev yaptığım sürelerde de hep öğrencilerimin ufkunu açacak, yeni fikir ve düşüncelere yönlendirecek tarzda dersler yapmaya gayret gösterdim. Otuz altı yıldır TRT İstanbul radyosunda Tar san’atçısı olarak mücadele vermekteyim. Kısacası ben ve benim gibi düşünen san’atçılar olarak elimizden geleni yapmaya gayret ettik. Bundan sonra ise, Anadolumuzun müzik kültürünü gerçek anlamda anlayıp, yaşayarak içselleştirip ve bundan faydalanarak özüne mahsus yepyeni bir dünya müziği oluşturmayı, kısıtlanmayan, kalıplara sokulmayan, özgür ve özgün, doğru sistem, doğru bilgi, doğru eğitim ve öğretim vereceğimiz, Türk müzik kültürünün yüksek bir kültür olduğunun bilincinde ve müzik san’atımızın çağdaşlığı üzerine kaygıları olan gençlerimizin yapacağına inanmak istiyorum ve bunun için üzerime düşeni yapmaya hazırım.