Müzik Sanatı ve Ütopya

Ütopya - 2018

Ütopya, aslında olmayan,
tasarlanmış ideal toplum ve gerçekleşmesi mümkün olmayan toplum tasarımlarıdır,
şeklinde tanımlanmaktadır. Ancak tarihin akışı içinde, dünya toplumlarında az
da olsa gerçekleştiği görülmektedir. Thomas More “Ütopya” adlı eserinde ütopyayı
“adaletin yeryüzündeki simgesi” olarak belirtir. Adaletin her türünün
gerçekleştiği toplumlarda, ütopik olarak görülen düşünce, tasarım ve eylemlerin
gerçekleştiği görülebilmektedir. Burada Rutger Bregman’ın düşüncesini paylaşmak
yerinde olabilir. Bregman, “Ütopya bir geleceği tahmin girişimi değil,
geleceğin kilitlerini açma girişimidir. Bunun için ütopyalara geri dönüp
yeniden büyük hayaller kurmalıyız,” der.

Bu düşünceden hareketle sanatta ütopyaya bakarsak, reel
politik düşünce ve eylemlerin altında ezilmiş olan sanatın ütopyalarını
harekete geçirmek için, yeni ve büyük hayallere ihtiyaç vardır. Bu hayaller
sadece hayal etmekten ibaret olmayıp, toplumda vuku bulması gereken ihtiyaçların
ve olması gereken ideal politiklerin de göz ardı edilemeyeceği düşüncesiyle
gerçekleşebilir olmalıdır. Şeyh-ül Ekber Muhiddin İbn-ül Arâbî’nin bir formül
ve yol gösterici niteliğindeki sözünü burada paylaşmak sanırım yerinde olur.
Der ki: “Hayal bineğin olsun,
akıl binicin.”

Ütopyalar ülkelere ve toplumlara göre değişkenlik
gösterebilir. Bir ülkede gerçekleşmiş olan idealler başka bir ülkede ütopik
olabilmektedir. Tabii ki bu idealler toplumsal kültürle yakından ilişkilidir.
Kültürü meydana getiren öz unsurları göz ardı ederek ideal olanı
gerçekleştirmek mümkün olmayacaktır. İdeal olan ütopik düşünce ve fikir
insandan kaynaklanacağı, toplumu etkileyeceği, dönüşüme ve değişime sebep
olacağından kesinlikle şahsi menfaatlerden uzak olması gerekmektedir. Bunun
örnekleri tarihimizde mevcuttur. Mustafa Kemal Atatürk ilkeli düşünce, yeterli
bilgi, gerçeklerden kopmamış bir akıl, adalet, liyakat, özverili ve tutkulu bir
çalışmayla ütopik olarak görülen bir ideali gerçekleştirerek Cumhuriyeti
kurmuştur. Örnek bir lider ve devlet adamı olarak yürünmesi gereken yolları da
bize göstermiştir:

“Sanatsız kalan bir milletin, hayat damarlarından biri
kopmuş demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkılâplarda başarıya
ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki
medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum
kalacaklardır. Güzel sanatlarda en çabuk ve en önde götürülmesi gerekli olan
Türk musikisidir. Bir ulusun yeni değişikliğinde
ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir.”

Mustafa Kemal Atatürk sanat ve Türk musikisi hakkında
tespitleri olarak bu sözleri söylediğinde Cumhuriyet henüz çok gençtir.
Yürünmesi gereken çok uzun yollar vardır. Ancak o gün bugündür bu yollar hiç
yürünmemiş, Türk müziğinin ideallerinin gerçekleştirilmesi konusunda hiçbir şey
yapılmamıştır. Bu yapılmayanlar yüzünden ortaya kültür dışı yoz müzikler çıkmış,
eğitim konusunda da son derece yetersiz olunduğundan toplum bu tür müzikleri
sanat, bunları üretenleri de sanatçı sanmıştır.

Ulu önder yukarıda adı geçen veciz sözlerinin ışığında,
her ütopyanın gerçekleşmesi için en başta gerekli olan doğru bir eğitimin
olmazsa olmaz olduğunu göstermek için, dünyada şahsına münhasır bir proje olan
Köy Enstitüleri projesini hayata geçirmişti ki bu enstitülerdeki en önemli
dersler sanatla ilgili olanlardı. Köy enstitülerinden mezun olan öğretmenler üç
saz çalabiliyordu (keman, mandolin, bağlama gibi). Anadolu’nun en ücra
yörelerine kadar giden bu eğitim sayesinde nice yetenekli insanlar keşfedilmişti.
Ütopyaları yaratıp gerçekleştirecek olan kişilerin ne zaman nerede ortaya çıkacağı
bilinemez. Bu proje ülkemiz için hayatî öneme sahipti, ne yazık ki ihanetle
sonuçlandı.

Ütopya dediğimiz, her koşulda önce bir kötünün tespiti
ile başlar ve kötünün ilgası için iyinin ne olduğu sorusunu sorarak devam eder.
Yani kötünün ne olduğuna dair bir tarifin olmadığı, iyinin ne olduğuna ilişkin
bir tasavvurun olmadığı bir şey ütopya değildir.

Ülkemizin bugünü açısından bakacak olursak,
sosyo-ekonomik, reel politik, adalet ve liyakat alanlarında bir ütopyanın
gerçekleşmesi kesinlikle mümkün görünmemektedir. Müzik sanatındaki gelişmeler
ise bu alanlarla son derece ilişkilidir. Bir toplumun okuryazarlığı yoksa daha
anaokulu seviyesinden başlayarak nefs terbiyesi verilmiyorsa, ahlâklı, aklı
kullanmayı bilen, bilinçli ve kültürlü insanlar yetiştirilmiyorsa, o ülkede
sanatçıdan da sanattan da söz edilmesi mümkün değildir. Bu sayılanlar ülkemiz
için ütopyaların başında gelmektedir.

Müzik sanatının ütopyalarında ilk sıra her alanda olduğu
gibi üretene aittir. Müziğin üreteni sanatçı olduğundan dinleyenin ütopyası
olması mümkün değildir. Olsa da bir anlam ifade etmez. Dolayısıyla ancak sanatçının
ütopyası olabilir. Bu bağlamda Türk müziğinin ütopyalarını şöyle sıralamak
mümkün olabilir:

1- Milli kültürümüzün yapıtaşlarının başında gelen milli
müziğimizin, anaokulundan başlayarak üniversitenin bittiği döneme kadar
çocuklarımıza ve gençlerimize benimsetilmesi.

Yetenekli olanların daha ilkokulda ayrılarak sanatçı adayı
olarak yetiştirilmek üzere özel eğitime tâbi tutulması. Bunlar için şehirlerde
her ilçede en az iki tane olmak üzere “çocuk müzik okulları”nın kurulması. Bu
okullarda geleneksel müziğimizin temel bilgileri verilmeli, sesi güzel olanlar
şan eğitimine, saza yetenekli olanlar da saz eğitimine tâbi tutulmalıdır.

Buralardan yetişen öğrenciler bir sonraki aşamada “müzik
kolejlerine” devam etmeli ve branş seçerek uzmanlaşma yolunda ilerlemelidir.

Bir sonraki basamak ise konservatuar olmalı ve
profesyonel anlamda üretken, felsefe sahibi, ustalaşmış icracılar
yetiştirilmelidir.

Çocuklar ve gençler sanata özendirilmeli, insanın var
olabilmesi için sanatın ne denli önemli olduğu anlatılmalı ve ilkeleri öğretilmelidir.

2- Uzun yıllardan beri süregelen, milli olmayan
müfredatlar sonucunda yanlış eğitim ve öğretimler nedeniyle, kendi müziğinden
habersiz, tamamen Batı müziği eğitimi almış öğrenciler yetiştirilmektedir ve bu
konuda inat ve ısrarcılık devam etmektedir. Bu konu çok uzun yıllardır
süregelmektedir. Ve ülkemizin en önemli müzik ütopyalarından biridir.

Nedendir bilinmez bu eğitimlerin verildiği ”Batı müziği”
konservatuarlarında Türk müziği hep öcü olarak gösterilmiş, aşağılanmış, basit
gözüyle bakılmış, bir tek türkünün bile çalınmasının cezasının okuldan atılmakla
sonuçlanabildiği bir süreç devam edegelmektedir. Bugün bütün dünyanın hayran
olduğu ve hayretle baktığı ve dinlediği, bir eşinin dâhi olmadığını ifade
ettikleri Türk müziğine karşı bu düşmanlık nedendir? Yurtdışından ülkemize
gelip araştırmalar yapan, yıllarını burada geçirip saz çalıp türkü söylemeyi
öğrenmeye çalışan birçok insan varken biz kendi çocuklarımıza neden milli
müziğimizi yasaklarız ve öğretmeyiz? Çünkü “Batı müziği” konservatuarlarındaki
eğitim sisteminde ilke sorunu vardır. M.K. Atatürk böyle bir yanlışa
gidilmemesi için uyarılarda bulunmuş ancak yaptığı uyarılar yanlış
değerlendirilerek bir dönem Türk müziği yasaklanmıştır.

Ütopyası: Konservatuarların bir çatı altında toplanarak
ayrımcılıktan kurtarılması, hem Türk müziğini hem de Avrupa müziğini iyi bilen
besteci ve icracıların yetiştirilmesi, dolayısıyla iki tür müziğin üzerinde
ciddi çalışmalarla harmanlanarak kendine has, çağdaş ve yepyeni bir tarzda
müzik sistemi oluşturarak, kökünü gelenekten alan çağdaş bir müzik anlayışının
ortaya konması gerekmektedir. Türk müziği “ben yaptım oldu”culuktan kurtarılmalıdır.

Eğitim: Baştan aşağı yanlıştır.
Milli değildir, kültür adına çocuklarımıza hiçbir şey öğretilmemekte, hatta
yozlaştırılmaktadır.

Ütopyası: Her şehrin her ilçesinde az beş konser salonu
olmalı ve her gün mutlaka bir konser gerçekleşmelidir. Bu konserler sıradan
değil, nitelikli, özellikli, geleneğe dayalı ancak yeni yaratıcı fikirlerle
donatılmış olmalıdır. Kendi kültürünü inkâr edip hor görerek sanat yapılamayacağını
bilmek gerekmektedir.

Kesinlikle bir milli çalgılar orkestrası kurulmalı ve bu
orkestra için yukarıda belirtilen anlayışta yepyeni eserler yazılmalı ve tüm
dünyaya Türk müziğinin yayılması için gönderilmelidir. Devlet bu tür projelere
destek ve sponsor olmalı, bu tip orkestralar çocuk müzik okullarında ve
konservatuarlarda da kurulmalı ve istihdam edilmelidir.

Devletin bakışı: Devlet anlayışımızda Atatürk’ten sonra müzik sanatına
bakış grafiği gittikçe düşerek sadece eğlence müziği anlamında devam etmiştir.
1980 yılından sonra Kültür Bakanlığı bünyesinde birtakım topluluklar kurulsa da
amatör seviyeden ileri gidememiştir. Yani devlet Ulu Önder’in göstermiş olduğu
hedefe doğru yol alma konusunda çok çok geri kalmıştır. Keza konservatuarlar da
aynı durumdadır.

Ütopyası: Öncelikle konservatuar gibi sanatçı adayı
yetiştirecek eğitim kurumları kesinlikle üniversitelerin çatısından kurtarılmalıdır.
Akademik kariyer anlayışı terk edilmelidir. Bu anlayış terk edilmediği sürece,
Dr. Doç. Prof. gibi unvan sahibi bir sürü insan olacak, ancak gerçek anlamda
öğrenciye eğitim ve öğretim verebilecek, onların gelecekte profesyonel sanatçı
adayları olmalarını sağlayacak ve yönlendirecek vizyon sahibi kimseyi bulmak
mümkün olmamıştır, olmayacaktır da. Nedeni ise, unvan sahibi olmak için
harcanan vakit ve emekler yüzünden yetenekleri körelmiş, gelişmeleri durmuş ve
bunun sonunda da icracılıklarının sona ermiş olmasıdır. Konservatuarlar
kesinlikle özerk olmalı, her türlü siyaset, politika ve şahsi menfaatlerden
uzak tutulmalı ve korunmalıdır. Özgürlüğün olmadığı yerde sanatçı ve sanattan
söz edilmesi mümkün değildir. İkinci bir husus, sanatçı adaylarının
yetiştirileceği okullarda teknik bilgi ve eğitimin dışında Türk halk kültürü
tarihi ve en önemlisi genel felsefe ile Anadolu erenlerinin hayatları, dünya
görüşleri ve edebî eserleri ile ilgili öğretimin yanında, bu anlayış
çerçevesinde edep ve görgü eğitimi de verilmelidir.

Türk Halk Müziği ve Türk Klasik Müziği öz olarak Türk
halkının gelenek, görenek ve töresine göre gelişme göstermiştir. Kendi içindeki
usta-çırak ilişkisi yöntemiyle öğrenci öğretmeninden, hem müziğin inceliklerini
hem de Anadolu tasavvuf geleneğine göre edep, erkân ve görgü kurallarını
öğrenmekteydi. Günümüzde medya vb. organlar genellikle popüler yaşama hizmet
ettiklerinden “ben yaptım oldu, ben sanatçıyım, özgürüm, istediğim gibi yaşarım,
davranırım” gibi argümanların sonucunda bugün ülkemizde, taklitçi, kısır, içi
boş, insan ruhuna hitap etmeyen, insanların ruh sağlığını bozan faydasız ve son
derece kötü, popüler kültür denen bir yozlaşmışlık ortaya çıkmıştır.

Ütopyası: Nitelikli, görgülü, edepli, duruş sahibi, aydın,
üretken, geleneğini iyi bilen, dünya görüşü olan, kişilikli sanatçı adayları yetiştirmenin
yanı sıra anaokulundan başlamak suretiyle milli ve felsefi bir müfredat programı
olmak şartıyla çocuklarımızın yetişkin oldukları üniversite eğitiminin sonuna
kadar iyi birer “dinleyici” olarak yetiştirilmesi gerekmektedir. Bunu yapmadığımız
müddetçe ne kadar okullar kurup sanatçı adayları yetiştirirsek yetiştirelim,
sonrasında üretilen sanat eserlerinin halk tarafından anlaşılmasını beklemek
son derece yanlış olacaktır.

Ayrıca bu eğitim, ilk ve ortaokulda geleneksel müzik ağırlıklı
olmak üzere, lise ve üniversitelerde de Batı klasik müziği ve dünya müziği
tarzları da eklenerek verilmeli, bu eğitimin sonunda da “bilinçli dinleyici
sertifikası” verilmelidir. Bunlar başarıldığında kaliteli bir dinleyici
toplumuna sahip olunma yolunda önemli bir adım atılmış olacak, sanat ve sanatçının
kalitesi yükselecek ve üretimi de artacaktır.

Bizim için ütopik gözüken bu belirlemelerin bazılarının,
başka ülkelerde gerçekleştiğini de görüyoruz. Bunun sebebi ulus olarak var
olmalarının yegâne sebebi kendi kültürlerine bilinçli bir şekilde sahip çıkmaları
ve aynı zamanda daha yüksek seviyelere çıkartabilmek için çok çalışmalarıdır.
Sosyo-politik ve ekonomi politikten ne kadar etkilenilirse etkilenilsin, sanat
ve sanatçının üretkenliğinin taviz verilmeden desteklenmesi ve teşvik edilmesi
gerekmektedir. Almanya örneğine bakarsak, İkinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle
ve perişan bir durumda çıktıktan sonra yeniden yapılanmaya, önce konser
salonlarını tamir ederek başlamışlardır. Böyle bir başlangıcın toplumu nasıl
etkilediğini Almanya’nın bugün geldiği noktaya bakarak anlamak mümkün olabilir.
Yüzlerce filozofu, bilim adamı, sanatçıları ve sporcuları ile birçok ütopyayı
gerçekleştirmişlerdir.

Sanatçının ütopyası:
Gerçek anlamda sanat öğelerine sahip müzik eserleri üreten sanatçıların aslında
birçok ütopyaları olabilir. Ancak bunları en başında, onlarca yıllık gece
gündüz çalışma ve araştırmalarla geçen bir ömrün sonunda sağlanan birikimle
ortaya çıkarılabilen eserlerin dinleyiciler tarafından anlaşılabilmesi gelmektedir.
Aslında bu gerçek bir ütopyadır ve sanatçıların beklentisi hiçbir zaman karşılanmayacak
ve hep ütopik kalacaktır. Yukarıda belirttiğimiz gibi “bilinçli ve nitelikli
dinleyici” yetiştirilebilirse sanatçıların bu ütopyasının bir nebze gerçekleşme
şansının olma ihtimali olabilir. Yine de bu, çok küçük bir olasılıktır.

Şartlar ne olursa olsun, siyasi, politik ve ekonomik baskılara
rağmen, sanatçı ve sanat, devlet tarafından ilkeli bir şekilde
desteklenmelidir. Çünkü gerçek sanat eseri üreten sanatçı, eserini para bazlı
üretmez. Oysaki para işin içine girdiğinde sanatçı sanat yolundan ayrılmaya
başlamış demektir. Böyle olduğunda sanatçı tüm emeklerine ve birikimlerine karşılık
özgürlüğünü kaybetmeye başlar. Zaten bu noktada sanattan taviz vermeye başlamıştır
ki sanatçının en zora düştüğü andır. Dünya müzik tarihinde, hem dış ülkelerde
hem de ülkemizde birçok sanatçı bu durumda hayatını ve sanatını sürdürmeye çalışmış,
çoğu yokluk içinde hayatını bitirmiştir. Şunu da belirtelim, Avrupa ülkelerinde
bu ütopyayı gerçekleştirmek için devletler önemli adımlar atmışlar ve başarılı
olmuşlardır.

Yayıncılık:
Günümüz medyasında popüler kültür adı verilen müzik yayınları hâkimdir. Bu yayınların
toplumun hangi kesimine hitap ettiği bellidir. Bu yayınlarda sanat içerikli müzikal
yayınlara rastlamak mümkün değildir. Bazı yayın organlarındaki sanat içerikli
yayınlarsa diğerlerine nazaran yüzde bir bile değildir. Bu oranların tam tersi
gerçekleştiğinde, M.K. Atatürk’ün belirttiği yüksek medeniyet seviyesine ulaştığımız
gün olacaktır.

Şimdi bu düşüncelere karşılık “sanatın yaşaması için
refah seviyesinin yüksek olması” gibi düşünceler sunulabilir, ancak bunlar içi
boş sözlerdir. Dünyanın birçok yoksul ülkesinde sanat çok üst seviyededir ve
devlet yönetimi yoksulluğa rağmen ilkeli bir tutum ve uygulamayla sanat ve
sanatçıyı teşvik etmiş ve desteklemiştir.

Sonsöz olarak tespit etmeye çalıştığım bu ütopyaların
kilitlerini açmak için ülkemizde de adımlar atılması dileğiyle (bu en büyük
ütopya).